7 Temmuz 2020 Salı

Galatasaray:1-3:Trabzonspor


Nzonzı ve Falcao takıma geç katıldı...
Fatih Terim geçen sezondan cezalı başladı, Kayserispor maçından sonra Fenerbahçe maçını da kapsayacak şekilde 3 maç ceza aldı...
Falcao sakatlandı, uzun haftalar kenarda kaldı...
Luyindama milli takımda sakatlandı, sezonu kapadı...
Lemina üç haftada bir sakatlandı, ikişer üçer haftalar tribünden seyretti...
Belhanda'nın çenesi kırıldı...
Pandemi arasında Marcao'nun bağlar koptu...
Emre Akbaba geçen sezondan sakattı, takıma geç katıldı...
Onyekuru ülkesine gitti, sıtma oldu...
Onyekuru'nun kiralık sözleşmesi bitti, Monaco'ya geri döndü...
Muslera'nın ayağı kırıldı...
Andone'nin bir sezon içinde iki defa çapraz bağları koptu...
Fatih Terim, bel fıtığı ameliyatı oldu...
Takım her şeye rağmen forma girmişken, pandemi arası verildi...
Fatih Terim Covid-19 virüsüne yakalandı...
Abdurrahim Albayrak ve Yusuf Günay Covid-19 oldu...
Mustafa Cengiz mide ve beyin ameliyatı oldu...
Konya, Malatya, Ankaragücü, Brugge, Gaziantep FK maçlarında son dakikalarda yenilen goller...
Hakemlerin "uygun?!" gördüğü bolca sarı ve kırmızı kartlar...

Mutlaka eksikler vardır bu listede de, 2019-2020 sezonu denince ilk aklıma gelenleri yazmak istedim... Bütün bu "talihsizliklere" rağmen, Galatasaray o kadar büyük bir takım ki, ligin son 5 haftasına yine "şampiyonluk ümidiyle" girdi girmesine de, son iki sezon elde edilen şampiyonluklarda katkısı yadsınamayacak olan Sofiane Feghouli, bir "çifte" ile her şeyi berbat ediverdi... Evet, yeri geldiğinde oldukça karmaşık bir oyun bu futbol denen meret ama bazen de tek bir hamle ile koca bir sezonun emeğini çöpe atacak kadar da basit... "Hain, nankör, takımı sattı" gibi ağır kelimeler kullanacak değiliz, benim yukarıda yazarken zorlandığım bütün bir sezonun yükü ve pandemi sonrası "hakemlerin adaletsizlikleri" Trabzonsporlu Da Costa'nın tekmesinin verdiği acı ile birleşince Soso kendince "hesap kesmiş" oldu ama profesyonel bir sözleşmeye imza atan bir oyuncunun yapmaması gereken bir hareketti... Kısaca, yapmayacaktı, yap-ma-ya-cak-tı...


Peki nasıl bir oyun olmuştu 32. dakikadaki  o kırmızı karta kadar?

Tüm sakat ve cezalılara rağmen, ligin en formda takımlarından Trabzonspor karşısında 6. dakikada Ekuban'a verdiği şut imkanı dışında "dişe dokunur" bir pozisyon vermeyen Galatasaray, özellikle Emre Akbaba'nın başını çektiği pozisyonlarda Feghouli ile yüzde yüz bir atağı golle sonuçlandıramazken, rakip ceza alanı çevresinde baskıyı kurmuştu. Mariano, Emre ve Taylan sağ kanattan gelip rakipleri oldukça zor durumda bırakırken, deplasman takımı da istediği oyundan oldukça uzaktı... Yine Galatasaray'ın rakip kaleye yüklendiği bir anda Da Costa Feghouli'ye sert girdi, Cüneyt Çakır düdüğü çalmış, bordo-mavili oyuncu için sarı kartını çıkarmışken, Feghouli VAR'da Ali Palabıyık'ın "ekmeğine yağ sürüverdi"...


Memleketimizin hakemleri oldukça uyanık, VAR işini de fena halde çözdüler, bu en tecrübesiz hakem olsa da aynı, Şampiyonlar Liginde final yönetmiş  Cüneyt Çakır olsa da... "İhaleyi başkasının üzerine yıkmak" en kolaylarına gelen iş. Cüneyt Çakır da pazar gecesi sürekli VAR'daki Ali Palabıyak'a "yıktı ihaleyi". Feghouli'nin pozisyonunda VAR'dan kendisini uyaran Ali Palabıyık, geçen sezon saha içi hakemiyken Mehmet Topal'ın Linnes'e tekmesine kırmızı kart göstermede aynı cesareti sergileyemedi. Gerçi Feghouli için maçı yöneten hakemi VAR'a çağırıken, Ekuban'ın Belhanda'yı tekmelemesinde de "üç maymunu" oynadı...


Eksik kalan Galatasaray belki yine maçı başa baş götürecekti ama Ali Palabıyık, geçen hafta Başakşehir maçında Galatasaray lehine vermediği penaltıyı, VAR'a geçince Trabzonspor'a çaldırdı Cüneyt Çakır'a... Pozisyon kurallara göre penaltı, bunda hemfikiriz de, bu kurallar neden sürekli Galatasaray aleyhine uygulanıyor? Tepkimiz buna... Rizespor maçında da Andone'nin ayağı kırılacakken top oyunda değil miydi, kural penaltıyı verin demiyor muydu? Peki o gün neden verilmedi? Çifte standartlar neden hep Galatasaray aleyhinde? Buna verilecek cevabı var mıdır acaba ülke futbolunu yöneten ya da hakemleri atayanların?

VAR'dan gelen penaltı golü ile Trabzonspor öne geçip, eksik olan rakibi karşısında iyice rahatladı ve ipleri de eline aldığı bir oyun sergiledi maçın geri kalanında. Fatih hoca, "elde avuçta" ne varsa, maçı çevirmek için çalıştı, Sekidika'yı oyuna sürdü, "belki kontra yakalarız" diye de, genç oyuncu bekleneni veremdi. Bu arada yine Galatasaray atmış olsa, faul verilecek bir pozisyonda Novak , Sekidika'yı merdiven olarak kullanıp kafayla farkı ikiye çıkardı... VAR'daki hakemler çay molasındaydı herhalde o anda...



Maç bu skorla bitti bitecek denirken, Hüseyin Türkmen'in Taylan'ın ayağını kırmaya teşebbüsünde top auta giderken Cüneyt Çakır, penaltı düdüğü çalarak kendince Trabzonspor'a verdiği penaltının "günahını çıkarırken," Seri de yaptığı klas vuruşla bu takımın penaltıcısı benim mesajı veriyordu. Hep diyoruz ya, "Galatasaray varsa, umut vardır" diye, bu kadar "berbat" bir maça rağmen, Galatasaray kalan son iki dakikada yine taraftara umut verdi ama Sorloth tecrübesiyle maça son noktayı koymasını bildi. Norveçli oyuncunun atmış olduğu son golde genç Emin'i geçip, peşinde sürüklemesi ve topa temas ettirmemesi de Fatih Terim'in Emin için neden sürekli "uygun zaman"ı kolladığını da gösteriyor. Bu hatayı kafa kafaya giden bir maçta yapmış olsa Emin,  futbol hayatını şimdiden bitirirdi bizim "kafa koparan" kamuoyu ve "objektiflik" kılıfı altından kendi takımlarına laf sokmayı seven Galatasaraylılar...


Alınacak 12 puanın olduğu bitime 4 hafta kala, liderden 11 puan geriye düşmek, şampiyonluk hedefinin mucizeye bağlı olması manasına gelirken, Fatih Terim'in de maçtan sonra belirttiği gibi bundan sonra tek hedef gemiyi limana en sağlam şeklinde yanaştırmak... Sonrası zaten faturalar kesilecek, hesaplar ödenecek... Bunun için de kara deftere yazılan pek çok isim var... Önce şu ligi hayırlısıyla bir bitirelim, de...


Stat: Türk Telekom
Hakemler: Cüneyt Çakır, Bahattin Duran, Tarık Ongun
Galatasaray: Okan Kocuk, Mariano (Dk. 46 Linnes),Donk, Marcao, Saracchi (Dk. 77 Şener Özbayraklı),Seri, Taylan Antalyalı, Belhanda (Dk. 77 Emin Bayram),Feghouli, Ömer Bayram (Dk. 46 Sekidika),Emre Akbaba (Dk. 83 Yunus Akgün)
Trabzonspor: Uğurcan Çakır, Kamil Ahmet Çörekçi (Dk. 71 Serkan Asan),Hüseyin Türkmen, Da Costa, Novak, Abdulkadir Parmak (Dk. 77 Doğan Erdoğan),Sosa (Dk. 86 Nwakaeme),Ndiaye (Dk. 71 Guilherme),Abdülkadir Ömür, Ekuban (Dk. 86 Bilal Başakçıoğlu),Sörloth
Goller: Dk. 41 Sosa (Penaltıdan),Dk. 70 Novak, 90+5 Sörloth (Trabzonspor),Dk. 90+3 Seri (Penaltıdan) (Galatasaray)
Kırmızı kart: Dk. 32 Feghouli (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 18 Saracchi, Dk. 40 Donk (Galatasaray),Dk. 30 Da Costa, Dk. 63 Sörloth, Dk. 90+2 Hüseyin Türkmen (Trabzonspor)

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Medipol Başakşehir:1-1:Galatasaray


Olmadı...
Üç puan gelmedi...
Fark kapanmadı...
Ama üzüldük mü?
Üzüldük...
Ortaya konan mücadelenin galibiyetle sonuçlanmamasına üzüldük...
Lakin, ümidimiz bitti mi?
Ne alaka?
En karanlık anlarda bile bir ışık olabileceğini bize bu hayatta Galatasaray öğretmedi mi?
"Galatasaray varsa, ümit vardır"ı biz kimden öğrendik?
"Sekiz de kapanır, 18 de kapanır" demedik mi büyük bir inançla?
Daha da mühimi, bu takımın başında Fatih Terim varsa, "biz bitti demeden" bitirmek ayıp değil mi hocaya?
O yüzden, "organize ve profesyonelce başlayıp" "zorlu" devam eden bu tuhaf sezonda "adalet arayarak" son beş haftaya "inançla" gireceğiz...
Tüm "rasyonellere" inat, tüm romantikliğimizle "inadına Galatasaray"

Pandemi sürecinde Fatih Terim ve yöneticilerin hastalıklarıyla sarsılmış Galatasaray'a bir darbe de başkan Mustafa Cengiz'in ani gelişen rahatsızlığı vurmuştu. Üç aylık lig" molasında" rakipler sakatlarını iyileştirirken, Galatasaray Marcao'yu yitirerek lige başlamış, "sert" Rize deplasmanında da Muslera, Andone, Adem, Donk'u kaybetmişti. Felaketler bitmezmiş gibi, ertesi hafta Falcao, Ahmet Çalık ve Mariano da eksikler listesine yazılmıştı. Sakatlıklar ve hastalıklar bir yana, Yaşar Kemal Uğurlu ve Alper Ulusoy gibi "hakemler?!" "görevlerini?!" hatasız yaparak takımın gelecek umutlarını da çalmıştı... Bitti mi? Tüm bunlar yetmemiş gibi ligin gidişatını etkileyecek maça Ali Palabıyık gibi geçmişi Galatasaray maçlarında "sıkıntılı" bir hakem atanmıştı...
Galatasaray'a son darbeyi vurmaya ne kadar meraklı vardı...
Ama rakip sadece dışarıda da değildi...
İçeride de sıkıntı vardı.. Hem de en büyüğünden...
Kaç haftadır Galatasaray "doğranırken" ortadan görünmeyenler, Başakşehir Fatih Terim Stadında kameraların önündeydi...
Galatasaray Başkanvekili Abdurrahim Albayrak'i Galatasaray üyeliğinden gelen tepkiler sonrası istifa eden, rakip takım başkanı önünde ceket ilikleyip, iki büklüm olurken, milyonlarca Galatasaray taraftarı sosyal medyada Tevfik Fikret'in düsturunu hatırlatıyordu kendisine:

"Kimseden bir fayda ummam ben, dilenmem kol kanat. Kendi boşluk, kendi gökkubbemde kendim gezginim. Bir eğik baş bir boyunduruktan ağırdır boynuma; Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir Galatasaraylıyım"


Fakat... Bereket ki, şükür ki Fatih Terim vardı. "Herkesin ihtimallerinde Galatasaray düşük oranda yüzde alıyor, bu doğal. Bir hayli gerideyiz ancak boş vermek, vazgeçmek, hiç affetmeyeceğimiz bir şey. Bugün çok iyi bir oyun oynamalıyız ki karşı oyunları bozabilelim."

Hocanın dediği gibi de bir oyun sergiledi Galatasaray, boş vermeden, vaz geçmeden mücadele etti. İlk beş - on dakikalık oyuna alışma dakikaları dışında rakibi iyi analiz etmiş ve Seri'nin liderliğinde tamamen ipleri elinde tutan bir Galatasaray vardı. Savunmada ayağına hakim ve soğukkanlı Donk ve Lemina gibi iki stoperle maça başlayan sarı-kırmızılılar, Fatih Terim'in de maç içinde bolca ikaz etmesiyle "amaçsız" uzun paslar yerine "ayağa garanti toplarla" kolayca ev sahibi forvetlerin baskısını kırıp, orta sahayı çabuk geçip, oyunu Başakşehir yarı sahasına yığımaktaydı. Ama futbolun en etkili elemanı olan golcü sıkıntısı o anlarda baş gösteriyordu tüm acımasızlığı ile. Ömer'den Sarrachi'ye, Feghouli'den Onyekuru'ya tutun yapılan bir sürü ortaya dokunacak o "ayak" yoktu. Falcao ya da Andone'yi geçtim, Adem olsa kariyerinin gol rekorunu kırardı... Ama yoktu bir golcü... Hal böyle olunca, uzaktan şutlarla Mert'in kalesi yoklandı, özellikle Ömer çok denedi, Onyekuru pas vermesi gereken yerde şut attı, Belhanda'dan plase yapması beklenirken, pas attı, Feghouli'nin vuruşu rakipe çarpıp Emre Akbaba'ya az kalsın asist oluyordu da Mert "fena halde" günündeydi. Ev sahibi gelmedi mi Okan'ın kalesine? Onlar da kendilerince pozisyon buldular da, Okan, Donk ve Lemina oldukça dikkatliydi.

İkinci yarı Robinho'nun yerine Demba Ba'yı oyuna alıp, Galatasaray'ın dengesini bozmayı düşünen Okan Buruk,  bu tercihinde haklı çıktı ki siyahi forvetin savunmanın ritmini karıştırdığı bir kaç pozisyondan sonra İrfancan'ın ortasında Sarrachi Aleksic'i kaçırınca, Okan topu filelerden çıkarmak zorunda kalıyordu... Stoper eksikliğinin zirve yaptığı bu haftalarda kendisine Emin Bayram'ı soranlara "Uygun zaman gelecek" diyordu ya Fatih Terim,  işte o an Lemina'nın sakatlanması sonrası gerçekleşiyordu. Geçen hafta Gaziantep FK maçında galip durumdayken, Taylan'a görev vermişti, zira Emin'in yapacağı bir hata ve kaybedilecek puanlar "çocuğu" bitirebilirdi. Oysa Başakşehir maçında takım zaten mağluptu ve Emin hata yapsa da puanlar gitmez, sadece skor değişirdi. Kötü senaryoyu bir kenara bırakıp, gerçeğe döndüğümüzde, genç Emin Demba Ba, Crivelli gibi "boylu poslu" forvetlere kafa topu vermedi, yerden çalım yemedi. Sadece savunma yapmadı, oyun kuran paslarla da beğeni topladı "taze" savunmacı. 40 dakikalık oyunla kimseyi göklere çıkarıp, yerin dibine sokulmayacağını biliyoruz da, Fatih Terim'in kanatları altında "uygun zamanlarda" forma giye giye bir genç yetenek daha Türk futboluna kazandırılacaktır, bundan da adımız gibi "emin"iz...



Geriye düşen Galatasaray, yine yılmadı, pes etmedi ve maçın en hareketli oyuncularından Emre Akbaba'nın Sarrachi'nin pasında bir forvet kurnazlığı ile kaleciden önce topa dokunmasıyla beraberliği yakaladı. Eşitlik Başakşehir'in işine geliyordu, galibiyet Galatasaray'a lazımdı. Sarı-kırmızılılar bastırdıkça, ev sahibi sertleşti, gerildi, kartlar çıktı, Visca Türkiye liginde ilk kırmızı kartını görmüş oldu. Ve kronometreler 83.43ü gösterirken, Emre Akbaba'nın pasında ceza sahasında savunmanın arkasında topla buluşan Onyekuru belki de "şampiyonluğu" etkileyecek bir gol kaçırıyordu, ya da Mert takımına  şampiyonluğu getiriyordu... Ligin kırılma anlarında en tepeye yazılacak an...


Peki, son darbeyi vurması beklenen Ali Palabıyık nasıldı? Maç sonu istatistiklere bakıldığında rakibe 1 kırmızı, 5 sarı verip, bir kaç oyuncusunun haftaya cezalı duruma düşmesinden dolayı, Galatasaray yanlısı bir maç yönettiği zannedilebilir ama kritik anlarda kritik dokunuşlarla yine maçın kaderini değiştiren adam oldu karşılaşmanın hakemi. Öncelikle daha üçüncü dakika İrfan Can'ın Donk'a attığı dirseği hakem ve VAR nasıl kaçırdı, ya da kaçırdı mı? İlk devre Visca'nın, Mahmut'un, Sarrachi'nin  ayaklara basmasına "pozisyon gereği" diye göz yumuldu da, ikinci devre Belhanda'nın Demba Ba tarafından itilip kakılmasına yine sessiz kaldı Ali Palabıyık ve VAR hakemi Atilla Karaoğlan... Peki Mahmut'a gösterdiği alakasız sarı kart? Galatasaray'lıların gazını almak için miydi?


Başa dönersek, kazanılması gereken maçtan beraberlikle ayrıldık ve geriye kalan 5 haftaya yine de umutla bakıyoruz, çünkü bize umut etmeyi Galatasaray öğretti...


Stat: Başakşehir Fatih Terim Stadyumu
Hakemler: Ali Palabıyık , Serkan Olguncan , Asım Yusuf Öz
Medipol Başakşehir: Mert , Caiçara , Ponck , Epureanu , Clichy , İrfan Can  (Gökhan dk. 89 ), Mahmut  (Mehmet Topal dk. 83 ), Visca , Aleksic  (Berkay dk. 83 ), Robinho  (Demba Ba dk. 46 ), Crivelli  (Guldbrandsen dk. 89 )
Yedekler: Volkan, Aziz, Uğur, Emre, Elia
Teknik Direktör: Okan Buruk
Galatasaray: Okan , Linnes  (Şener dk. 79 ), Lemina  (Emin dk. 53 ), Donk , Saracchi , Seri , Ömer  (Taylan dk. 79 ), Emre Akbaba , Belhanda , Feghouli , Onyekuru
Yedekler: Berk, Selçuk, Jimmy Durmaz, Yunus, Sekidika
Teknik Direktörü: Fatih Terim
Goller: Aleksic (dk. 51) (Başakşehir), Emre (dk. 68) (Galatasaray)
Kırmızı Kart: Visca (dk. 85) (Başakşehir)
Sarı kartlar: Saracchi (Galatasaray), Aleksic, Mahmut, İrfan, Crivelli, Gulbrandsen (Başakşehir)

22 Haziran 2020 Pazartesi

Galatasaray:3-3:Gaziantep FK



"Belçika, Fransa ve Türkiye’de futbol oynadım. Hayatımda ilk defa, gol öncesi bu şekilde çalınan bir düdük görüyorum."
Henry Onyekuru...

" Ben İspanya’da, Fransa’da top oynadım böyle kararlar, böyle çalınan düdükler inanın hayatımda görmedim. Şampiyonlar Ligi, Avrupa maçlarını izliyoruz, dünyanın her yerinde maçları seyrediyoruz. 6 saniye kuralını her hakem sayıyor mu? İlk defa hayatımda bu kuraldan ötürü hakemin düdük çaldığını akabinde golün yendiğini görüyorum"
Mariano Ferreira

Henry Onyekuru ve Mariano Ferreira'nın maçtan sonra yayıncı kuruluşa vermiş oldukları röportajdan birer kesit...

Ve aynı röportajlardan ligin seyri ile ilgili çok çarpıcı diğer cümleler de şöyle:

 "Biz kesinlikle rakibimize dokunamıyoruz. Dokunduğumuz zaman hemen bizim aleyhimize fauller çalınıp, anlamsız kartlar gösteriliyor. Hakem, bir yere kadar izin verip, bu şekilde kararlar verirse, bu şekilde fauller çalarsa, gol öncesi bir 6 saniye kuralından aleyhimize düdük çalarsa, artık siz de bir şey yapamıyorsunuz."
Henry Onyekuru

"Galatasaray takımı sonuna kadar mücadele eder. Tabii bizim de mücadele etmemize ne kadar izin veriyorlar, verecekler o da tartışılır."
Mariano Ferreira

Bir hafta evvel Rize'de Yaşar Kemal Uğurlu'nun sergilediği "hakemlik" ve dün gece de Alper Ulusoy'un ortaya koyduğu "performans!"tan sonra maç analizi yapmak yerine Galatasaray'lı iki futbolcunun daha terleri kurumadan yapmış oldukları açıklamaları okumak yeterli olacaktır da tarihe arşiv düşmek adına yine karalayalım kafamızdakileri blog sayfalarına.

Rize'de pandemi sonrası Galatasaray futbol takımının ilk karşılaşması olması vesilesiyle özellikle maçın ilk devresinde ortaya konan kötü oyun birçoklarına göre "hakemi" kurtardı ama ya dün gece Sami Yen'de seyrettiklerimiz nasıl açıklanacak? Ya da açıklanabilecek mi?


Karşılaşmaya oldukça arzulu ve motive başlayan Galatasaray, daha 5 dakika dolmadan Emre Akbaba'nın başlattığı iki pozisyonda gole çok yaklaşırken, bu maçın "bol gollü" olacağı mesajı veriliyordu. Sumudica'da açık oynamayı seven bir hocadır, o da takımını savunmaya çekme niyetiyle gelmemişti ama eksiklerine rağmen Galatasaray müthiş bir baskı kurmuş, ilk devre %72 gibi bir top kontrolü istatistiği yakalamıştı. Buna rağmen ilk golü kalesinde de gören ev sahibi oldu. Gaziantep takımı Belhanda'nın uzaklaştıramadığı bir pozisyonda kazanılan korner atışında yine Belhanda'yı "iterek" Djilobodjy'nin kafa vuruşuyla tabelayı değiştirmeyi başarmıştı. Kalesinde beklemediği bir golü gören sarı-kırmızılılar sonraki 5-10 dakikalık süreçte bocalayıp, oyun kontrolünü rakibine verseler de çabuk toparlanmayı bildiler. Özellikle bu süreçte Güray'ın kullandığı serbest atışta Okan harika refleks göstererek takım arkadaşlarına güven verirken, hakem Alper Ulusoy ise maçın ileriki dakikalarında nasıl bir yönetim sergileyeceğinin "spoiler"ını veriyordu. Okan'dan seken topa ofsayt pozisyonundaki Kenan hareketlenmiş ve kaleciyle temas yokken kendini yere bırakıvermişti. Maçı yöneten hakem Alper Ulusoy, yan hakemine bile bakmadan direkt penaltıyı gösteriverdi. Bereket VAR'dan ofsayt uyarısı geldi de kararından geri adım attı.


Galatasaray, hakemin "oynatmama" çabalarına rağmen yine de maça tutunmayı bildi, önce Falcao-Feghouli paslaşmasında, Cezayirli'nin attığı uzun pasta Onyekuru kaleci Günay'ın da hatasından yararlanıp, boş kale ile karşı karşıya kaldı ama vuruşunu Kana Bıyık çizgiden çıkardı. İki dakika sonra Feghouli bu kez Falcao'ya harika bir asist yaptı, Kolombiyalı da soğukkanlılığı ve tecrübesini konuşturarak beraberliği sağlayan golü atıverdi. Tribünlerde karton maketler vardı ama sarı-kırmızılı forma içindekiler sanki taraftarın ruhunu hisseder gibi baskıyı kurmuştu konuk ekip üstünde, bu baskı da Belhanda'nın Falcao'ya nazire yaparcasına attığı "şık"golü getirdi ilk devre bitmeden. Yüzler gülüyordu Galatasaraylılarda da devre bitmiş, hatta uzatma dakikaları sonlanmışken, Alper Ulusoy'un aradığı fırsatı Mariano kendisine veriverdi. Galatasaray'da haftaya oynanacak olan Başakşehir maçı öncesi Mariano, Seri ve Feghouli sarı kart sınırındaydı ve orta sahada olan, sıradan bir faulden sonra hakem Mariano'ya sarı kartı çıkarıvermişti."Mariano dokunmasaydı" diyenler olacaktır da, buna benzer maçta onlarca pozisyon olup, sarı kart çıkmıyorsa, neden Mariano? Bunun cevabı da maçın sonunda saklıydı aslında...


İkinci devre Lemina'nın kaptanlığında Galatasaray ilk yarıdaki oyununu oynarken, ne olduysa Belhanda'nın ters bir geri pasında Ahmet Çalık'ı zor durumda bırakıp, oyundan atılmasından sonra oldu. Maçın bitimine 35 dakika kala eksik kalan Galatasaray refleks olarak savunmaya çekilirken, deplasman ekibi tüm hatlarıyla Okan'ın kalesinde baskı kurdu. Pandemi arasında Marcao'yu sakatlıktan, Donk'u geçen hafta cezalı olmasından dolayı kaybeden Fatih Terim stopersizlikten yakınırken, şimdi de Ahmet'i kaybederken, Emre-Taylan değişikliği ile savunmaya sürpriz bir oyuncu görevlendiriyordu. Stres düzeyi bu kadar yüksek bir maçta 17 yaşındaki Emin'i harcamak yerine Taylan seçeneğini sahaya sürmüş ve de yerinde bir hamle yapmıştı, zira Taylan hem savunmada başarılı müdahalelerde bulundu hem de atak başlangıçlarında yer aldı ki onun başlatmış olduğu bir atakta Sarrachi'nin Feghouli'ye yaptığı asistle Galatasaray üçüncü golü buluverdi.

Bir kişi eksik oynayıp, iki farklı öne geçmek ev sahibini rahatlatırken, rakip "ya herru ya merru" dercesine elindeki tüm kozlarını sahaya sürmüştü ve son on dakikaya girilirken Twumasi'nin uzaktan yolladığı şut Kenan'ın kafasının üzerinden geçip, Okan'ı da yanıltarak farkı bire indiriyordu. Başta kaleci Okan olmak üzere sarı-kırmızılı futbolcular VAR'dan ofsayt kararı çıkacağını beklerken, Cüneyt Çakır gol kararı vermişti. Ne ilginç değil mi? Kural kitabında şöyle demektedir: "Rakip oyuncu topla oynadığında ofsaytta olan oyuncunun kaleciye yönelik alansal bir tehditi olduğu takdirde ofsayt kuralı uygulanmalıdır."  ve Kenan topa temas etmese de kaleciyi yanıltan ofsayt pozisyonunda olduğu için ofsayt verilmesi gerekir denilirken, gol kararı çıkmıştı. Oysaki bir gün önce Ankaragücü-Başakşehir maçında ev sahibinin golü bu gerekçe ile iptal edilmişken... Bu ülkede futbol Galatasaray'a karşı oynanan bir oyun mudur acaba?


Farkı bire indirmiş, saha içinde ve VAR'daki hakemlerin desteğini hissetmiş Gaziantep, beraberlik için Galatasaray kalesine yüklendi de yüklendi ama o anlarda sahnede Okan vardı, özellikle Kenan'ın kafa vuruşunu çizgiden çıkarması alkışı hak ediyordu. Ve maçın uzatma dakikalarına girilmiş, Jimmy Durmaz rakip korner direği cıvarında topu saklarken, rakibinin itmesiyle kendini yerde buldu ama Alper Ulusoy oyna dedi, sonra gelişen atakta ceza sahası içinde Selçuk formasından çekildi ama karar yine devamdı ve Gaziantep takımının golü geldi. VAR olmasa Alper Ulusoy çoktan golü vermiş, santrayı yaptırmıştı da, protokoller vardı, göz göre göre "operasyon" yapılamazdı, öyle baktılar böyle baktılar ve öncesinde iki bariz faul olan golü " gönülsüzce" iptal ettiler. Tabii, bu kararı verirken, geçen sene yönettikleri ve Galatasaray'ın kazandığı maçlar sonrası ağır eleştiriler alan ve hakemliği bıraktırılan hakemler geçmiş midir Alper Ulusoy'un aklından acaba? "Acaba ben de onlardan biri olur muyum?" diye düşünmüş müdür genç hakem ki son düdüğü çalmadan can simidi gibi 6 saniye kuralına sarılıverdi.


Neymiş, Okan topu elinde 6 saniyeden fazla tutmuş...Böyle bir kural vardı elbet ama 10-15 yıldır uygulayan hakem yoktu? Üstelik kendisi de uygulamıyordu. 16 Şubat 2020de Sami Yen'de oynanan Galatasaray-Yeni Malatyaspor maçında Farnolle maçta dakikalar 33, saniyeler 42'yi gösterirken topu tutup, 33.57'de degaj kullanırken, Alper Ulusoy düdük çalmamıştı. Dört aylık bir süre çok geçmişte kalmış derseniz, dün geceki maçta dakikalar 31, saniyeler 52'yi işaret ederken topu tutan Gaziantep FK kalecisi Günay, topu tam 17 saniye sonra 32.09'da elinden çıkarırken, hakem 6 saniye kuralını bilmiyor muydu?


Kural tek ama aynı maç içinde kuralın uygulanıp uygulanmadığı takımlar farklı...İşte o zaman hakemin niyeti sorgulanır, hem de sonuna kadar... Bu arada biz sorguluyoruz, Fatih Terim ceza almamak için mümkünce kibar kelimelerle sorguluyor da bu kulübün yöneticileri neden sessiz acaba? Mustafa başkana tek kelam edemeyiz, sağlık sorunları ile boğuşuyor belki evinde içi içini yemektedir de başkan yardımcısı sayın Abdurrahim Albayrak nerede acaba? "Apo başkan", kaybedilen bir Fenerbahçe maçı sonrası Süleyman Rodop'un tuttuğu mikrofonda Hagi'yi eleştirdiğin gibi şimdi aynı hiddet ve celal ile iki haftadır Galatasaray'ı "doğrayan" hakemlere veryansın etmeyecek misin? Senin de sağlığını hiçe sayacak kadar "hasta Galatasaraylı" olduğunu biliyoruz, peki seni sessizliğe iten nedir? Bi' de bize Apo başkan...

Nitekim hakemin uydurduğu bir "endirek" serbest atış sonrası Sekidika'nın acemiliği ile kazanılan penaltı ile Gaziantep eşitliği sağlayıp, belki de Galatasaray'ı şampiyonluktan ediyordu. Konya, Ankaragücü ve dün gece de Gaziantep maçlarında, Galatasaray uzatmalarda yediği gollerle 6 puan bırakması da bu sezonun unutulmazları arasına girecektir...


Stat: Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom
Hakemler: Alper Ulusoy, İsmail Şencan, Mustafa Sönmez, Cüneyt Çakır (VAR)
Galatasaray: Okan Kocuk, Mariano (Dk. 81 Linnes), Ahmet Çalık, Lemina, Saracchi, Seri, Belhanda (Dk. 72 Selçuk İnan), Emre Akbaba (Dk. 59 Taylan Antalyalı), Feghouli (Dk. 80 Jimmy Durmaz), Onyekuru, Falcao (Dk. 80 Sekidika)
Gaziantep FK: Günay Güvenç, Mehmet Erdem Uğurlu (Dk. 62 Diarra, Dk. 79 Furkan Soyalp), Tosca, Djilobodji, Kana Bıyık (Dk. 79 Kubilay Aktaş), Oğuz Ceylan, Jefferson (Dk. 67 Muhammet Demir), Güray Vural (Dk. 62 Twumasi), Maxim, Kenan Özer, Kayode
Goller: Dk. 17 Djilobodji, Dk. 78 Twumasi, Dk. 90 15 Maxim (Penaltıdan) (Gaziantep FK), Dk. 36 Falcao, Dk. 40 Belhanda, Dk. 66 Feghouli (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 45 2 Mariano, Dk. 51 Belhanda, Dk. 63 Saracchi, Dk. 90 1 Okan Kocuk, Dk. 90 10 Ömer Bayram, Onyekuru (Maç bitiminde) (Galatasaray), Dk. 51 Kenan Özer, Dk. 90 6 Sumudica (Teknik direktör) (Gaziantep FK)
Kırmızı kart: Dk. 55 Ahmet Çalık (Galatasaray)

15 Haziran 2020 Pazartesi

Çaykur Rizespor:2-0:Galatasaray


Üç ay aradan sonra merhaba...
Öncelikle Covid-19 salgınında hayatını kaybedenlere rahmet dilerken, bu hastalıkla tanışıp iyileşen ya da hala mücadele eden takipçilerimize geçmiş olsun ve acil şifalar diliyoruz...
Evet, biz öyle kendi halimizde yaşamı sürdürmeye çalışır, kendi içimizde kavgalarımızla, sevdalarımızla gün be gün takvimden birer yaprak eksiltirken, hiç akla gelmeyen bu pandemi ile evlere hapsolup, bambaşka telaşlar, gündemler, uğraşlar bulmak zorunda kaldık aylarca...
Lakin, hayat yaşanmalıydı, fabrika bacaları tütmeliydi, tarlalar sürülmeliydi, üretim devam etmeliydi kısaca"yeni" normale dönülmeliydi. Kafeler açıldı, kuaförler açıldı, AVMler açıldı ve en nihayet futbola da kavuşmuş olduk...

Kavuştuk kavuşmasına da böyle bir "özlem giderme" olmaz olaydı... Pandemi süresince biz evlerde her akşam ortaya çıkan vaka sayısına bakıp, "acıma" duygularımız hümanizm seviyemizi arttırdıkça, bazıları da kin ve garez duygularını bilemekteymiş. Geçen sene oynanan ve Emre Akbaba'nın ayağının kırıldığı maçtan sonra "Silahım olsaydı, o hakemi vururdum" diyen Rizespor başkanı,  "Artık hiç bir hakem bizim maçta hata yapmaya cesaret edemez" sözleriyle hazırlanıyordu pazar geceki maça. Ahmet Çakar'ın nüktedan bir şekilde twitte belirttiği gibi de "Hakem Yaşar Kemal Uğurlu da vurulmaktan korktuğu için Galatasaray'ı bir penaltı ve bir kırmızı kartla vurdu"... Ama, üç puanlara, penaltılara geçmeden, 15. dakikada kalbimizden vurulduk esas... Canımız, sevdalımız Fernando Muslera'yı acılar içinde "uğursuz stadın" sessizliğinde çığlık atarken seyretmek, ömür boyu gider mi hafızlarımızdan... Hiç zannetmiyorum... Geçen sene Emre Akbaba, bu sene Fernando Muslera'nın kaval kemikleri kırıldı, Florin Andone'nin az kalsın bacağı kopuyordu...

"Pandemi sonrası futbolcular tekrar maçlara dönerken antrenman temposunu kaldırmakta zorlanıp, sakatlıklar yaşanabilir" minvalinde sözler sarf ederken Rizespor hocası Ünal Karaman, sedye ile sahayı terk eden iki Galatasaray'lı oyuncunun kendi topçuları tarafından "kasapça" müdahale ile sakatlandığını görmemiş miydi? Gördü elbette ama hırs gözlerini öyle bürümüştü ki, maçtan sonra ne kendisi, ne de kalecisi TarıkMuslera ve Andone'ye bir geçmiş olsun dileğinde bulunmadılar yayıncı kuruluş mikrofonlarına. Oysa, daha maç oynandığı esnada hem Türkiye'den, hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde bir çok kulüp ve futbolcu sosyal medya hesaplarında acılarını ve dualarını paylaşıyordu şanssız iki futbolcuyla. Umarım haftaya Tunay Torun kadro dışı kalmaz, zira kendisi Muslera'ya geçmiş olsun dileğinde bulundu maç bitiminde...

Üç ay evde antrenmansız bir çok korku ve endişe hisleriyle "zaman öldürüp", tekrar sahalara dönmenin zor olacağının hepimiz farkındaydık ki Galatasaray'lı oyuncular da "toplama takım" hüviyetindeydiler ilk devre. Zaten Muslera'nın sakatlığı sonrası moral motivasyonları da iyice düşmüş "Ne işimiz var burada" izlenimi vermekteydiler. His takımıdır Galatasaray, duygu takımıdır Galatasaray diye övünürüz ya, bazen de duygusuz olup, "umursamaz olup" mücadele etmelisin eğer hedef üç puansa ama o zaman da nerede kaldı takımdaşlık, arkadaşlık, en önemlisi de insanlık?


Ofsayt olduğu bariz pozisyonda "kurala sığınıp" pozisyon bitene kadar maçı durdurmayan ve Muslera acılar içinde çığlık atarken bile "korkuyla" düdüğünü "zarzor" çalan Yaşar Kemal Uğurlu, Sarrachi ile Samudio'nun ikili mücadelesinde aradığı fırsatı bulup, penaltı noktasını gösteriverdi. Rizeli penaltı olduğuna şakın, Galatasaraylı da penaltı yaptırdığına şaşkındı... Ama hakem düdüğü çalmıştı. Bu pozisyonun oldukça benzerinde, hatta daha sert müdahalelerin olduğu Trabzonspor-Galatasaray maçında Kamil Ahmet, Emre Mor'u indirdiğinde VAR hakemi olan Yaşar Kemal Uğurlu, maçı yöneten Ali Palabıyık'ı hiç uyarmamıştı bile.  Muslera'nın yerine giren Okan Skoda'nın vuruşunu kurtardı ama dönen topta yapacak bir şey yoktu. Ev sahibi öne geçmiş, hakem de rahatlamıştı.

Galatasaray belki kendisinden beklenilen performansı gösteremiyor ama oyunu Rizespor yarı sahasına yıkarken, ev sahibi hakemin de "desteğinin" farkında "kemikkkıran" tarzında takılıyordu. Özellikle Moroziuk'un dört dakika arayla iki sarı görecek sertlikte hareketlerine tek kartın çıkmamış olması bile maçın hakeminin niyetini gözler önüne seriyordu.

Beş değişiklik hakkı ve geniş yedek kulübesinin de avantajıyla Fatih Terim ikinci yarı oyunu değiştirmek için Ahmet Çalık ve Ömer'in yerine Emre Akbaba ve Andone ile oyuna başladı. Yapılan değişiklikler ve soyunma odasında konuşulanlar etkisini gösterdi ki Galatasaray beraberlik fırsatlarını buldu ve golü beklemeye başladı ki, Yaşar Kemal Uğurlu'nun yarattığı bir faul sonrası Mariano'nun adamını kaçırması ile ceza sahası içinde oluşan karambolde Okan kalesinde ikinci golü görüverdi. Uzun bir ara topa dokunmadan geçen ve hiç hazırlık maçı yapmadan sahaya çıkılan bu süreçte 2-0dan maç çevirmek imkansıza yakınken, yenilen golün hemen ardından Feghouli'nin pasında Onyekuru'nun altı pastan vurduğu topu Tarık'ın çıkarması da Galatasaray adına kırılma anıydı. O gol olsa, maç çok başka sonuçla da bitebilirdi...


Bir yandan talihsizlik, bir yandan hakem Galatasaray'ın yakasını bırakmaya hiç niyetli değildi, bitime 20 dakika kala gelişen Galatasaray atağında, Rizespor kalecisi boşa çıkıp, Andone'nin üzerine düştü ve Rumen oyuncu acılar içinde yerde kıvranırken, VAR'dan gelen uyarıya rağmen Yaşar Kemal Uğurlu maç içinde Galatasaray lehine bir karar vermemeye yeminli gibi penaltıya hükmetmiyordu. Oysa kural açık ve netti, top oyundayken kalecinin yaptığı müdahale cezalandırılmalıydı. Misaller de boldu, Malatya-Fenerbahçe karşılaşması, geçen sene Galatasaray-Fenerbahçe ve Fenerbahçe-Ankaragücü maçları... İlk devre Donk'un indirilmesine, ikinci devre Andone'nin düşürülmesine penaltı çalmayan Yaşar Kemal Uğurlu, Donk'a ve Adem'e sarı kartını cesurca çıkarıp cezalı duruma da düşürüyordu. Hatta Adem'e kırmızı kart da çıkardı ki, az kalsın sahada Engin Baytar-Cüneyt Çakır sahnesi yaşanacaktı... Galatasaray'ın bu hakemle çıktığı 7 deplasmanda 5 mağlubiyet yaşayıp, 3 kırmızı kart görmüş olması şansla açıklanamaz bu seyrettiğimiz maçtan sonra...


Galatasaray Rize deplasmanında ilk yarı etkisiz ama ikinci devre adına yakışır bir oyun oynayarak üç puan kaybetti ve şampiyonluk yarışındaki rakipleri Trabzonspor ve Başakşehir'den 6 puan geriye düştü ama keşke Muslera ve Andone sakatlanmasaydı da Galatasaray farklı kaybetseydi. İnsan sağlığının her şeyden önemli olduğunu anladığımız bu aylarda maç sonu çılgınca sevinen Rizespor yönetim kuruluna da bir mesajımız olsun: Erken öten horoz masalını hatırlayın, sene sonu küme düştüğünüzde "sosyal mesafeyi" unutup yine sarmaş dolaş sevinirsiniz!...



Stat: Çaykur Didi
Hakemler: Yaşar Kemal Uğurlu, Erdinç Sezertam, Serkan Çimen
Çaykur Rizespor: Tarık Çetin, Moroziuk, Talbi, Fernandes, Melnjak, Diomande (Dk. 81 Oğuz Kağan Güçtekin), Vetrih (Dk. 88 Burak Albayrak), Garmash (Dk. 68 Abdullah Durak), Tunay Torun (Dk. 68 Oğulcan Çağlayan), Samudio, Skoda (Dk. 88 Orhan Ovacıklı)
Galatasaray: Muslera (Dk. 24 Okan Kocuk), Mariano, Donk, Ahmet Çalık (Dk. 46 Andone, Dk. 72 Belhanda), Saracchi, Seri, Lemina, Ömer Bayram (Dk. 46 Emre Akbaba), Feghouli, Onyekuru (Dk. 76 Adem Büyük), Falcao
Goller: Dk. 42 Skoda, Dk. 53 Tunay Torun (Çaykur Rizespor)
Kırmızı Kart: Dk. 90 Adem Büyük (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 7 Melnjak, Dk. 59 Samudio, Dk. 85 Vetrih, Dk. 90 +3 Burak Albayrak (Çaykur Rizespor), Dk. 61 Donk (Galatasaray)

4 Haziran 2020 Perşembe

Eski Manken Futbol Kulübü Satın Aldı


Eski mankenlerden Anamaria Prodan'ın  CS Buftea takımına başkan olarak futbola giriş hikayesini 2009'da blog sayfalarında paylaşmıştık. Başkanlığı geçici bir heves olarak görmeyip, sonraki senelerde de futboldan elini çekmeyen Prodan, çeşitli futbolcuların menajerliğini de yaparak, ülkenin önde gelen spor kadınlarından biri olmayı sürdürüyordu. Al Wasl takımını çalıştıran eşi Laurentiu Regenkampf''la birlikte bir müddet Romanya dışında olduğu için spor gündeminde yer bulamayan Anamaria Prodan, ülkesinden bir futbol takımı satın alarak tekrar o çok sevdiği işi yapmış oldu: insanları kendisi hakkında konuşturmak... Romanya Liga 1'de orta sıralarda mücadele eden Hermannstadt kulübünden bugün yapılan açıklamada şöyle cümleler sarf ediliyordu:

"AFC Hermannstadt kulübü ve Sibiu şehri için oldukça güzel haberlerimiz var. Bir kaç dakika önce AFC Hermannstadt yöneticileri ve Regenkampf ailesi ortak bir anlaşmaya vararak, kulübü finansal ve sporsal olarak Regenkampf ailesine devretti."


Finansal olarak sıkıntılı günler geçiren Sibiu şehrinin takımı olan AFC Hermannstadt, 7.25 milyon euro karşılığında Anamaria Prodan'a devredilirken, halihazırda futbolcu menajerliği yapan eski manken, bu "satıştan" sonra ortaya çıkabilecek yasal sıkıntıları ortadan kaldırmak için de kulübü 21 yaşındaki kızı Rebecca'nın yöneteceğini belirtmiş. "Eşim Steaua Bükreş'in teknik direktörü olduğunda da menajer olmamam sebebiyle aynı sorular bana soruldu, şimdi de soruluyor ama eşim hocalık yapıyor, kızım kulüp başkanı ve ben de menajerim, yasal olarak hiç bir sıkıntı yok" diyen Anamaria, çocukları için iş alanları açmak istediğini ve 21 yaşındaki kızının da ülkesinin en genç ve tek kadın başkanı olduğunu belirtmiş.

3 yıldır Milano'da mankenlik yapan Rebecca Dimitrescu ise " Sibiu harika bir futbol takımını hak eden harika insanlara sahip müthiş bir şehir. Bizim ailemiz futbolla nefes alıp verdiği için bu harika takımın ölmesine izin veremezdik" diyerek duygularını belirtmiş...

Bu arada Anamaria Prodan, Romanya Futbol Federasyonu başkanlık seçimlerine de aday olacağını ve Steaua başkanı Becali dışındaki tüm üyelerin kendisine oy vereceğini belirtmişti geçtiğimiz günlerde. Eğer böyle bir ihtimal gerçekleşir ve Prodan başkan olursa, Romanya'da annenin federasyon başkanı, kızının kulüp başkanı olduğu ligde maç yönetecek hakemlerin vah haline...


2 Haziran 2020 Salı

Böyle De Olur Transfer Bedeli


Futbolcuların transfer ücretleri günümüzde alışık olduğumuz üzere milyon eurolarla ölçülmemiştir pek çok defa, bazen "paradan çok daha değerli" varlıklar değiştirtmiştir topçulara giydikleri formanın rengini. Karides için de takımını bırakan olmuştur, protez bacak için de... Ansiklopedi seti karşılığında yeni diyarlara yelken açan futbolcuyu da yazmıştır futbolun tozlu sayfaları, bir şişe gazoz uğruna yeni takıma geçeni de... İsterseniz girizgahı çok fazla uzatmayalım da, bu ilginç transfer hikayelerine bir göz atalım...

  • İlk hikayemiz ülkemizin sevimli sahil şehirlerinden Çanakkale'den gelsin. Çanakkale 2. Amatör grubunda mücadele eden Bolayır GençliksporOsman Yusufoğlu'nu 1 ton buğday, 1 ton ayçiçeği ve 4500 lira değerinde sanal para "etherium"  karşılığında renklerine bağlamış.
  • Pandemi günlerinde evlere hapsolmuşken, Netflix yayınladığı filmler ve belgesellerle en büyük yardımcımız oldu. Bu belgesellerden biri de Sunderland'ın hikayesini anlatan Sunderland: Till I Die olmuştu. Bizim gibi belgeseli seyredip, Sunderland'a sempati besleyen eski Leeds United'lı Laurens de Bock da hiç vakit kaybetmeden Sunderland'a transfer olmuş...
  • Bursaspor'un şampiyon kadrosunun kalecisini hatırlıyor musunuz? İvankov, dediğinizi duyar gibiyim. Peki Bulgar kaleci Bursa'ya nasıl gelmiş? Onun hikayesini de takımın yardımcı antrenörlerinden Adnan Örnek'ten dinleyelim: "İvankov, transfer esnasında bize maddi olarak hiç pürüz çıkarmadı, tek şartı vardı, çocuklarının okuyacağı bir Amerikan Koleji. Bursa'da böyle bir kolej olmamasına rağmen, ona "Evet, Bursa'da çocukları Amerikan Kolejine yazdırırız" dedim. Adam şehre gelip, yalan söylediğimi öğrenince, soğukkanlı davranıp, bana sitem etmedi. Ama Bursaspor şampiyon olsun, ben İvankov'un çocukları için yabancı dille eğitim veren bir kolej açarım."
  • Fenerbahçe ve Trabzonspor geçtiğimiz aylarda Gölcükspor'lu İsmail Yüksek için kapışmışlar, son sözü sarı-lacivertli ekip söylemişti. Peki, Fenerbahçe İsmail için Gölçükspor'a ne mi verecek? 500 bin lira paranın yanında, alt yapıdan iki oyuncuyu kiralık yollayacak ve Gölcükspor'u Topuk Yaylasında iki sezon ücretsiz kampa konuk edecek.
  • Avrupa Gol Kralı Tanju Çolak'ın Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye transferini bilirsiniz de 16 yaşında Yolspor'a geçiş hikayesini bilir misiniz? Biz anlatalım o halde, Tanju alt yapıya çok önem verdiğini bildiği Yolspor'a bir şişe Yedigün gazoz ve bir pasta karşılığında transfer olmuş...
  • Sağlık parayla ölçülür mü? Tabii ki ölçülmez. Ampute Futbol Süper Liginde mücadele eden Konya Engelli Gücü de Gana milli takımında da oynayan Atta'ya transfer teklif eder. Golcü oyuncu tek bir şart karşılığında kabul eder: Çocukluğundan beri sakat olan sol bacağına protez takılacaktır. Teklif kabul edilince Atta eşini ve dört çocuğunu Gana'da bırakarak Türkiye'ye gelir.
  • Türkiye'de çeşitli amatör kulüplerde 5 yıldır forma giyen Ganalı Mohammed Sumaila iki sene evvel Mudanya'da düzenlenecek olan bir futbol turnuvasında Yörükalispor adlı köy takımında forma giymek için 10 kilo organik zeytin yağ talep etmiş...
  • Mohammed Sumaila 10 kilo zeytin yağ alacak da Adanalı Oktay Karakan boş mu duracak, tecrübeli ön libero Aladağspor'lu yöneticilerle 10 kilo pekmez karşılığında el sıkışmış.
  • Ordu Amatör Liginde mücadele eden Korganspor "Para da neymiş, fındıktan değerlisi mi var?" diyerek her ay verilecek birer çuval fındık karşılığında kaleci Murat Karabayrak ile sağ bek Mustafa Partal'ı kadrosuna katmış. 
  • Romanya Liginden de ilginç bir transfer ücreti var: Finansal sıkıntılar çeken Jiul Petrosani para eder oyuncularından Ion Radu'yu 1998 yılında 500 kilo domuz eti karşılığında Chimia Ramnicu Valcea takımına satmış... Başkan bu transferi şöyle açıklamış: "Etleri satıp, topçuların maaşlarını ödeyeceğiz."
  • Yine Romanya'dan devam edersek, Marius Cioara ikinci lig ekibi Arad'tan dördüncü lig takımı Regal Hornia'ya 15 kg sucuk karşılığında evet demiş. Transfer bedeli kadar ilginç olan da Cioara'nın sözleşmeye imza atmasının ertesi günü futbolu bırakması ve Hornia kulübünün isyanı: "Hem iyi bir topçuyu kaybettik, hem de takımın bir haftalık yemeği gitti."
  • Romanya'dan son transfer haberi ise 10 top karşılığında Jiul Petrosani'den Arad'a giden Liviu Baicea'yla ilgili olsun.
  • 2002 senesinde Norveç Üçüncü Liginde Vindbjart forması terleten ve 14 gole imza atan Kenneth Kristensen yaz tatilini Norveç'in güney kıyılarında Flekkeroy'da deniz ürünleri tüketip, idmanlara da kilo fazlasıyla gelince, Vindbjart  oyuncuyu Flekkeroy takımına göndermeye karar vermiş, tabii teklifleri de ilginçtir: Oyuncunun kilosu karşılığında karides isterler. Güney ekibi "Bizde karidesten bol ne var ki?" diyerek teklifi seve seve kabul etmiş ve 75 kg karidesi rakiplerine yollamış. İşin ilginci Flekkeroy o sezon ligi ikinci bitirip, bir üst lige yükselirken, Vindbjart ise beşinci olmuş.
  • Norveç'le devam edersek, eski birinci lig oyuncularından Bard Erik Olsen haftalık bir kutu büyük boy pizza karşılığından emeklilikten dönüp Beşinci lig takımlarından Trovnik'te forma giymeye başlamış...
  • Manchester United günümüzde yapacağı transferlere milyon euroları su gibi harcıyor ama 1927 yılında Stockport County'nin kanat oyuncusu Hugh mc Lenhan'ı 3 derin dondurucu dolusu dondurmaya transfer ettiğini yeni nesil bilmiyordur herhalde.
  • Bir varil bira karşılığında transfer olur mu? 1921 yılında Hull City 19 yaşındaki Ernie Blenkinsop'u transfer ederken 100 poundun yanında bir de bir varil bira yollamış Cudworth United Methodists takımına.
  • Collins John Hollanda u-16 takımında oynarken geleceği parlak olarak görülür ve Nijverdal'den Twente'ye transfer edilir. Ne karşılığında mı? Bir kaç koli ansiklopedi. Ansiklopediler daha sonra yerel bir lisenin kütüphanesine bağışlanır.
  • Liverpool ve İngiltere Milli Takımının efsanelerinden John Barnes'i listemize ekleyen transfer ücreti ise bir kaç çift forma. Sudbury Court takımıyla dikkati çeken genç oyuncuyu Watford hemen kapmış ve eski takımına bir kaç forma vermiş ve sözleşmeyi imzalatmış.
  • İrlanda futbolunun efsane isimlerinden Tony Cascarino da 1982 yılında Gillingham'a çeşitli antrenman malzemeleri karşılığında transfer olmuş.
  • Garry Pallister 19 yaşında ilk transferini yaparken, forma takımı, top çantası ve kale ağları kazandırmış eski kulübüne. Sonraki kulüplerini ise zengin etmiş...
  • Zat Knight da amatör Rushel Olympic'ten Fullham'a 1999 senesinde transfer olurken, o da eski takımına 30 çift eşofman kazandırmış.
  • Arsenal efsanelerinden Ian Wright'ın, Crystal Palace transferi sonrası eski takımı bir çift ağırlık seti sahibi olmuş...
  • Daniel Allande ise Uruguay'da 550 biftek karşılığında takım değiştiren oyuncu olarak yıllarca konuşulup durmuş.

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Dennis Bergkamp Röportajı




Arsenal'in "Uçan Hollandalısı" Dennis Berkamp'ın Arsenal'e imza atmasının 25.yılı yaklaşırken, Daily Mail için eski takım arkadaşı Martin Keown, kendisiyle zoom üzerinden bir röportaj yapmış, Sportsmail'den Kieran Gill de onlara katılmış. Eski günlerden unutulmaz anılarla başlayan sohbette Hollandalının geçmişi dair bir çok ayrıntıyı da hafızasında sakladığı görülüyor.

Bergkamp: Zeminden sorumlu görevli bize sahaya girmeyi yasakladığı için küçük tahta bir kalas vardı orada.

Keown: Steve Braddock'tu o. "Sen Dennis Bergkamp olabilirsin ama cumartesiye kadar benim sahama girmezsin!" Senin gibi mükemmeliyetçi bir adamdı.

Bergkamp: Çok gülmüştüm. Herşeyi harika yapmak isteyen hırslı bir herifti. O sahaya yaptığı bakım için bir kaç ödül de almıştı, bu yüzden onu suçlayamam.

Gill: Total Futbol ile büyüdün. İnter Milan'dan Arsenal'e transfer olmadan önce "sıkıcı, sıkıcı Arsenal"i hiç duymuş muydun?

Bergkamp: Hayır! Bana verdikleri sözleri yerine getirmedikleri için İnter'den ayrılmaya karar verdim. Bir çok seçenek vardı ama İngiltere'ye gitmek istedim. Buraya tatile gelirdik, bu yüzden David Dein ve Bruce'la telefonda konuştum. Arsenal'in hikayesi şahaneydi. Topçuları ne çok yaşlı ne de çok genç olan, Londra'nın sıkı bir takımı olan Arsenal'de bir şeyler başarabileceğimizi düşündüm ve kendimi de hiç zaman kaybetmeden evimde hissettim. Ama 25 sene? Hiç farkına varmadım...

Keown: Yemekhanemiz vardı ama sen önceleri akşam yemeği için eve gidiyordun.

Bergkamp: Yemekler oldukça yağlıydı, hiç de futbolcuların yiyecekleri türden değildi.

Keown: Arsene Wenger bizim yemeklerimizi değiştirmeden önce, sen bize başka bir yol göstermiştin.

Bergkamp: Evet, Wenger değiştirdi. Bazen çok aşırıya kaçıyordu, hotele gittiğimizde bütün mini bar bomboş oluyordu. Tamam, alkollü içecekleri çıkart ama Pepsi ya da Cola'yı bırak. Herşeyi değiştirmişti de onu da suçlayamam, Avrupa tarzı bir uygulamaydı. Hollanda ve İtalya'dan geldim, diyetisyenler yoluyla yiyeceklerimiz kontrol altına alınıyordu. Ama Wenger'in yaptığı İngiliz topçular için tamamen bir şoktu. İsveç'te yaptığımız ilk sezon başı kampı hatırlıyorum, tabii ki uçakla gitmemiştim, oraya ailem ve eşim Henrita'yla gitmiştim. Maçımız vardı ve ertesi gün de çift idman yapacaktık. Eşimle yürüyüşe çıkmıştık ve de ne göreyim, tüm İngiliz topçular ellerinde biralar barın dışında kafa çekiyordu. Ertesi gün idmanda herhangi bir sıkıntı yoktu ve akşam tekrar barda aynı rutine devam ettiler.

"Bergkamp'ın babası oğluna isim verirken Manchester United'lı Denis Law'dan esinlenmiş ve onun da bir resmini asmış Amsterdam'daki evlerinin duvarına. Küçük Dennis de o duvara karşı topla "paslaşarak" futbola ilk adımını atmış"

Keown: Ben de aynıydım, Dennis. Duvarda kendimin çerçeveli bir fotoğrafı vardı.

Bergkamp:
Küçük Diego Maradona gibi!

Keown: Duvar en iyi arkadaşımdı çünkü topu her zaman bana geri veriyordu.

Bergkamp: Bizim nesil böyleydi. Ajax'ta gençlerle yaptığımız bir tartışma vardı. Onlar Play Station'larla, televizyonlarla, cep telefonlarıyla vakit geçirdikleri için dışarı çıkmıyorlar ve "10.000 saat kuralını" yerine getiremiyorlar. Oysa bana göre çok fazla antrenman yapmalılar.

Keown: Arsenal'e o inanılmaz yeteneğinle geldin ve Wenger'de de gelecekle ilgili inanılmaz bir vizyon vardı. Başlangıçta onunla nasıl anlaştın? Her birimizi 15er dakikalık mini-toplantılara çağırdığını hatırlıyorum. Bir liste yapmıştı ve en yaşlımız Andy Linighan'la başlamıştı.

Bergkamp: Aklımda olan tek şey Arsenal'in bana verdiği sözlerdi. Bruce'la bir sezon geçirmiştik ve hiç de fena değildi. Avrupa Kupalarına katılmıştık. Daha sonra, İskoçya'da sezon öncesi kampı yapmıştık ve o kovulmuştu. Arsene gelir gelmez, biz onunla oturduk ve konuştuk. Onun futbol felsefesi benim futbol anlayışımla uyumluydu- hücum futbolu, topa sahip olma ve yaratıcılık.

Keown: Wenger'in idmanlarındaki cansız mankenleri hatırlıyorum ve biz daha önce antrenman sahasında böyle bir şey görmemiştik. "Ne s..im bu yahu?" diye şaşırmıştık. Ama sen o anı kaçırmamış ve mankenin önünden ani bir dönüşle, mankeni egale etmiştin. Highbury'de bir maçta top bana gelmişti, ne yapacağımı bilmiyordum ki senin o dönüşü yaptığını gördüm, topu oynadım ve sonrasında gol yapmıştık. Newcastle'a da böyle harika bir gol atmıştın.

Bergkamp: Maçtan sonra "Bunu bilerek mi yaptın?" diye mesajlar almıştım. Aklımda hiç soru işareti yoktu, Robert Pires'in attığı pasla başlayan bir çok ufak hareketin sonucuydu. Şans değildi yani. Bütün mesele top,savunma ve kaleciye doğru kendini odaklamaktır, sonrası zaten geliyor.

Gill: Kariyerinin en iyi golümüydü?

Bergkamp: 1998 Dünya Kupası Çeyrek Finalinde Arjantin'e attığım daha özeldi. Saatlerce top kontrolü, bitiricilik, denge ve ayak çalışması sonucu gelen bir goldü.

Keown: Evet, özeldi o gol. 55 metreden gelen bir pası tek dokunuşla kontrol edip, savunmacıyı geçip, sağ ayak dışıyla golü atmıştın. Her türlü topu kontrol edebiliyordun, sanki ayağında kancalar vardı.

Bergkamp: Parlak parmak ucu! Topla rahat olmak olarak da adlandırabilirim. Ayağımdaki topa bakmak zorunda değilim, çünkü orada olduğunu biliyorum. Gözlerim bağlı bile bunu yapabilirim.


"Bergkamp'ın 2013 yılında çıkan Sükunet ve Hız adlı kitabının bir bölümü Türbülans adını taşıyor. Orada şu meşhur uçak korkusunu ve 1994 Dünya Kupasından sonra uçmayı neden bıraktığını anlatıyor. 'Inter'de oynarken deplasmana gitmeden önce havaya bakıp, hava durumunu düşünmek çok korkutucuydu' "


Bergkamp: Nereden geldiğini bilmiyorum. Uçmaktan ziyade psikolojik bir durum aslında. Beni gerçekten rahatsız ediyordu. Bir kaç deplasmandan sonra iyice kötü olmaya başladım, uyuyamıyordum. Sürekli uçuşu düşünüyordum ve bir karar vermek zorundaydım ki insanlar da beni iyi tanır, bir karar verirsem arkasında yüzde yüz dururum ve başka bir yol da seçmem.

Tabii ki kaçırmak istemediğim bir kaç maçı kaçırdım ama en sonunda bu korkuyu kafamdan silip attım ve harika bir kariyerim oldu. Bu beni daha iyi bir oyuncu ve insan yaptı, o yüzden iyi bir karardı.

Keown: Ama uçmadan A'dan B'ye gitmek için saatlerce yorucu yolculuk yapıyorsun. Örneğin, Newcastle deplasmanı. Uçardık ve oraya varıyorduk. Oysa sen hala Vic Akers'le (Arsenal'in malzemecisiyle) yoldaydın.

Bergkamp: Vic bu yolculukları seviyordu. Eğer tersini söylerse, ona inanmam. ben pek kafaya takmıyordum, bana rahatsızlık vermiyordu. Eğer takımdakiler uçarsa, ben de Vic'le mini karavanla gelirdim, kendimi daha iyi hissediyordum.

Keown: 2003'te sözleşmenin uzatılması esnasında bu durum bir problem oluşturdu mu?

Bergkamp: Hayır. Arsenal'e gelir gelmez bundan bahsettim ve onlar problem çıkarmadılar. Kendimi evde hissediyordum, çok anlayışlı davrandılar. Benim yapmak istemediğim şeyleri yaptırmak için bana baskı kurmadılar.

Keown: Bir savunmacı olarak sana karşı oynamanın nasıl bir his olduğunu biliyor musun Dennis? Oyun başladığında savunmacı der ki "Ben Bergkamp'ı alırım, diğer arkadaşım da Thierry Henry'i tutar. Sonra sen orta sahaya yöneldiğinde, Bergkamp'ı takip edersem, savunma Henry'yle baş başa kalır."

Bergkamp: Bu benim ufak savaşımdı.

Keown: Sekiz sene arka arkaya birinci ya da ikinci bitirdikten sonra Arsenal, üçüncü ve dördüncü olmaya başlamıştı. 2006'dan sonra takıma ne oldu?

Bergkamp: Arsene deneyler yapmaya başladı.

Keown: Beşli orta saha. Seni orada kullanmak yerine Fabregas'ta ısrar etti. Sen forvette başlar ve sonra orta sahaya kayardın ama Wenger bunu değiştirdi. Fabregas'ın yaptığı gibi oyuncu ortada başlayıp, hücüma katılırdı. Yıllar sonra Arsenal'in ünlü kanat oyuncularından biriyle konuştum, ona neden her zaman kenarda durduğunu sordum, serbest oyna dedim, Arsene öyle istedi dedi.

Bergkamp: 2006'dan sonra Arsenal'de oyun çok fazla orta sahada oynanıyordu. Hücüma giden oyuncu yoktu ve sadece tek bir forvet vardı.

Gill: Şampiyonlar Ligini kazanamamak her ikiniz için de büyük bir pişmanlık mı?

Keown: 1998 -2000 arasında iç saha maçlarımızı Wembley yerine Highbury'de oynamamıza izin verilseydi, Şampiyonlar Liginde çok daha ileri gidebilirdik. Nou Camp'ta 1-1 berabere kaldığımız maçtan sonra onların sahasının Highbury'den 10 metre daha geniş olduğu için Wenger'in endişelendiğini hatırlıyorum. Rövanşı Wembley'de 4-2 kaybetmiştik.

Bergkamp: Rakiplerimiz için Wembley'de oynamak bir hayalin gerçekleşmesiydi.

Keown: Fiorentina'lı Gabriel Batistuta'nın sahaya çıkarken ellerini ovuşturup "Wembley. Muhteşem" dediğini hatırlıyorum.

Bergkamp: Onlara yüzde beş daha fazla güç veriyordu. Daha iyi motive oluyorlardı. İlk senelerde kulübün Şampiyonlar Ligini kazanmayı planladığını düşünmüyorum. Ama geliştikçe, bir şansımız olduğunu düşündük. Finale çıktık ama kazanamadık.

"Henry ona "Usta" der, Wright ise "Uzay mühendisi" ve Bergkamp antrenmanlarda kendine has hareketler yapardı. " Bir kere bir gol atmıştın" diye hatırlar Keown "Marco van Basten'in İngiltere'ye attığı gibi. Herkes durmuş ve seni alkışlamıştı."

Johan Cruyff onu 17 yaşında Ajax'ta oynatmaya başlattı ve Hollanda basını Bergkamp'ı "gölge santrafor" olarak tarif ediyordu o yıllarda. Cruyff'tan, Wenger'den çok şey öğrendi, peki Arteta'ya nasıl bakıyor?


Bergkamp: Arteta'nın Chelsea'ye karşı ilk maçını izledim. Takımla yapmak istedikleri oldukça açıktı. Öndeki dörtlü topun peşinde olup, rakibe baskı yapıyordu, orta saha oyuncusu arkadaydı. Büyük bir boşluk vardı. Marco van Basten, Ruud Gullit ve Rijkaard'lı Arrigo Sacchi'nin Milan'ını hatırlıyor musun? İdmanlarda birbirlerine halatlarla bağlıydılar ki maçta da aralarındaki mesafe açılmasın. Bizim takımımızda bu müthişti, her zaman bağlantı vardı, boşluk hiç yoktu.

Keown: Arteta'nın üzerinde çalışacağı bir konu?

Bergkamp: Evet, onun üzerinde çalışıyor ama zamana ve değişik oyunculara ihtiyaç var. Yavaş yavaş topa sahip olmaya başlıyorlar. Sahada üçgenler oluşturuyorlar ve top ayağında olan herkesin üç seçeneği oluyor. Şu an eskisinden daha iyiler. Ama farklı bir kültür oluşturmak zaman alıcı bir şey. Bizim Arsene ile yaptığımız gibi saatlerce çalışmaları lazım.

"2008'de Bergkamp, Ajax'ta görev aldı ve Donny van de Beek ve Matthıjs de Ligt'in futbola sunulmasında ön ayak oldu ama 2017de görevi bırakmak zorunda kaldı."

Bergkamp: Genç takımla ilk onbir arasında bağlantı olmak istedim. İyi bir yoldaydık ama kötü bir şekilde sonuçlandı. Ama futbolun nasıl olduğunu bilirsin. Tekrar futbola dönmek isterim.

Keown: Özlüyor musun?

Bergkamp: Evet. Ajax benim için kapanmış bir defter. Tekrar gençlerle çalışıp, onları as takıma çıkarmak istiyorum, belki İngiltere'de olabilir.

Keown: Seni tekrar görmek isterim. Futbol seninle daha güzel bir spor.


29 Mayıs 2020 Cuma

Karalama Defteri #29


Bu haftaki podcastimizde Galatasaray taraftarının "medar-ı iftarı" slogan "Mayıslar Bizimdir" i blog sayfalarından alıp, podcastte dillendirirken, gün be gün maçları konuştukça, o güne dair ilginç ve unutulmayan anılarla da geçmişi yad ettik. İkinci konumuz ise Anadolu Efes'in elinden "çalınan" Euroleague şampiyonluğu oldu. Futbolda bir çok ülke tekrar maçlara başlamışken, hatta Polonya seyircili oynamayı bile kabul etmişken, NBA başlama hazırlığındayken, Euroleague yönetimi bütün bir sezonun emeğini hiçe sayıp, ligi iptal etti.

Spotify, ITunes, Castbox, Google Podcast ve diğer platformlardan dinlemek için link aşağıda, iyi dinlemeler...

https://link.chtbl.com/iXkyCWOS

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Mayıslar Bizimdir


İngilizlerin efsane golcüsü Gary Lineker'in meşhur sözünü bilirsiniz "Futbol iki takım halinde 90 dakika boyunca oynanan ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur." Fatih Terim'in 90ların ortasında Galatasaray'a teknik direktör olmasıyla birlikte, Galatasaray taraftarının da ağızlarına pelesenk olan bir söz ortaya çıktı: "Mayıslar bizimdir" Bu cümle sadece ağızlarda ve tezahüratlarda kalmadı, İTÜ'li Aslanlar sayesinde tribünlere de pankart yapıldı...

Peki, Mayıslar gerçekten Galatasaray'ın mıdır? Üşenmedik, Milliyet'in arşivini açtık, tarama yaptık, Türkiye Ligi şampiyonluklarını, Türkiye Kupası finallerini, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kupalarını inceledik ve ortaya şöyle bir tablo çıktı: 31 günlük mayıs ayının sadece 7 günü Galatasaray taraftarı bir kupa sevinci yaşamamış... Belki o 7 günde de sarı-kırmızı sevdalılarının yüzünü güldürecek bir başarı vardır da biz bulamadık, eğer siz biliyorsanız, yorumlar bölümüne yazarsanız, seve seve tabloyu tamamlarız...

Başlayalım müsadenizle:

1 Mayıs: 

  • 1 Mayıs işçi bayramı olması vesilesiyle o gün maç ya da final oynanmış olsa gerek ki, herhangi bir final ya da kupa törenine rastlayamadık.


2 Mayıs:

  • Galatasaray adına boş geçen nadir günlerden biri.


3 Mayıs:

  • 03 Mayıs 1998, Galatasaray:4-1:İstanbulspor (Okan, Hakan2,Arif) 12.Şampiyonluk Garantilendi
  • 03 Mayıs 2000, Antalya:3-5:Galatasaray, Türkiye Kupası Kazanıldı
4 Mayıs: 
  • 04 Mayıs 2002, Galatasaray:5-0:Yimpaş Yozgatspor (Perez2,Arif2,Radu) 15. Şampiyonluk Kupası Töreni
(28 Nisan 2002, Kocaelispor:0-2:Galatasaray (Hasan, Radu) 15.Şampiyonluk Garantilendi)
5 Mayıs: 
  • 05 Mayıs 2013, Galatasaray:4-2:Sivasspor (Selçuk2, Burak2) 19. Şampiyonluk Garantilendi
6 Mayıs:

  • Sevinç ve zaferlere bir günlük mola verdik. 

7 Mayıs:
  • 07 Mayıs 2014, Eskişehirspor:0-1:Galatasaray (Sneijder), Türkiye Kupası Kazanıldı
8 Mayıs:
  • 08 Mayıs 1991, Ankaragücü:1-3:Galatasaray, Türkiye Kupası Kazanıldı
9 Mayıs:
  • 09 Mayıs 1998, Karabükspor:2-3:Galatasaray (Hakan,Fatih,Arif) 12. Şampiyonluk Kupası Töreni
10 Mayıs:
  • 10 Mayıs 1997, Antalyaspor:0-2:Galatasaray(Hakan,Hagi) 11. Şampiyonluk Garantilendi (2 Hafta kala)
  • 10 Mayıs 2008, Galatasaray:2-0:Hacettepespor (Hakan,Hakan B.), 17.Şampiyonluk Kupa Töreni
11 Mayıs:
  • 11 Mayıs 2005, Galatasaray:5-1:Fenerbahçe (Hakan3,Necati,Ribery), Türkiye Kupası Kazanıldı
12 Mayıs:
  • 12 Mayıs 2012, Galatasaray:0-0:Fenerbahçe, Süper Final, 18.Şampiyonluk Kupası Töreni
13 Mayıs:

  • Süper Final sezonunda kazanılan "duble şampiyonluktan" sonra bir günlük ara herkesin hakkı olsa gerek.

14 Mayıs:
  • 14 Mayıs 2000, Beşiktaş:1-3:Fenerbahçe, 14. Şampiyonluk Garantilendi
  • 14 Mayıs 2006, Galatasaray:3-0:Kayserispor (İliç, Sabri2) 16. Şampiyonluk Kupa Töreni
15 Mayıs:
  • 15 Mayıs 1988, Galatasaray:2-0:Karşıyaka(Tanju, Prekazi), 8.Şampiyonluk Garantilendi (2 Hafta kala)
  • 15 Mayıs 1994, Galatasaray:2-0:Bursaspor (Ljung,Hakan), 10. Şampiyonluk Kupa Töreni
  • 15 Mayıs 2019, Galatasaray:3-1:Akhisar Belediyespor (Sinan, Feghouli,Diagne) Türkiye Kupası Kazanıldı
16 Mayıs: 
  • 16 Mayıs 1970, Galatasaray:86-83:İTÜ, Basketbol Türkiye Kupası Kazanıldı

17 Mayıs:
  • 17 Mayıs 2000, Galatasaray:4-1:Arsenal, UEFA Kupası Kazanıldı
18 Mayıs:
  • 18 Mayıs 2013, Galatasaray:2-0:Trabzonspor (Riera,Burak), 19.Şampiyonluk Kupası Töreni
19 Mayıs:
  • 19 Mayıs 2018, Göztepe:0-1:Galatasaray (Gomis), 21. Şampiyonluk Kupası Töreni
  • 19 Mayıs 2019, Galatasaray:2-1:Başakşehir (Feghouli, Onyekuru), 22. Şampiyonluk Garantilendi
20 Mayıs:

  • Bir gün nefeslenmek, fena olmaz değil mi?

21 Mayıs:
  • 21 Mayıs 2000, Galatasaray:1-1:İstanbulspor(Recep K.K.), 14. Şampiyonluk Kupa Töreni
22 Mayıs:
  • Kupa sevinci yaşamadık ama Fenerbahçe-Trabzonspor 2010-2011 Şampiyonu Kim diye tartışırken, seyretmek de mutluluk sebebi.
23 Mayıs:
  • 23 Mayıs 1973, Ankaragücü:1-1:Galatasaray, (İlk maç 1-3) Türkiye Kupası Kazanıldı
  • 23 Mayıs 1990, Galatasaray:1-0:Trabzonspor (Tanju), Başbakanlık Kupası Kazanıldı
  • 23 Mayıs 1999, Antalyaspor.1-1:Galatasaray (Burak Akdiş),13. Şampiyonluk Garantilendi
24 Mayıs:
  • 24 Mayıs 1997, Bursaspor:2-3:Galatasaray (Hakan2,Arif), 11.Şampiyonluk Kupa Töreni
  • 24 Mayıs 2019, Sivasspor:4-3:Galatasaray(Linnes,Muğdat2), 22. Şampiyonluk Kupası Töreni
25 Mayıs:
  • 25 Mayıs 1969, Şekerspor:1-2:Galatasaray (Çeloviç,Gökmen Özdenak), 3. Şampiyonluk Kupası Töreni
  • 25 Mayıs 1995, Galatasaray:1-1:Fenerbahçe (Penaltılarda 3-2), Başbakanlık Kupası Kazanıldı
  • 25 Mayıs 2015, Başakşehir:2-2:Fenerbahçe, 20. Şampiyonluk Garantilendi
26 Mayıs:
  • 26 Mayıs 1976, Galatasaray.1-0:Trabzonspor (6-4 penaltılarla), Türkiye Kupası Kazanıldı
  • 26 Mayıs 1991, Beşiktaş:0-1:Galatasaray (Kosecki), Cumhurbaşkanlığı Kupası Kazanıldı
  • 26 Mayıs 1982, Ankaragücü:2-1:Galatasaray (İlk Maç 0-3), Türkiye Kupası Kazanıldı
  • 26 Mayıs 2016, Galatasaray:1-0:Fenerbahçe (Podolski), Türkiye Kupası Kazanıldı
27 Mayıs:
  • 27 Mayıs 1973, Galatasaray:2-1:Bursaspor (Mehmet Özgül2), 6. Şampiyonluk Kupası Töreni
  • 29 Nisan 1973, Galatasaray:1-0:Fenerbahçe, 6. Şampiyonluk Garantilendi (3 Hafta Kala)
28 Mayıs:
  • 28 Mayıs 1972, Galatasaray:2-0:Boluspor (Gökmen Özdenak2), 5. Şampiyonluk Kupası Töreni
29 Mayıs:
  • 29 Mayıs 1988, Galatasaray:1-0:Boluspor(Uğur Tütüneker), 8.Şampiyonluk Kupası Töreni
30 Mayıs:
  • 30 Mayıs 1993, Ankaragücü:0-8:Galatasaray (Arif2,Falko2,Gutschow3,Hakan), 9.Şampiyonluk Kupası Töreni
  • 30 Mayıs 1999, Galatasaray:0-0:Gaziantepspor, 13. Şampiyonluk Kupası Töreni
  • 30 Mayıs 2015, Rizespor:1-1:Galatasaray(Umut Bulut), 20. Şampiyonluk Kupası Töreni
31 Mayıs:
  • 31 Mayıs 1997, Galatasaray:2-1:Kocaelispor (Ümit,Hakan), Cumhurbaşkanlığı Kupası Kazanıldı

15 Mayıs 2020 Cuma

Almanları Rezil Eden Fırıncılar


İkinci Dünya Savaşı başlamadan evvel Rusya'nın en iyi takımlarından biri Dinamo Kiev'di ve taraftarlar takım on birini ezbere sayabiliyordu, özellikle kalecileri Nikolay Trusevich herkesin dilindeydi. Savaşın başlaması ve geçen günlerde şehrin de kuşatılmasıyla birlikte, Dinamo Kiev takımı oyuncuları Kiev'den kaçamadılar ve bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler ama aralarındaki iletişi de asla koparmadılar. Zaten koparamazlardı çünkü Trusevich'in de yardımlarıyla bir çoğu da şehrin 1 numaralı fırınında çalışıyordu.  Önceleri sadece hayatta kalabilmeyi düşleyen eski futbolcuların zamanla futbol sevgileri ağır basar ve top koşturacak boş arsalar aramaya başlarlar. Önce şehrin veletleri onları seyreder idman yaparken, daha sonra babaları da gelir ve en sonunda şehri işgal etmiş olan Nazi kuvvetleri futbolculardan haber alır.

1942 senesinin kış aylarında Almanların, Sovyet Rusya'da ilerleyişi yavaşlamış ve savaşı silahla kazanamayacaklarını anlayıp, Stalin ve onun kurduğu sistemi yıkmak için Rus halkına siyasi propagandaya başlamışlardı. Bu amaçla tiyatro ve sinema salonları halka açılmış, çeşitli broşürlerle tanıtım yapılmış ve özellikle de sportif karşılaşmalar desteklenirken, Kiev'deki futbolcuların kendi başlarına antrenman yapması işlerine gelmişti. Alman yetkililer hemen oyuncuları çağırır ve "Spora karşı değiliz, tam tersi destekliyoruz o yüzden koskoca stadyum dururken, neden boş arazide idman yapıyorsunuz ki?" diye bundan sonra antrenmanları stadyumda yapmalarını teklif ederler. Futbolcular bu teklifi kabul eder.


Çok zaman geçmeden aynı yetkililer futbolcuları tekrar toplar ve yeni bir teklif sunarlar: "Kiev normale dönüyor, görüyorsunuz sinema ve tiyatrolar açıldı, yakında stadyumu da maçlara açacağız. Herkesin bu barışçıl ortamı görebilmesi için bizim Almanların askeri yıldızlarıyla bir maç yapmaya ne dersiniz?" Eski Dinamolu topçular düşünmek için zaman isterler ve oradan ayrılırlar. Kimi faşistlerle maç yapmanın kendi milletine karşı rezilce bir ihanet olacağını söylerken, bir kısmı daha cesurdur: "Almanların teklini kabul edelim, onları sahadan süpürelim ve Kiev halkının gözü önünde rezil edelim. Böylece halkın moralini de yükseltmiş oluruz."

Maç teklifi kabul edilir, Trusevich eski takım arkadaşlarından bir kaç kişi daha bulur ve takım "Start" adını alarak idmanlara eskisinden daha hırslı ve sıkı bir şekilde devam eder.

"Alman Ordusunun Yıldızları-Kiev Şehrinin Yıldızlarına Karşı" yazan afişler şehrin her köşesine asılır, halk ileride "ölüm maçı" ile anılacak karşılaşmaya davet edilir.


Maç günü stadyum tıka basa dolmuştur. Bir tarafta yüzleri gülen ve maçı kazanacaklarından emin Alman askerler ve onların önemli komutanları yer alırken, diğer tribünlerde ise savaştan çıkan aç ve perişan Kiev halkı başlama düdüğünü beklemekteydi. Zenit Stadyumundaki maç başlamadan bir Alman komutan Start soyunma odasına gelir ve kibar bir Rusça ile şöyle der: "Bugünkü maçın hakemi benim, sizin iyi bir takım olduğunuzu biliyorum, lütfen kurallara uyun ve maç öncesi rakiplerinizi düzgün şekilde selamlayın" Ses tonu kibarcadır ama hakemin istediği Ruslardan Nazi selamı vermeleridir. 1938'de İngilizler, Berlin'de Almanya ile yaptıkları hazırlık maçında Nazi selamı vermişlerdi ve bu yıllarca onların utancı olmuştu. 
Trusevich'in arkadaşları İngilizler gibi korkak değildi, onlar maç başlamadan evvel sahaya çıktıklarında Nazi selamı yerine, ellerini havaya kaldırıp, göğüslerine götürür ve Kızıl Ordu marşı okurlar. Oyun başladığında bir deri bir kemik kalmış, yırtık pırtık kıyafetli, çarık çürük ayakkabılı Dinamo'lu eski topçuların karşısında kırmızı yüzlü, güçlü, ayaklarında futbol ayakkabısı olan Alman asker-futbolcular çıkmıştı.  Kuvvetli olmaları bir yana, hakemin de kendilerinden olmasıyla komutanlarının gururlu bakışları altında forma çekme, dirsek, tekme gibi futbol dışı her türlü sertliğe de baş vuruyordu Almanlar ve ilk golü de "golyemez" Nikolay Trusevich'in kalesine atmayı başarmışlardı. Tabii kalecinin kafasını yarmayı da ihmal etmezler. Tribünlere korkarak ama yine de bir ümitle giden Kiev'lileri de bir endişe almıştı: "Savaştan sonra bir de sahada yüzümüze tükürecekler..."

Ama... Kimsenin beklemediği bir şey olur ve o çelimsiz ve güçsüz topçulara sanki sihirli bir değnek değmişcesine, Start'lı futbolcular silkinirler, top yapmaya başlarlar ve çok geçmeden beraberliği yakalarlar. Artık, tribünlerde roller değişmişti, Almanlar sus pus olurken, Kievliler çılgınca tezahürat yapıyordu. Trusevich'in arkadaşlarının durmaya niyeti de yoktu, ikinci golü de atarlar ve kalabalık kendinden geçmiş: "Yaşasın! Almanların kıçını tekmeliyoruz" diye bağırır...

Bu tezahürat şüphesiz Alman subayları da kızdırır ve halkın üzerine asker gönderip, susmaları için emirler verilir, hatta havaya ateş bile açılır. Silah sesleriyle beraber hakem de ilk devreyi sona erdiren düdüğü çalar.

Mağlubiyetten galibiyete geçmenin ve tribünleri coşturmanın sevinciyle Rus topçular ellerinde su mataraları birbirlerine sarılırken, soyunma odasına bir Alman komutan girer ve başlar kibarca konuşmaya: "Aferin. Harika top oynadınız ve hepimiz bunu beğendik. Sporcu gururunuzu yeterince okşadınız. Ama ikinci devre işleri akışına bırakın, sizin de bildiğiniz üzere maçı kaybetmek zorundasınız. Alman askeri takımları bugüne kadar hiç kaybetmedi, özellikle de işgal ettikleri topraklarda. Bu bir emirdir, ya maçı kaybedin ya da hepiniz kurşuna dizileceksiniz."

Start'lı futbolcular Alman komutanı sessizce dinler ve konuşma bitince ikinci yarı için sessizce sahaya çıkarlar. Hakemin düdüğüyle maç tekrar başlar ve çok olmadan Nazi askerleri üçüncü golü de kalelerinde görür. Stadın yarısı sevinçten kendinden geçerken, Alman tarafının mırıldanması homurtuya dönüşür. Ve ne olduysa dördüncü golden sonra olur, Alman subaylar elleri tabancalarında yerlerinden kalkar, askerler de stadın etrafını çepeçevre sararlar.

Aslında seyrettikleri bir "ölüm maçıdır" ama tribündekiler bunun farkında değildir, onlar sevinç ve coşkuyla sahada gördüğü manzarayı alkışlarken, neye uğradıklarını anlamlandıramayan Alman asker futbolcuların şaşkın bakışları arasında Start'lı oyuncular bir gol daha atar ve tüm komutanlar öfkeyle tribünleri terk eder.
Atılan 5 golden daha da küçük düşürücü olan ise Start'lı bir topçunun bütün Alman savunmasını geçip, kaleciyi de çalımladıktan sonra topu boş kale yerine orta sahaya yuvarlamasıdır. Maçı yöneten hakem de dakikaların bitmesini beklemez, son düdüğü çalar ve askerler sahaya dalıp, Rus topçuları yakaladıkları gibi kamyonlara yükleyip, toplu katliamları yaptıkları Babi Yar'a götürür.

Futbol tarihinde daha önce böyle bir olay yaşanmamıştır. Bu maçın başından sonuna kadar her şey politikti. Eski Dinamo'lu yeni Start'lı oyuncuların futbol dışında ellerinde başka bir silahları yoktu ve onlar da bu silahı becerilerini ve onurlarını kullanarak ölümsüzlüğü seçmişlerdi. Pek tabii ki kazanmanın ölüm anlamına geleceğini biliyorlardı ama maçı kazanarak hayatları karşılığında şereflerini kurtarmışlardı.

Lakin, "ölüm maçı"nın hikayesi bu kadar basit değildir. Hayatta her şeyin bir nedeni olduğu gibi, son maça gelene kadar bir sürü olay yaşanır Kiev şehrinde ve Almanların öfkesi günden güne de artar..

Dinamolu oyuncular şehri sadece kuşatmadan dolayı terk edememişlerdi, aynı zamanda Kızıl Ordu mensubu oldukları için de bir bakıma tutukluydular. Bir çoğu da 1nolu fırında çalışmaları sebebiyle fırıncılar takımına da kayıtlıydılar.

Almanların Kiev'de bir stadı vardı ama halk burayı kullanamıyordu. Bir gün sokakta gezenler bir afiş ile karşılaşır: "Ukrayna Stadının Açılışı. Ukrayna Stadyumu bugün jimnastik, boks, atletizm yarışmaları ve en önemlisi de futbol maçıyla saat dörtte açılacak"

Bu maçta Alman askerlerinden oluşan takım, fırıncılara karşı mağlup olur ama herhangi bir tutuklanma olmaz. Almanlar yenilgiye öfkelenir, 5 gün sonra daha iyi askeri futbolculardan oluşan bir takım kurarlar ve rövanş için sahaya çıkarlar da Start bu takımı da 6-0'la bozguna uğratır.

Bu maçla ilgili Nazilerin kontrolündeki şehir gazetesinde şöyle bir haber yer alır: "Ama bu galibiyet Start takımı için bir zafer olarak nitelendirilemez. Alman takımı bireysel olarak yetenekli oyunculardan oluşmuştu fakat tam bir takım olamamıştı. O yüzden şansa bir araya gelmiş oyuncuların böyle bir sonuç elde etmesi şaşırtıcı değil. Mağlubiyetin başka bir nedeni de Almanların idmansız olmasıydı. Öte yandan Start takımı herkesin bildiği gibi Dinamo'lu eski oyunculardan oluşuyor, yine de onların bugün gösterdiği performanstan daha iyisini bekliyor insanlar."

Gazetede çıkan bu taraflı yazı aslında gelecekte olacakların da habercisidir. İki gün sonra, tarihler 19 Temmuzu gösterirken Almanlar Start takımının karşısına bu sefer de Macarlardan oluşan bir takım çıkarırlar ama onlar da 5-1 gibi bir skorla boylarının ölçüsünü alırlar. Maçtan sonra şöyle bir haber çıkar gazetede: "Maçın skorundan farklı olarak, iki takım da denk kuvvetlere sahipti"

Nikolay Trusevich'in korumuş olduğu kaleye ilk defa gol atabilen Macarlar, rakiplerinden rövanş maçı isterler ve o karşılaşma da 3-2lik Start galibiyeti ile sonuçlanır. Bu sonuç, Start takımının yenilebileceği havası yaratır ve Almanlar da artık istedikleri zevki yaşayabileceklerdi.

Ve Ağustos'un 6sında Start ile Almanların "en güçlü", "yenilmez" ve "harika" takımı Flakelf'in bir maç yapılacağı anons edilir  Kiev caddelerinde. Gazete maçın tanıtımını yaptığı yazısında Flakelf takımını anlatırken resmen kendinden geçer, onların nasıl yenilmez olduğunu, her maç ne kadar çok gol attığından bahsedip, bunu istatistiklerle süsler. Ama bu maç da Almanların mağlubiyeti ile sonuçlan ve gazete ertesi gün karşılaşmadan söz bile edilmez.

Bu kadar "aşağılanmaya rağmen" Trusevich ve arkadaşları tutuklanmaz.  9 Ağustosta Novoye Ukrainskoye Slovo gazetesinde ufak bir haber yer alır: "Bu akşam şehrin en iyi iki takımı Flakelf ve Start arasında saat 5te Zenit Stadında maç yapılacaktır."

Start'ın eline son bir şans geçmişti, "ölüm maçında" işgalci Nazilerin dediklerini yapsalar, bir yanda fırında çalışıp, bir taraftan da futbol oynayabilirlerdi ama onlar şereflerini koruyup, Babi Yar'a gitmeyi seçmişlerdi...

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Penaltıya İsim Veren Adam


Antonin Panenka'ya telefon ettiğinizde, karşı taraftan cevap gelene kadar hep alışık olduğumuz "biip" sesi yerine hiç beklemediğiniz bir sınavla karşılanıyorsunuz. Ciddi bir ses tonuyla size :"En bilinen bıyıklı Çek futbolcu kimdir?" diye bir soru soruluyor ve seçenekler sıralanıyor:
a) Antonin Panacek (oyuncak)
b) Antonin Panenka
c) Antonin Panic ( bakire )"

Daha siz cevap vermeden, aynı ses devam ediyor "Yanlış cevap. Bu kadar düşük zekayla akıllı telefon kullanmamalısınız."

Bu şaka 30 saniye kadar sürüyor ve çoğunlukla da tamamını duyma şansınız oluyor zira Panenka telefonu çoğunlukla çabuk açmıyor. Daha da açık sözlü olursak, Panenka genelde telefonu açmaya tenezzül bile etmiyor. Bütün bunlar 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde penaltı atışında topu altına hafifçe bir dokunuşla yükseltip, kalecinin üstünden ağlara yollamasıyla tanınan adam hakkında çok fazla şey anlatıyor aslında. Bir çok futbolcu telefonuna özel zil sesi ayarlamakla uğraşmazken, 63 yaşındaki Panenka'ya telefonla ulaşmakta zorluk çekmemiz bile onun emeklilik günlerini koltukta oturup hatıraları yad ederek, telefonun çalmasını beklemekle geçirmediğini gösteriyor. Kendisiyle çiftler tenis turnuvası maçında buluştum. Kalçasındaki problemden dolayı sekiyordu, kortta çok da hızlı değildi ama ellerine oldukça hakimdi ve bir zamanlar attığı penaltılar ve serbest vuruşlarla kalecileri "bozguna uğrattığı" gibi rakiplerini teniste de zorluyordu. Maçlar arasında kendisinin uzun kariyeri hakkında konuşma fırsatı buldum.

K: İsminiz her zaman 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde atmış olduğunuz penaltı atışıyla anılıyor. Bunun bir lütuf mü yoksa lanet mi olduğunu mu düşünüyorsunuz?
A: İkisinin arasında bir şey. Açıkçası, penaltıdan dolayı hem mutluyum, hem de gururluyum. Fakat öte yandan Panenka adını duyan herkesin aklına penaltı geliyor. Futboldaki düsturum :"Taraftarı ve kendini eğlendirmek için oyna".  Barlarda ve diğer mekanlarda insanların benim hareketlerim ve gollerim hakkında konuşmalarını isterdim. Bütün kariyerim boyunca bunu başarmak için uğraştım ama penaltı hepsini gölgede bıraktı. Bu sebeple penaltıyla gurur duyuyorum ama dediğim gibi lütuf mu yoksa lanet mi olduğu hakkında biraz da kararsızım.

K: Fakat penaltıyla ilgili sorulardan rahatsızlık duymuyorsunuz?
A: Kesinlikle hayır. O meşhur penaltıyı belki de bininci defa anlatacağım ama işin parçası bu, buna alışmak zorundasınız. İstesem de istemesem de atmış olduğum penaltı futbol tarihine ve kariyerime geçti ve ben anılarımı ve duygularımı anlatmaya açık bir insanım. Benim gibi penaltı atarak yaptığımı taklit edenlerin var olduğunu gördükçe, bu meşhur penaltının unutulmadığını bilmek beni sevindiriyor. Ve maç anlatan spikerin "Panenka penaltısı" dediğini duyduğumda müthiş mutlu oluyorum. 35 sene evveldi ama çocuklar bile o vuruşu biliyorlar. Üçüncü nesle bile ulaştık."

K: Bir futbolcunun Panenka penaltısı denediğini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?
A: Mutlu oluyorum ama sadece denemeyle olacak bir şey değil. Çok kolay da değil. İki yıl boyunca o vuruşu yapabilmek için çok çalıştım. Olay penaltıda topu kalenin ortasına vurmak değil sadece çünkü aynı zamanda büyük de bir risk alıyorsunuz. Antrenmanlarda oldukça çok çalışmalısınız bu vuruşu.

K: Sizin favori Panenkanız hangisi?
A: Zinedine Zidane ya da Thierry Henry'nin atmış olduğu penaltı. Penaltının hala inanılmaz derece başarıya sahip olduğunu düşünüyorum. Belki 35 defa bu "dokunuşu" yaptım ve sadece bir kez kaçırdım. Daha önceleri penaltıları normal şekilde atıyordum ve çokça da kaçırıyordum. Bu vuruş hala büyük bir silah.

K: Andrea Pirlo ve Sergio Ramos'un Panenka penaltısı atmasıyla sizin vuruşunuz Euro 2012'nin en çok konuşulan konuları arasına girdi? Bunu deneyeceklerini hiç düşündün mü?
A: Kimsenin böyle bir şeyi beklediğini düşünmüyorum ama açıkça beni mutlu da etti. Ve yıllarca benim söylediklerimi de haklı çıkardı: Bu vuruş gerçekten büyük bir silah. Eğer uygun zamanlama ve iyi bir dokunuşla vuruşu yapabilirsen, başarı şansın %100. Penaltı atışları esnasında tüm kalecileri izliyorum ve hiç biri kalenin ortasında beklemiyor.

K: Pirlo'nun penaltısı sonrası size ulaşmanın zor olduğunu biliyorum, telefonunuz oldukça meşgul olmalı. Kaç adet röportaj yaptınız o dönemde?
A: Sayıyı hatırlamıyorum ama sabahtan akşama tüm gün telefondaydım. Yıllar sonra Almancamı tazeledim çünkü Arjantin, İspanya, Avusturya, İtalya ve Fransa gibi futbolla yatıp kalkan ülkelerden telefonlar aldım. Çılgıncaydı. Gazetecilerin o vuruşu Panenka penaltısı diye anlatmaları çok hoştu. İngiltere'de bile bu penaltıdan bahsetseler, birini hatırlayacaklardır. (Gülüyor)

K: İki penaltıdan hangisini daha çok beğendin?
A: Pirlo daha iyi bir vuruş yaptı. Onun penaltısı benimkine çok benziyordu, Ramos biraz daha yükseğe attı ama bir defans oyuncusu olması sebebiyle onun böyle bir işe kalkışması da şaşırtıcıydı. Lakin, açık olan bir şey var ki, her iki topçu da bu vuruşu önceden çalışmışlar, yaptıkları şans değildi yani.

K: Penaltı atmanın sırrını nasıl açıklarsınız?
A: Penaltı her zaman atıcı ile tutucu arasında bir savaştır - sinirlerine en fazla kim hakim olabilecek? Hiç bir kaleci kalenin ortasında durmaz - bütün stratejimi buna bağlamıştım. Kaleci bekler ve ben ayağımı topa temas ettiğimde, o herhangi bir köşeyi seçerek atlar. Topu hafifçe kaldırdığımda rakibim artık hareket halindedir ve geriye dönemez. Öte yandan eğer sert bir vuruş yaparsam, kaleci ani bir refleksle kurtarış yapabilir. Bu yüzden ben topu havaya yumuşakça vuruyorum. Biraz zaman alıyor ama kalecinin geri dönme şansı olmuyor.

K: Kolay gibi gözüküyor?
A: Ama değil. Normal bir penaltı atacağın konusunda kaleciyi ikna etmelisin ve her zaman bunu ya bakışlarınla ya da hareketlerinle yapmayı denemelisin. Ben, nereye istersem, kaleciyi oraya yollamayı başarırdım.

K: İlk denemelerinizde başarılı olduğunuzu anlıyorum da daha sonraları kaleciler sizden şüphelenmedi mi?
A: Avrupa Şampiyonasından bir kaç hafta evvel Dukla Prag'la oynuyorduk. Milli takımdan arkadaşım olan rakip kaleci İvo Viktor, benim bu tarz penaltı atacağımı biliyordu. Ama kalenin ortasında ayaklarının üstünde kalmadı çünkü bir kaleci için köşeye atlamadan sabit kalmak zordur, eğer bir tarafa atlamazsan ve golü yersen, hiç bir çaba göstermediğin için tepkileri üzerine çekersin.

K: Ne kadar çalıştın bu penaltı için?
A: Yaklaşık olarak iki sene. Her idmandan sonra kalecimiz Zdenek Hruska'yı kaleye geçirirdim. Penaltılarda çok başarılıydı, beni bir çok kez yendi ve ona iddialardan çok para kaybettim. Onu alt etmek için ne yapabilirim diye düşünüyordum. Ve ilk aklıma gelen bu vuruş oldu. Bununla birlikte, her gün penaltı atışı çalışıyordum. Zaten haftada bir ya da iki gün denemiş olsaydım, bu vuruşu asla geliştiremezdim.

K: Peki hocalarınızın tepkileri nasıldı?
A: Onlar kararı bana bırakmışlardı. Benim nasıl atacağımı biliyorlardı. Ama bunun gazetelerde fazla yazılmamış olması ve Sepp Maier'in benim takımım Bohemians 1905'in maçlarına gelmemiş olması işin güzel tarafıydı. (Gülüyor)

K: Belgrad'daki finalde penaltıyı atarken, bu sizin ilk denemelerinizden biri miydi yoksa sonrakilerden miydi?
A: Onuncu, belki de ondan daha öncekilerden biri de olabilir.

K: Fakat takım arkadaşlarınız size pek güvenmiyordu, kaleci Ivo Viktor çok da mutlu değildi...
A: Bu doğru. Şampiyona boyunca onunla aynı odayı paylaşıyordum ve bu vuruşun oldukça riskli olduğunu, denemem halinde beni odaya almayacağını söyledi, ama en sonunda yine de odanın kapısını açmıştı...

K: Eğer kaçırmış olsaydınız, başınıza gelecekler hakkında sonrasında hiç düşündünüz mü?
A: Yetenekli bir tornacıyım ve ÇKD'de ( Prag'taki en büyük makine fabrikalarından biri) 30 yıllık bir tecrübeye sahip olurdum diye şakalar yapıyordum. Bilemiyorum, belki kariyerim biterdi. Sistemle "kafa bulduğumu" düşündükleri için beni cezalandıracaklarını duymuştum bir ara.  Belki toplum düşmanı gibi algılanacaktım ve bir yerde kaloriferci olarak çalışacaktım.

K: O yüzden kaçırmayacağınızdan emindiniz?
A: Yüzde bin. (Gülüyor) Belki de turnuva boyunca yaşadığımız coşkuyla ilgi bir şeydir bu özgüven. Turnuva öncesi kimse bize şans vermiyordu, finalde kaybetmiş olsaydık bile, Çekoslovakya dönüşünde insanların bizi saygıyla selamlayacağını biliyorduk. Baskı altında olan taraf Almanlardı.


K: Atmış olduğunuz penaltıdan dolayı Sepp Maier'in sizinle uzun yıllar konuşmadığı doğru mu?
A: Adımı duyduğunda pek olumlu tepki vermediği doğru. Bir çok batılı gazeteci onunla dalga geçtiğimi yazdı o günlerde ama doğru değildi. Penaltıyı gole çevirmenin en kolay yolu olarak görmüştüm vuruşumu. Peki problem neydi? Problem, beni kimse tanımazken, onun dünyanın en iyi kalecilerinden birisi olmasıydı. Onun için kabullenmek pek de kolay olmadı.

K: Belgrad'tan 35 yıl sonra geçen yıl Prag'da buluştunuz. Maier bunu kabul etti mi?
A: Evet, bir sıkıntı yok. Golf oynadık ve bira içtik.

K: Futbolun çok daha endüstriyelleştiği finalden 30 sene sonra bu "unutulmaz penaltı vuruşunu" yapmış olsaydın, ne kadar çok kazanacağını hiç düşündün mü?
A: Açıkça galibiyetten ve penaltıdan çok fazla karlı çıkacaktık, şüphesiz ki pazarlama günümüzde tamamen farklı boyutlarda. Oysa, o sene ülkeye dönüşümüzde ayaklarımızın yere sağlam basması konusunda tembihlendik. Günümüzde olmuş olsaydı o "unutulmaz an",  çok daha fazla ticarileşebilirdi. Daha fazla kazanabilir ve hayatlarımız daha kolay olabilirdi.

K: Avrupa Şampiyonu olduğunuzda ne  kadar kazandınız?
A: 16.000 koruna, yaklaşık olarak 530 Sterlin. Tabii, Almanlar çok daha fazlasını kazanacaktı. Fakat her şey parayla ilgili değil - manevi değeri çok daha fazlaydı.

K: Final maçıyla ilgili anılarınız nelerdir? 2-0 öne geçtiniz ama Almanlar beraberliği yakaladı.
A: Yarı final maçında da Almanların 2-0'dan geri geldiklerini biliyorduk. Kararlılık onların karakterinde var. Neredeyse son dakikaya kadar maçı önde götürdük ama tuhaf bir korner atışından beraberlik golünü yedik. Benim için iyi oldu aslında, yoksa penaltımı atamayacaktım...

K: Takım Belgrad'da niye başarılıydı?
A: Bu sorunun cevabı, biz mükemmel bir harmoniydik. Bütün futbolcular topla iyiydi ama değişik özelliklere sahiptiler: savaşçı olanlar, Pivarnik gibi hızlı gençler, Ondrus gibi "gaz verenler", Moder ya da benim gibi teknik oyuncular. Ve harika golcüler: Nehoda ve Masny. Turnuva öncesi pek konuşulmadı ama biz hazırlık döneminde iyi sonuçlar almıştık. Doğu Avrupa'dan bir takım olunca, sizi pek ciddiye almıyorlar maalesef.

K: Çekoslovakya döneminde bazen takımdaki Çek ve Slovak oyuncular arasında problemler oluyordu. Teknik direktörler bir gruptan fazla oyuncuyu kadroya almamak konusunda dikkatli davranıyorlardı. Buna rağmen sadece siz, Nehoda, Viktor ve Vesely 76 yılındaki Çekoslovakya milli takımının dört Çek oyuncusuydunuz. Bu neden problem olmadı?
A: Takımın ruhu ve havası müthişti. Önceki milli takımlarda bazı zıtlaşmaların olduğunu hatırlıyorum. Bunu bir problem olarak adlandıramam ama mesela yemek yerken, Slovak oyuncular bir masadaydı, Çekler başka. Taktik idmanlarda da durum farklı değildi. Önce Slovaklar için yapılıyordu, sonra Çekler için. Açıkça, bu yakışık olmayan bir durumdu. Ama bizim takımımızda sorun yoktu, hepimiz birdik ve bizi bir araya getiren kaptanımız Tonda Ondrus olmuştu. Onunla çok eğlenceli vakit geçirdik. Ve unutmamak gerekir, çok iyi hocalarımız vardı: Vaclav Jezek ve Jozef Venglos.


K: Final maçını kazandığınızda, bir çok takım arkadaşınız madalyalarını almaya Almanya ulusal takım formasıyla gitti. Komünist rejim yetkilileriyle bir sıkıntı yaşadınız mı?
A: Benim dışımda tüm oyuncuların forma değiştirmesi ve insanların bana vatansever demesi oldukça komikti. Ama bunun sebebi tamamen farklıydı. Ben son penaltıyı atarken diğer takım arkadaşlarım formaları çok önce değiştiği için bana zaman kalmamıştı. Ama kupa töreninden sonra ben de birini bulup forma değiştirdim. (Gülüyor)

K: Komünist rejim döneminde futbolcuların hayatı nasıldı?
A: Normal. Biz politikayla ilgilenmezdik. Profesyonel diye adlandırılıyorduk ama tek avantajımız işe gitmiyor olmamızdı. Tabii ki meşhurduk ve herkes gibi muz ya da portakal sırasında beklemiyorduk, bir çok kişiden fazla kazanıyorduk ama bugünden çok bir farkı yoktu hayatımızın.

K: Ne kadar kazanıyordun o vakitlerde?
A: 30 yaşındaydım, iki çocuk sahibiydim ve ayda 2300 koruna (yaklaşık olarak 80 sterlin) kazanıyordum. Eğer maçları kazanırsak 1200 ile 1600 koruna arası prim de kazanabiliyorduk. Hepsini toplarsak, bir çok vatandaş 2000-2500 koruna arası kazanırken ben yaklaşık olarak 4000 kazanıyordum.

K: Futbolcu olmanın en büyük avantajlarından biri sıradan insanlar sadece Sosyalist blok ülkelerini ziyaret edebilirken, sizin yabancı ülkelere seyahat edebilmeniz.
A: Futbol sayesinde bütün dünyayı gezdim. Dukla Prag kadar tanınmış değildik ama Amerika'dan iki davet aldık. Bohemians için tarihi bir andı: Honduras, Haiti ya da Nikaragua'da oynayan ilk Çek takımıydık. Muhteşem bir tecrübeydi.

K: Seyahatler genelde iki-üç hafta sürerdi. Neler yapardınız?
A: Bir kere Noelde orada kaldığımızı hatırlıyorum. Kolombiya'daydık. Çek asıllı Amerikalı bir iş adamı bizi kendi evine Noel yemeğine davet etti. Takımda aşçı çırağı olarak çalışmış bir arkadaşımız vardı ve bize svickova (Geleneksel sosla sunulan fırında pişirilmiş sığır bifteği) ve meyveli börek yapmıştı. Meyveli börekleri küvette hazırladık, koskoca bir boğa satın aldık ve onu bahçede pişirdik. 30 derece sıcaklıkta bir Noel yaşamamıştık daha önce.

K: Sizin eski takım arkadaşlarınızdan Karol Dobias daha önce yaptığım bir röportajda yurt dışında satıp, para kazanmak için Çekoslovak takımların yanlarında kristal hatıra eşyalar ya da ülkeye ait cam eşyalar götürdüğünden bahsetmişti.
A: Problem şuydu ki biz yurt dışına giderken, para almıyorduk. O yüzden seyahatlerimizi daha rahat yapıp, ailelerimize hatıralık hediyeler almak için biz de satabileceğimiz bir şeyler götürüyorduk yanımızda. Havai'de halkın da paraları olmadığı için değiş tokuş yaptığımızı hatırlıyorum. Bu nedenle onların harika ahşap el yapımı hediyelikler karşılığında onlara t-shirt, şort ya da spor ayakkabı veriyorduk. Bir oyuncunun bandajla bile değiş tokuş yaptığını hatırlıyorum. Hatta bir yolculuk öncesi altı kollu kristal bir avize aldık ama onu uçağa sokmakta problem yaşadık. Bu nedenle onu küçük parçalara ayırmak zorunda kaldık ama tekrar onu kurmaya çalıştığımızda bir türlü beceremedik. En sonunda beş kollu bir avize yaptık ve yedek parçayla onu sattık.

K: Pek çok oyuncunun böyle ilginç deneyimleri yoktur.
A: Evet, yolculuklar oldukça ilginçti. Bir kere şatoda kaldık, bir keresinde çatısız odalarda uyuduk. Martinik'te miydi, Guadelope'ta mıydı hatırlamıyorum da şehrin dışındaki çocuklarla ilgili bir çalışma için bizi "doğadaki okula" götürdüler. Ormandaki sesleri duyabiliyorduk, takımın yarısı korkmuştu. Odalarımızda koşuşturan kertenkeleler vardı, çoğumuz bu ortamda uymak istemedi ama yine de mutluyduk çünkü kertenkeleler zehirli örümcekleri yakalıyorlardı.

K: 32 yaşındayken Rapid Vien'e gitmek için Bohemians'ı bıraktınız. Niye onları seçtin?
A: Komünist yetkililer 32 yaşında ve 50den fazla milli takımda oynamış futbolcuların yurt dışında top koşturmasına izin veriyordu. Belçika'dan da teklif aldım ama onların teklifi 32 yaşıma girmeden 2 ay önceydi. Sonra İspanya, İsveç, Belçika ve Avusturya'dan teklifler de geldi. Eğer sadece parayı düşünseydim, İspanyol Murcia'dan gelen teklifi kabul ederdim ama 32 yaşında İspanya'ya gitmek ve küme düşmeme mücadelesi veren takımda oynamak kolay değildi. Rapid'de forma giyen Frantisek Vesely ve Pepi Bican'dan takımları hakkında iyi şeyler duymuştum ve Avusturyalılardan gelen teklif benim için iyi cazipti, şikayet edemem. Aralarından biri gibi davrandılar bana ve hala orada iyi bir şöhretim var, belki Çek Cumhuriyetinde olduğundan fazla.

K: Everton'a karşı 1985 yılı  Kupa Galipleri Kupasını finalde kaybettiniz. Kötü giden neydi?
A: Dizimdeki problemlerden dolayı maça başlayamadım. Maçtan önce hocayla bir konuşma yaptık ve beni son yarım saatte oyuna almaya söz verdi. Uluslararası futbolcularla dolu Everton takımıyla mücadele edemedik, 3-1lik mağlubiyete rağmen, maçı seyredenlerin gözünde iyi bir intibah oluşturmuştuk.

K: Penaltıları bir yana bırakırsak, sizin serbest vuruşlarınız da meşhur. Serbest vuruştan kaç gol attığınızı hatırlıyor musunuz?
A: Bohemians'ta 70ten fazla gol attım ve bunların yarısı serbest vuruştu. Rapid için de oran üç aşağı beş yukarı aynı. Bunu başarmak için yetenekli olmalısınız ama yetenek tek başına da yetmiyor. 15-19 yaşlarım arasında serbest vuruşlara acayip çok çalışıyordum. Bizden daha uzun, güçlü ve hızlı büyük çocuklara karşı sokakta ya da parkta maç yapıyorduk, bu yüzden hem maçlarda oynayıp, hem de teknik yeteneklerimi göstermek için bir yol bulmalıydım. Serbest atışlarımı barajın üstünden atıyordum ve bazı kaleciler beni şaşırtmak için baraj kurdurmuyordu ama ben de salak değildim, takım arkadaşlarıma baraj yapmalarını söylüyordum. Topu barajın üzerinden aşırtıyordum ve bu da hikayenin sonu oluyordu. (Gülüyor)

K: Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmadınız, sadece kısa bir süre yardımcı antrenör oldunuz. Neden?
A: Öyle bir hırsım yok. Eğer bir şeyi yapmak isterseniz, o konu hakkında yetenekli olmalısınız. Teknik direktör olmak için takımla iyi iletişim içinde olup, hem sert hem de titiz olmalısınız. Ben ise daha çok oyuncularla arkadaş olmayı yeğlerdim ama bu meslek için yanlış bir tavırdı. Futbolcular böyle şeyleri takdir etmeyeceklerdir.

K: Ama yine de futbolla iç içe oldunuz ve bir kaç sene evvel Bohemians'ı yok olmaktan kurtarmak isteyen taraftarlara yardımcı oldunuz.
A: Bohemians iflas etmişti ve taraftarlar benden kulübü kurtarmak için geliştirdikleri projeye katılmamı istediler. Hala büyük problemleri olmasına rağmen, Bohemians'ın varlığını sürdürdüğü için çok mutluyum.

K: Onursal başkansınız. Sorumluluklarınız neler?
A: Benim görevim yönetmekten ziyade temsil etmektir. Kulübün sponsorlar, basın ve diğer iş ortaklarıyla olan ilişkilerinden sorumluyum ve takımın imajını daha da geliştirmeye çalışıyorum. İngilizler bunun için güzel bir kelime bulmuşlar: Elçi. Bobby Charlton'ın Manchester United ya da Eusebio'nun Benfica için yaptığı elçilik gibi bir iş benimkisi de...

K: Penaltınız dışında, bıyığınızla da ünlüsünüz. Onu tıraş etmeyi hiç düşündünüz mü?
A: Asla. Bir teklif bekliyorum ve birileri bana milyon verirse, hiç vakit kaybetmeden bıyığımı tıraş ederim. (Gülüyor)


Bu röportaj Karel Haring tarafından The Blizzard dergisi için yapılmış olup, söz konusu dergiden tercüme edilmiştir.

Blog Widget by LinkWithin