17 Eylül 2019 Salı

Mehmet Şenol'dan Fenerbahçe'nin 28 Şampiyonluk Söylemine Tokat Gibi Cevap

Galatasaray Dergisi'nin ilk genel yayın yönetmeni olan Mehmet Şenol son günlerde Fenerbahçe kulübü tarafından ortaya atılan "Bizim 28 Şampiyonluğumuz var" iddasını twitter hesabından yapmış olduğu flood ile çürütmüş oldu. Twitter kullanmayan takipçilerimiz için Mehmet abinin yazılarını blog sayfalarında paylaştım, ama siz siz olun Twitter hesabı açın bir an önce ve Mehmet Şenol'u takip edin, zira her gün yeni yeni kanıtlarla karşı yakanın gülünç iddaasını çürütüyor Mehmet abi...

****

Bu akşam (madem moda; bu da 19:05'te başlasın) konuyla ilgili yeni bir flood yapacağım.

Fenerbahçe'nin iddiasını tarihi gerçeklerle karşılaştırmak ve aslında arkasının ne kadar boş ve gerçekte çok "sinsice" bir iddia olduğunu göstermek istiyorum.

Evet, söz verdiğim gibi başlıyorum.

Arkadaş ne zormuş tam 19:05’e denk getirmek...

Gerçekten tebrik ediyorum TFF’yi

Önce Fenerbahçe'nin iddiasını anımsayalım:

Diyorlar ki; 1959 öncesinden bizim 9 şampiyonluk daha var; onlar da sayılsın.

Şampiyonluk istediği yıllar şunlar:

Türkiye Futbol Birinciliği'nden: 1933, 1935, 1944
Milli Küme'den: 1937, 1940, 1943, 1945, 1946, 1950

Yani 2 organizasyondan;
Milli Küme'den 6,
Türkiye Futbol Birinciliği/Şampiyonası'ndan da 3 Şampiyonluk daha istiyorlar.

Olursa, 19 değil, 28 olacaklar.

Şu tabloyla başlayalım.

1959’dan bugüne kadar. Burada itiraz yok sanırım.


Şimdi şu aslında herşeyi açıklayan tabloya bakalım.

Sırayla gidelim:

Fenerbahçe'ye göre, sağdaki 2 sütunda yer alan 2 organizasyonun şampiyonlukları da dahil edilmeli.

Milli Küme ve Türkiye Futbol Birinciliği/Şampiyonası..

Tabloya biraz daha dikkatlice bakalım tekrar:

Ne görüyorsunuz?

Hani o istedikleri ekstradan 9 Şampiyonluk var ya.... O dönemlere dikkatle bakın lütfen.

Evet, doğru görüyorsunuz. Aynı yıl o 2 organizasyon birden oynanmış. Dolayısıyla farklı şampiyonlar çıkmış.


Hatta inceleyince görüyoruz ki, bazen, 2 organizasyonda birden aynı takımın birinci olma ihtimali bile ortaya çıkmış. 

Mesela, 1940'da Milli Küme'yi kazanan, aynı yıl öbüründe final oynamış. (Fenerbahçe. Kazansa, Allah muhafaza, yaz diyecekler bize bir şampiyonluk daha!)

Fenerbahçe'nin iddiasına "rasyonel" gösterdiği mantık tam da bu:  
Aynı sezon oynanan 2 organizasyonun birincilerini de şampiyon sayıp lig şampiyonluğu/yıldız hesabına  katılmasını istiyorlar...

Her yıl TEK Şampiyon sayılması gerektiği için hesaba bir türlü uyduramamışlar.

Tekini alsalar olmuyor, öbürünü alsalar olmuyor. İkisini birden alalım demişler!

Tarihi kayıtlara bakıyorum. İki organizasyonun aynı anda oynandığı Tam 7 Sezon var.  Yani Aslında 14 Şampiyon var! 

Ve Fenerbahçe tarihçileri bunu bildikleri halde, görmezlikten geliyorlar. Sırf Galatasaray kompleksi, sırf yıldız hesabında geri kalmaları... 

Çok ayıp.

İşte ikiyüzlülük burada başlıyor. 

Çünkü şampiyonluk isteme rasyonellerini, sadece başarılı oldukları organizayonlarla sınırlı tutuyorlar. 

Aynı sezonda oynanan 2 farklı organizasyonu, istekleri için eğip büküyorlar.


Şimdi tabloyu daraltıp bakalım tekrar:

1924-1951 yılları arasında; yani 28 yılda toplam 28 şampiyon olması gerekirken, bakın kaç "Şampiyon" var??

Eğer o parasızlık-Olimpiyat'a gidiş filan gibi nedenlerle ertelenmeyip tümünde düzenlenebilseydi eğer 56 Şampiyon olacaktı.

Ama sadece 20 sezon düzenlenmiş.  Ama yine de 20 değil, tam 27 şampiyon çıkmış! 

Her yılın tek şampiyonu olur oysa. Ve o Şampiyonu da kafana göre seçemezsin.  AYNI ORGANİZASYONUN ŞAMPİYONLARINI SAYACAKSIN.

Bir Milli Küme'den, bir Türkiye Futbol Birinciliği'nden... 

Olmaz.

O zaman ben de bir seçme yapmak istiyorum mesela,

1940 yılının "Şampiyonu", Türkiye Futbol Birinciliği Şampiyonu olan Eskişehir Demirspor olsun! 

(Ama Fenerbahçeliler, "Olmaz, o sezon ben Milli Küme Şampiyonu oldum, benimkisi de sayılsın diyor!)


1944 yılının "Şampiyonu", Milli Küme Şampiyonu olan Beşiktaş olsun! 

(Ama Fenerbahçeliler, "O da olmaz; o sezon ben Türkiye Futbol Birinciliği Şampiyonu oldum, benimkisi de sayılsın diyor!)

1945 yılının "Şampiyonu", Türkiye Futbol Birinciliği Şampiyonu olan Harp Okulu olsun! 

(Ama Fenerbahçeliler, "Olmaz, o sezon ben Milli Küme Şampiyonu oldum, benimkisi de sayılsın diyor!)

1946 yılının "Şampiyonu", Türkiye Futbol Birinciliği Şampiyonu olan Gençlerbirliği,  1950 yılının "Şampiyonu", Türkiye Futbol Birinciliği Şampiyonu olan Göztepe olsun!

(Ama Fenerbahçeliler, "Olmaz, o sezonlarda ben Milli Küme Şampiyonu oldum, benimkiler de sayılsın diyor!)

Gördüğünüz gibi, aynı yıl oynanan 2 organizasyondan hangi şampiyonu seçerseniz sonuç değişiyor. 

Bakın, ben yukarıda bu yöntemle aynı sezon iki organizasyon birden düzenlendiği için iddia ettikleri fazladan 9 şampiyonluğun 5'ini aldım :-)


Fenerbahçe şampiyon olduğu sezonu seçmek istiyor. 

Ve mızrak bir türlü çuvala sığmadığı için, birçok sezonda 2 şampiyon çıkacağı için, çözüm olarak “hepsini şampiyon ilan edelim yahu” diyor!

Aynı sezonda 2 farklı organizasyon, iki Şampiyon....

Neye benzettiniz bunu? 

Evet, bildiniz! Türkiye Süper Ligi ile Türkiye Kupası :-) 

Aynı takımlar, bütün Türkiye... 

Üstelik aynı sistem: Eleme...

“Fenerbahçe Mantığı”nı  uyguluyoruz 

...ve bizim Türkiye Ligi’nde şampiyon olamadığımız yıllarda oynanan Türkiye Kupası'nda aldığımız Şampiyonlukları çıkartıyoruz.


Süper sonuç çıkıyor: 

Biz bu mantıkla  tam tam 10 şampiyonluk daha ekleyebilir, sayıyı 32'ye çıkarabiliriz.


Aynı mantık, ayn sezon oynanan organizasyonlardan şampiyonluk seçebileceğimizi söylediğine göre ben bu izlekten devam ediyorum. 

Fenerbahçe, "Ben X organizasyonda şampiyonum ama aynı yıldaki XX organizasyonda Göztepe şampiyon olduysa onu da sayalım madem" diyorsa..


O zaman 1962-63 sezonundan bu yana oynana bütün bütün Türkiye Kupası Şampiyonluklarının da Şampiyonluk/Yıldız Sistemi hesabına dahil edilmesi gerekiyor.

Ben bizimkini hesapladım:
22+18=40

Bitmedi. Daha bunun 1923 öncesi de var. 

Milat, Türkiye'de ilk futbol organizasyonunun başladığı 1903’tür.

O zaman Imogene'ye 1, Cadi Kuey'e 2, Moda'ya 1, İttihat'a 1, Altunordu'ya 2, Muhafızgücü'ne 1, Fenerbahçe'ye 3...

Galatasaray'a da 6 daha eklememiz lazım...

Biraz daha yakından bakıp,  ayrıntılara girersek daha da vahim şeyler çıkıyor. 

Mesela, 1924-1951 arasındaki Türkiye Futbol Birinciliğinin formatı, aynı bizim şuanki Türkiye Kupası gibi. 

Yenilen eleniyor. Bildiğimiz lig formatına hiç ama hiç benzemiyor

Bir başka garabet: 
Türkiye Futbol Birinciliği'ni TFF düzenlemiyor mesela. Bugünkü Kulüpler Birliği tarzı Türk İdman Cemiyetleri Birliği düzenlemiş. Kural yok, devamlılık yok. İsteyen katılıyor, istemeyen katılmıyor.  Düşme yok, çıkma yok.

İsteyen hakem kararına filan kızıp ligden çekilebiliyor;  ceza filan yok. Seneye tekar katılabiliyor. 

Zaten her sene yapılacak mı yapılmayacak mı; son anda belli oluyor. Düşünseniz, 28 yılın 12'sinde yapılamamış!

Başka saçmalıklar da var, mesela Milli Küme, sadece 3 ili kapsıyor.  Oysa, Adana'da, Konya'da, Trabzon'da çok iddialı şehir ligleri var. Bir dolu ilden çıkan şampiyon takım var ama  Milli Küme'ye almamışlar.

İşte Fenerbahçe, bunlardan 9 tane ekstra şampiyonluk istiyor.

Çok uzattım galiba. 

Futbolun evrensel şampiyonluk kuralı vardır. Her yıl düzenlenen BİR organizasyonda TEK Şampiyonu olur.

Fenerbahçe’nin iddiası temelsiz, zayıf, kendi içinde çelişkili ve esasen  evrensel kurallara aykırıdır.


Nasıl eğip bükecekler, o mızrağı bu çuvala nasıl sığdıracaklar, gerçekten merak ediyorum. 

Tahkim Kurulu yoluyla çözmeyi planladıklarını, daha önceki twit serisinde göstermiştim.  

Sadece Galatasaray’ın değil tüm takımların bu absürt iddiaya hazırlıklı olması şart.

Şimdilik bu kadar.

Selamlar herkese...




16 Eylül 2019 Pazartesi

Standart Önemli Mesele #2


Mete Kalkavan'ın Galatasaray-Konyaspor karşılaşmasında Sari'ye VAR yardımıyla gösterdiği kırmızı kart sonrası ""Seri'nin pozisyonuna önce sarı kart gösteren Mete Kalkavan, VAR'dan görüntüleri izleyip kararını düzeltti ve Fil Dişili oyuncu kariyerindeki ilk kırmızı kartı görmüş oldu. Karar doğruydu, itirazımız yok ama lig daha yeni başlıyor ve bundan sonra başta Mete Kalkavan olmak üzere maç yöneten hakemlerin bu tür pozisyonlarda çıkaracakları kartları dikkatle izleyeceğim, bakalım bir standart olacak mı yoksa forma rengine göre mi karar verilecek. " demiştik blog yazımızda...
Önce Beşiktaş-Rizespor maçında benzer harekete kırmızı kart göstermeyen Yaşar Kemal Uğurlu standarttan sapmış oldu, iki hafta sonrasında da Mete Kalkavan Trabzonspor- Gençlerbirliği maçında Obi Mikel'in rakibine yaptığı sert müdahaleyi "kartsız" geçiştirerek kartlarında bir standart olmadığını ve forma rengine göre düdük çaldığını göstermiş oldu...
Lig daha uzun, maçları seyredeceğiz ve merak ediyorum bakalım daha nice ne "absürtlüklere" tanık olacağız...

Galatasaray:1-0:Kasımpaşa


"Şubat ortasındaki ilk maçımda oyuna ikinci yarıda girdim. Akhisar Belediyespor'la oynadığımız maçta durum 0-0'dı ve teknik direktör bana hazır olup olmadığımı sordu. "Evet, sanırım" dedim. Isındım ve oyuna girdim. İlk pas, bir kafa, gol! Bu kadar basit. Topla ilk olmasa da üçüncü temasımdı. Ama bir kez daha, ilk maçımda gol atmıştım- galiba bunu hemen her takımda yaptım ve bu rekoru sürdürmek istedim. Taraftarların tepkisini asla unutmayacağım- çıldırdılar. Futbolculuk hayatımda bazı müthiş taraftarlar görmüş ve duymuştum ama bu taraftarlar kesinlikle çılgındı." diye anlatıyor Galatasaray formasıyla ilk attığı golü Didier Drogba, "Adanmışlık" adını verdiği otobiyografik kitabinda.

İlk maçta gol atmak özeldir, taraftarlar yeni topçunun, hele ki bu dünya yıldızıysa, golünü görmek için erkenden doldurur tribünleri ve gala günü topu filelerle kucaklaştırabilirse o futbolcu "o an" onun unutulmaz anıları arasına girer.  Prekazi, Hagi, İliç, Lincoln, Drogba, Kewell, Gomis, Podolski gibi yıldızlardan sonra Radamel Falcao da Kasımpaşa karşısında taraftarla buluştuğu ilk maçta gol atarak kulüp tarihine adını yazdırmış oldu.


Drogba otobiyografisinde "Taraftarlar yapmış oldukları pankartlarda 'Bizim Drogba'mız var, onların yok' diye çılgınca seviniyorlardı" şeklinde tasvir ediyordu ya İstanbul'da yaşadığı ve unutamadığı günleri, cuma gecesi Ali Sami Yen'de de Fatih Terim ve yardımcıları Ümit Davala ile Hasan Şaş yoktu takımın başında ama taraftarın Falcao'su vardı. Büyük beklentilerle transfer edilmişti, ilk maçıydı, iyi niyetli-kötü niyetli herkesin gözü üzerindeydi ama Kolombiyalı oyuncu "star" olduğunu gösteriyordu maç boyunca: Ayakları titremeden, kendini bozmadan, golcülük dersi sunuyordu seyredenlere, pres yapıyor, boşa koşuyor, savunmaya yardıma geliyor, top tutuyor, duvar oluyor arkadaşlarına ve en önemlisi ceza sahası içinde tehlike yaratıyordu. Altı pas içinden bir kafa ya da dokunuşla gol atar diye beklerdim ama rakip çok savunmaya kapanınca, Ömer ile "tika-taka" yaparak geliştirdikleri pozisyonda ceza sahası dışından attı Falcao Türkiye'deki ilk golünü. Umarım bir gün onun da otobiyografisinde bu büyülü anları kendi cümleleri ile okuruz...


Sadece Falcao değildi cuma gecesi taraftara "merhaba" diyen, Lemina da oynadığı yarım saat süre içinde göze en fazla batan oyunculardan biri olmuştu. Seri'nin Konyaspor maçında gördüğü kırmızı kart sonrası aldığı iki maçlık ceza nedeniyle onun yerine orta sahada görev alan Lemina, mücadelesi ve dikine top sürmesiyle gelecek maçlar için taraftara ümit verdi. Transferin son günlerinde sürpriz bir oyuncu olarak gelmişti takıma ama umulandan çok fayda sağlayacağını düşünüyorum. O çıkarken yerine giren Ömer Bayram da bu sene sanki takımın en başarılı "yerli transferi" olarak göze batıyor son hafta oynadığı maçlarda. Sezon başında hazırlık kampında Bordeaux maçında orta sahada sergilediği başarılı performas ile Fatih Terim'in "jokeri" olan Ömer, esas mevkisi dışında takıma kattığı enerji ve bitmez tükenmez mücadelesi ile ilk onbiri zorlayacaktır, bir çok maçta da oyuna direk başlayıp, büyük katkı sağlayacaktır.


Nzonzi'yi seyrederken, Roma'nın böyle bir oyuncuyu nasıl bıraktığına anlam veremiyorum, acaba çok mu kaliteli orta saha elemanları var, çok mu sağlam orta alan rotasyonu var, İtalyanları takip etmek lazım zira Fransız oyuncu Galatasaray forması ile çıktığı maçlarda sürekli sahanın en iyi üç oyuncusundan biri oluyor ve savunmadaki Luyindama ile Marcao'ya müthiş destek oluyor. Uzun boyu ile orta sahada bütün kafa toplarını alan Nzonzi, top sürerken ya da pas atarken boyunun dezavantajını da yaşamıyor, çok akıllıca ters kanada ve isabetli uzun paslar atabiliyor. Fernando'nun gidişi sonrası yeri dolar mı diye endişe edenlere "Rahat olun, ben burdayım" diyor adeta Steven Nzonzi.

Milli maç dönüşleri bir çok takım için oldukça sıkıntılı geçer, ulusal takımlara çok oyuncu gönderen kulüpler için "ekstra" zordur malum aradan sonra lige dönmek ve Galatasaray, iç sahada Kasımpaşa karşısında taraftarın beklediği "bol gollü skoru"  belki elde edemedi ama tek atıp üç puanı hanesine yazdırarak hafta sonu rakiplerinin puan kayıplarını beklemeye başladı. Cumartesi Beşiktaş kaybetti, pazar Trabzon iç sahada berabere kaldı ve umarım da bugün Fener Alanya'dan eli boş dönecektir... İyi oynadığın haftalar bazen kazanamazsın ve telafisini de zor günlerde haneye ekleyeceğin üç puanla yaparsın ya, işte şimdi Galatasaray da "hocasız" çıkacağı üç maçın ilkini kayıpsız atlattı... Tebrik etmek lazım... Fark da gelecekti, Falcao belki hattrick yapacaktı ama bazen "kısmet" demek lazım, ilk yarıda Lemina'nın pasında "akrobatik" vurdu Kolombiyalı ve top az farkla auta gitti, ikinci devre Belhanda'nın harika pasında çaprazdan karşı karşıya kalıp vurduğunda meşin yuvarlak yine kale direğini yaladı ve dışarı çıktı. Hafta arası milli maçların yıldızı Babel de "şanssız "günündeydi, onun gollük vuruşları da üç direğin arasından girmedi.


Galatasaray iç sahada oynarken maçın başından itibaren rakibe büyük baskı kurar ve rakip takımların en büyük kozu auta çıkan toplarda kalecilerinin yardımı ile maçın temposunu düşürmek olmaktadır. Neredeyse tüm rakip kaleciler zaman geçirdikleri için taraftar tarafından ıslıklanırlar lakin hakemler maçın 75. dakikasına kadar onlara uyarı dahi yapmazlar, bazen ev sahibi taraftardan "gönül almak" için sarı kart gösterirler o file bekçilerine de kaleciler ikinci sarının gelmeyeceğini bildiği için "oyundan zaman çalmaya" devam ederler. Galatasaray'ın Falcao ile golü gelene kadar Kasımpaşa kalecisi Fatih de Ali Sami Yen deplasmanında oynayan mevkidaşlarının yaptığını yaptı, ağır ağır , yavaş yavaş oyunu başlattı. Ve yine meslektaşları gibi Ali Palabıyık ona "göz yumdu"... Ama ne olduysa maçın sonlarına doğru Kasımpaşa'nın beraberlik golü aradığı dakikalarda kale arkasındaki top toplayıcı çocuk maçın hakemi tarafından sahadan atılıverdi. Fatih'in maçı hızlı başlatması gelmişti, hakem de Fatih'i kırmadı, şikayet ettiği çocuğu kenara yolladı.


Normalde bu harekete tribünden büyük tepki gelirdi de, hafta arası maçı Ali Palabıyık'ın yöneteceği açıklandığında herkes birbirini "provokasyonlara" gelmemek için uyarıyordu çünkü içerdeki bir sonraki maç Fenerbahçe'ileydi... Oyuncular da maç öncesi hakem konusunda uyarılmışlardı, itiraz yoktu, tepki yoktu, herkes işine bakacaktı... Futbolcular işine baktı da, Ali Palabıyık asli işi olan "hakemliği" pek beceremedi, aklı sahada değildi belli ki. Aytaç'ın Lemina'ya yaptığı "kırmızı kartlık" müdahaleyi görmezden geldi, Veysel Sarı'nın Belhanda'nın çene kemiğini kırmasında faulu Galatasaray aleyhine çaldı, Ömer'in rakibi tarafından biçilmesinde "kartlarını evde unuttu" ve son dakikada Adem Büyük'ün topsuz alanda düşürülmesine devam kararı veren kişiydi Ali Palabıyık. Ona yardım etmesi gereken VAR hakemlerinden biri de geçen sene Fenerbahçe-Trabzonspor maçında ev sahibinin oyunu çabuk başlatması için ayağı ile Fenerbahçeli oyuncuya pas atan Cüneyt Çakır'ın yan hakemi Bahattin Duran'dı... Maçı kazandık ama "nasıl zor" ve "kime karşı" kazandığımız unutulmasın...






Karşılaşma boyunca bir kez bile Fatih Terim'i göstermeyen yayıncı kuruluş, yabancı kontenjani dolayısıyla sözleşmesi askıya alınan Linnes'i iki defa gösterdi, hatta bir keresinde çocuğu uyurken ekrana yansıttılar. Galatasaray taraftarı Martin Linnes'i çok seviyor, onun profesyonellik anlayışına özel saygı gösteriyor, bunu kimse inkar etmiyor da yayıncı kuruluşun Linnes görüntülerini de çok manidar buluyorum. Taraftar, teknik direktör ve yönetim olmak üzere herkes Linnes'i sahada Galatasaray için mücadele ederken görmek istiyordu ama futbolda bazen "kritik" kararlar almak zorundasın. Bu sefer Linnes üzüldü ama yönetim onun gönlünü almak için maaşına zam da yapmayı ihmal etmedi. Hatta takımda tuttu ki, belki ocak ayı transfer döneminde başka oyuncu ile yolları ayırıp, Linnes tekrar kadroya alınacak. Ben yayıncı kuruluşa bir tavsiye vermek isterim, eğer tribünlerde haksızlık yapılmış ve mağdur edilmiş bir adam arıyorsanız, kameralarınızı Fatih Terim'e çevirin. Tabii gerçekten samimiyseniz...


STAT: Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Stadyumu
HAKEMLER: Ali Palabıyık, Serkan Olguncan, Serkan Çimen, Erkan Özdamar
VAR HAKEMLERİ: Serkan Tokat, Bahattin Duran
GALATASARAY: Muslera, Mariano, Luyindama, Marcao, Mariano, Nzonzi, Lemina (Ömer 29’), Belhanda, Feghouli (Adem 80’), Babel, Falcao (Donk 90’)
KASIMPAŞA: Fatih Öztürk, Hafez (Heintz 81’), Ben Youssef, Veysel Sarı, Popov, Khalili, Aytaç Kara, İlhan Depe (Mustafa 73’), Hajrodinovic, Quaresma, Thiam (Veigneau 72’)
SARI KARTLAR: Hajrodinovic (26’), Marcao (35’), Ben Youssef (72’), Quaresma (78’), Ömer (87’)
GOL: Falcao (38’)

7 Eylül 2019 Cumartesi

Karısını Nasıl Takıma Almadı, Hayret Doğrusu


"Herkes Alex Ferguson'un takımda oyunculara davranma biçimini övüyor ama Bryan Robson ve Steve Bruce gibi Manchester'a harika hizmetleri olmuş oyuncular hiç de iyi şekilde ayrılmadılar takımdan.  Ferguson'un oğlu Darren takımdaydı, kardeşi uzun yıllar şef scout olarak çalıştı, karısını nasıl takımda bir göreve getirmedi, hayret ediyorum doğrusu."

Roy Keane
Manchester United Eski Futbolcusu

Alex Ferguson'u eleştirirken 

Ergin Ataman ve Fatih Terim


Ergin Ataman'ı bilir misiniz?
Bilirsiniz tabii...
Peki, hatırlar mısınız Ergin hocanın kazandığı Türkiye Basketbol Şampiyonluğunu...
Hani bir kaç ay evvel kazandığı kupayı...
Yere göğe sığdırılamayan, büyük bütçelerle kurulan Orbadoviç'in Fenerbahçesi karşısında kazandığı "efsanevi" şampiyonluk...
Hani bütün final serisi boyunca iç saha dış saha Fenerbahçe seyircisinin Ergin Ataman'a küfrettiği ve Basketbol Federasyonunun son maçta Fenerbahçe taraftarına ceza verip, maça saatler kala "seyircisiz" oynama cezasının kaldırıldığı final maçı...
Hani finalin serisinin son iki maçı evvel Fenerbahçe başkan yardımcısının basın toplantısı ile Ergin Ataman'ı "karalayıp", kendi taraftarını "akladığı" seri...
Ne yapmıştı Ergin Ataman... Federasyonun aldığı kararı protesto etmek için maç boyunca "bench"te oturmuş, molalarda yardımcıları takıma taktik vermiş, Ergin hoca saha kenarında bir seyirci gibi olan biteni izlemiş ama Efes'in basketbolcuları Obradoviç tarafından büyük hırsla yönlendirilen rakibini "sürklase" etmişti...
Ergin Ataman'ı saf dışı bırakmak kupa almak için "ne yazık ki?!"  işe yaramamıştı...
Ama...
Maalesef ders alan yok ki bu işlerden...
Şimdi de Fatih Terim'i "oyunun dışına" alıp Galatasaray'ı "öksüzleştirmenin" uzun yıllar hasret kaldıkları şampiyonluk kupasını kaldırmak için işlerini kolaylaştıracağını düşünüyor bazı "profesyonel organize kötüler"...
Transfer dönemi boyunca arzu ettikleri topçuları alamayan lakin Galatasaray'ın "az parayla çok oyuncu" aldığı yaz dönemini bir de dünyaca ünlü golcü Falcao transferi ile kapaması sonrası " Ulan bu adamları durdurmak lazım" diyen rakipler basarlar düğmeye ve Fatih Terim'e nedeni belli olmayan 4 maçlık men cezası çıkıverdi Disiplin Kurulundan... İşin daha vahim ve ilginç kısmı da cezanın 19.05 saatinde açıklanması...
Hesap da öyle güzel yapılmış ki, Disiplin Kurulu 4 maç ceza yazmış, Galatasaray buna itiraz eder Tahkime giderse, onlar da 1 maç göstermelik taraftarın gazını alır ve Fatih Terim Fenerbahçe maçında takımının başında olamaz...
Hesap bu mu?
Olsun be...
Ergin Ataman nasıl oturarak kazandıysa, Fatih Terim olmadan da Galatasaray Ali Sami Yen'de rakibini boğacaktır...
Hoca yedek kulübesine ceketini assa bile Galatasaray o derbiyi kazanıp, "oyunu bozacaktır"...
Ve mayıs ayında yine Galatasaray şampiyonluk turu atarken, "bazıları" her zaman yaptıkları gibi taraftarlarını hangi masallarla uyutacaklarını düşünüp duracaklar...



4 Eylül 2019 Çarşamba

Topçu Var, Adam Var


Dün arabayla yol alırken Radyospor'da Özgür Sancar'ın programına denk geldim, Özgür bey transfer sezonunun bitimine iki dakika kala "son nefeste" Bursaspor'la sözleşme imzalayan Seleznyov'un menajeri ile röportaj yapıyordu ve menajer şöyle bir cümle sarf etti: "Bu çocuk çok dürüst bir kişilik. Türkiye'ye Bursaspor'un daveti üzerine imza atmaya geldiğinde, Süper Ligden de 2-3 takım kendisine talip oldu. Hatta bu takımlar Bursaspor'un teklif ettiği rakamın kat be kat fazlasını önerdi ama Yevhen Bursa için geldiğini belirterek, onların reddetti."


Bu diyalogları dinlerken aklıma bizim Diagne geliverdi birden, hani koca yaz boyunca transfer olmasını beklediğimiz, bir ara taraftara kızıp "Bir yere gitmiyorum" diye instagram hesabından mesaj yollayan ve transferin son günü Anderlecht'li yöneticilerle anlaşıp, forma numarasını belirlemeye kadar işi götürüp, son anda "Bir dakika, önemli bir telefon görüşmesi yapacağım, çıkabilir miyim? "deyip, soluğu Brugge'da alan Diagne...

İki futbolcu... İki golcü... Ama...  Bir adam... Bir topçu...


2 Eylül 2019 Pazartesi

Standart Önemli Mesele

Geçen hafta oynanan Galatasaray-Konyaspor maçının ikinci devresinde bir top kapma mücadelesinde Galatasaray'ın yeni transferi Sari rakibinin bileğine basmış ve maçı yöneten Mete Kalkavan önce sarı kart vermiş, ama VAR hakeminin ikazıyla monitörden görüntüyü izleyip Sari'yi oyundan ihraç etmişti. O gün şöyle yazmıştım ultras/Movement bloga:

"Seri'nin pozisyonuna önce sarı kart gösteren Mete Kalkavan, VAR'dan görüntüleri izleyip kararını düzeltti ve Fil Dişili oyuncu kariyerindeki ilk kırmızı kartı görmüş oldu. Karar doğruydu, itirazımız yok ama lig daha yeni başlıyor ve bundan sonra başta Mete Kalkavan olmak üzere maç yöneten hakemlerin bu tür pozisyonlarda çıkaracakları kartları dikkatle izleyeceğim, bakalım bir standart olacak mı yoksa forma rengine göre mi karar verilecek. Bunu niye mi yazıyorum, aynı hakem geçen sene oynanan Ankaragücü-Fenerbahçe maçında Dirar'ın rakibinin ayağına bastığı pozisyonda sadece sarı kartla yetinmişti, üstelik VAR'da uygulanıyordu o sezon. Mete Kalkavan'ın Beşiktaş-Trabzonspor maçında Quaresma'nın Yusuf'un ayağını kırarcasına yaptığı hamleye sarı kart vermesini de unutmadık da, o günlerde VAR yoktu bahanesine sığınılabilir."

Çocukluğumuzdan beri futbol izliyoruz, özellikle de amatör olsun, profesyonel olsun meşin yuvarlağın zıpladığını gördüğümüz yerde işi gücü bırakıp, seyredalıyoruz ve artık memleket dahilinde maç yöneten hakemleri iyice tanıyoruz. Sağolsunlar, değişmemişler, beni yanıltmadılar ve daha bir hafta geçmeden bir standartları olmadığını, forma rengine göre karar verdiklerini gösterdiler. Mete Kalkavan ve Mustafa Öğretmenoğlu (VAR) değildi Beşiktaş-Rizespor maçını yöneten ama N'Koudou'nun rakibinin bileğine Sari'nin pozisyonun "ikizi" gibi basmasına Yaşar Kemal Uğurlu ve Koray Gençerler (VAR) sarı kart ile ceza verdiler... Galatasaraylı yapınca kırmızı, Beşiktaşlı yapınca sarı... Hani standart? Yoksa oyun kuralları mı değişti?

Video için de adres burada: https://twitter.com/i/status/1167904689012137984

İM Kayserispor:2-3:Galatasaray


"Hayat sadece psikoloji ile açıklanamayacak kadar karmaşık bir şeydir" der Sigmund Freud. Futbol da sadece 90 dakika saha içinde olanlarla açıklanamayacak kadar basit değildir. Hele ki günümüzde tamamen "kapital"in egemen olduğu futbol düzeninde, sen saha içinde oynadığını zannedersin de, senin maçın belki de çoktan nihayete ermiştir bile. Geçtiğimiz mayıs ayında Akhisarspor'la oynanacak olan Türkiye Kupası final maçından evvel "organize ama amatör bir kötülükten" bahsetmişti Fatih Terim, cuma gecesi son dakikada Adem Büyük'ün attığı golden sonra söylemini "revize" edip "Sözlerimden alınmışlar demek ki, bu sene amatörce değil profesyonelce yapıyorlar, artık profesyoneller" diye dert yanıyordu basın mensuplarına.

Haklıydı da hoca, geçen sene ligin ilk yarısı Galatasaray aleyhine yapılanlar, teknik direktöründen futbolcusuna verilen "ağır" cezalar yok sayılıp, hakemlerin yaptığı ve puan kaybına neden olan bariz hatalar unutulup, ligin son maçlarında bir kaç tartışmalı pozisyon üzerinden Galatasaray'ın hakemlerle kazandığı algısı oluşturulup, Galatasaray yalnızlaştırılmaya başlanmıştı.

Bu algı süreci Galatasaray'ın kazandığı iki maçı yönetmiş hakemlerin klasman düşürülmesi ile iyice ayyuka çıktı ve lige başlayan hakemler Galatasaray maçlarına korkarak çıkmaya, Galatasaray lehine bir karar verdiyse karşı takım lehine de karar verip işi "dengelemek" derdine düştüler.
Ligin ilk iki haftasında Galatasaray aleyhine çıkan kırmızı kartlara boynumuzu bükmüş, "çuvaldızı kendimize batırmıştık", Marcao ve Seri'yi eleştirmiştik sorumsuz davrandıkları için. Lakin Kayseri'de Mustafa Öğretmenoğlu ve VAR hakemi Volkan Bayarslan'ın birlikteliği burnumuza pis kokuları getirdi.

Teknik direktörlüğü ve hırsını takdir ettiğim, futbolda sürekli yenilik peşinde koşan, idmanlarında drone ile çekimler yapan, basketbol,voleybol, futbol fark etmeksizin her türlü üst düzey organizasyona seyirci olan katılan ve kendisini geliştirmek için çırpınan Hikmet Karaman'ın maçtan sonra "Hakem 8 dakika uzatma verdi ama Galatasaray golü 90+9'da attı " diye isyanını dile getirmesini maç sonu psikolojisine bağlayabiliriz zira kendi takımı ikinci golünü 90+1. dakikada attı ve VAR kontrolü için hakem 2. dakika kadar bekledi. Bir de oyuncusu Umut Bulut'un ikinci sarı karttan kırmızı kart görmesi ve onun sahayı terk etmesinin beklendiği süre hesaba katılınca maçın 100. dakikalarda bitmesi gerekiyordu ve bitti de.


Medyada ev sahibine çıkan kımızı kartlar üzerinden algı yaratılmaya çalışılıyor da esas maçın hakemi "ufak ufak" Galatasaray'ı sindirme içindeydi maç boyunca. Önce oyunun 9. dakikasında Henrique'nin Feghouli'ye arkadan yaptığı harekete bırakın kart vermeyi, faul dahi vermeyen hakem, Djedje'nin Belhanda'yı da arkadan düşürmesine seyirci kalırken, Faslı orta saha oyuncusunun 33. dakikada rakipten temiz bir şekilde topu almasına ise sarı kart çıkarıverdi.

Orta hakem ön plana çıkacak da VAR hakemi geride mi kalacaktı? O da öyle iki ofsayt çizgisi çekiverdi ve  Babel'in attığı golleri kolayca iptal ediverdi. Maçtan sonra "perspektif" kelimesi hayatımıza giriyordu çekilen çizgileri savunmak için ama resim dersi görmesek de, perspektifi bilmesek de bir pozisyonun ofsayt olması için topun oyuncunun ayağındaki son temas anına bakılacağını bilecek kadar futbolun içindeyiz...  Top ayaktan çıktıktan sonra çizilen çizgilerin hiç ama hiç hükmü yoktur...


Rakip takımdan iki oyuncuyu kırmızı kartla attıktan sonra üçüncüsü olmasın diye Mensah'a çalınmayan faul ve denge sağlamak için Emre Mor'u atmak da yaz boyunca Galatasaray aleyhine yürütülen kampanyanın bir sonucu olarak hakemin hanesine yazılacakken, ev sahibinin ikinci golünde Mensah'ın Marcao'ya attığı dirseği Mustafa Öğretmenoğlu ve VAR hakemleri dışında herkes görüyordu. Ve 90+3 te Feghouli'nin ceza sahası içinde düşürülmesine "devam" kararı veren hakeme "nedense" VAR'dan da uyarı gelmiyordu...

Bu kadar "organize ve profesyonel" çalışmaya rağmen sahneye çıkan Adem Büyük , doğum gününde Galatasaray taraftarına üç puan hediye eden golü atarken, geçen hafta yazdıklarımızdan dolayı bizi de haklı çıkarıyordu: " Bu arada Adem Büyük demişken, ligi bilen, Türk hakemlerini tanıyan Adem bu sezon Galatasaray'a oldukça faydalı olacaktır...."
Geçen sezon Akhisarspor maçında uzatma dakikalarında attığı golle şampiyonluğun kilit adamlarından biri olan Mitroglou gibi 2020 mayısında inşallah Adem'den de söz edeceğiz. Ama bir iddalı söz daha edelim, Adem Büyük bu tip kritik gollerini atmaya/attırmaya devam edecektir oynadığı sürece...

Hakemlerle ilgili uzun uzun yazdık, keşke akıllarında çeşitli tereddütler olmadan, takım ismine bakmadan, gördüklerini çalabilseler de biz de futbolun güzelliklerine, saha içine odaklanabilsek ama maalesef bu sene çok zor geçecek gibi zira Galatasaray'ın kazanacağı bir şampiyonluk sonrası ekonomik olarak makas diğer rakiplerle açılacakken, rakiplerin başkanları da taraftarlardan gelecek tepkiler sonrası koltuklarını kaybetme tehlikesi yaşayacaklardır. Bu nedenle bu sene kimse "boş durmayacaktır"

Geçen hafta gördüğü kırmızı kart cezası sebebiyle iki maç takımından uzak kalacak Sari'nin yerine hazırlık maçlarının parlayan oyuncusu Ömer Bayram'la başladı Fatih hoca deplasmandaki maça. İlk dakikalarda iki takım da karşılıklı olarak birbirlerini tartarken, 15. dakika sonra deplasmandaki sarı-kırmızılılar dizginleri ellerine aldı ve gol için oyunu rakip alana yıkmaya başladı. Ama o anlarda geçen sene herkesin övdüğü Marcao-Luyindama ikilisinden Luyindama hiç gereği yokken yaptığı bir top kaybı ile takımını skorda geriye düşürdü. Devre biterken Galatasaray Babel ve Feghouli ile gole yaklaştı ama topu kale çizgisinden içeri sokmakta beceriksizdi.

İkinci yarı Mensah'ın kaçırdığı çok kritik bir pozisyonla başlarken, bu ev sahibinin belki de tek pozisyonuydu maç bitene kadar. Aksine Galatasaray gol için geldikçe geldi Lung'un üstüne, Babel'in pasında kaleciyle karşı karsıya kalan Belhanda takımını sevindiremezken, 5 dakika sonra Feghouli'nin şutunda topu önünde bulan Babel ağları sarstı ama karar "ofsayttı"... Bir kaç dakika sonra bu sefer Feghouli'nin ortasında Babel kafayı vurdu ve top Kayseri savunmasından Abdennour'un eline çarptı, VAR'dan pozisyonu inceleyen hakem penaltı noktasını gösterdi ve Belhanda "klas" bir vuruşla beraberliği getirdi. Cezayirli oyuncu bu pozisyonda ikinci sarı kartı gördü, kural belki de bunu gerektiriyordu ama bana göre değişmesi gereken bir cezadır bu tarz kartlar, zira burada istem dışı bir hareket vardır, bilerek elle temas yoktur ve böyle bir anda bir oyuncuyu hem penaltı hem de kartla cezalandırmak pek acımasızca.

Rakibini eksik yakalayan Galatasaray bu sefer galibiyet için baskısını arttırdı, Feghouli'nin pasında savunma arkasına koşan Emre Mor, Babel'e "al da at" dedi ama hakemler topun ayaktan çıktığı anı değerlendirip, ofsayt kaldırdı. Gol istiyordu Galatasaray, Ömer'le denedi olmadı ama Babel'in şutu geçen hafta olduğu gibi rakibe çarparak yine ağlarla buluşuverdi.


Maç böyle biter denirken, hakem Emre Mor'u oyundan attığı bir faul yaratıp, Kayserili oyuncunun da dirseğini görmeyip, ev sahibine bir gol hediye ederken, Galatasaray için geri sayım başlıyordu...  Önce, Feghouli düşürülüyor penaltı verilmiyor, Umut Bulut Ömer'i oyundan atılmak pahasına yaka paça indiriyordu kalesinde gol görmemek için.... Yine mi puan kaybı yaşayacak Galatasaray denirken, sahneye Adem Büyük çıkıyor ve harika bir golle Galatasaray'ın bu sezonki üç puanını hanesine yazdırıyordu...


STAT: Büyükşehir Belediyesi Kadi Has Stadı
HAKEMLER: Mustafa Öğretmenoğlu, Ali Saygın Ögel, Samet Çavuş, Ramazan Keleş
VAR HAKEMLERİ: Volkan Bayarslan, İbrahim Çağlar
İM KAYSERİSPOR: Lung, Abdennour, Poulain, Lopes, Yasir, Dja Djedje, Ben Rienstra, Mensah, Henrique, Umut, Adebayor (Bilal 85’)
GALATASARAY: Muslera, Nagatomo (Adem 81’), Luyindama, Marcao, Mariano (Linnes 85’), Ömer, Nzonzi, Belhanda, Feghouli, Babel, Diagne (Emre Mor 46’)
SARI KARTLAR: Belhanda (34’), Djedje (34’), Abdennour (54’), Mariano (69’), Mensah (69’), Henrique (69’), Ömer (75’), Marcao (79’), Emre Mor (89’), Umut (90’)
KIRMIZI KART: Abdennour (65’), Henrique (73’), Emre Mor (89’), Umut (90+5’)
GOLLER: Henrique (37’)i Belhanda (66’), Babel (87’), Umut (90’), Adem (90+9’)

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Çingenenin Laneti



Üç ay peşi sıra galibiyet kuraklığı yaşayan Birmingham City menajeri Barry Fry iç saha maçlarının oynandığı St. Andrew Stadının lanetlenmiş olduğunu düşünüp, bir maç öncesi "aleti" çıkarıp yeşil alanın dört bir tarafını sular. İşe de yarar bu çılgınca deneme. Birmingham oynadığı on maçtan yedisini kazanırken, tek mağlubiyet alır...

Avrupa kıtasında çok olmasa da Afrika ve Güney Amerika'da büyü ve futbol iki kardeş gibidir, sürekli el ele yürür de konumuz İngiltere'de Derby County'nin sahasının St. Andrew'de olduğu gibi bir çingene tarafından lanetlenmiş olduğu "efsanesidir".  1890 yılında Derby kasabasının beyzbol takımı için kurulan Baseball Ground, beş sene sonra futbol takımına da ev sahipliği yapmaya başlar. Şehrin genç topçuları komşularını mutlu eden maçlar çıkardıkça, futbola ilgi de artar ve Derby County futbol takımı artık tamamen stadı ele geçirir. Lakin herkes futboldaki bu gelişmelerden o kadar memnun değildir, stat etrafındaki çingeneler evlerini kaybetme korkusuyla yüz yüze kalır ve futbolcular beklenildiği gibi gelince oraya, çingeneler o bölgeden kovulur. "Başkasının göz yaşı üzerine mutluluk kurulmaz" derler ya, çadırlarını toplayan çingenelerden biri Derby County'nin FA Cup'ı kazanamaması için takımı lanetler.

"Hadi be ordan, olur mu öyle şeyler!" diyenler de olmuştur o senelerde ama takım 1898'de FA Cup finaline kadar çıkıp, maçı kaybedince o lanet söylentisi akıllara gelir. "Futbol bu, olur, kazanırsın da kaybedersin de" diyenler yine çoğunluktadır ama ertesi sene Derby bir kez daha finale çıkar ve sonuç yine hüsran... Kasaba halkı gittikçe çingenenin lanetine inanmaya başlar. 1903 senesindeki FA Cup finali Bury'e karşı 6-0la kaybedilince, artık lanete tamamen inanılmıştır ve bu belanın nasıl bozulacağı yolları aranmaya başlar. İşin kötüsü sonraki 40 sene boyunca final yüzü de göremez Derby County ama 1946 senesinde tekrar FA Cup'ta finale çıkınca kasabanın ileri gelenleri bir zamanlar Baseball Ground'tan kovulan çingenelerin torunlarını "Bu kadar ceza bize yetmez mi?" diye af dilemek için aramaya koyulurlar. Hatta takımın oyuncularından Jackie Stamps'in maçtan bir gün önce bu laneti bozması için bir çingeneye para verdiği de söylenir.


Peki, finalde ne olmuştur. Charlton ile karşılaşan Derby County, önce rakip takımdan Bert Turner'in kendi kalesine attığı golle öne geçer ama sevinç uzun sürmez, aynı Turner bu kez rakip kaleye de gol atarak eşitliği sağlar. Maçta başka gol olmazken, hakemin karşılaşmayı uzatma dakikalarına götüreceği son düdük çalınmadan saniyeler önce Jackie Stamps'in şutunda top bir anda patlar... Savaş yıllarında yokluktan dolayı futbol toplarının kalitesiz deriden yapılmış olması, topun bu iki takımın daha önceki maçlarında da patlamış olması kimsenin aklına gelmez, o anda herkesin kafasından geçen çingenenin lanetinin "patladığıydı". Bozulmuştu da lanet, Derby , Stamps'in iki ve Doherty'nin golüyle maçı 4-1 kazanır ve FA Cup'ı müzesine taşır...


Lanetin artık üzerlerinden kalktığını düşünen taraftarlar sevinç ve coşku içinde Wembley'den kasabalarına dönerken o günden bügüne bir daha bu kupayı kazanamayacaklarının da farkında değillerdi elbet... Acaba çingenenin laneti devam mi ediyordu?


27 Ağustos 2019 Salı

Galatasaray:1-1:Konyaspor


"Sana maç kaybettiren oyunculardır. Sana maçı kazandıran oyunculardır-
Teoriler değil. taktikler değil. Şans değil. Batıl inanç değil. Tanrı değil. Oyuncular-
Kadroyu sen seçersin ama oynayan onlardır. Kazanan onlardır, kaybeden onlardır ya da berabere kalan onlardır-
Sen değil. Menajer değil. Onlar. Oyuncular- "

Galatasaray, Denizlispor mağlubiyetinden sonra geçen pazar yeni sezonun evindeki ilk maçında son saniye golü ile Konyaspor'la puanla paylaşınca, "sosyal medya taraftarı" da birden karaları bağladı, yelkenleri suya indirdi, ağzındaki baklayı çıkardı.  İki sezon arka arkaya şampiyon olmuş kadronun beceriksizliğinden tutun da bırakın imparatorluğu, "ilah" mertebesine konulmuş Fatih Terim'in futbol bilmezliğine kadar "klavyesi olan konuşmaya" başladı...Yukarıdaki satırların sahibi Brian Clough'un da Lanet Takım (The Damned United) ta dediği gibi "Başarısız olmanı isteyen adamlar. Kaybetmeni isteyen adamlar. Ölmeni isteyen adamlar. Fred Wallace gibi adamlar var; tribünlerde, yedek kulübesinin arkasında, soyunma odasının dışında, koridorlarda, toplantı odalarında ve barlarda dikilen ve kaybetmeni isteyen adamlar..." Evet, taraftar kisvesi altında, sarı-kırmızı forma içinde "sevdiğinin?!" kaybetmesini isteyen adamalar birden çıkıverdi ortaya... Oysa çok değil, şimdi hocalığını tartıştıkları Fatih Terim'in daha iki ay evvel "Sekiz de kapanır on sekiz de kapanır" sözünü ağızlarından düşürmeyen adamlar...


İlk dakikalarda Konyaspor'un peşi sıra attığı üç korner dışında Muslera'nın kalede olup olmadığını göremediğimiz şekilde rakibi kendi yarı sahasına hapseden Galatasaray, "tam takım" savunma yapan Konyaspor karşısında gol bulmak için elinden geleni yaptı. Belhanda'nın sakatlığında oyun kurma rolü Feghouli'ye verilmiş ve kanada da Emre Mor görevlendirilmişti. Feghouli-Emre-Mariano üçlüsü ile rakibin sol tarafından gelmeye çalışan Galatasaray, Feghouli'nin pasında Diagne ile de pozisyon buldu ama kaleci Serkan şanslıydı.  Dakikalar ilerleyip sağ kanattan aranan gol gelmeyince, Galatasaray topu Nagatomo'ya yollayarak sol kanatta gelmeye çalıştı ama Ali Sami Yen'e beraberliğe gelmiş Aykut Kocaman'ın takımını açamadı. Devre biterken de ortadan delmeye çalıştı rakibini ev sahibi oyuncular, özellikle 41. dakikada Seri-Yuto-Feghouli paslaşmalarından üretilen tehlikeli atakta Cezayirli oyuncu son vuruşu iyi yapamadı ve ilk yarı golsüz bitmek durumunda kaldı.

İkinci kırk beş dakikaya Emre Mor'un yerine Adem Büyük değişikliği ile başladı Galatasaray. Maç öncesi röportajında Emre'ye kendini göstermesi adına bir şans verdiğini belirtmişti Fatih Terim ama görüldü ki Emre henüz kondisyon olarak 90 dakika çıkaracak güçte değil ve ilk devre yerine ikinci yarılarda yorulmuş rakip üzerinde daha etkili olabilir. Maçta görülen bir başka sıkıntı ise Feghouli'nin de kanatta oynamaya alışık olması sebebiyle sağ tarafta taç çizgisi kenarında Emre ve Feghouli bir çok kez birbirlerinin pozisyonunu bozdular, kendi kendilerine alan daralttılar. Adem'in oyuna girmesiyle Feghouli de rahatladı ve Mariano ile birlikte daha rahat hareket edebildiler. Bu arada Adem Büyük demişken, ligi bilen, Türk hakemlerini tanıyan Adem bu sezon Galatasaray'a oldukça faydalı olacaktır.

İkinci yarının başlamasıyla birlikte rakibe nefes aldırmayan Galatasaray, sağlı sollu ataklarda Adem'le, Babel'le, Diagne ile tabelayı değiştirecek pozisyonlar da buldu ama aranan gol ancak Babel'in imzası olan ve Beşiktaş formasıyla sıkça gördüğümüz ceza sahası dışından topla buluşup, bir hamle ile rakibi geçip sağ ayağı ile köşeye yolladığı "füze" ile geldi.
Öne geçen Galatasaray ikinci golü ararken Feghouli'nin orta sahada Seri'ye attığı gereksiz ve orantısız pasta Seri'nin rakibine yaptığı hareketle geçen haftadan sonra bu hafta da 10 kişi kalıyordu. Denizli'de Belhanda orta sahada gereksiz bir pas hatası yapmış ve dönüşünde Marcao ikinci sarı karttan oyundan atılmıştı. "Topun kıymetini bilmek" diye bir tabir var ya, o kadar anlamlı ki, futbol ciddiyetsizliğe hiç gelmiyor...

Seri'nin pozisyonuna önce sarı kart gösteren Mete Kalkavan, VAR'dan görüntüleri izleyip kararını düzeltti ve Fil Dişili oyuncu kariyerindeki ilk kırmızı kartı görmüş oldu. Karar doğruydu, itirazımız yok ama lig daha yeni başlıyor ve bundan sonra başta Mete Kalkavan olmak üzere maç yöneten hakemlerin bu tür pozisyonlarda çıkaracakları kartları dikkatle izleyeceğim, bakalım bir standart olacak mı yoksa forma rengine göre mi karar verilecek. Bunu niye mi yazıyorum, aynı hakem geçen sene oynanan Ankaragücü-Fenerbahçe maçında Dirar'ın rakibinin ayağına bastığı pozisyonda sadece sarı kartla yetinmişti, üstelik VAR'da uygulanıyordu o sezon. Mete Kalkavan'ın Beşiktaş-Trabzonspor maçında Quaresma'nın Yusuf'un ayağını kırarcasına yaptığı hamleye sarı kart vermesini de unutmadık da, o günlerde VAR yoktu bahanesine sığınılabilir.


Kırmızı karta kadar rakibi boğan sarı-kırmızı formalı aynı oyuncular, birden savunmaya çekilip, 1-0a yatmaya çalıştılar. Mehmet Demirkol buna "lejyoner sendromu" adını verdi maç sonu yorumunda. "Galatasaray formasının büyüklüğünü ve iç sahada oynamanın daha farkına varamayan oyuncular rakibin sayısal üstünlüğünden dolayı geri çekildiler" diyordu Demirkol maçı yorumlarken. Evet, doğru olabilir ama takımda çok yeni oyuncu yoktu, geçen sene şampiyon olmuş topçular çoğunluktaydı o dakikalarda. Demirkol'a kısmen katılmakla birlikte, sezon başı olması, havanın oldukça sıcak ve nemli olması ve topçuların da fizik-kondisyon olarak daha lige tam manasıyla hazır olmamaları nedeniyle sarı-kırmızılı topçular "gayri ihtiyarı" savunmaya çekildiler. İyi de savundular kalelerini, pozisyon da vermediler Konyaspor'a da, son saniyede bilardo topu misali oradan oraya giden top Jonsson'un önünde kaldı ve o da başarılı bir plase ile Muslera'yı mağlup etti.

"Sana maç kaybettiren oyunculardır. Sana maçı kazandıran oyunculardır-" der ya Clough, son saniye golü olmasa alkışlanacak olan da bu oyunculardı, o talihsiz gol sonrası puanları kaybeden de bu oyuncular oldu. Belki de sezon sonu "üst sene üst üste şampiyon olduk" tezahüratları yaptıracak oyuncular da bunlar. T-shirt değil ki bunu beğenmedim, yenisini alalım diyelim, ya da yemek değil ki "berbat ben bunu yemem menüde başka ne var" diye soralım... Formaya ihanet etmedikçe, bir taraftar olarak sonuna kadar topçuya sahip çıkarsak başarı gelir. Şu an takımın golcüsü Diagne'dir ve onu ıslıklamak Galatasaray'a zarar verir, bereket maç sonu çıkarken başta ultrAslan olmak üzere stadın büyük çoğunluğu kendisini alkışladı. Gol atamadı tamam ama fena da oynamadı, üstelik yaz boyunca istenmeyen adam yaftası yemiş, her platformda kendisine küfürler edilmişken...


Maçta dikkatler Diagne'nin gol atıp atamayacağı kadar, yeni transfer Steven Nzonzi'nin de üzerindeydi. Fernando'nun takımdan ayrılmasından sonra onun boşluğu Seri ve Donk ile doldurulmaya çalışılmış ama istenilen verim alınmamıştı. Fransız oyuncu takımla ilk maçına çıkmasına rağmen oldukça başarılıydı, hatta Babel'in golünde de attığı pasla istatistik hanesine "asist" de yazdırmış oldu. Oynadığı mevki itibarı ile fizik gücü ve oyun zekası üst düzey olursa başarılı olabilirdi Nzonzi ve siftah için geçer not almış oldu.


Selçuk'la da bitirelim. Denizlispor maçındaki performansı eleştirilecek boyuttaydı ama Konyaspor karşısında kaybedilen iki puanı Selçuk'a bağlamak "Tanrılar kurban istiyor, o da sensin" demekle eş değer. Selçuk 86. dakikada oyuna girdi ve sahada uzatmalar dahil sadece 10 dakika kaldı, o esnada ne yapması bekleniyordu, ki kendisi savunmadan ziyade oyun kurmaya yönelik bir oyuncu, takım geriye çekilmişken Selçuk da aslı görevini yapmaktan uzaktı. Marcao cezalı olmnyıp Marcao-Luyindama sahada oynuyor olsaydı, o dakikada Selçuk değil de Donk girebilirdi oyuna ama Donk sahadaydı ve kenarda tecrübeli Selçuk vardı, hoca da ona güvendi...


STAT: Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Stadyumu
HAKEMLER: Mete Kalkavan, Ceyhun Sesigüzel, Esat Sancaktar, Kutluhan Bilgiç
VAR HAKEMLERİ: Mustafa Öğretmenoğlu, Kerem Ersoy
GALATASARAY: Muslera, Mariano, Donk, Luyindama, Nagatomo, Nzonzi, Seri, Feghouli (Jimmy 90’), Emre Mor (Adem 46’), Babel, Diagne (Selçuk 86’)
KONYASPOR: Serkan, Skubic, Ali Turan, Anicic, Ferhat Öztorun (Ali Yaşar 84’), Jonsson, Ömer Ali, Jevtovic (Ali Çamdalı 80’), Milosevic, Daci (Miya 56’), Bajic
SARI KARTLAR: Daci (14’), Serkan (50’), Ferhat Öztorun (77’), Adem (87’)
KIRMIZI KART: Seri (73’)
GOLLER: Babel (60’), Jonsson (90+6')

22 Ağustos 2019 Perşembe

Emre B'nin Küfrü ve Türk Spor Medyası


Süper ligde yeni sezon açıldı açılmasına da maçları sadece evinde yayıncı kuruluşa sahip olanlar ya da kafe yahut kahvehaneye gidenler izleyebildi zira yayıncı kuruluş maçların özetlerini televizyon kanallarına vermedi. Hal böyle olunca da TRT Spor olsun, ASpor olsun yapmış oldukları programlarda maçları gösteremediler, tartışmalı pozisyonlarda da Erman Toroğlu, Bünyamin Gezer sözlü olarak anlatmak zorunda kaldılar yaşanılanları izleyenlere, teknoloji çağında yaşadığımıza bakın, trajikomik. Durum böyle olunca da özellikle Fenerbahçe- Gazişehir maçında hakem Arda Kardeşler'in yönetimi (yönetememesi desek belki de daha doğru olur) bir çok sporseverin gözünden kaçmış oldu. İlk 20 dakikada Fenerbahçe lehine çalınan üç penaltı kararı daha önce pek sık rastlanan durum değilken, özellikle ev sahibine verilen ilk penaltıda faulun nasıl olduğunu hala anlayabilmiş değiliz. Maç esnasında hakemin bu penaltıya karar verirken VAR'a da gitmediği söyleniyor ki bu daha da vahim, çünkü Gazişehir aleyhine çalınan üçüncü penaltıda VAR'dan elle temas arandığı ve yakalandığını izledik maçı seyredenler olarak.

Arda Kardeşler sadece penaltılarla gündeme geldi memleketimiz spor yorumcuları tarafından da neredeyse hiç kimse Emre Belezoğlu'nun hakemin hemen önünde rakip oyuncuya sarf ettiği "f..k off" tan bahsetmedi. Ben oturup tek tek maçtan sonraki gazeteleri okumadım ama okuyan biri vardı, ASpor'da Hıncal Uluç ve Güven Taner'le 90'A programını yapan Kemal Belgin şöyle diyordu:
"Sabah, Hürriyet, Milliyet, Star, Fanatik, Fotomaç. 6 gazete. 12 kişi yazı yazmış, maçın kritiğini.
Emre'nin rakibine İngilizce bayramını kutlamasını bir tek Ahmet Çakar yazmış. Bir tek. Gürcan Bilgiç, hayır. Rüştü Recber, hayır. Büyük otorite Uğur Meleke, hayır. Şansal Büyüka, hayır. Ercan Güven, hayır. Ali Sami Alkış, hayır. Mehmet Demirkol, hayır kere hayır. Erman Özgür, hayır, Zeki Uzundurukan, hayır. Gürkan Kubilay, hayır. Emre Bol, hayır. İşte sizin Türk spor basını. Ama ben yazdım, Allaha şükürler olsun."

Sosyal medya bu küfür ile çalkalanırken, ülkemizin "güzide!" futbol yorumcuları "üç maymunu oynamışlar" Kemal Belgin'e göre... "Ne tuhaf değil mi?" diye klasik bir soru soracağım da söz konusu Emre olunca nedense bunu garipsemedim. Bırakın garipsemeyi, Başakşehir'den Fenerbahçe'ye transfer olduğu zaman aklımdan bu sezon olacaklarla ilgili geçenin fragmanı sahneye konulmuş oldu. Bu daha ligin ilk haftası, rakip Gazişehir, maç rahat, fark yapılmış, stres yapılacak bir durum yok ve Emre rakibinin "bayramını kutluyorsa" Kemal Belgin'in deyimiyle, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor maçlarında neler olur, onun siz hayal edin... Bir de ona hakemleri hayal edin, nasıl görmeyecekler, duymayacaklar, hayal edin...

Emre'nin küfrü ve spor medyasının üç maymunu oynadığını yazdık ama Fenerbahçe'nin Vedat Muriqi ile attığı ikinci golde maçı anlatan Melih Şendil'in "coşmasına" ne demeli. Maçın spikeri transfer döneminde Galatasaray'a mı gidecek Fenerbahçe'ye mi gidecek diye gündemi meşgul eden Vedat'tan o kadar etkilenmiş ki golcü oyuncuyu "gol kralı" zannediyomuş bugüne kadar. Evet, zannediyomuş zira golden sonra "2019-2010 Futbol sezonu gol kralı mesaiye erken başladı" tarzı bir şeyler söyledikten sonra bir kaç kaç dakika aradan sonra hatasını düzeltirken de "Özür dilerim, 2019-2020 sezonu gol kralı dedim, 2018-2019 sezonu olacaktı" diye yanlışına devam etti. Oysa hata yıllarda değildi, Vedat Muriqi'nin asla gol kralı olamadığındaydı ...

İşte daha ligin ilk haftası geride kalmışken, spor medyamızın hali bu kadar "içler acısı"... Oysa çok mu zor, gördüğünü, duyduğunu yazmak... Maç anlatırken, araştırarak o koltuğa oturup, tuttuğumuz takımın renklerinden arınarak futbolseverlerin karşısına çıkmak...

Neydim Ne Oldum #43


David De Gea


21 Ağustos 2019 Çarşamba

Neydim Ne Oldum #42


Kevin De Bruyne



18 Ağustos 2019 Pazar

Denizlispor:2-0:Galatasaray


Trabzonspor efsanesi Dozer Cemil'in adının verildiği 2019-2020 Futbol Sezonunun açılış maçında geçen senenin iki ayrı lig şampiyonu Galatasaray ile Denizlispor karşı karşıya geldi Denizli'de. Galatasaray, geçen yıl olduğu gibi yine golcüsünü transfer edemeden lig maratonuna başlarken, bu kez bir de kulübede Fatih Terim yoktu zira imparator geçen sezonki Başakşehir maçından sonra üç maç ceza almıştı. Ev sahibi de yeni kurulan bir takımdı, onlar da transferlerini daha tamamlayamamışlar, takım olmak yolunda zamana ihtiyaçları vardı... Ligin açılış maçı olunca istatistikçiler için de bulunmaz nimetler vardı bu maçta, sezonun ilk başlama vuruşunu Denizlisporlular yaptı, ilk korneri ev sahibi kullandı, ilk penaltıyı Selçuk kaçırdı, ilk penaltıyı Stachowiak kurtardı, Galatasaray adına topla ilk temas eden Mariano oldu, ilk golü Recep Niyaz attı, ilk sarı kartı Oğuz gördü, kırmızı kartla ilk atılan futbolcu Marcao oldu... Maşallah "yok yoktu" maçta... Hatta uzun zamandan beri Muslera ilk defa uzaktan gol de görmüştü kalesinde...


İlkler demişken Seri, Jimmy Durmaz ve Babel dışında geçen yılki şampiyon kadronun aynısıyla sahaya çıkan ve birbirlerini tanıyan Galatasaraylıların karşısında yan yana oynadığı arkadaşının adını bile belki tam telafuz edemeyen Denizlispor olunca, Galatasaray ilk 5-6 dakikada kolayca 3-0 öne geçebilecekti... İkinci dakikada Jimmy Durmaz'ın pasını iki adımdan Diagne kaleye yollayamazken, iki dakika sonra Babel'in sekip kaleciyi de aşan vuruşunda Diagne yine "maçın içinde" değildi. Sarı-kırmızılılar yakaladıkları pozisyonlar sonrası "Biz bu maçı alırız" diye gevşeyince ev sahibi ilerleyen dakikalarda dengeyi sağladı ama 25. dakikada Diagne ceza sahasında topla buluştuğu anda Oğuz tarafından ayağına basılarak düşürüldü. Önce hakem devam kararı verdi ve Denzlispor tehlikeli bir kontraya çıkarak Marcao olmasaydı az kalsın sezonun ilk golünü de atacaktı da top kornere çıkınca VAR hakemi uyardı.

Maçın hakemi Abdülkadir Bitigen'in pozisyonu incelemesi esnasında aklıma bir şey oldu: yayıncı kuruluşunun bizlere o esnada VAR odasındaki monitörlerden izlettiği görüntüler hakemin izlediği görüntüler mi? Zira pozisyonun penaltı olduğunu gösteren çok açık bir açı varken, sürekli hakeme müdahalenin anlaşılmasının zor olduğu açılar seyrettiriliyordu.

Neyse penaltı verildi, topun başına Selçuk geçti ve kaptan daha önce 11 metre vuruşlarını sürekli gol yaptığı tarafa değil de bir kez kaçırdığı köşeye attı ve yine kaçırdı... O esnada lig bittiği günden beri sosyal medyada kendisine her türlü hakaretin yapıldığı, takımdan gitmesi için bir sürü baskının oluşturulduğu, hatta işi ileri götürüp küfür dahi edilen Diagne geldi. Aklı sahada olan ve taraftarın arkasında olduğunu düşünen Diagne o penaltıyı Selçuk'a bırakmazdı, gerekirse kavga eder ve o topu alır, penaltıyı da atardı, hele ki saha kenarında Fatih Terim yokken, bunu "kesin" yapardı... Hatta ikinci dakikadaki golü de atardı Diagne ama maalesef sosyal medya taraftarı elindeki değeri yerin dibine sokma konusunda çok maharetli...


Penaltı atışı öncesi ise oldukça ilginç bir ana tanık olduk. Selçuk topu beyaz noktaya dikerken, Babel de "akıllı ve çabuk" davranıp ceza sahası çizgisinin kaleye en yakın tarafını kendine seçmiş ve beklemekteydi. Yeşil-beyazlı bir topçu geldi ve Babel'i itmeye çalıştı, Hollandalı "burası benim" diyerek gitmeyince hakem ilginçtir iki topçuya da sarı kart gösterdi. Neydi Babel'in suçu? Yerini vermemek mi?

Selçuk'un penaltıyı kaçırması Galatasaraylıların moralini bozarken, ev sahibini de cesaretlendirmişti. Daha istekli savunma yaparken, maç öncesi planladıkları gibi kontralarla da Muslera'nın kalesine gelmeye başladılar. Maç devam ederken, aklıma geçen sezonki Akhisar deplamanı düştü, hani her şey iyi giderken Rodrigues'in Sinan'ın elinden topu alıp penaltıyı kaçırması ve sonrasında ev sahibinin 3-0 gibi farklı bir skorla Galatasaray'ı mağlup etmesi. Olur muydu böyle bir facia tekrar? Oldu da...

Hazırlık maçlarında pek formda gözükmeyen Marcao, Akhisarspor'la oynanan Süper Kupa maçında da sahada "yokları" oynamıştı ve şöyle bir tespitte bulunmuştuk Brezilyalı stoper hakkında:

"Peki, neydi yolunda gitmeyenler? Öncelikle savunmada oynayan Luyindama ve Marcao sanki hazırlık maçı oynarcasına "lakayit" bir tavır sergilediler. Özellikle Brezilyalı stoper neredeyse sahada hiç yoktu, rakibini kaçırdı, hatalı paslar attı ve de son dakika ceza sahası içinde en yapılmayacak olanı yaptı, topun auta çıkmasını beklerken "uyuyakaldı"... Dün de instagram hesabını hackletmiş Marcao... Yaşadığı bir sıkıntılar mı var acaba, kafasını işine mi veremiyor, derdi tasası neyse, umarım en yakın zamanda çözülür.."

Demek ki kafasındaki sıkıntı çözülmemiş, Marcao yine kendisini verememişti maça ve iki tane "acemice" faul sonrası ilk devrenin bitimine bir kaç dakika kala oyun dışına gönderildi. Takım tek stoperle kalınca devre bitene kadar o bölgeye "idareten" Selçuk geçti ve 8 numaralı oyuncu orta sahada gösterdiği beceriden daha iyisini savunmada sergiledi, iki tane kritik topa son anda dokunarak gol olmasını önledi.


İlk devre sona erip, ikinci yarı başlarken herkes  Donk - Selçuk değişikliğini beklerken, Ümit Davala- Levent Şahin ikilisi ise Seri'yi kenara almıştı, kaptan hala sahadaydı. Ligin daha başı olması, kondisyon olarak istenilen seviyede olmayan Galatasaray, bir kişi eksik oynarken sıcağın da etkisiyle dakikalar ilerlerken iyice oyundan düşmeye başladı ve rakip kalede neredeyse hiç gözükmez oldu. Üç puan hesabıyla gelinen deplasmanda bir puan bile kâr sayılacakken orta saha ve savunma elemanlarının açık verdiği bir anda Recep Niyaz'ın uzaktan gelen golü, beraberlik ümidini de bitiriyordu.

Emre Mor'un oyuna dahil olması, Diagne'nin çıkıp Babel'in forvete geçmesi, Yuto'nun sol açığa yollanması gibi değişiklikler Galatasaray adına tabelayı değiştirmezken, uzatma dakikalarında Rodallega attığı golle maçın skorunu tayin ediyordu: 2-0...

Maç sonunda ise Denizlispor tribünlerinde tatsız olayların olduğu haberi sosyal medyada yankılanıyordu. Cezalı olduğu için tribünde olan Hasan Şaş ve Necati Ateş maç boyunca çeşitli hakaret ve küfürlere maruz kalmış ve tribünden inerken taraflar arasında bir münakaşa meydana gelmiş. Olayların iç yüzünü bilmeden "sosyal medya linççileri" hemen göreve başlayıp, Hasan Şaş'a yüklenirken, Hasan da bu tepkilere dayanamayıp instagram hesabından dün gece istifa ettiğini yazmıştı. Bereket "akli selim" Galatasaray taraftarı devreye girdi ve Hasan'a sahip çıktıklarını gösterdiler. Yönetim de bugün yaptığı açıklama ile "kimsenin bir yere gitmediğini", 23. şampiyonluk yolunda hep birlikte savaşılacağını duyurdu...
Hasan Şaş Galatasaray'ın ruhudur, Hasan Şaş bizden biridir, Hasan'ı sonuna kadar savunuruz da Denizlispor forması giymiş Beşiktaşlı bir taraftarın yaptıkları için de yönetim gerekli girişimleri başlatmıştır...


STAT: Denizli Atatürk Stadı
HAKEMLER: Abdulkadir Bitigen, Süleyman Özay, Mustafa Savranlar, Atilla Karaoğlan
VAR HAKEMLERİ: Ali Palabıyık, Cevdet Kömürcüoğlu
YUKATEL DENİZLİSPOR: Adam Stachowiak, Tiago Lopes, Oğuz Yılmaz, Sapunaru, Zakarya Bergdich, Zeki Yavru (Mehmet 82’), Murawski, Aissati, Recep Niyaz (Mustafa 90’), Modou Barrow (Mbamba 85’), Rodallega
GALATASARAY:  Muslera, Mariano, Luyindama, Marcao, Nagatomo, Selçuk, Seri (Donk 46’), Belhanda, Jimmy (Emre Mor 64’), Babel, Diagne (Ahmet 72’)
SARI KARTLAR: Oğuz (26’), Babel (28’), Lopes (28’), Marcao (34’), Zeki (45’), Mariano (69’), Belhanda (77’), Sapunaru (90’)
KIRMIZI KART: Marcao (43’)
GOLLER: Recep Niyaz (72’), Rodellega (90+4)

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Liverpool 2 (5)-(4) 2 Chelsea


"Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfürü basar bir durumda.

Herkes istediğini söylüyor. Herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine…


Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi, dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu’na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdim, orada."

diye anlatıyor üstat Nazim Hikmet Taksim Stadında seyretmiş olduğu Galatasaray-Fenerbahçe maçını. Çarşamba günü Liverpool ve Chelsea arasında oynanacak UEFA Süper Kupa maçını seyretmek için evden çıkıp, Taksim'den Gümüşsuyu üzerinden İnönü Stadını geçerek Beşiktaş çarşı içine yürürken aklıma bu satırlar düşüverdi. Bir tarafta Liverpool şehrinin kırmızılıları, diğer tarafta Londra'nın mavilileri ve onlara eşlik eden başta Türkiye'den olmak üzere Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Irak, Lübnan, Almanya gibi ülkelerden gelen futbolseverler elde alkollü-alkolsüz içkiler, dillerde tezahüratlar, yüzlerde gülücükler unutulmaz bir futbol festivalinin keyfini doyasıya çıkarıyorlardı.

Taksim ile başladım yolculuğuma, zira "Beyoğlu sadece Cim Bom Bomundur" diyen ve "İstanbul is red" (İstanbul Kırmızıdır) felsefesine sahip bizler için hem renklerinden hem de temsil ettikleri felsefeden dolayı kalbimizde yeri özel olan Liverpool'a "Welcome" demesek ayıp olmaz mıydı? İstiklal Caddesi boyunca daha sonra stadyumun içinde de şahit olacağım üzere 10 kırmızı formalıya iki mavili olacak şekilde dağılmıştı taraftar yoğunluğu. Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Göztepe, Kocaelispor, Karşıyaka formalı taraftarlar da yok değildi tabii hem sokakta hem de stadda. Galatasaraystore'un önünden geçerken de sanki herkese yerini ve haddini bildirmek istercesine sarı-kırmızılı taraftarlar buluşmuş "We are the best Galatasaray" tezahüratı yaparken, İngilizler onları videolamakla meşgüldüler. Tabii, İngilizler demişken, fırsatı kâra çevirmek isteyen "uyanıklar" da onları rahat bırakmıyordu, 10 liraya satılan maç günü hatıra atkıları "30 Törkiş lira" diye 11.M.Salah formalılara "itelemeye" çalışıyorlardı. Etrafı gözlemlerken esas mekan Nevizade'ye varmam da çok zaman almadı. Galatasaray'ın maç günleri sarı-kırmızıya bezenen mekanlar, kırmızı-beyaz renkler içindeydi ve You Will Never Walk Alone diye inliyordu. Bir bira söyle, otur ve adamların bu işten nasıl keyif aldıklarını seyret... Zaten barların çoğunda da o ortamı yaşamak için gelen memleket insanımız doluydu...



Liverpool'luları görmüşken, bir de Chelsea'lileri nasıl eğleniyordu, onlara da bakmak için "tabana kuvvet" indik Gümüşsuyu'ndan aşağıya... Aslında gözlemleme işine tersten başlayıp, maç saati yaklaşınca ultrAslan ile  Beşiktaş deplasmanlarında pek çok kez yaptığımız gibi bu kez de Liverpool'lularla kortej halinde Taksim'den aşağı inmek vardı diye iç geçirmedim değil. Trafiğe kapalı yollardan İnönü Stadına ulaşıp, selfie çeken değişik milleten futbolsever arasından sıyrılıp Beşiktaş çarşı içine vardım. Maç günleri Beşiktaş taraftarının toplanma noktası olan Kazan ve yanındaki alan oldukça boşken, çarşı içi bar ve meyhaneler tıklım tıklımdı ve Beşiktaş  ile Chelsea formalı taraftarlar birlikte "Chelseaaaa, Chelseaaa" diye tezahürat yapıyordu. Londralıların Beşiktaş'a konuşlandırma sebebi acaba Beşiktaş'ın Chelsea ile ilgili mutlu anları ve Liverpool ile ilgili de "unutmak isteyeceği" hatıralar olmasından mıdır diye düşünürken, baskın İstanbul sıcağında bir bira söylemenin vakti gelmişti. Eve misafirin geldiği günler çocukların en sevdiği anlardır, zira anne-babalar ortam keyifsizleşmesin diye normalde çocuklarına koydukları yasakları gevşetir ya, çarşamba günü de İstanbul sokaklarında öyle bir ortam var gibiydi, ellerinde bira şişeleri ile taraftarlar trafiğe kapalı caddelerde dolaşıyor, sokak ortasında oturup "geyik çeviriyordu". Bekçiler ve polislerin de yüzü gülüyordu çünkü maçı bekleyenler farklı takım taraftarı da olsa yan yana duruyor, omuz omuza tezahürat yapıyor, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. "Kadı kızında da o kadar kusur olur" misali bu "süküneti" bozan birkaç taraftar çarşı içine "Beşiktaş sen bizim herşeyimizin" diye bağırarak gelip, gözüne kestirdikleri üç sarı-lacivert formalı taraftarı Fenerbahçe'ye küfrederk oradan uzaklaştırdı ama Galatasaray formalı bir genç erkek ve kız bir taraftar "Avrupa fatihiymiş Galatasaray" tezahüratına elleriyle dört işareti yaparak cevap verip, mekanı terk etmiyordu. Kokoreç, midye, patates, bira, viski hiç olmadığı kadar fazla tüketilirken, maç saati yaklaştıkça da coşku kat sayısı zirve yapıyordu...

 



İnönü Stadına doğru tekrar geri döndüğümde kalabalık artmış, televizyon muhabirleri elde mikrofonlar röportaj yaparken, son bir ümit olarak "I need ticket" (Bilet lazım) yazılı kartonlarla dolaşan taraftarlar göze çarpıyordu. Milli amigo Birol da oradaydı, kızgındı, öfkeliydi, belki de şu finali neden iki Türk takımı oynamıyor diye hayıflanıyordur, bilinmez... Elimde kağıt bilet yoktu, mobil uygulama vardı ve telefonun da şarjı yarıya iniyordu, n'olur n'olmaz diye kapılar açılır açılmaz attım kendimi içeri. Belki de telefon bahaneydi, pasolig memleket stadlarına girdiğinden beri "ara vermiştik" tribün hayatına, polis araması, turnike geçip stadın çimlerine bakma özlemi sokuverdi beni daha saat 7de İnönü Stadının kale arkası tribünlerine. Eski stadı biliyordum ama yenisine ilk defa ayak basmıştım, biletim en tepede olmasına rağmen görüş açısı hiç de fena değildi. Türk Telekom Arena gibi soluk ve soğuk da gelmemişti, "eski tribün" ruhu hala yaşatılabilirdi. "Mecidiyeköy'den çıkmasaydık, Sami Yen yıkılmasaydı, biz de stadı ufak tefek tadilatla büyütseydik" düşüncesi bir hançer gibi yüreğimi kaza kaza oyarken, "seni yıkan dozerin" diye sinkafı ağzımdan kaçırıverdim.



Dedim ya pasoligten beri maçlara gitmiyorum, e-biletle birlikte tribünler nasıl, herkes kendi koltuğuna oturabiliyor mu bilmiyorum da söz konusu UEFA Süper Kupa maçı olunca sinema-tiyatro izler gibi herkes kendi yerini bulup, oraya çöküveriyordu. "Ben erken geldim, şurası sahaya daha yakın, buradan daha iyi gözüküyor" günleri geride kaldı galiba. Bilet başvurusu yaptığımda "Acaba Liverpool mu, Chelsea tarafımı çıkacak" diye merakım, maça bir kaç gün kala birden aklıma düşen "Ulan, bunlar bu biletleri dünyanın değişik ülkelerine sattılar, karışık oturtacaklar bizi "fikri ile cevabını bulmuştu. Futbol kitaplarından ve dergi makalelerinden okuduğumuz eskiden Galatasaray-Fenerbahçe maçlarında taraftarlar iç içe otururmuş hikayelerine benzer kırmızı-mavi formalılarla karışık dolmaya başlamıştı tribünler. "Olmaz ya, oldu varsayalım, biz Fener'le Londra'da Süper Kupa maçı oynasak böyle iç içe oturtmazdı polis, araya barikat çeker, her taraftarın gideceği yer belli olurdu" düşüncesi bu "ecnebilerle" hem saha içindeki oyunda hem de tribünde çok farklı olduğumuz acı gerçeğini de bir kenara yazalım yüzümüz kızararak...

Dakikalar ve saatlerin geçmesiyle tribünler dolmaya başlarken, pankartların azlığı dikkatimi çekti. İngilizlerin üst üste alta alta bez bayrak ve pankartla donattıkları tribünleri aklıma getiriyorum da, beklediğim manzarayı pek göremedim. Karşı kale arkasının köşesinde kulüpten bilet almış Chelsea'li taraftarlar orayı güzelce donatmışlardı ama onlarla aynı tribünde olduğum için Liverpool'luların ne kadar bayrak ve pankart astıklarını göremedim. Nazım Hikmet'in belirttiği gibi "ortalıkta bir söz ve düşünce hürriyeti" vardı, taraftarlar futbolcular sahaya ısınmaya çıktıklarında kendi "adamlarını" yüreklendirmek için bağırıyorlardı, özellikle Salah ve  en çok alkışı alan "şahsiyetler" olmuştu. Bir de maç başlamadan stat hoparlorlerinden çalan You Will Never Walk Alone bestesi ile kırmızılılar"orgazm" olurken, Chelsea marşı da sanki "ayıp olmasın" diye çalınmış gibiydi.





Kupa seremonisinde halk dansları topluluğunun gösterileri, TRT Çocuk Korusunun Ampute Genç Milli takımla birlikte Bob Marley'in Three Little Bird şarkısı ve takım kaptanlarının sahaya ellerinde kazandıkları kupalarla girmesi futbol ateşini daha da alevlendiren hareketlerdi.


Maça gelirsek, sezon öncesi hazırlık maçlarında pek varlık sergilemeyen iki takımdan Liverpool bu hafta başlayan Premier Lige rakibine 4 gol atarak müthiş bir başlangıç yaparken, Chelsea ise tam tersi Manchester United'tan 4 gol yiyerek merhaba demişti taraftarına. Norwich City karşısında sakatlanan kaleci Alisson oynasaydı Chelsea'nin Liverpool önünde şansı mucizelere kalmıştı ama şimdi kupa için biraz daha şansı var diyen Mehmet Demirkol gibi Liverpool'lu oyuncular dahil herkes kırmızılıların maçı domine edeceğini düşüne dursun, Lampard topçularını iyi motive etmişti bu dev maça. Oyun belki Kloop'un takımının baskısı ile başladı ama maçı ciddiye alan Chelsea başta Kante ve Pedro ile dakikalar ilerledikçe maçta dengeyi kurdu ve yakaladığı ataklarla, direkten dönen topla "gol atacağım" mesajı vermeye başladı da kırmızılıların uykudan uyanacak halleri yoktu. Onlar uyuyadursun savunmanın arkasına Pulusiç'in attığı topla buluşan Oliver Giroud, Adrian'a acımadı... Maç başladığından beri bizim tribünler gibi aralıksız bağırmak yerine ara ara ama etkili şekilde tezahürat yapan Liverpool taraftarı susarken, coşma sırası mavililerdeydi. Liverpool'lular neye uğradıklarını şaşırmış, sahada "boş beleş" dolaşırken, kalelerinde ikinci golü de görüverdiler... Milan'ın bir zamanlar Atatürk Olimpiyat Stadında Liverpool'a yaptığını şimdi Chelsea mi yapacaktı derken, kadın yan hakem ofsayt bayrağını kaldırıp, can simidi atıyordu Kloop'un öğrencilerine...

Hakem demişken UEFA tarihinde bir ilki yapıyor, böylesi önemli bir maça kadın hakem görevlendiriyordu, bizim Cüneyt'i de dördüncü hakem yapmışlardı ev sahibi ülke kontenjanından. Fena da yönetmedi Fransız Stephanie Frappart maçı, cesurca düdükler çaldı, avantajları oynattı, oyunu hiç kesmedi neredeyse. Yardımcıları da çok dikkatliydiler, Chelsea'nin gollerini ofsayt diye iptal ettirdiler ki televizyondan seyredenler kararların doğru olduğunu belirtiyordu. Bu arada UEFA Frappart'ı sahneye yeni çıkarıyordu da bizim kadın hakemimiz Lale Orta çok seneler öncesi erkek maçında sahaya çıkmıştı ama reklamı pek iyi yapılmadı...


İlk yarıda Chelsea'nin ne yaptığını bilen ve gittikçe cesaretlenen oyunu sonrası attığı gol dışında bir de sahaya giren bir taraftar akıllarda kalmıştı. Bu tür finallerde maç oynanırken "davetsiz misafirlerin" oyuna dahil olduğunu görmeye alıştık ama yurt dışında bu iş genellikle ulusal ya da küresel bir olayın protesto çığlığı olarak yapılırken, bizde ise sahaya girenin bir youtuber oluğunu öğrendim maçtan sonra. Geçtiğimiz günlerde ağırlaştırılarak meclisten geçen Futbolda Şiddetin Önlenmesine Dair 6222 Sayılı Kanuna göre bakalım bu "eleman"la ilgili nasıl bir işlem yapılacak ama şimdiden futbolseverler kendisine tepki gösterip can evinden vurmuşlar: takipçilerinin takibi bıraktığını görmek bir youtuberın en büyük kabusudur ve o sahaya girme eylemi bu youtuber için "dimyata bulgura giderken, evdeki pirinçten olmak" eylemine dönüşmüş oldu... (Yazıyı yazarken ilginç bir tweet düştü önüme: Maçtan sonraya sevdiği futbolcunun formasını almak için sahaya giren bir futbolsever yakalanıp, spor polisine teslim edilmiş ve kendisine Liverpool'un oymayacağı tüm maçlarda karakola gelip, imza atması cezası uygulanmış. Premier Lig, Carlig Cup, FA Cup, Şampiyonlar Ligi maçları, say say bitmez, bu olay gerçekse bu arkadaşın işi zor.)


Sanki devre arasında Kloop soyunma odasını terketmiş de Fatih Terim takımı motive etmişçesine başladı oyuna Liverpool, arzulu, istekli, hırslı ve ilk yarıda sergilediği "uyuşuk" ruh halinden sıyrılmış gibi. Beraberlik golünü de Mane ile erken buldu ve rahatladı... İstediği oyunu da oynamaya başladı, özellikle Firminio'nun maça dahil olması alışık olduğu düzene sokmuştu kırmızılıları, ceza sahası önünde toplara istasyon yapan oyuncu olunca, Salah olsun, Mane olsun çok daha rahat kaleciyle karşı karşıya kalıyorlardı da maçı koparacak gol bir türlü gelmiyordu. Son on dakikaya girilirken, önce Salah'ın, sonra da Virgil'in topunu çıkaran kaleci Kepa maçı yeni güne sarkıtıyordu. Süper Kupanın sahibi uzatmalar sonrası belirlenecekti...

Uzatma dakikalarında iki takım da kontrollü bir oyunu tercih edince, maçta tempo düşmeye başladı. İşte o anlarda stadyumun sahibi Beşiktaş'lı taraftarlar "Beşiktaşım oleyyyy" tezahüratına başlamasın mı. İlginçtir tezahüratların en yoğun yapıldığı yer camların ve demirlerin kaldırılmış olduğu deplasman tribünü tarafıydı, hani Beşiktaşlıların Galatasaray, Fenerbahçe, Bursaspor, Trabzonspor taraftarlarınca seslerinin bastırıldığı bölüm. Düşünmeden edemedim, bu stadın akustiğinin en iyi bölgesi orası mı acaba? Hazır camlar-demirler-teller kaldırılmışken, Beşiktaş'ın "kafa tayfası" o bölgeyi kendine mesken edinse hiç fena olmayacak, iyi ses çıkıyor oradan... Tabii, kaderin cilvesi Beşiktaşlılar kendi gösterisini yaparken Mane ikinci golü atıyor ve onları susturuyordu. O ara çaprazımızda Beşiktaş formalı bir taraftar ile Liverpool atkılı gencin arasında bir itişme ve kavga başladı... Sebebi 8-0lık maç husumeti olabilir mi? Bilemedim...


Liverpool artık buradan maçı bırakmaz derken, hiç olmayacak bir pozisyonda Alisson'un yerine bu maçta kaleyi koruyan Liverpool'un İspanyol kalecisi Adrian Chelsea'ye bir penaltı ikram etti ve mavililer de bu jesti golle sonuçlandırdı. Buraya kadar gelen Süper Kupa maçı penaltılara gitmeseydi olmazdı, ikinci uzatmada özellikle Lampard'ın takımının gol girişimleri başarısız olunca iş penaltılara kaldı.


Geçtiğimiz sezon Manchester City'e karşı oynanan Lig Kupası finalinde Chelsea'nin eski hocası Sarri, penaltılar öncesi kaleci Kepa'yı değiştirmek istemiş ama İspanyol kaleci oyundan çıkmayı reddetmiş ve penaltı atışlarında kalesini korumuştu. Tabii, o maçı kaybetmişti mavililer... Bakalım kendisine bu kadar güvenen Kepa, 11 metre atışlarında takımına Süper Kupayı getirebilecek miydi? Yoksa futbolun ilahları maçın buraya gelmesine neden olan Adrian'ı mı göklere çıkaracaklardı? Origi ve Aleksander-Arnold'ın penaltı atışlarında Kepa az kalsın "Sarri, görüyor musun beni,ben penaltı kalecisiyim" diye övünecek kurtarışlar yapacaktı ama şans kırmızılıların yanındaydı. Öte taraftan Lampard son penaltıyı genç oyuncu Abraham'a vererek belki de maçtaki tek hatasını yapıyordu. Tammy Abraham son atış için topu eline aldığında Liverpool taraftarı sanki olacakları sezmiş gibi birden tezahürata başladı, uğultu ve yuhlamalar arasında topu beyaz noktaya koyan Abraham'ın aklından kim bilir neler geçmiştir, ileride belki otobiyografisinde bunları anlatacaktır da görünen o ki kalecinin sağ ya da sola yatacağını düşünüp, "garanti" olsun diye tam ortaya vurmayı planlamıştı, öyle de yaptı Abraham ama Adrian ondan tecrübeliydi, bir saniye geç yattı ve ayakları kalenin ortasında kalınca, topun çizgiyi geçmesine müsaade etmedi...



Adına yakışır şekilde "son damlasına" kadar oynanan finalde Liverpool gülerken, Chelsea ise "hak ettiği" maçı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyordu. Maç sonu stadı terk ederken gözüme polisin arama noktasındaki tellere asılı duran ülke bayrakları dikkatimi çekti. Maça bayrak sokmak yasak mıydı ki? Fotoğraf makinesi yasak olduğu için makineyi evde bırakıp maça gelince, bu yazının fotoğrafları da ajanslardan olmuş oldu bu arada, kusura kalmayın...

Nazım usta ile başladık, yine onundan alıntı ile bitirelim... İki İngiliz takımının kapışmasında kırmızılılar kazandı, mavililer üzüldü ama herkes kendi payına " güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdi, orada."




Not:"Fotoğrafların bir kısmını GazeteDuvar yazarı Volkan Ağır'ın twitter hesabından alıp kullandım. https://twitter.com/volkan_agir "

Blog Widget by LinkWithin