25 Temmuz 2016 Pazartesi

Litex Is Not CSKA



ultras/Movement blogda yazılarımıza İngilizce başlık atmak pek huyumuz değildir de CSKA Sofya taraftarlarının başlatmış olduğu isyana sanal alemde biz de "karınca kararınca"destek olmak adına "Litex is not CSKA"  dedik. Peki "Litex CSKA Değildir" ne anlama geliyor? Buyurun dilimiz döndüğünce CSKA Sofya'nın kurtarılma adına nasıl tarihte silindiğini anlatalım...



Bulgaristan A Grupa önümüzdeki günlerde başlayacak ve fikstürü inceleyenler CSKA-Sofia adında bir takımı göreceklerdir. Bulgar Futbolunu kıyıdan köşeden bilenler, bunda bir tuhaflık görmeyeceklerdir, zira zaten Bulgaristan'da Levski ve CSKA rekabetinden dolayı CSKA'ya aşına olacaklardır, ama komşuyu biraz daha yakından tanıyanlar "Ulan bu CSKA, borçları yüzünden geçen sene üçüncü lige düşürülmedi mi, ne çabuk A Grupaya tekrar geldi?" diye merak edeceklerdir. CSKA Sofya, maalesef ait olduğu lige dönmedi, hatta Bulgaristan tarihinde bir ilki başarıp üçüncü ligde oynayan bir takım olarak Bulgaristan Kupasını kazanıp, ikinci lige de çıktı ama maalesef Bulgaristan hükümeti, iş adamı Grisha Ganchev ve bazı taraftar grupları tarafından "ölüm fermanı" yazıldı.

Filmi bir sene kadar geriye saralım. CSKA Sofya, birikmiş borçları nedeniyle UEFA Fair Play kıskacına takılmış, Bulgaristan Futbol Federasyonu tarafından lisans verilmemiş ve üçüncü lige düşürülmüştü. O "kötü günlerde" Litex Lovech'in sahibi olan iş adamı Grisha Ganchev, Bulgaristan'ın küçük kenti Lovech'ten başkent Sofya'ya "taşınmanın" en kolay yolu olarak CSKA'yı satın almak olarak düşünür, bu işe girişir ama Bulgaristan Futbol Federasyonun gerekli onayları vermemesi, taraftarların sert protestoları nedeniyle Litex, CSKA olmaz. Litex olmazsa Sofya takımı olan Lokomotiv Sofya'yı CSKAlılaştırmak ister, yine başaramaz. Aradan bir sezon geçer, CSKA ligi zirvede bitirir, ikinci lige yükselir, Bulgaristan Kupası alır ama Ganchev, takımın borçlarını ödemekte zorlanır ve Litex'i CSKA yapma işine tekrar girişir. Bu sefer Bulgaristan Futbol Federasyonu da iş adamının yanındadır, isim ve lisans değişimi konusunda kuralları yumuşatırlar, Bulgaristan Başbakanı da Spor Bakanına CSKA Sofya'nın stadı Bulgarska Armia Stadiumunu (Bulgaristan Ordu Stadyumu) kullanma sözleşmesini sonlandırıp stadı yeni CSKA-Sofia takımına tahsis etme emri vererek 31 defa Bulgaristan Şampiyonu olan CSKA'nın ipini çeker.  Sadece Litex de değil, yeni CSKA'ya katılacak olan takım, alt yapısıyla meşhur olan Chavdar Etropole da Grisha Ganchev tarafından satın alınıp, yeni oluşturulan kulübe dahil edilmiştir.


İşin en acı tarafı ise Sektor G'deki taraftarların büyük bir kısmı da geçen yıldan farklı olarak şimdi Ganchev'in kararının arkasında yer almaktadırlar. Office Boys ve Animals grubu Grisha Ganchev'i kurtarıcı olarak görüp, başkanlarının "emrinde" olduğunu göstermişler. Özellikle Animals grubu üyelerinin başkanın "tetikçisi" olarak çalıştığı belirtiliyor taraftar forumlarında. Öte taraftan ise CSKA Sofya'nın sağlam tribün gruplarından Ofanziva, süresiz olarak tribün faaliyetlerini askıya aldığını açıkladı geçtiğimiz günlerde.

2016-2017 sezonunda  Litex+Chavdar karışımı "melez" CSKA-Sofia, Bulgarska Armia Stadında orjinal CSKA'nın armasıyla, formasıyla oynayacak maçlarını, zamanla Başbakanın ve Futbol Federasyonun "desteği" ile  kulübün tarihini ve kupalarını da "satın" alacak belki zira "orjinal" CSKA borçlarıyla, kaderiyle kendi başına terk edilmiş durumda ve çok yakında iflasını açıklayacak durumdadır. Manchester United'ın satılmasını protesto eden "gerçek" taraftarlarının kurmuş olduğu FC United benzeri bir oluşum maalesef Bulgaristan'da çok zor çünkü hükümet-mafya-spor iç içe geçmiş vaziyette ve bunlara karşı gelmek hiç de kolay değil...



Peroksit Sarıları


Hagi'li Romanya'nın 1998 Dünya Kupası'nda saçlarını "civciv sarısına" boyayarak maçlara çıktığını hatırlayan pek çok blog okurumuz olacaktır. Peroksitle saçları sarıya boyama modası bu yaz tekrar ortaya çıkmış olacak ki Messi, Aaron Ramsey, Samir Nasri, James Rodriguez, Sinan Gümüş, Fabio Borini gibi topçular yeni imajlarıyla boy göstermeye başlamışlar. Bakalım bundan sonra kimler berbere gidip "sarart koçum" diyecek...










23 Temmuz 2016 Cumartesi

Omuz Omuza


Taraftar grupları takım, şehir, renk, semt ayrımı gözetmeden 23 Temmuz gecesi saat 21.00'de İstiklal Caddesinde bir araya gelip, demokrasi yürüyüşü yapacaktır.
Duyurunun tam metni için resmin üzerine tıklayın...

Emrah Başsan


Şimdilerde üçüncü ligde mücadele eden Kocaelispor, 1991-1992 sezonunda müthiş bir performans gösterip eskinin birinci ligi, yeni adıyla Süper Lige çıkarken, Gebze'de de Başsan ailesi 17 Nisan gecesi Emrah adını verdikleri oğullarını kucaklarına alırlar. Sosyal bilimciler ikizler üzerinde yaptıkları deneylerle dahi kişilik gelişiminin kalıtımsal mı yoksa çevreden mi geldiğini tam olarak açıklığa kavuşturamasalar da, minik Emrah'ın futbol sevgisinin temellerinde Güvenç Kurtar'ın hocalığını yaptığı Saffet Sancaklı kaptanlığındaki efsane Kocaelispor'un yeri yadsınamaz.  Baba inşaatlarda usta, anne ev hanımı olunca, aile zaten kıt kanaat geçiniyor, futbol okuluna verilecek para nerede? Emrah orta halli her Türk çocuğu gibi sokaklarda başlar top peşinde koşmaya. Rutin bellidir: önce Star TV'de en sevdiği çizgi film Road Runner izlenir ve sonrası o heyecanla sokaklarda "Biip biip" top peşinde koşulur, yakala yakalayabilirsen bu ufaklığı. Türk filmi klasiğidir ya, inşaatlarda türkü söylerken keşfedilir İbrahim Tatlises, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, bizim kahramanınız da mahallede arkadaşlarıyla maçı yaparken Trabzonspor Futbol Okulunda hocalık yapan bir antrenör tarafından fark edilir. Oyun alanının en gerisinden, kaleyi koruyarak futbola başlar Rüştü Reçber hayranı Emrah ilk kulübü Dolayobaspor'da ama sonradan mevkisi sol bek olur. Savunma yapmaktan ziyade hücumu seven bu "pırpır" topçunun hevesini, Davut hocası da görür ve artık yeni mevkisi sol açıktır. Amatör Dolayobaspor şampiyon olurken, iki sene üst üste gol kralı olarak sivrilen genç kanat oyuncusu Emrah Başsan'ın da yeni evi Pendikspor olur.  Neden Kartalspor değil de Pendik? Emrah'ların evine daha yakın olduğu için tabii. Hocalar bakımından da şanslıdır Emrah, bu sebeple her gittiği takımda da hocalarına saygıda kusur etmez, Pendik'te de Erkan Başsoy tutar elinden bu genç çocuğun, maddi manevi yanındadır, cebine harçlık koymuşluğu da vardır, takım idmanından sonra bireysel çalıştırmışlığı da Emrah'ı... Aklında "Futbolcu olmak istiyorsan, her zaman yeteneklerini ve gücünü sahaya yansıtmalısın" diyen babasının da sözü olan Emrah, Pendik'te Sinan Yücer, Abdülkerim Durmaz, Alp Pehlivan gibi hocalardan aldığı bilgiyle her geçen sezon futbol aklını ve yeteneklerini geliştirir ve lise diplomasını almasından sonra Antalyaspor'a transfer olur.  Tabii, 5 yıllık kontrat yaptığı kırmızı-beyazlılarda top koştururken, başka bir hedef de Akdeniz Üniversitesi'de dört yıllık bir fakülte okumaktır.


Mehmet Özdilek, Emrah'ı ısrarla takımında görmek istemiş ve genç topçu da bir çok teklif arasında Antalya'yı seçmiştir. Birliktelik iki taraf için de beklenildiği gibi gelişir: Akdeniz ekibi genç topçudan daha ilk sezon beklediğinin ötesinde yararlanmaya başlar, sol kanat, sağ kanat, forvet arkası, orta saha her yerde başarıyla görev yapar Emrah. Genç topçu da huzurlu bir ortam bulur gittiği kulüpte, Necati Ateş, Ömer Çatkıç ve Ali Tandoğan gibi tecrübeliler kol kanat gererler yeni transfere.  "Bana “Futbol ne için oynanıyor?” diye sorsan cevabım “Gol” olur. O zaman topu arkadaşımla en kısa sürede en iyi yerde buluşturmak zorundayım. Topu aldığımda ilk hedefim sağa ya da sola değil, rakibin ceza sahasına göndermek. Çünkü orada ne kadar çok bulunursak o kadar şans yaratmış oluruz. Her zaman önümdeki oyuncuyu oyundan düşürmeyi hedeflerim. Benim için iyi maç bunu ne kadar yapabildiğime göre değişir." diye futbola bakışını anlatır Emrah Başsan,  Four Four Two dergisine verdiği röportajda. Bundan sebeptir ki, 5 yılını geçirdiği Antalyaspor'da hocaları sürekli onu kadroda görmek istemişlerdir.  Sanal alemde de revaçtadır Emrah, Football Manager oyununun efsanesidir, gençler bilgisayar başında onu transfer etmek için uğraşır da bundan kendisinin haberi yoktur. Oyunun değil gerçeğin peşindedir zira genç topçu, kendi mevkisinde oynayan Ronaldo, Messi, Robben, Alexis Sanchez ve Ribery gibi topçuların CD'lerini alıp, seyreder boş zamanlarında. En kötü huyum dediği, kötü oynadığı maç sonları, kafasını dağıtamayıp, kendi videosunu da defalarca izlediği vardır, tabii...


Antalyaspor'un Mehmet Özdilek yönetimindeki müthiş çıkışıyla birlikte Emrah da yeni takımındaki ilk sezonunda parlar ama ikinci sene işler pek istediği gibi gitmez, daha az süre almaya başlar ilk onbirde...  Mehmet Özdilek'in istifa edip yerine Samet Aybaba'nın gelmesiyle yine takımın aranan oyuncu olurken, o sezon küme düşerler, 7 gol 6 asistle oynayan genç oyuncuya Süper Lig ekiplerinden teklifler gelir de o gemiyi terk etmez. Ertesi sene hedef büyüktür, Antalyaspor'u tekrar Süper Lige çıkarmak, başarılı olunur da... Emrah Başsan yine baş roldedir: 36 maç 11 gol 9 asist...


Galatasaray ve Fenerbahçe 2014-2015 sezonu sonunda Emrah'a kancayı takarlar lakin Akdeniz ekibi Eto'o'lu kadrosunda tutmak ister oyuncusunu. Emrah da pek hevesli değildir, birlikte oynamak ister Kamerunlu yıldızla. "Biri bana “Bir gün burada Eto’o’yla aynı takımda oynayacaksın” dese inanmazdım. Hepimiz kariyerine çok büyük saygı duyduğumuz için söylediği her şeyi yapmaya çalıştık.  Eto’o bize abi gibi yaklaştı ve kesinlikle egoist biri değildi. Onun sayesinde çok maç kazandık. Soyunma odasında yaptığı konuşmalar hepimizi çok etkiledi. Bazen sahaya onunla çıkmak bile yetiyordu." diye açıklayacaktır yıldız oyuncuyla geçirdiği bir sezonu daha sonra.

Antalya ile beş yıllık kontrat biter, boşa çıkan Emrah Başsan'ın aklını çeler Galatasaray ve genç yıldız tekrar İstanbul'un yolunu tutar. "Kadere inanan insan tesadüfe inanmaz. Tesadüfe inanan adamsa kaderini kendi elinde tutamaz." der Ramiz Dayı, Emrah'ın "sabah akşam gösterseler, bıkmadan izlerim" dediği Ezel dizisinde. Şansla, tesadüfle gelinmez Galatasaray'a ve bu temmuz ayında atılan imzanın arkasında Emrah'ın Dolayobaspor'dan başlayıp Antalyaspor'a kadar uzanan futbol kariyerinde hırsla, azimle döktüğü alın teri ve hocalarına saygıyla onlardan öğrenme iştahı yatmaktadır. Bruma, Yasin, Sinan, Podolski arasından kendine yer bulur mu kadroda diye merak edilmeye başlandı da, biraz desteklenip, arkasında durulursa bu çocuğun Galatasaray'ın vazgeçilmezi olacağına inanıyorum... Tabii, Antalya gecelerinde boy gösterdiği kadar, İstanbul'da "takılmaya" başlarsa, o zaman durum vahim... Ama Emrah, hayatın ne kadar zor olduğunu bizzat en yakını olan babasından çok erken yaşlarda öğrenmiş ve babasının futbolla ilgili nasihatını asla unutmayacaktır...


22 Temmuz 2016 Cuma

Türkiye Futbol Fanzinleri Sergisi


Avrupa Futbol Taraftarlar Derneğinin geçtiğimiz günlerde İzmir'de düzenlediği bir dizi aktivite arasında bir de Futbol Fanzinleri Sergisi yer alıyordu. Futbola dair her türlü koleksiyonlarıyla tanınan Barış Karacasu'nun arşivinin konuk olduğu sergide bizim ultras/Movement Fanzini de görmek bizi mutlu etti. Blog yazmaya başlamadan çıkarmıştık u/M fanzini ve yazılarımızı ikinci sayıyla devam ettirmek amacındaydık ama bloga yazmak, okuyucularla interaktif iletişimde olmak daha cazip gelse gerek, bir türlü ikinci sayıyı çıkaramadık. Bu yaz blogda yer alan yazılardan bir derleme ile ikinci sayıyı çıkarma planım vardı ama yaz bitiyor, hala bu işe başlayamadık, o da "yalan" olacak gibi. Ama bir gün ikinci sayı çı-ka-cak...





Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal...

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
sönmeden yurdunun üstünde tüten en son ocak...

29 Haziran 2016 Çarşamba

Pray For İstanbul


Umarım bu son olur...
Bi' daha böyle acılar yaşanmaz...
En büyük acımız  takımımızın maç kaybetmesi olsun...

#prayforistanbul

İzlanda Hakkıda Kısa Kısa


2016 Avrupa Futbol Şampiyonası grup maçları ve ilk eleme karşılaşmaları sona erip, takımlar çeyrek finali beklerken, "futbolun mucidi" İngilizleri evlerine yollayan İzlandalılar turnuvanın gözbebeği oldular bile. Google'da en fazla arananlar arasına giren İzlanda futbolu hakkında , muhtemelen Fransa karşılaşmasını anlatacak spikerin de maç içinde paylaşacağı, bir kaç ilginç bilgi paylaşalım blogda.


*Alışıla gelmişin dışında takımın iki teknik direktörü var, biri daha önce İsveç ve Nijerya Milli Takımlarını çalıştırmış 67 yaşındaki Lars Lagerbeck, diğeri de "yerli "hoca Heimir Hallgrimsson. İşin ilginç tarafı turnuvadan sonra milli takımın sorumluluğunu tek başına alacak olan Hallgrimsson, 5 binden az kişinin yaşadığı Heimay adasında diş hekimliği yapmakta aynı zamanda.

*Biz de yapılan belediye seçimleri sonrası sandıklar sayılırken, bir çok sandıktan "Çare Drogba" oy pusuları çıkmıştı. İzlanda da geçen ay yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 30 yakın zarfın içinden İsveçli hoca Lars Lagerbeck'in adı çıkmış... Seçim demişken Johanna Siguroardottir'den bahsetmeden geçmeyelim. 2009 senesinde başbakan seçilirken, homeseksüel olduğunu belirtip, seçilen ilk kadın başbakan olarak tarih sayfalarında yerini almış Johanna.

*Ülke nüfusü az, bir de futbol ile alakalı kişilerin sayısı çok olmayınca, camia içindekiler birbirini tanıyor, aile havası oluşturabiliyor.  Bu sebeple ulusal takımın İzlandalı hocası Hallgrimsson, maçlardan evvel taraftarla buluşup, onlarla maç hakkında sohbet etmeyi ve sahaya sürecekleri kadroyu açıklamayı adet edinmiş. İşin güzel tarafı da, bir tane taraftar da takipçi toplamak, beğeni "kasmak" için bu bilgileri sosyal medyada paylaşmaması... Karşılıklı güven, karşılıklı saygı...


*İzlanda'da yaşayanların sayısı 332.529.  İstanbul'da kayıtlı 14 milyon 657 bin 434 kişinin yer aldığını düşününce, karşılaştırmayı varın siz hesap edin. Ve bu yaz İzlanda halkının %10'u Fransa'ya milli takımlarını desteklemek için gelmiş. Avusturya maçından sonra takımın oyuncularından Kari Arnason boşuna demedi "Sahaya adım attığımda tribünlere bakıyorum ve orada bizi desteklemeye gelen taraftarlarımızın yarısını tanıyorum.Belki hepsinin adlarını bilmesem de simayen bir çoğunu tanıyorum". Fransa'ya gelemeyenler de işi gücü bırakıp televizyondan takip etmiş olacaklar ki millieri, Macaristan maçını ülke nüfusunun %98,6 sı seyretmiş İzlanda Devlet Televizyonundan.  

*Fransa 2016 dışında İzlanda daha önce hiçbir büyük turnuvaya katılamadı. 2014 Dünya Kupasına katılacaklardı ki, play-offlarda Hırvatistan'a elendiler. Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Kazakistan ve Letonya'nın olduğu gruptan Avrupa Şampiyonasına gelmeleri bile sürpriz olarak karşılanmışken, şimdi çeyrek final oynayıp, yollarına devam etmek istemektedirler. Bu arada UEFA Milli Takımlar sıralamasında dört sene önce 130. sıralarda gezerken, şimdi ise 30. sıralarda kendilerine yer edindiler. Yükseliş inanılmaz...


*Coğrafi konum olarak da oldukça dezavantajlı bir durunda İzlanda. En sıcak mevsimin ortalaması 10 derece cıvarı. İyi taraftan bakalım, sivri sinek derdi yok. Sadece soğuk da değil, bir de karanlık bir ülke. Aralık ayında 20 saate yakın gece yaşanıyor ülke sınırlarında. Peki futbolu nasıl oynuyorlar? İzlanda Futbol Federasyonu son 15 yıldır ayak topuna sağlam yatırım yapmış, 30 tane soyunma odasından tribüne tam donanımlı her iklim şartında top oynanacak stadyum yaparken, bunların 7 tanesi kapalı salon şeklinde yapılmış. Ayrıca, halkın ve çocukların da top oynayabilmesi için 150'den fazla suni çim olan sahalar yapmışlar memleket genelinde, kısacası "halı sahası olmayan" okul bırakmamışlar. Şimdi çocuklar senenin her ayı istedikleri gibi futbol oynayabiliyorlar. Belki daha da fazlasını yapacaklardı ama 6 sene önceki global ekonomik kriz onları "teğet" geçmemiş, yatırımlara "fren" vurdurmuş.

*İzlanda Futbol Federasyonu sadece sahaya yatırım yapmamış, bir de eğitimin önemini kavramış ki, dört yaşından itibaren futbola başlayan her çocuğun yetiştirlmesi görevini UEFA Antrenör Lisanslı bir hocaya vermiş.  (Hocaların %70'i UEFA B lisans, %23'ü UEFA A Lisansa sahip) Bizdeki gibi "Ali, sen bir ara top oynadın, gel sana bir kurs açalım, şu çocukları çalıştır" dememişler, yollamışlar hocaları UEFA kursuna, işin temelini öğren, yeni nesli de en doğru bilgi ile yetiştir demişler... Köymüş, kasabaymış, fark etmez, takım çalıştıracak her antrenöre UEFA lisansı olma zorunluğu getirerek, standardı da yakalamışlar. Haliyle, ektikleri tohumların da hasadını toplamaya başladılar bile.

*Avrupa'nın üst düzey liglerinde oynayan 58 profesyonel futbolcuları var. Bir onların yarısı kadar (23) genç oyuncu da kıta Avrupasının çeşitli kulüplerinde gelişini tamamlayıp, A takıma çıkacağı günleri bekliyor.


*Takımın göze çarpan oyuncularından kaleci Hannes Halldorsson da futbola sonradan başlayanlardan  Asıl işi en geriden takımı yönetmek değil, kamera arkasından film yıldızlarını yönetmek. İzlanda, 2012 Eurovizyon Şarkı Yarışmasına Halldorsson'un çektiği kliple katılmış ama Azerbaycan'dan 20.likle dönmüşler. SagaFilm şirketi Hannes'in futbol kariyerinin sonlanmasını dört gözle bekliyor ki, tekrar kamera arkasına geçebilsin. Bu arada müzisyenlik yaptığını da hatırlatmadan geçmeyelim file bekçisinin.

*Sadece kaleci mi, takım kaptanı Aaron Gunnarsson da futbola sonradan başlayanlardan. Gunnarson takım arkadaşlarına asist yaptığı taç atışlarını kullanan kollarını hentbol oynarken güçlendirmiş.. Futbola son yıllarda yaptıkları yatırımları saymasak, ülkede hentbol en popüler spor durumunda.

*Takımın emeklilerinden Eidur Gudjohnsen'in de hikayesi anlatılmaya değer. Kendisi gibi futbolcu olan ve gelişiminde oldukça etkili olan baba Arnor'un en büyük dileğidir oğlu ile birlikte aynı takımda oynamak. İzlanda Futbol Federasyonu da bunu bildiği için Makedonya ile bir hazırlık maçı tertip ederler ama şans bu ya, U-18 maçında Eidur'un ayağı kırılır. Genç topçunun iyileşmesi iki sezon kadar sürer ve artık babanın emeklilik vakti gelmiştir, 2006 senesinde İzlanda'nın Estonya ile oynadığı müsabakada hakem oyuncu değişikliğini işaret ettiğinde baba Arnor tabelada bir kendi numarasını görür ve bir de oyuna girmeye hazırlanan oğlu Eidur'u...

video

*İngiltere'yı turnuva dışına ittikten sonra futbolcular ile taraftarların beraber yapmış oldukları Yeni Zellanda'lıların Haka'sını andıran Viking dansı çok ilgi çekmişti. Hikayesi nedir acaba bu dansın? İzlandalı taraftar "Huh" tezahüratının ataları olan Vikinglerden geldiğini iddia etse de, İskoçyalılar bunun geleneksel bir İskoç savaş marşı olduğunu ve Motherwell taraftarı tarafından tribünlere uyarlandığını, İzlandalıların kendilerinden "arakladığını" belirtmekteler. Kim doğruyu söylemekte peki? İzlandalıların anlattığı hikayeye geri dönersek, Vikingler bu "Huh" sesini arka arkaya ve her seferinde daha güçlü olarak düşmanlarını korkutmak için söylerlermiş vakti evvelinde. Bir de balina çağırmak için bu sözleri söyleyin İzlandalılar diyenler var ama  onlar azınlıkta.


*Avusturya'yı son saniye golüyle yenerken, bir yandan da maçı anlatan İzlandalı spiker Gudmundur Benediktsson sosyal medyaya damga vurmuştu. Herkes İngiltere maçını nasıl anlatacağını merak ederken, Benediktsson'a kötü haber memleketinden geldi. Spikerliğin yanında ikinci iş olarak yardımcı hocalık da yapan Gudmundur, KR Reykjavik'in ligde kötü sonuçlar almasından sonra takımdan kovuldu. Turnuvadaki popularitesiyle "Gummi Ben" aç kalmaz artık...

*Merak ettiniz mi niye isimleri -sson yahut -ssen diye bitiyor bu memleketin evlatlarının. İzlanda'da soyisim kavramı yok,  onlar babalarının adlarına -sson ve -seen ekleyerek soyadı oluşturuyorlar. Yani? Kalecimiz Halldor'un oğlu Hannes. Peki kızlar? Onlar da -dottir ekini alıyorlar...

*Yanardağları ve volkanları ile meşhur ülkenin resmi dini Hristiyanlık olsa da, halkın azımsanmayacak bir kısmı çok tanrılı dinlere inanmakta, cinlerden perilerden bahsetmekteler.

*Ülkeye Johanna Siguroardottir gibi homoseksüel bir başbakan seçiyorlar kendilerini yönetmesi için ama Johanna bir sene sonra striptiz kulüpleri  kapattırıyor.. Kim bilir ne gerekçeleri vardı?

*İzlanda'da ekonomik kriz baş gösterince, Mc Donald's da bu soğuk ülkeyi terk edip gitmiş, memlekette fast food kültürü de bitmiş lakin bitmeyecek olan tek şey, ninelerinden kalma olan çiğ deniz papağanı kalbinden yaptıkları geleneksel yemekler.


*İklimin insan karakterine etkisi tartışılmaz, İzlandalılar da doğa ve çevre koşulları sebebiyle "savaşçı" ve mücadeleci bir yapıya sahipler. Avrupa'nın en ucunda yer alan ada, o kadar yalnız ve terkedilmiş ki, İkinci Dünya Savaşı öncesi İzlanda Avrupa'nın en fakir memleketiymiş. Şimdi ise Avrupa'nın en refah ve gelişmiş ülkelerinden biri. Gelişim ve değişim büyük ama baki kalan İzlandalıların "mücadele ruhu"... Futbolcuları da dayanıklı  olmaları ve sıkı çalışmalarından dolayı tercih ediliyor Avrupa kulüplerince. Sloganları da belli İzlandalı gençlerin: Yurt dışına git. Mücadele et. Kendini göster...

25 Haziran 2016 Cumartesi

Stadımızı Yapın



Stadyum taraftarın mabedidir, buluşma noktasıdır, evidir, yurdudur, barkıdır. Deplsmana gitmek hoştur da evinde bir maç izleyemezsen her şey boştur. İşte, Beykoz taraftarı da stadlarının tekrar yapılması ve kulüp binasının geri verilmesi için 26 Haziran 2016 pazar günü saat 16'da Beykoz Meydan'da toplanıp seslerini "elini taşın altına koyması" gerekenlere duyuracaklar. Bu işin seni beni, rengi takımı yoktur, taraftarın derdi hepimizin derdidir. Yarın müsait olan Beykozlu dostlarımızın sesinin daha gür çıkması için Beykoz Meydan'a buyursun...
Sosyal medyada #stadımızıyapın ve #geriverin hashtaglarını de takip edebilirsiniz.



24 Haziran 2016 Cuma

Dövmeler ve Hikayeleri

Dario Srna'nın Top Oynayan Karaca dövmesi

Ivan Perisiç'in Top Oynayan Tavuk dövmesi

İvan Perisiç


Cetina Nehrinin dağları aşarak Adriyatik Denizi'yle kucaklaştığı Omis kasabası halkı evlerine çekilmiş, balığa gitmiş olan babaları ve eşlerinin "sapasağlam" evlerine dönmeleri için dualar ederken, çiftçi Ante Perisiç'in 2 Şubat 1989 gecesi "avuç kadar" bir çocuğu dünyaya gelir. Ivan adını verdiği bebeği kucağına alan Ante'nin tanrıdan tek dileği vardır: "Allahım, benim yaşadığım fakirlik ve eziyeti n'olur oğluma yaşatma" Yaşam koşullarının zorluğuna bir de Yugoslavya'yı parçalayan iç savaş eklenmesin mi, varın siz hesap edin minik İvan'ın çocukluk yıllarını. Peki, ne mi yapmaktadır o senelerde Omis'in çocukları? Babalarına tarlada, çiftlikte, balıkta yardım ediyor, fırsat buldukça da taşlı sokaklarda top peşinde terlemektedirler. Ivan'dır mahalle maçlarının en gözdesi ama babasının tavuk çiftliğinde horoz kovalayıp, yumurta topladığı için çok nadir katılmaktadır arkadaşlarına, bu nedenledir ki "tavuk" lakabını takmıştı arkadaşları bizim ufaklığa. Babadan izin kopardığı vakitlerde yaptığı maçlarda, "tavuk" diye seslenenlere pas atmazken, kaleciyi de çalımlayıp topu iki taşın arasından geçirirken, Hajduk Split formasıyla 10 kilometre ötedeki Split'te ezeli rakip Dinamo Zagreb'e karşı oynadığını düşler. Çocukluk bu ya, kaza bela eksik olmaz, çiftlikten kaçıp, arkadaşlarıyla kan ter içinde top oynadığı bir gün, inşaattan düşen kalın bir kalas İvan'ın başını sıyırıp, omuzuna gelir. "O gün oğlum ikinci kez doğdu. Santimetrelerle ölümden döndü İvan'ım" diye gözyaşları içinde anlatır o kara günü baba Ante Perisiç. Evet, şans melekleri korumuştur bizim "tavuğu" da, futbol melekleri de yanında olur Split'te gitti Hajduk'un seçmelerinde. İç savaş sona ermiş, ülke bağımsızlığını ilan edip, yaralarını sararken, futbol kulüpleri de "küllerinden doğmak" adına kendi öz evlatlarına yönelirler.  Denizin Efendileri takma isimleri Hajduk'un genç takımına giren Ivan Perisiç, azmi ve çalışkanlığı ile hocalarının da beğenisini toplar. Dedik ya, yeniden toparlanma sürecindedir Hajduk, para lazımdır bu işlere de bir iki maçta sivrilen oyuncularını Avrupa'ya satıp gelir elde etmeye karar vermişlerdir.Öte taraftan Avrupalı kulüpler de ucuz ve yetenekli topçuları kendi akademilerine kazandırmayı amaçlarlar; iyi çıkarsa, milyon dolarlara üst düzey kulüplere pazarlarlar,  evlerinden ve ailelerinden uzak olup arzu edilen gelişimi gösteremeyenleri de memleketine geri yollarlar. Endüstriyel futbol işte... İvan Perisiç de bu konvoya katılan topçulardan olacaktır o yıllarda...



2006'nin yazında Hırvat gazeteleri Slovenya'da yapılan sezon öncesi kampta Hajduk Split'in hocası Zoran Vulic'in gözüne giren kıvırcık saçlı bir çocuktan bahsederler.  "Acaba bu genç Niko Kranjcar'ın yedeği mi olacak, yoksa onunla yan yana mı oynayacak" diye sorular etrafta dolaşırken, Anderlecht, PSV, Ajax, Hamburg, Sochaux'un "futbolcu simsarları" çoktan almışlardır kokusunu bu elde avuçta tutulmaz 17 yaşındaki topçunun. Lakin, henüz daha profesyonel olmamış, resmi bir maçta oynamamış bu çocuğu kim ne yapacaktı ki?  Üstelik sözleşmesi de yoktu Ivan'ın ve Fransızlar bu fırsatı kaçırmaz, özel bir uçak yollarlar ve çelerler akıllarını Perisiç ailesinin.
 "Tavuk çiftliğim iflas etmek üzereydi. Benim yaşadığım sıkıntı ve çileyi daha fazla görmesini istemedim oğlumun. Zor zamanlar geçiriyorduk ve ona yapılan teklif harikaydı, bir imza hayatını kurtaracaktı. Sochaux'un teklifini kabul etmesini ben istedim İvan'dan" derken baba Ante, eşini ve kızını da oğluyla birlikte Fransa'ya yollar. Ne var ki bu iş kolay olmaz, Hırvatlar bırakmak istemez genç yeteneği, İvan da geri dönüp sözleşme yapmaz Hajduk'la, zira babasının o paraya ihtiyacı vardır... Nihayet ara bulunur, 360 bin euroya el sıkışır iki kulup... Herkes mutludur...


Transfer savaşını kazanır Fransızlar da, genç Hırvat umdukları "patlamayı" yapamaz. Kulübeyi isıttığı bir kaç maç haricinde, "idman topçusu" olmaktan öteye gidemez. Ivan da oynamak ister, yedek oturmaktan hazzetmez. "Yedek kulübesinde oturmak bana ölüm gibi geliyor" derken, oynamadığı zaman cezalandırıldığı hissine kapılır lakin profesyonellik için bu dikenli yollardan geçmek gerektiğini çok sonra anlayacaktır. Sochaux B takımında geçirdiği 3 senenin ardından Belçika'nın yarı profesyonel mütevazi kulüplerinden Roeselare'ye kiralanır. Siyah-beyazlı kulüpte oynadığı 17 maçta attığı 5 gol Brugge'in dikkatini çeker ve 200 bin euroya Perisic mavi-siyahlı formayı terletmenin yolunu tutar.  Terletir de, hem de sırılsıklam, iki sene içinde Belçika Jupiler Ligi gol kralı olur ve yılın futbolcusu seçilir, krallık tacı takar. Bir de yüzük takar o senelerde İvan, lise günlerindeki sıra arkadaşı Josipa ile hayatını birleştirir.


Belçikalıların konuştuğu bu topçu, genç yetenek avcısı Borussia Dortmundlu scoutların gözünden kaçmaz ve Ivan Perisiç'in yeni evi Signal İduna Park olur. İyi de başlar, Almanya macerasına bizim kıvırcık, attığı "şahane" goller kadar pes etmeyen mücadeleci yapısıyla sarı-siyahlı taraftarların gönlünü de kazanır ama Dortmund alt yapısından yetişen Marco Reus'un kulübe geri dönmesi ile o "ölümden beter" dediği yedek kulübesinde bulur kendisini. Sessiz duramaz "Oynadığım zaman gol atıyorum, istatistikler bunu gösteriyor ama gol atamayınca da 3-4 maç yedek kalıyorum. Bu haksızlık" diye demeç verir memleketinin basınına da hocası Klopp'tan da fırçayı yer "Çevresindekilere ağlayıp sızlamak çocuklara göredir, yetişkin işi değil. Profesyonel bir futbolcu eğer ilk on birde kendine yer bulamıyorsa, yapması gereken çenesini kapayıp, sıkı çalışıp, hocasının onu takıma seçmesini beklemektir, gazetecilere ağlamak değildir".  İkili arasında gerilen ipler kopar ve Perisiç'in yeni durağı Wolfsburg olur.


2013 yılının Ocak ayında yeşil beyazlı formayı giydikten sonra dört gözle bekler Borussia Dortmund maçını da sayılı gün gelir çatar ve  3-3 biten maçta iki golle hatırlatır kendisini eski hocasına. Artık kendine daha fazla güvenmektedir, hedefleri vardır ve bu doğrultuda kendisini sürekli geliştirir ki, Almanya Kupası, Almanya Süper Kupa ve takımının Şampiyonlar Ligi vizesi almasında büyük emeği geçmişken "İnter'de oynamak için Şampiyonlar Ligini feda ettim" diyerek kendisini çok isteyen Roberto Mancini'nin İnter'ine imza atar...


Her turnuva kendi yıldızını çıkarır ya, bugünlerde heyecanını yaşadığımız Euro 2016'da daha grup maçlarını geride bırakmasına rağmen, adından söz ettireceği oyuncuyu çoktan seçmiştir bile: Bir zamanlar Fransızların "kazıklandık" diyerek Belçika'ya yolladıkları tavukçunun oğlu kıvırcık saçlı çocuk, şimdi yeni saç stiliyle tekrar kendisini hatırlatmaktadır.  Hatıralar demişken, Perisiç'in de asla unutamayacağı iki şey vardır; ilki 15 yaşındayken biriktirdiği parası ile sağ ayağına yaptırdığı ve iki sene boyunca ailesinden sakladığı top oynayan tavuk dövmesi ile simgelediği çocukluk yıllarını geçirdiği babasının tavuk çiftliği ve son bir kez göremeden aniden yaşamını yitiren "koruyucu meleği" babaannesi.
Yarın Portekiz maçında İvan gol atıp, ellerini göğe kaldırsa, bilin ki kendisiyle her zaman gurur duyan babaannesine şükranlarını sunmaktadır...


Tribündeki Taraftarların Yarısını Tanıyorum


"Sahaya adım attığımda tribünlere bakıyorum ve orada bizi desteklemeye gelen taraftarlarımızın yarısını tanıyorum, Belki hepsinin adlarını bilmesem de simayen bir çoğunu tanıyorum"

Kari Arnason
İslandalı Oyuncu

330 bin nufuslu İzlanda'nın Euro 2016'daki taraftar desteğini anlatırken

23 Haziran 2016 Perşembe

Mandzukic'in Ters Dövmesi


"Beni öldürmeyen şey beni daha güçlü kılar"
Nietsche'nin meşhur sözünü beline dövme yaptırmış Hırvat Mandzukic ama söz seçimindeki özeni dövme yaptıracak kişide seçememiş ki İbranice sağdan sola yazılırken dövme soldan sağdan yazılmış...

22 Haziran 2016 Çarşamba

Serdar Aziz


Göçmen şehridir Bursa, evinden barkından kopmuş, ana vatana gelenlerin memleket edindikleri mekandır Uludağ'ın etekleri. Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk, Bosna... Osman Bey'in torunları zorunlu göçler, mübadeleler, asimilasyonlar sonrası ilk fırsatta dede topraklarında almışlardır soluğu. Bu ailelerden biri de 1955 yılında Yugoslavya ile yapılan anlaşma sonrası Makedonya Manastır'dan yeşil Bursa'ya göçen Aziz ailesidir. Tabii, kolay değildir göçmenlik, yer yurt, para pul geride bırakılmıştır da yeni bir hayat kurulacaktır, aile akrabalarının yanına yerleşir Zafer Mahallesine ama sevmez başkalarına yük olmayı göçmenler, özgürlüğüne de düşkündürler, bir göz oda olsun ama kendi evi olsun isterler ve çoluk çocuk, hanım yenge bir işe girerler vakit kaybetmeden. Sadri Aziz de aile bütçesine destek olmak için bir fabrikaya girmiştir ama gece düşlerinde Manastır'da bıraktığı futbol takımı vardır. Mahalleli onları, onlar etrafı tanıdıkça, Sadri'nin futbol yeteneği de fark edilir ve genç topçu artık Hipodrom sahasının toprak zemininde geçirir pazar izinlerini. Gündüzleri fabrikada, hafta sonları top peşinde yorulmaktadır da hiç şikayetçi değildir bu durumdan Aziz'lerin çocuğu.  Günler haftaları, haftalar ayları kovalar, Sadri  meşin yuvarlaktan sonra bir de Yenişehirli Nejla'ya gönlünü kaptırır.  Sözdü, nişandı, düğündü derken, genç çiftin bir oğulları olur. Baba Sadri, ilk evladını kucağına alır, öpüp, koklar ve her baba gibi kendi hayallerini evladına nasip etmesini diler yaradandan ama sevdiremez futbolu oğluna. İkinci evlat da kız olunca, 23 Ekim 1990 günü Zübeyde Hanım Doğum Evinde kucağına aldığı Serdar'dadır son ümidi: Futbolcu olacaktır Makedon Sadri'nin evladı...


Plastik toplarla mahalle arasında başlayan futbol serüveni, okul yıllarında sınıf ve futbol takımlarına seçilmeyle devam eder. Hafta içi ders "işkencesi" hiç çekilmez de, hafta sonu Bursa Atatürk Stadyumunda baba ile gidilen Bursaspor maçları her şeyi unutturur. Unutmak demişken, İnter Toto Kupasını nasıl unutabilir ki o minik yüreği, nasıl da ağlamıştır babasının kollarında o gece... Teksas tribününde kaptan Adnan'ları, Yalçın'ları, Sedat'ları izlerken o formaların içinde kendisini düşler de, futbol okulundaki hocaları onu orta saha oyuncusu yapmak isterler. "Boyun kısa oğlum, zayıfsın da, nasıl boğuşacaksın o forvetlerle" derler ve 6 numaralı formayı verirler Serdar'a. İnatçıdır ya Makedonlar, tuttuğunu koparırlar ya, zıplar, koşar, basketbol oynar da, ergenlikle birlikte genlerin de etkisiyle boyu uzar sarışın veledin.
10 yaşında Bursa Güvenspor'dan çıkar ilk lisansı, artık stoper oynayacaktır ve hafta sonları gittiği maçlarda Egemen'i seyreder titizlikle: Topu alışı, oyuna sokuşu, rakibe basışı, hakeme itirazı, forması, tozlukları, kramponları. Sadece Serdar'ın değil, Teksas tribününün de bayrak adamıdır kaptan Egemen. İki sene sonra Bursapor alt yapısına geçiş yapınca, futbol okuluna da para vermekten kurtulur, belki bir gün futboldan para da kazanacaktır, neden olmayacakmış ki? Futbol sevgisi ve hırsı birleşince, alt yapı kategorilerinde sürekli hocaların radarındadır genç Serdar ve artık idmanlarını izlediği "abilerinin" arasına karışma vakti gelmiştir. Genç oyunculara şans vermesiyle tanınan Raşit Çetiner, Genç Milli Takımdaki hocalık görevinden ayrılınca Bursaspor'un teklifine "evet" demiş ve ilk iş olarak namını çok duyduğu Vakıfköy Tesislerindeki genç yetenekleri keşfetmeye soyunmuştur. "Kim var elinizde?" diye sorduğu hocalar, ağız birliği etmişçesine "Serdar" cevabını verince, 16 yaşında liseli Serdar da hayallerine kavuşmuştur. Artık tribünden izlediği, Vakıfköy'de idmanlarını takip ettiği as takım ile antrenmanlara çıkacaktır. Lakin, Bursaspor zor bir süreçten geçmekte, tarihlerinde ilk defa düştükleri Birinci Ligten Süper Lige çıkma çabasındadır tüm camia. Başarılı da olur Raşit hoca, takımı üst lige çıkarır ama Serdar'ın talihsizliği olsa gerek, ona güvenen hocası sağlık sorunları nedeniyle görevi bırakmak zorunda kalır. Engin İpekoğlu genç oyuncuyu kadroda tutar da Bülent Korkmaz'ın Bursa'ya gelişiyle Serdar Aziz'ın adresi üçüncü ligde mücadele eden Merinosspor olur. Önce hocasına kızmış olsa da genç yetenek, daha sonra şöyle anlatacaktır o günleri: "Süper Lig'den 3. Lig'e gönderilmek insanda ister istemez bir moral bozukluğuna yol açıyor. Ama düşününce, Süper Lig'de kadroya giremiyorsunuz, maç oynayamıyorsunuz. Hocalarım da benim iyiliğimi düşündükleri için böyle bir karar veriyor. Üstelik Merinosspor zaten Bursaspor'un takımı. Yabancılık çekme gibi bir sorun yoktu. Aynı yerde, aynı tesislerde çalışıyorsunuz. Merinosspor'da yarım sezon oynadıktan sonra Samet Aybaba gelince beni yeniden A takıma çıkardı. Güvenç Kurtar döneminde ise ön libero ve sağ bek oynadım." Evet, zorlu üçüncü lig koşulları, Serdar'ın futboluna tecrübe katar, artık daha da özgüvenli ve sağlam basar ayakları yere.


Ve İstanbul'a Şükrü Saraçoğlu deplasmanına gidilen bir maçta, soyunma odasında Serdar'ın adını yazar Samet Aybaba taktik tahtasına. İki gün önce kutladığı doğum gününde verilen hediyelerin en değerlisidir Samet hocasının ona uzattığı forma. Güiza'yı tutacaktır, Semih Şentürk'e gol attırmayacaklardır partneri ve abim dediği Ömer Erdoğan'la birlikte. Görevlerini yapar yeşil-beyazlı stoperler, Fenerbahçe'nin forvetlerine geçit vermezler ama takım oyunudur futbol, maçı 5-2 kaybederler. Artık Bursasporlu taraftarlar da ismini öğrenmeye başlar Serdar Aziz'in ve alt yapıdan çıkan bu oyuncuya ayrı bir sempati duyulur tribünlerde. Genç savunma oyuncusu da elinden geldiğince mücadele eder, çocukluğunda hayallerini kurduğu yeşil-beyazlı formayı ıslatmadan terk etmez yeşil zemini.


İlk maç gibi ilk gol de unutulmaz ya, Serdar da PAF liginde attığı iki golden sonra 2008-2009 sezonunda Antalya deplasmanında kafayla kariyerinin ilk golünü de atar. "O maçtan önce yaklaşık 10 haftadır oynamamıştım. Stoper mevkiinde sakatlıklar olunca şans buldum. Maçtan önce en az 10 kişi bana gol atacağımı söylemişti. Oyuna da iyi başladım ve bu başlangıç moralimi yükseltti. Hücuma çıktığım bir pozisyonda takıma korner kazandırdım. Kornerde de Ali ağabeyin iyi ortaladığı topu kafayla ağlara gönderdim. Gerçi top birisine de çarptı ama sonuçta benim golümdü. Futbol hayatımda unutulmayacak bir anıydı benim açımdan." diye anımsar hala o mutlu günü. Güvenç Kurtar ile Bursaspor taraftarının arası açılınca hoca görevi bırakır ve Ertuğrul Sağlam, Serdar Aziz'in yeni hocası olur.  İlk sezonda Ertuğrul hoca Serdar'a forma vermese de, onunla yakından ilgilenir, moral verir ve özgüvenini sağlaması için A2 takımı maçlarına yollar. Serdar da diğer takım arkadaşları gibi hocasına inanır ve güvenir, tekrar yeşil-beyazlı forma ile Bursa Atatürk Stadyumuna çıkacağı günleri iple çeker. Gerçi mutludur da Serdar, oynamasa da Bursaspor tarihine ilk şampiyon olarak yazılan kadronun içinde yer almıştır. Ertesi sene işin içine Şampiyonlar Ligi girince rotasyonda kendine çokça yer bulur, Süper Lig ve Ziraat Türkiye Kupası maçlarında artık ilk onbire onun adını yazar Ertuğrul Sağlam...


Türkiye futbol kamuoyu Serdar Aziz ismini yeni yeni öğrenirken, dede topraklarından bir davet gelir genç stopere: "Gel bizim ulusal takımımızda oyna" Makedonya Futbol Federasyonu ülke futbolunu ayağa kaldırmak için Galli teknik adam John Benjamin Toschak ile anlaşmış ve kurt hoca Avrupa'daki Makedon asıllı topçuları tararken Bursaspor'lu topçuya da kancayı takar. "Makedonya milli takımında oynarsan, seni Real Madrid'e de götürürüm" diyen Toschak'ın teklifini elinin tersiyle iter Serdar ve "Ben Türk'üm, ay-yıldızlı formayı giyeceğim" der.  Defalarca kez genç milli takımlarda giydiği kırmızı beyazlı formayı, 16 Kasım 2014 günü Kazakistan maçında sırtına geçirir. Pek çok topçuya nasip olmayacak şekilde o maçta bir de gol atar Serdar... Sadece milli takımlardan değil, her transfer sezonunda İstanbullu üç büyüklerden de teklif alır Bursalı Serdar ama sürekli "Ben Bursa çocuğuyum, burada büyüdüm ve burada bayrak adam olmak istiyorum." diyerek teklifleri geri çevirir.  Bir bir kopar Bursa'dan takım arkadaşları da o inatla yeşil-beyazlı formaya bağlı kalır, kimse Bursa'dan gideceğine ihtimal vermez de, şanssız bir sakatlık yaşar ama tedavi süresince sahipsiz kaldığını düşünür. Yerel medyada da kendisi hakkında asılsız söylentiler çıkınca, iyice çöker. Hamza Hamzaoğlu da Galatasaray'dan gelen teklifi cazip bulup, "satılsın" raporu verince, Serdar Aziz'in futbol kariyerindeki ikinci takımı Galatasaray olur...


"Kahramanı olmak istediğim bir masalım var" der ya Serdar Aziz'in her şarkısını ezbere bildiği Sagopa Kajmer. İşte sana fırsat, yaz bir İstanbul masalı, içinde kahraman sen ol.

21 Haziran 2016 Salı

12 Meşale








Hırvatistan-Çek Cumhuriyeti maçının bitimine sayılı dakikalar kala Hırvat taraftarların sahaya atmış olduğu meşaleler, maçın durmasına neden olmuş, o dakikaya kadar 2-1 önde olan Hırvatistan milli takımı, duraklamalarda bir gol daha yiyerek 3 puanı elinden kaçırmıştı. Maç sonu hem Hırvatistan, hem de Avrupa basınında bu olay geniş yer bulmuş, takımları galip gelirken böyle bir olayın "ihanet" olduğu yorumları yapılmıştı. Peki, sahaya atılan "12 meşalenin" hikayesi nedir? Hırvat bir taraftarın mevzu hakkında yazdıklarını okuyalım:

              "Hırvatistan'da yaşayan halkın çoğunluğu koyun gibi. Son 25 senede ülkemizde çürümüş hükümetler ve "malı götürürken" yakalanan politikacılar var, insanların hayat standardı her geçen gün kötüleşiyor ama tahmin edin ne oluyor? Halkımız sürekli aynı iki partiye oy veriyor, bir dört sene HDZ partisini, ertesi dört sene SDP partisine. Protesto mu? Hırvatistan'da böyle bir şey göremezsiniz.
                 Şimdi aynı hırsızlık ve çürümüşlüğün başka bir örneğini Hırvat Futbol Federasyonunda görüyoruz. "Koyunların" bir çoğu bile Federasyon Başkanı Suker'in yardımcılığını yapan Mamiç'in kötü olduğunu söylüyor ama bu rezaleti de görmemezlikten geliyorlar zira milli takım Euro 2016'da oynuyor, herkes halinden memnun. Ve halkın milyonlarını çalan bu " adi herif", VIP tribününde oturup, sırıtarak  kimin milli takımı çalıştıracağına, hangi oyuncuların kadroda yer alacağına karar verebiliyor.
                 Saint Etienne'de atılan 12  bugün tüm medyanın gündeminde, insanlar sokakta bu konu hakkında yorum yapıyor, ultralar terörist ve Hırvatistan düşmanı olarak lanse ediliyorlar. Facebookta herkes maç günü tribünde olan ve ultralara benzeyen insanların kişisel bilgilerini paylaşıyor. Altı aydır memleket adına hiç bir şey yapmayan bu "sahte" hükümet, bugün başbakanın çağrısıyla toplanıp, ultralar için yeni yasa ve kanun çıkarma görüşmelerine başladılar. Sanki bir şaka. İnanılmaz...
                  Ve bir ay içinde Hırvatistan'da biz yeni bir seçime gideceğiz ve bizim "koyunlar" tekrardan aynı partilere oy verecek, ya HDZ ya da SDP kazanacak. Hırvatistan'da hiç birşey  değişmeyecek çünkü biz aptalız. Fakat, hey! Unutmayalım, biz Avrupa Şampiyonasında oynuyoruz...


Blog Widget by LinkWithin