İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2026 Cumartesi

İngiltere:1-2:Arjantin

 


¡Coronados de gloria vivamos

O juremos con gloria morir!

¡O juremos con gloria morir!

¡O juremos con gloria morir!

¡O juremos con gloria morir!

diye gözlerini kapamış, boğazlarında sinirler şişmiş, gırtlakları patlarcasına haykırıyordu mavi siyah forma içindeki Arjantinliler orta sahanın yarım çemberinin içinde. Yalnız da değillerdi, Atalanta Stadının 73 bin kapasitesinin yarıdan fazlasını ele geçirmiş olan vatandaşları da gün boyu sokaklarda coşmuş, bekledikleri anın gelmesiyle hazzın doruğuna ulaşmışlardı... 

"Zaferle taçlandırılmış olarak yaşayalım 

Ya da ölmeye şerefle yemin edelim!" diyen adamlar futbolun sadece futbol olduğunu mu düşünecekti? 82 senesindeki kendi deyimleriyle Malvinas adaları (Falkland) için İngilizlerle verilen savaşı bir kenara mı atacaklardı? Maradona 86'da Azteca stadında Kraliçenin evlatlarına "Siz bizim adamızı çalarsanız, biz de sizin icat ettiğiniz oyunu çalarız" dercesine herkesin bildiği o meşhur Tanrının Eli golü atmış, ama daha da ötesi bu oyunu en iyi Arjantinliler oynarı tasdik eden unutulmaz bir gol daha yollarken Shilton'ın kalesine Malvinas şehitlerinin ruhları şad oluyordu. 


40 sene evvel Buenos Aires'in gecekondu mahallesinden çıkan "ufak tefek" Diego'nun liderlik ettiği Arjantinliler İngilizleri "perişan ederken", şimdi de La Selleccion'ın başında başka bir "ufaklık" vardı: Lionel Andres Messi.  Onun hikayesi Diego'dan biraz farklıydı aslında, Rosario'da doğmuş ve Arjantinlilere özgü "pislikleri" öğrenmeden çocuk yaşta memleketinden ayrılmıştı da geri döndüğünde "ukala üst mahalleye" karşı "aşağı mahallenin" tek umudu olmuştu. 78'de Kempes ve 86'da Maradona'nın ellerinde kalkan Dünya Kupası futbolla yatıp kalkan bu memleketin çocuklarına çok uzun yıllar uzak kalmış da 4 sene evvel Messi Arapların pelerini bişti giyip La Albiceleste ( Beyaz ve gök mavisi) için kupayı üçüncü defa kaldırmıştı.

Arap diyarlarından "komşu kıtasına" gelen turnuvayı kazanıp mavi-beyazlı formanın göğsündeki logodaki yıldız sayısını dörde çıkartırken" ezeli düşmanları" Brezilya'ya da yaklaşmak istiyordu Arjantinliler ve bu yolda da zorlukla da olsa da, itiş kakış, dövüş içinde son dakikalarda da olsa yarı finale kadar gelmişlerdi ve rakip İngiltere'ydi. Bir yanda "sömürgeci" İngilizlerin rakip olması, bir yandan da bu kupada tüm yarı finalleri kazanmış bir Arjantin tarihi... Motive olmak için başka bir şeye gerek var mı?




Amerika'ya üniversite okumaya gelip futbolda "conilerin" beceriksizliği karşısında "Siz bu işi yapamıyorsunuz" diyerek hakem olmaya karar veren Fas kökenli İsmail El-Fath'ın düdüğüyle başladı "futbol savaşı". İki takım da çok yetenekli oyunculardan oluşuyordu ama saha içinde futbol  resitali görmek yerine "hata yapma" korkusu içinde "ayakları titreyen" topçular izledik koskoca 45 dakika. O kadar baskı vardı ki topçularda "uzaylı bu adam" denilen Messi bile bir sürü top kaybı yaptı. Hal böyle olunca, kalecileri korkutacak pek de pozisyon göremedik de Güney Amerikalıların sertliği ile Avrupalıları yıldırması dikkatlerden kaçmadı. Hele ki Messi'ye yapılan fauller sonrası tüm takımın onun etrafında toplanıp, kalkan olması maçı seyreden Ronaldo'yu fena halde kıskandırmıştır. Maçın hakeminin de kolay kolay faul düdüğü çalmaması da kıran kıran oyuna tuz biber ekince, Atalanta Stadı az kalsın antik Yunan arenalarına dönüyordu.


İngiltere adına Spence sol kanattan çıkışlarıyla Arjantinlileri tedirgin ederken, Kane orta sahaya kadar gelip takıma çıkışlarda destek oluyordu. Öte yandan rakipte Messi her topu aldığında iki kişiyle marke ediliyor, rahat hareket etmesine olanak tanınmıyordu. Karşılıklı rakip kalelerde baskı da yapıyor takımlar, gol yememeyi öncelerken, 35te James'in serbest atıştan ortası Emiliano Martinez'i zorlarken, iki dakika sonra Enzo Fernandez'in füzesi üst direği yalayarak tribünlere gidiyordu. 


İkinci devre Arjantin adına ilk tehlikeli atakta Alvarez'in ceza sahası köşesindeki şutunu Pickford çıkarıyor, dönen topta bir kez daha şansını deniyor Arjantinli golcü ve top kornere çıkıyordu. Arjantinliler ufak ufak baskı kurmaya yeltenirken, İngilizler de kontra ataklarla pozisyon arıyor ama başarılı olamıyor zira komut verilmişti : top geçsin adam geçmesin. İlk yarı Lisandro Martinez'in, 51.dakika Romero'nun sarı kartları bu sebeptendi. Lakin İngilizlerin savunma arkasına attığı bir başka uzun topta Arjantin savunması hata yaptı, topla buluşan Rogers'ın ortasında Gordon "fox in the box" misali altı pasta aniden belirip, topa herkesin bakışları arasından dokunuverdi. Gol.

"Evlat babaya benzer" boşa dememişler, Diego Simeone'nın oğlu sahanın en hırçınlarından Giuliano ilk devre ayaklarından çok "elleri ve çenesini" konuşturdu da son yarım saate girilirken atılan ara pasta az kalsın takımının beraberlik golüne imza atacaktı lakin Spence öyle bir dokundu ki, İngiliz tribünlerinden o meşhur "ohhh" sesi yankılandı. Öne geçen "Üç Aslan" birden hocaları Tuchel'in taktiği ile savunmaya çekildi ve topu tamamen Messi ve arkadaşlarına verdi. "Otobüüs çekmek" Mourinho'yu bir çok maçta kurtarmıştır da sahada Messi olunca işe yarayacak mıydı? Scaloni 64'te Gonzalez'i, 72'de Montiel, Otamendi ve De Paul'u oyuna sürerken, 81de de Lautaro Martinez ile gol yollarını güçlendirirken, Tuchel savunmayı sağlamlaştırmak için Burn ve OReilly'i sahay yolluyordu. 

İpleri eline alan 39 yaşındaki Messi sağdan soldan ortalarla takım arkadaşlarına gol attırmaya uğraş veriyor ve 68de Nico'nun yakın mesafeden kafasını Pickford parmak uçlarıyla çıkarıyordu. Maçın İngilizler lehine sonuçlanması neticesinde Ada basının Maradona'ya ithafen Pickford'un o kurtarışının üzerine atacağı manşet belliydi: Tanrının Eli.  Sadece Pickford korumuyordu İngiltere'yi, futbolun ilahları da onlardan yanaydı, 5 dakika sonra McAllister'in kafası da direkten dönmüştü, yine top çizgiyi geçmemişti... Olmayacak mıydı yoksa?

İngilizler savunmanın boyunu uzatmışlardı da kafaları hep rakipleri vuruyordu, 75 McAllister, iki dakika sonra arka direkte Nico Gonzalez... 


Dakikalar hızla eriyordu, tribündeki Arjantinliler tırnaklarını kemiriyor, saha içinde herkes bir telaş içindeyken, bir tartışma esnasında Bellingham'ın "Ronaldo senden daha iyi" dediği iddia edilen ve sadece kafasını sallayan Messi skorborda emin gözlerle bakıyordu. Zamanı gelmişti... Martinez'in ceza sahası dışından topunu kornere çelmişti Pickford ama dönüşünde golü kalesinde göreceğini nereden bilecekti? Messi kornerden topu aldı, ikili savunmayı üzerine çekti ve boştaki Enzo Fernandez'e meşin yuvarlağı pasladı, Chelsea'li topçunun füzesi de stadı yıkıyordu. 1:1...


Skorbordda eşitlik vardı da İngilizler çoktan "beyaz havlu atmıştı", ne ileri gidecek halleri vardı, ne de savunma yapacak, ringte iplere tutunan "kroke" halindeki boksör gibiydi ve nakavt eden yumruk 91de McAlşister'in şutunun bir kez daha direkten dönmesi sonrası kapılan topta Messi'nin muz ortasında Lautaro Martinez'in "babası ilk kramponlarını aldığı günden beri beklediği kafa vuruşuyla" geldi. Aşağı mahallenin çocukları yukarı mahalleyi bir kez daha yeniyordu...


Büyük ihtimal turnuva sonrası görevine son verilecek Tuchel'in Rashford ve Toney değişiklikleri bir fayda getirmiyor ve 11 dakika süren uzatma dakikaları biterken İsmail ElFath son düdüğü çalıyor ve bu tarihi maçı hatasız bitirmenin huzuru ile Allah'a şükretmek için secdeye gidiyordu.




2026 Dünya Kupasının en unutulmaz maçını herkes kendi bakış açısına göre değerlendirken, Arjantinliler açtıkları pankartla mesajı veriyordu: Las Malvinas Son Argentinas ( Malvinas Adaları Arjantinindir)

Stat: Atlanta

Hakemler: Ismail Elfath, Corey Parker, Kyle Atkins (ABD)

İngiltere: Pickford, James (Dk. 82 Burn) , Stones (Dk. 90+6 Toney), Guehi, Spence (Dk. 90+6 Rashford), Declan Rice (Dk. 82 OReilly) , Anderson, Rogers, Bellingham, Gordon (Dk. 72 Konsa), Kane

Arjantin: Emiliano Martinez, Molina (Dk. 72 Montiel), Romero, Lisandro Martinez (Dk. 72 Otamendi), Tagliafico (Dk. 81 Lautaro Martinez), Paredes (Dk. 64 Gonzalez), Simeone (Dk. 72 De Paul), Enzo Fernandez, Mac Allister, Julian Alvarez, Messi

Goller: Dk. 55 Gordon (İngiltere), Dk. 85 Enzo Fernandez, Dk. 90+2 Lautaro Martinez (Arjantin)

Sarı kartlar: Dk. 37 Anderson (İngiltere), Dk. 42 Lisandro Martinez, Dk. 51 Romero, Dk. 90+4 De Paul (Arjantin)

3 Temmuz 2022 Pazar

Forma Değişim Ritüeli


Hakem maçın son düdüğünü çalar, taraftarlar çoşkun ya da üzgün koltuklarından ayrılıp, çıkışa yönelirken, saha içindeki topçular ise o değişmez ritüele başlarlar: birbirini tebrik edip, el sıkıştıktan sonra formalarını değişirler...

Neredeyse her maç, asla aksatılmayan bu forma değiştirme ritüeli nasıl ortaya çıktı? 

The Athletic'ten Rob Tanner bu "yazılı olmayan maç sonu kuralını" araştırmış, ben de ultras/Movement blog okurları için tercüme edeyim dedim...

Buyurun bakalım...

Tarihe kayıtlarına geçen ilk forma değişimi Fransa ile İngiltere arasında 1931'de oynanan müsabakada, Fransızlar tarihlerinde ilk defa İngilizleri yenince, hatıra olması için rakip formalarını isteyince gerçekleşmiş.

O tarihten sonra da her maç olmasa da özel anları ölümsüzleştirmek ve çoğunlukla milli maçlar sonrası futbolcular dayanışma, arkadaşlık ve bu güzel oyuna duyulan saygıdan dolayı forma değiştirmeye devam etmişler.

Lakin, Sir Alf Ramsey ve Alex Ferguson gibi hocalar kulüp renklerinin kutsallığından ve o forma için akıtılan kan ve terin değerinden dolayı oyuncularına maç bitiminde rakipleriyle forma değişimini yasaklamışlar.

Hocaların forma değiş tokuşu ile ilgili talebelerine gösterdiği tepkilerinden birini Martin O'Neill'in 1996 yılında malzeme sorumlusu olarak atadığı Leicester City çalışanı Paul McAndrew'den dinleyelim: "Forma değişimi ile ilgili hatırladığım ilk örnekler 97 ya da 98 yılında Martin dönemindeydi. Steve Walsh, Arsenal maçından sonra Dennis Bergkamp'ın formasını aldı. Maçı kaybetmiştik ve Steve soyunma odasına koridorunda formayı bana fırlatıp 'Patron bunu görmesin' dedi ama hoca görmüştü. Martin oyuncularla konuşmadan önce bana geldi ve kimin forması olduğunu sordu, Bergkamp cevabını verdim. Sonra soyunma odasına gidip, Bergkamp'a en yakın olduğu dakikanın bu formayı aldığı an olduğunu anlatıp, Steve'i kelimenin tam manasıyla paramparça etti."

Yıllar geçtikçe maç bitiminde oyuncuların rakipleriyle forma değişmesi o kadar yaygınlaştı ki, sadece maç sonu topçular üzerlerindeki formalarını rakiplerine vermekle yetinmiyor, devre arası da forma değişimi yapılırken, maç öncesi yapılan "rezervasyonla" soyunma odalarından da karşılıklı olarak hatıra formalar takas ediliyor. Premier Lig takımlarının malzeme sorumluları oluşturdukları WhatsApp grubundan maç öncesi birbirleriyle iletişime geçip, forma siparişi alıyorlar.

Devre arasında terden ıslanmış formayı yenisiyle değiştirmek ya da yırtılma veya yaralanıp formanın kanlanma ihtimaline karşılık her oyuncuya maçtan önce genellikle iki adet forma veriliyor. Eğer topçular isterse bu formaları arkadaşlarına ya da ailelerine hediye etmek için, yardım kuruluşuna bağışlamak ya da maçtan sonra değiştirmek için alabilirler ama her birinin parasını da ödemek zorundalar.

Çoğu futbolcu kendisine verilen bu formaları alıyor ama hayatında forma istediği tek kişinin Zinedine Zidane olduğunu söyleyen Messi gibi bazıları da değiş tokuşu pek sevmiyorlar. Messi forma değiş tokuşunu umursamadığını belirtiyor ama kendisine rakip oyuncular tarafından yapılan teklifleri de geri çevirmiyor ve sonuç olarak devasa bir forma kolleksiyonuna sahip. Belki, 2016 Uluslararası Şampiyonlar Kupası maçından sonra Leicester City'li Marc Albrighton'dan aldığı forma da Zidane'nın formasının yanında asılıdır. O maçta sadece Albrighton almadı Messi'nin formasını, Jamie Vardy ve bir kaç oyuncu için daha maç öncesi Messi forması ayarlandı.

Messi gibi efsaneler her zaman da bonkör olmuyor. Genellikle forma istemek görevi malzemecilerin olurken  Atalanta-Juventus maçından sonra, Alman savunma oyuncusu Robin Gosens Ronaldo'dan forma istemek için herkesten önce kendisi yanaştı ünlü topçuya. "Maçın bitiş düdüğünden sonra forma için ona gittim ama Ronaldo kabul etmedi. " diye yazıyor otobiyografisinde Alman topçu. "Cristiano, formanı alabilir miyim? diye sordum ama o bana bile bakmadan cevapladı: Hayır!" "Fena halde utandım. Oradan uzaklaşırken, kendimi ezilmiş hissettim. Bilirsiniz, başınıza utanılacak bir durum gelir ve birinin görüp görmediğini öğrenmek için etrafa bakarsınız. Bu durumdaydım ve bunu gizlemeye çalıştım."

Ama Gosens en sonunda Ronaldo formasına kavuşur. Nasıl mı? Takım arkadaşı Hans Hateboer bir gün bir mağazadan Ronaldo forması satın alır ve takım arkadaşına Atalanta soyunma odasında hediye eder.

Sadece futbolcuların formaları talep görmüyor yeşil sahalarda, West Bromwich Albion'ın yardımcı antrenörü olan Sammy Lee'nin 2020-21 sezonunun son maçı bitiminde Marcelo Bielsa'yı yakalayıp, ceketini istediği de biliniyor. Daha önce küme düşmesi kesinleşen West Brom'un, Leeds'e de 3-1 kaybettiği maçın bitiş düdüğüyle Lee'nin bu isteği karşısında şaşıran Bielsa, önce ceplerini yoklar ve içerde değiş tokuş yapacağını işaret eder meslektaşına.

Bazen takas tek yönlü olurken, çoğu zaman da maçın anlam ve önemine binaen iki taraf da oldukça istekli oluyor. "Micky Adams bizim hocamızdı ve Premier Ligden düştüğümüz gün Manchester United ile oynuyorduk" diye hatırlıyor McAndrew. "Fransa milli takım kaptanı Laurent Blanc onlarda oynuyordu ve bizde de John Ashton adında genç bir oyuncu vardı. Maçtan sonra John, Blanc'tan formasını istedi, Blanc üstündekini çıkarıp verdi ve 'Şimdi sıra sende" dercesine John'a baktı. John utanarak 'Ne, benim formamı mı istiyorsun?' diye sorunca Blanc 'Tabii ki' cevabını verdi. Laurent Blanc'ın evinde John Ashton'ın formasının olması fikri beni sevindiriyor."

Bazı futbolcular aynı formaları sezon boyunca elinde tutarlar. Leicester'lı Youri Tielemans çok nadir forma değiştirmekte, çoğunlukla kendisine verilen formaları geri çevirirken, takıma kiralık gelen bir genç oyuncu forma ücretini duyana kadar formaları kendisine alıyormuş, sonra geri vermeye başlamış.

 Premier Ligde forma giyen oyuncuların bazıları forma değiş tokuşunu çok önemsemeseler de eğer daha alt ligden bir takımla maça çıkarlarsa ya da yurt dışında oynarlarsa, forma istekleri çok fazla olmakta ve bu talepleri geri çevirmek de pek karşılaşılan bir durum olmamakta.

Leicester, bir vakit FA Cup için daha alt ligden bir takımla karşılaşmaya deplasmana gittiğinde forma talepleri o kadar aşırı olmuş ki, rakip takımın hocası formaları kendisi almış ve maç bitimi takımın en iyi performans gösteren topçusundan başlayarak hatıra formaları oyuncularına vermiş. Maçın adamı, istediği formaya sahip olabilmiş böylece. Hocanın bunu yapma nedenlerinden biri de yedeklerin maçın bitimiyle birlikte sahaya koşup, popüler oyuncuların etrafında forma isteme sırasına girme görüntüsünü engellemekmiş.  

"Hereford United ile deplasmanda oynadığımız bir FA Cup maçını hatırlıyorum" diyor McAndrew "Maç 0-0 bitti ve turu geçecek takım tekrar maçına kaldı. Maç sonu tüm formalar gitmişti. İkinci maçta onları yendik ve karşılaşma sonunda yine kapımız çalındı. Tekrar forma istiyorlardı. O yıllarda forma bulmak zordu, kendi forma üreticimiz Fox Leisure vardı ama onlardan da yeni forma almak zordu. Forma üreticileri yeni formaları stada maç günü getireceklerini söylerlerdi ve saat 12 olmuş ama benim elimde forma yoktu! Formaları getiren elemanı gördüğümde duyduğum rahatlama inanılmazdı."

Alt lig takımlarının forma istekleri o kadar fazla ki, Premier Lig takımları sezon öncesi hazırlık maçlarında giydikleri formalara futbolcu ismi yazmıyorlar uzun zamandır.

Forma takası genellikle malzeme sorumluları tarafından yapılıyor ama futbolcular rakip takımdan birini önceden tanıyorsa, eski takım ya da milli takım arkadaşıysa maç sonunda ya sahaya çıkış tünelinde ya da soyunma odasında bireysel de takas işini gerçekleştirebiliyorlar.


2014 yılı Liverpool-Real Madrid Şampiyonlar Ligi maçının devre arasında, Liverpool 3-0 mağlupken Balotelli ve Pepe forma değiştirmiş, ikinci yarı başlarken Brendon Rodgers Balotelli'yi çıkarıp, Lallana'yı oyuna alır ama maçtan sonra Rodgers bunun taktiksel bir değişik olduğunu, forma değişimine tepki olmadığını söyler."Forma değişme olayını sizden duydum, ama böyle bir durum varsa ben bundan hoşlanmam. Bu tip olayların başka ligler ve başka ülkelerde olduğunu görüyorum ama burada kesinlikle olmaz ve olmamalı. Geçen yıl burada bir topçuyla sorun yaşadım ve eğer bu da bir sorun olacaksa, bununla da uğraşırım." diye açıklamalarda bulunmuş Liverpool hocası maçtan sonra.

Eski Arsenalli Andre Santos'un da 2012 kasımında takımının Manchester United'a 2-1 kaybettiği maçın devre arasında eski takım arkadaşı Robin van Persie ile forma değişmesi oldukça konuşulmuş ve eleştirilmişti.

Maradona'nın Tanrının Eli adını verdiği golle Arjantin'in İngitere'yi Dünya Kupasından saf dışı ettiği maçtan sonra İngiliz oyuncular için rakipten forma istemek pek hoş olmasa da, o gün Maradona'nın formasını alan Steve Hodge geçen aylarda bu formayı 7 milyon sterlinden daha yüksek bir fiyata açık arttırmada sattı.


Bazen formalar değiştikten sonra geri de istenebiliyor. Leeds'in efsanevi kanat oyuncusu Eddie Gray, 1970 FA Cup finalini Chelsea'ye 2-1 kaybettikten sonra David Webb'in formasını almış. Sonraki yıllarda kulüp tarihinin ilk FA Cup'ı olduğu için, Londra kulübü Gray'e ulaşmış ve ondan Webb'in formasını Stamford Bridge'deki kulüp müzesine koymak için kendilerine satmasını istemiş.

"Forma biriktirme pek bana göre değil ama gelecekte bunların ne kadar değerli olacaklarını düşünürsek, her maç sonrası takas yaparız." diye açıklamış görüşlerini Eddie Gray. "Bu forma benim için çok önemli değildi ama Chelsea David'in formasını müze için isteyince, sorun etmedim. Steve Hodge gibi bir şey yapmadım. Ama onun için de mutluyum, Maradona'nın formasına sahip ve ona iyi şanslar diliyorum."

İngiltere'nin Almanya karşısındaki meşhur 5-1lik galibiyeti sonrası yaptığı hatrickin ve takımının farklı galibiyetinin rakip üzerindeki etkisini görmek için Michael Owen forma değiştirmek için Almanya soyunma odasına girmiş ve Jorge Bohme'den giyilmemiş bir forma almış. Owen'ın bu takasından 21 yıl sonra İngiltere ile Almanya'nın 1-1 sonuçlanan Uluslar Ligi maçı bitimi kameralar Antonio Rudiger'i Harry Kane'den forma isterken yakaladı.

Euro 96'da da Wembley'de unutulmaz bir forma takası gerçekleşti. İngiltere-İskoçya maçının devre arasında oyuncular soyunma odalarına doğru yürürken, Paul Gascoigne formasını çıkarıp daha önce kızının büyük bir Gascoigne hayranı olduğunu açıklayan Rangers'tan takım arkadaşı İskoçyalı Stuart McCall'a uzattı. "Formayı bana verdi ve bu kızın için hediye dedi. Çok cömert ve düşünceli biriydi" diye açıklamış görüşlerini McCall.

Diğer takımların formaların biriktirenler için bu formalar çok önemli, kariyerlerinin önemli anılarını hatırlıyorlar onlara baktıkça. Eski Leicester'lı savunma oyuncusu Christian Fuchs'un da New York'taki evinde Avusturya, Bochum, Schalke ve Leicester günlerinden Raul, Rooney ve diğer takım arkadaşlarından 200den fazla forma var. Ama onun için en önemlileri kendi kariyerinden mihenk taşı olan maçlar ve sezonlara ait olanlar, özellikle 2016'daki Premier Lig şampiyonluğu gibi.


Leicester City
'nin formaları takımın 2015-16 sezonunda şampiyonluğa koşarken ve sonrasında rakipler için çok arzu edilir olmuştu.

Forma değişimi bugünlerde öyle bir hal aldı ki Leicester gibi takımlar 1990'larda hem as takım hem de rezerv takım için sezonu 100 formayla kapatırken, şimdi 1200den fazla forma kullanıyorlar bir sezonda. McAndrew bugünlerde formasız kalmadığını belirtiyor ama 2015-16 sezonunda forma yetistirmkte çok zorlandığını da belirtmeden geçmiyor. "Bazı maçlarda mavi formaları saklamak için zorunlu olmadığımız halde deplasman formalarını giyiyorduk. Hiç başıma gelmese de elinde forma kalmadığında, bazen kulüp mağazasından istemek zorundasındır. Ama o sene onlar da yılbaşında tüm formaları satmışlardı."

"Çocuklar bana forma konusunda yardımcı oldu. Ama, iç sahada şampiyonluğu kutladığımız Everton maçında 2016-17 sezonu giyilecek yeni formaları giymeseydik, çok zorlanacağımı biliyordum, çünkü biri formasını yırtsa ya da kanlasaydı, çok sıkıntı olacaktı. Sadece bir set forma vardı ve onu da seremonide giyecektik. Yeni forma benim için kurtarıcı oldu."

Covid-19 protokolleri forma değiş tokuş kültürüne sekte vursa da, bugünlerde eski kültür tekrar geri gelmekte.

10 Haziran 2021 Perşembe

Tarih Tekerrür Eder Mi?


Okul yoğunluğu, podcast telaşı, çoluk çocuk derken blog sayfalarına yazı karalamayı epeyce unuttuk, bu vesileyle vefakar blog okuyucularından özür dileyerek, başlamak istedim yazıya...

Bildiğiniz üzere pandemi nedeniyle EURO 2020 geçen yıl yapılamadı, biz de elimizde maç ve uçak biletleri hayallerimiz bir başka bahara kalmış olarak evlere kapanıp, bir seneyi geçirmek zorunda kaldık. Bir yıllık gecikmeyle yarın Avrupa Şampiyonası start alıyor ve turnuva boyunca elimizden geldiğince ilginç haber ve maç yorumlarıyla ultras/Movement sayfalarını canlı tutmaya çalışacağım.

Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında Türkiye'nin katılmadığı durumlarda Hırvatlar varsa, nedense kalbimi çalıyor damalı formalı Dalmaçyalılar, bu sene de "Bizim Çocuklar"la birlikte Hırvatları da ayrı gözle izleyeceğim, o nedenle turnuvayla ilgili ilk haber D Grubundan gelsin. İngiltere ve Hırvatistan pazar günü saat 16.00'da karşılaşacak ve bu maç öncesi ilginç bir istatistik göze çarpıyor.

İngilizler, bugüne kadar katılmış oldukları Avrupa Şampiyonalarında ilginçtir ilk maçları kazanamamışlar. Şöyle ki:

-1968'de Yugoslavya'ya 1-0 kaybetmişler,

-1980'de Belçika ile 1-1 berabere kalmışlar,

-1988'de İrlanda'ya 1-0 yenilmişler,

-1992'de Danimarka ile golsüz berabere kalmışlar,

-1996'da İsviçre ile 1-1 kalarak yenişememişler,

-2000'de Portekiz'e 3-2lik skorla kaybetmişler,

-2004'te Fransa karşısında 2-1lik bir mağlubiyet almışlar,

-2012'de Fransa ile berabere kalmışlar,

-2016'da Rusya ile 1-1lik bir skor var...



Öte yandan, Hırvatlar ise D Grubunda yer aldıkları tüm Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında gruplarından çıkma başarısı göstermişler. 1996 yılında İngiltere'de Portekiz'in ardından ikinci olurken, 2016 Fransa'da birinci ve 2018 yılında Rusya'da da Arjantin'in önünde grup lideri.

Bu ilginç istatistikler doğrultusunda bakalım pazar günü İngilizler, Rusya'daki Dünya Şampiyonasında elendikleri Hırvatlardan intikam alabilecek mi yoksa yine tarih tekerrür edip, turnuvaya galibiyet almadan mı başlayacaklar...




30 Mayıs 2020 Cumartesi

Dennis Bergkamp Röportajı




Arsenal'in "Uçan Hollandalısı" Dennis Berkamp'ın Arsenal'e imza atmasının 25.yılı yaklaşırken, Daily Mail için eski takım arkadaşı Martin Keown, kendisiyle zoom üzerinden bir röportaj yapmış, Sportsmail'den Kieran Gill de onlara katılmış. Eski günlerden unutulmaz anılarla başlayan sohbette Hollandalının geçmişi dair bir çok ayrıntıyı da hafızasında sakladığı görülüyor.

Bergkamp: Zeminden sorumlu görevli bize sahaya girmeyi yasakladığı için küçük tahta bir kalas vardı orada.

Keown: Steve Braddock'tu o. "Sen Dennis Bergkamp olabilirsin ama cumartesiye kadar benim sahama girmezsin!" Senin gibi mükemmeliyetçi bir adamdı.

Bergkamp: Çok gülmüştüm. Herşeyi harika yapmak isteyen hırslı bir herifti. O sahaya yaptığı bakım için bir kaç ödül de almıştı, bu yüzden onu suçlayamam.

Gill: Total Futbol ile büyüdün. İnter Milan'dan Arsenal'e transfer olmadan önce "sıkıcı, sıkıcı Arsenal"i hiç duymuş muydun?

Bergkamp: Hayır! Bana verdikleri sözleri yerine getirmedikleri için İnter'den ayrılmaya karar verdim. Bir çok seçenek vardı ama İngiltere'ye gitmek istedim. Buraya tatile gelirdik, bu yüzden David Dein ve Bruce'la telefonda konuştum. Arsenal'in hikayesi şahaneydi. Topçuları ne çok yaşlı ne de çok genç olan, Londra'nın sıkı bir takımı olan Arsenal'de bir şeyler başarabileceğimizi düşündüm ve kendimi de hiç zaman kaybetmeden evimde hissettim. Ama 25 sene? Hiç farkına varmadım...

Keown: Yemekhanemiz vardı ama sen önceleri akşam yemeği için eve gidiyordun.

Bergkamp: Yemekler oldukça yağlıydı, hiç de futbolcuların yiyecekleri türden değildi.

Keown: Arsene Wenger bizim yemeklerimizi değiştirmeden önce, sen bize başka bir yol göstermiştin.

Bergkamp: Evet, Wenger değiştirdi. Bazen çok aşırıya kaçıyordu, hotele gittiğimizde bütün mini bar bomboş oluyordu. Tamam, alkollü içecekleri çıkart ama Pepsi ya da Cola'yı bırak. Herşeyi değiştirmişti de onu da suçlayamam, Avrupa tarzı bir uygulamaydı. Hollanda ve İtalya'dan geldim, diyetisyenler yoluyla yiyeceklerimiz kontrol altına alınıyordu. Ama Wenger'in yaptığı İngiliz topçular için tamamen bir şoktu. İsveç'te yaptığımız ilk sezon başı kampı hatırlıyorum, tabii ki uçakla gitmemiştim, oraya ailem ve eşim Henrita'yla gitmiştim. Maçımız vardı ve ertesi gün de çift idman yapacaktık. Eşimle yürüyüşe çıkmıştık ve de ne göreyim, tüm İngiliz topçular ellerinde biralar barın dışında kafa çekiyordu. Ertesi gün idmanda herhangi bir sıkıntı yoktu ve akşam tekrar barda aynı rutine devam ettiler.

"Bergkamp'ın babası oğluna isim verirken Manchester United'lı Denis Law'dan esinlenmiş ve onun da bir resmini asmış Amsterdam'daki evlerinin duvarına. Küçük Dennis de o duvara karşı topla "paslaşarak" futbola ilk adımını atmış"

Keown: Ben de aynıydım, Dennis. Duvarda kendimin çerçeveli bir fotoğrafı vardı.

Bergkamp:
Küçük Diego Maradona gibi!

Keown: Duvar en iyi arkadaşımdı çünkü topu her zaman bana geri veriyordu.

Bergkamp: Bizim nesil böyleydi. Ajax'ta gençlerle yaptığımız bir tartışma vardı. Onlar Play Station'larla, televizyonlarla, cep telefonlarıyla vakit geçirdikleri için dışarı çıkmıyorlar ve "10.000 saat kuralını" yerine getiremiyorlar. Oysa bana göre çok fazla antrenman yapmalılar.

Keown: Arsenal'e o inanılmaz yeteneğinle geldin ve Wenger'de de gelecekle ilgili inanılmaz bir vizyon vardı. Başlangıçta onunla nasıl anlaştın? Her birimizi 15er dakikalık mini-toplantılara çağırdığını hatırlıyorum. Bir liste yapmıştı ve en yaşlımız Andy Linighan'la başlamıştı.

Bergkamp: Aklımda olan tek şey Arsenal'in bana verdiği sözlerdi. Bruce'la bir sezon geçirmiştik ve hiç de fena değildi. Avrupa Kupalarına katılmıştık. Daha sonra, İskoçya'da sezon öncesi kampı yapmıştık ve o kovulmuştu. Arsene gelir gelmez, biz onunla oturduk ve konuştuk. Onun futbol felsefesi benim futbol anlayışımla uyumluydu- hücum futbolu, topa sahip olma ve yaratıcılık.

Keown: Wenger'in idmanlarındaki cansız mankenleri hatırlıyorum ve biz daha önce antrenman sahasında böyle bir şey görmemiştik. "Ne s..im bu yahu?" diye şaşırmıştık. Ama sen o anı kaçırmamış ve mankenin önünden ani bir dönüşle, mankeni egale etmiştin. Highbury'de bir maçta top bana gelmişti, ne yapacağımı bilmiyordum ki senin o dönüşü yaptığını gördüm, topu oynadım ve sonrasında gol yapmıştık. Newcastle'a da böyle harika bir gol atmıştın.

Bergkamp: Maçtan sonra "Bunu bilerek mi yaptın?" diye mesajlar almıştım. Aklımda hiç soru işareti yoktu, Robert Pires'in attığı pasla başlayan bir çok ufak hareketin sonucuydu. Şans değildi yani. Bütün mesele top,savunma ve kaleciye doğru kendini odaklamaktır, sonrası zaten geliyor.

Gill: Kariyerinin en iyi golümüydü?

Bergkamp: 1998 Dünya Kupası Çeyrek Finalinde Arjantin'e attığım daha özeldi. Saatlerce top kontrolü, bitiricilik, denge ve ayak çalışması sonucu gelen bir goldü.

Keown: Evet, özeldi o gol. 55 metreden gelen bir pası tek dokunuşla kontrol edip, savunmacıyı geçip, sağ ayak dışıyla golü atmıştın. Her türlü topu kontrol edebiliyordun, sanki ayağında kancalar vardı.

Bergkamp: Parlak parmak ucu! Topla rahat olmak olarak da adlandırabilirim. Ayağımdaki topa bakmak zorunda değilim, çünkü orada olduğunu biliyorum. Gözlerim bağlı bile bunu yapabilirim.


"Bergkamp'ın 2013 yılında çıkan Sükunet ve Hız adlı kitabının bir bölümü Türbülans adını taşıyor. Orada şu meşhur uçak korkusunu ve 1994 Dünya Kupasından sonra uçmayı neden bıraktığını anlatıyor. 'Inter'de oynarken deplasmana gitmeden önce havaya bakıp, hava durumunu düşünmek çok korkutucuydu' "


Bergkamp: Nereden geldiğini bilmiyorum. Uçmaktan ziyade psikolojik bir durum aslında. Beni gerçekten rahatsız ediyordu. Bir kaç deplasmandan sonra iyice kötü olmaya başladım, uyuyamıyordum. Sürekli uçuşu düşünüyordum ve bir karar vermek zorundaydım ki insanlar da beni iyi tanır, bir karar verirsem arkasında yüzde yüz dururum ve başka bir yol da seçmem.

Tabii ki kaçırmak istemediğim bir kaç maçı kaçırdım ama en sonunda bu korkuyu kafamdan silip attım ve harika bir kariyerim oldu. Bu beni daha iyi bir oyuncu ve insan yaptı, o yüzden iyi bir karardı.

Keown: Ama uçmadan A'dan B'ye gitmek için saatlerce yorucu yolculuk yapıyorsun. Örneğin, Newcastle deplasmanı. Uçardık ve oraya varıyorduk. Oysa sen hala Vic Akers'le (Arsenal'in malzemecisiyle) yoldaydın.

Bergkamp: Vic bu yolculukları seviyordu. Eğer tersini söylerse, ona inanmam. ben pek kafaya takmıyordum, bana rahatsızlık vermiyordu. Eğer takımdakiler uçarsa, ben de Vic'le mini karavanla gelirdim, kendimi daha iyi hissediyordum.

Keown: 2003'te sözleşmenin uzatılması esnasında bu durum bir problem oluşturdu mu?

Bergkamp: Hayır. Arsenal'e gelir gelmez bundan bahsettim ve onlar problem çıkarmadılar. Kendimi evde hissediyordum, çok anlayışlı davrandılar. Benim yapmak istemediğim şeyleri yaptırmak için bana baskı kurmadılar.

Keown: Bir savunmacı olarak sana karşı oynamanın nasıl bir his olduğunu biliyor musun Dennis? Oyun başladığında savunmacı der ki "Ben Bergkamp'ı alırım, diğer arkadaşım da Thierry Henry'i tutar. Sonra sen orta sahaya yöneldiğinde, Bergkamp'ı takip edersem, savunma Henry'yle baş başa kalır."

Bergkamp: Bu benim ufak savaşımdı.

Keown: Sekiz sene arka arkaya birinci ya da ikinci bitirdikten sonra Arsenal, üçüncü ve dördüncü olmaya başlamıştı. 2006'dan sonra takıma ne oldu?

Bergkamp: Arsene deneyler yapmaya başladı.

Keown: Beşli orta saha. Seni orada kullanmak yerine Fabregas'ta ısrar etti. Sen forvette başlar ve sonra orta sahaya kayardın ama Wenger bunu değiştirdi. Fabregas'ın yaptığı gibi oyuncu ortada başlayıp, hücüma katılırdı. Yıllar sonra Arsenal'in ünlü kanat oyuncularından biriyle konuştum, ona neden her zaman kenarda durduğunu sordum, serbest oyna dedim, Arsene öyle istedi dedi.

Bergkamp: 2006'dan sonra Arsenal'de oyun çok fazla orta sahada oynanıyordu. Hücüma giden oyuncu yoktu ve sadece tek bir forvet vardı.

Gill: Şampiyonlar Ligini kazanamamak her ikiniz için de büyük bir pişmanlık mı?

Keown: 1998 -2000 arasında iç saha maçlarımızı Wembley yerine Highbury'de oynamamıza izin verilseydi, Şampiyonlar Liginde çok daha ileri gidebilirdik. Nou Camp'ta 1-1 berabere kaldığımız maçtan sonra onların sahasının Highbury'den 10 metre daha geniş olduğu için Wenger'in endişelendiğini hatırlıyorum. Rövanşı Wembley'de 4-2 kaybetmiştik.

Bergkamp: Rakiplerimiz için Wembley'de oynamak bir hayalin gerçekleşmesiydi.

Keown: Fiorentina'lı Gabriel Batistuta'nın sahaya çıkarken ellerini ovuşturup "Wembley. Muhteşem" dediğini hatırlıyorum.

Bergkamp: Onlara yüzde beş daha fazla güç veriyordu. Daha iyi motive oluyorlardı. İlk senelerde kulübün Şampiyonlar Ligini kazanmayı planladığını düşünmüyorum. Ama geliştikçe, bir şansımız olduğunu düşündük. Finale çıktık ama kazanamadık.

"Henry ona "Usta" der, Wright ise "Uzay mühendisi" ve Bergkamp antrenmanlarda kendine has hareketler yapardı. " Bir kere bir gol atmıştın" diye hatırlar Keown "Marco van Basten'in İngiltere'ye attığı gibi. Herkes durmuş ve seni alkışlamıştı."

Johan Cruyff onu 17 yaşında Ajax'ta oynatmaya başlattı ve Hollanda basını Bergkamp'ı "gölge santrafor" olarak tarif ediyordu o yıllarda. Cruyff'tan, Wenger'den çok şey öğrendi, peki Arteta'ya nasıl bakıyor?


Bergkamp: Arteta'nın Chelsea'ye karşı ilk maçını izledim. Takımla yapmak istedikleri oldukça açıktı. Öndeki dörtlü topun peşinde olup, rakibe baskı yapıyordu, orta saha oyuncusu arkadaydı. Büyük bir boşluk vardı. Marco van Basten, Ruud Gullit ve Rijkaard'lı Arrigo Sacchi'nin Milan'ını hatırlıyor musun? İdmanlarda birbirlerine halatlarla bağlıydılar ki maçta da aralarındaki mesafe açılmasın. Bizim takımımızda bu müthişti, her zaman bağlantı vardı, boşluk hiç yoktu.

Keown: Arteta'nın üzerinde çalışacağı bir konu?

Bergkamp: Evet, onun üzerinde çalışıyor ama zamana ve değişik oyunculara ihtiyaç var. Yavaş yavaş topa sahip olmaya başlıyorlar. Sahada üçgenler oluşturuyorlar ve top ayağında olan herkesin üç seçeneği oluyor. Şu an eskisinden daha iyiler. Ama farklı bir kültür oluşturmak zaman alıcı bir şey. Bizim Arsene ile yaptığımız gibi saatlerce çalışmaları lazım.

"2008'de Bergkamp, Ajax'ta görev aldı ve Donny van de Beek ve Matthıjs de Ligt'in futbola sunulmasında ön ayak oldu ama 2017de görevi bırakmak zorunda kaldı."

Bergkamp: Genç takımla ilk onbir arasında bağlantı olmak istedim. İyi bir yoldaydık ama kötü bir şekilde sonuçlandı. Ama futbolun nasıl olduğunu bilirsin. Tekrar futbola dönmek isterim.

Keown: Özlüyor musun?

Bergkamp: Evet. Ajax benim için kapanmış bir defter. Tekrar gençlerle çalışıp, onları as takıma çıkarmak istiyorum, belki İngiltere'de olabilir.

Keown: Seni tekrar görmek isterim. Futbol seninle daha güzel bir spor.


21 Şubat 2020 Cuma

Hooligan Hakem


Premier Ligin ünlü hakemlerinden Mike Dean, Peter Crouch'un "That Peter Crouch Podcast" adlı yayınına konuk oldu ve oldukça çarpıcı itiraflarda bulundu. 51 yaşındaki hakem, taraftarı olduğu Tranmere Rovers'ın maçlarına gittiğinde tam bir hooligan gibi davrandığını ve bazen de "kafayı sıyırdığını" belirtti. "Deplasmanlarda rakip tribüne yakın olmayı tercih ediyorum" derken, hiç hakeme küfrettin mi sorusuna da "Evet, bunu bir kaç kez yaptım, kendimi tutamadım" diye cesurca itiraf etti.

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Liverpool 2 (5)-(4) 2 Chelsea


"Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfürü basar bir durumda.

Herkes istediğini söylüyor. Herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine…


Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi, dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu’na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdim, orada."

diye anlatıyor üstat Nazim Hikmet Taksim Stadında seyretmiş olduğu Galatasaray-Fenerbahçe maçını. Çarşamba günü Liverpool ve Chelsea arasında oynanacak UEFA Süper Kupa maçını seyretmek için evden çıkıp, Taksim'den Gümüşsuyu üzerinden İnönü Stadını geçerek Beşiktaş çarşı içine yürürken aklıma bu satırlar düşüverdi. Bir tarafta Liverpool şehrinin kırmızılıları, diğer tarafta Londra'nın mavilileri ve onlara eşlik eden başta Türkiye'den olmak üzere Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Irak, Lübnan, Almanya gibi ülkelerden gelen futbolseverler elde alkollü-alkolsüz içkiler, dillerde tezahüratlar, yüzlerde gülücükler unutulmaz bir futbol festivalinin keyfini doyasıya çıkarıyorlardı.

Taksim ile başladım yolculuğuma, zira "Beyoğlu sadece Cim Bom Bomundur" diyen ve "İstanbul is red" (İstanbul Kırmızıdır) felsefesine sahip bizler için hem renklerinden hem de temsil ettikleri felsefeden dolayı kalbimizde yeri özel olan Liverpool'a "Welcome" demesek ayıp olmaz mıydı? İstiklal Caddesi boyunca daha sonra stadyumun içinde de şahit olacağım üzere 10 kırmızı formalıya iki mavili olacak şekilde dağılmıştı taraftar yoğunluğu. Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Göztepe, Kocaelispor, Karşıyaka formalı taraftarlar da yok değildi tabii hem sokakta hem de stadda. Galatasaraystore'un önünden geçerken de sanki herkese yerini ve haddini bildirmek istercesine sarı-kırmızılı taraftarlar buluşmuş "We are the best Galatasaray" tezahüratı yaparken, İngilizler onları videolamakla meşgüldüler. Tabii, İngilizler demişken, fırsatı kâra çevirmek isteyen "uyanıklar" da onları rahat bırakmıyordu, 10 liraya satılan maç günü hatıra atkıları "30 Törkiş lira" diye 11.M.Salah formalılara "itelemeye" çalışıyorlardı. Etrafı gözlemlerken esas mekan Nevizade'ye varmam da çok zaman almadı. Galatasaray'ın maç günleri sarı-kırmızıya bezenen mekanlar, kırmızı-beyaz renkler içindeydi ve You Will Never Walk Alone diye inliyordu. Bir bira söyle, otur ve adamların bu işten nasıl keyif aldıklarını seyret... Zaten barların çoğunda da o ortamı yaşamak için gelen memleket insanımız doluydu...



Liverpool'luları görmüşken, bir de Chelsea'lileri nasıl eğleniyordu, onlara da bakmak için "tabana kuvvet" indik Gümüşsuyu'ndan aşağıya... Aslında gözlemleme işine tersten başlayıp, maç saati yaklaşınca ultrAslan ile  Beşiktaş deplasmanlarında pek çok kez yaptığımız gibi bu kez de Liverpool'lularla kortej halinde Taksim'den aşağı inmek vardı diye iç geçirmedim değil. Trafiğe kapalı yollardan İnönü Stadına ulaşıp, selfie çeken değişik milleten futbolsever arasından sıyrılıp Beşiktaş çarşı içine vardım. Maç günleri Beşiktaş taraftarının toplanma noktası olan Kazan ve yanındaki alan oldukça boşken, çarşı içi bar ve meyhaneler tıklım tıklımdı ve Beşiktaş  ile Chelsea formalı taraftarlar birlikte "Chelseaaaa, Chelseaaa" diye tezahürat yapıyordu. Londralıların Beşiktaş'a konuşlandırma sebebi acaba Beşiktaş'ın Chelsea ile ilgili mutlu anları ve Liverpool ile ilgili de "unutmak isteyeceği" hatıralar olmasından mıdır diye düşünürken, baskın İstanbul sıcağında bir bira söylemenin vakti gelmişti. Eve misafirin geldiği günler çocukların en sevdiği anlardır, zira anne-babalar ortam keyifsizleşmesin diye normalde çocuklarına koydukları yasakları gevşetir ya, çarşamba günü de İstanbul sokaklarında öyle bir ortam var gibiydi, ellerinde bira şişeleri ile taraftarlar trafiğe kapalı caddelerde dolaşıyor, sokak ortasında oturup "geyik çeviriyordu". Bekçiler ve polislerin de yüzü gülüyordu çünkü maçı bekleyenler farklı takım taraftarı da olsa yan yana duruyor, omuz omuza tezahürat yapıyor, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. "Kadı kızında da o kadar kusur olur" misali bu "süküneti" bozan birkaç taraftar çarşı içine "Beşiktaş sen bizim herşeyimizin" diye bağırarak gelip, gözüne kestirdikleri üç sarı-lacivert formalı taraftarı Fenerbahçe'ye küfrederk oradan uzaklaştırdı ama Galatasaray formalı bir genç erkek ve kız bir taraftar "Avrupa fatihiymiş Galatasaray" tezahüratına elleriyle dört işareti yaparak cevap verip, mekanı terk etmiyordu. Kokoreç, midye, patates, bira, viski hiç olmadığı kadar fazla tüketilirken, maç saati yaklaştıkça da coşku kat sayısı zirve yapıyordu...

 



İnönü Stadına doğru tekrar geri döndüğümde kalabalık artmış, televizyon muhabirleri elde mikrofonlar röportaj yaparken, son bir ümit olarak "I need ticket" (Bilet lazım) yazılı kartonlarla dolaşan taraftarlar göze çarpıyordu. Milli amigo Birol da oradaydı, kızgındı, öfkeliydi, belki de şu finali neden iki Türk takımı oynamıyor diye hayıflanıyordur, bilinmez... Elimde kağıt bilet yoktu, mobil uygulama vardı ve telefonun da şarjı yarıya iniyordu, n'olur n'olmaz diye kapılar açılır açılmaz attım kendimi içeri. Belki de telefon bahaneydi, pasolig memleket stadlarına girdiğinden beri "ara vermiştik" tribün hayatına, polis araması, turnike geçip stadın çimlerine bakma özlemi sokuverdi beni daha saat 7de İnönü Stadının kale arkası tribünlerine. Eski stadı biliyordum ama yenisine ilk defa ayak basmıştım, biletim en tepede olmasına rağmen görüş açısı hiç de fena değildi. Türk Telekom Arena gibi soluk ve soğuk da gelmemişti, "eski tribün" ruhu hala yaşatılabilirdi. "Mecidiyeköy'den çıkmasaydık, Sami Yen yıkılmasaydı, biz de stadı ufak tefek tadilatla büyütseydik" düşüncesi bir hançer gibi yüreğimi kaza kaza oyarken, "seni yıkan dozerin" diye sinkafı ağzımdan kaçırıverdim.



Dedim ya pasoligten beri maçlara gitmiyorum, e-biletle birlikte tribünler nasıl, herkes kendi koltuğuna oturabiliyor mu bilmiyorum da söz konusu UEFA Süper Kupa maçı olunca sinema-tiyatro izler gibi herkes kendi yerini bulup, oraya çöküveriyordu. "Ben erken geldim, şurası sahaya daha yakın, buradan daha iyi gözüküyor" günleri geride kaldı galiba. Bilet başvurusu yaptığımda "Acaba Liverpool mu, Chelsea tarafımı çıkacak" diye merakım, maça bir kaç gün kala birden aklıma düşen "Ulan, bunlar bu biletleri dünyanın değişik ülkelerine sattılar, karışık oturtacaklar bizi "fikri ile cevabını bulmuştu. Futbol kitaplarından ve dergi makalelerinden okuduğumuz eskiden Galatasaray-Fenerbahçe maçlarında taraftarlar iç içe otururmuş hikayelerine benzer kırmızı-mavi formalılarla karışık dolmaya başlamıştı tribünler. "Olmaz ya, oldu varsayalım, biz Fener'le Londra'da Süper Kupa maçı oynasak böyle iç içe oturtmazdı polis, araya barikat çeker, her taraftarın gideceği yer belli olurdu" düşüncesi bu "ecnebilerle" hem saha içindeki oyunda hem de tribünde çok farklı olduğumuz acı gerçeğini de bir kenara yazalım yüzümüz kızararak...

Dakikalar ve saatlerin geçmesiyle tribünler dolmaya başlarken, pankartların azlığı dikkatimi çekti. İngilizlerin üst üste alta alta bez bayrak ve pankartla donattıkları tribünleri aklıma getiriyorum da, beklediğim manzarayı pek göremedim. Karşı kale arkasının köşesinde kulüpten bilet almış Chelsea'li taraftarlar orayı güzelce donatmışlardı ama onlarla aynı tribünde olduğum için Liverpool'luların ne kadar bayrak ve pankart astıklarını göremedim. Nazım Hikmet'in belirttiği gibi "ortalıkta bir söz ve düşünce hürriyeti" vardı, taraftarlar futbolcular sahaya ısınmaya çıktıklarında kendi "adamlarını" yüreklendirmek için bağırıyorlardı, özellikle Salah ve  en çok alkışı alan "şahsiyetler" olmuştu. Bir de maç başlamadan stat hoparlorlerinden çalan You Will Never Walk Alone bestesi ile kırmızılılar"orgazm" olurken, Chelsea marşı da sanki "ayıp olmasın" diye çalınmış gibiydi.





Kupa seremonisinde halk dansları topluluğunun gösterileri, TRT Çocuk Korusunun Ampute Genç Milli takımla birlikte Bob Marley'in Three Little Bird şarkısı ve takım kaptanlarının sahaya ellerinde kazandıkları kupalarla girmesi futbol ateşini daha da alevlendiren hareketlerdi.


Maça gelirsek, sezon öncesi hazırlık maçlarında pek varlık sergilemeyen iki takımdan Liverpool bu hafta başlayan Premier Lige rakibine 4 gol atarak müthiş bir başlangıç yaparken, Chelsea ise tam tersi Manchester United'tan 4 gol yiyerek merhaba demişti taraftarına. Norwich City karşısında sakatlanan kaleci Alisson oynasaydı Chelsea'nin Liverpool önünde şansı mucizelere kalmıştı ama şimdi kupa için biraz daha şansı var diyen Mehmet Demirkol gibi Liverpool'lu oyuncular dahil herkes kırmızılıların maçı domine edeceğini düşüne dursun, Lampard topçularını iyi motive etmişti bu dev maça. Oyun belki Kloop'un takımının baskısı ile başladı ama maçı ciddiye alan Chelsea başta Kante ve Pedro ile dakikalar ilerledikçe maçta dengeyi kurdu ve yakaladığı ataklarla, direkten dönen topla "gol atacağım" mesajı vermeye başladı da kırmızılıların uykudan uyanacak halleri yoktu. Onlar uyuyadursun savunmanın arkasına Pulusiç'in attığı topla buluşan Oliver Giroud, Adrian'a acımadı... Maç başladığından beri bizim tribünler gibi aralıksız bağırmak yerine ara ara ama etkili şekilde tezahürat yapan Liverpool taraftarı susarken, coşma sırası mavililerdeydi. Liverpool'lular neye uğradıklarını şaşırmış, sahada "boş beleş" dolaşırken, kalelerinde ikinci golü de görüverdiler... Milan'ın bir zamanlar Atatürk Olimpiyat Stadında Liverpool'a yaptığını şimdi Chelsea mi yapacaktı derken, kadın yan hakem ofsayt bayrağını kaldırıp, can simidi atıyordu Kloop'un öğrencilerine...

Hakem demişken UEFA tarihinde bir ilki yapıyor, böylesi önemli bir maça kadın hakem görevlendiriyordu, bizim Cüneyt'i de dördüncü hakem yapmışlardı ev sahibi ülke kontenjanından. Fena da yönetmedi Fransız Stephanie Frappart maçı, cesurca düdükler çaldı, avantajları oynattı, oyunu hiç kesmedi neredeyse. Yardımcıları da çok dikkatliydiler, Chelsea'nin gollerini ofsayt diye iptal ettirdiler ki televizyondan seyredenler kararların doğru olduğunu belirtiyordu. Bu arada UEFA Frappart'ı sahneye yeni çıkarıyordu da bizim kadın hakemimiz Lale Orta çok seneler öncesi erkek maçında sahaya çıkmıştı ama reklamı pek iyi yapılmadı...


İlk yarıda Chelsea'nin ne yaptığını bilen ve gittikçe cesaretlenen oyunu sonrası attığı gol dışında bir de sahaya giren bir taraftar akıllarda kalmıştı. Bu tür finallerde maç oynanırken "davetsiz misafirlerin" oyuna dahil olduğunu görmeye alıştık ama yurt dışında bu iş genellikle ulusal ya da küresel bir olayın protesto çığlığı olarak yapılırken, bizde ise sahaya girenin bir youtuber oluğunu öğrendim maçtan sonra. Geçtiğimiz günlerde ağırlaştırılarak meclisten geçen Futbolda Şiddetin Önlenmesine Dair 6222 Sayılı Kanuna göre bakalım bu "eleman"la ilgili nasıl bir işlem yapılacak ama şimdiden futbolseverler kendisine tepki gösterip can evinden vurmuşlar: takipçilerinin takibi bıraktığını görmek bir youtuberın en büyük kabusudur ve o sahaya girme eylemi bu youtuber için "dimyata bulgura giderken, evdeki pirinçten olmak" eylemine dönüşmüş oldu... (Yazıyı yazarken ilginç bir tweet düştü önüme: Maçtan sonraya sevdiği futbolcunun formasını almak için sahaya giren bir futbolsever yakalanıp, spor polisine teslim edilmiş ve kendisine Liverpool'un oymayacağı tüm maçlarda karakola gelip, imza atması cezası uygulanmış. Premier Lig, Carlig Cup, FA Cup, Şampiyonlar Ligi maçları, say say bitmez, bu olay gerçekse bu arkadaşın işi zor.)


Sanki devre arasında Kloop soyunma odasını terketmiş de Fatih Terim takımı motive etmişçesine başladı oyuna Liverpool, arzulu, istekli, hırslı ve ilk yarıda sergilediği "uyuşuk" ruh halinden sıyrılmış gibi. Beraberlik golünü de Mane ile erken buldu ve rahatladı... İstediği oyunu da oynamaya başladı, özellikle Firminio'nun maça dahil olması alışık olduğu düzene sokmuştu kırmızılıları, ceza sahası önünde toplara istasyon yapan oyuncu olunca, Salah olsun, Mane olsun çok daha rahat kaleciyle karşı karşıya kalıyorlardı da maçı koparacak gol bir türlü gelmiyordu. Son on dakikaya girilirken, önce Salah'ın, sonra da Virgil'in topunu çıkaran kaleci Kepa maçı yeni güne sarkıtıyordu. Süper Kupanın sahibi uzatmalar sonrası belirlenecekti...

Uzatma dakikalarında iki takım da kontrollü bir oyunu tercih edince, maçta tempo düşmeye başladı. İşte o anlarda stadyumun sahibi Beşiktaş'lı taraftarlar "Beşiktaşım oleyyyy" tezahüratına başlamasın mı. İlginçtir tezahüratların en yoğun yapıldığı yer camların ve demirlerin kaldırılmış olduğu deplasman tribünü tarafıydı, hani Beşiktaşlıların Galatasaray, Fenerbahçe, Bursaspor, Trabzonspor taraftarlarınca seslerinin bastırıldığı bölüm. Düşünmeden edemedim, bu stadın akustiğinin en iyi bölgesi orası mı acaba? Hazır camlar-demirler-teller kaldırılmışken, Beşiktaş'ın "kafa tayfası" o bölgeyi kendine mesken edinse hiç fena olmayacak, iyi ses çıkıyor oradan... Tabii, kaderin cilvesi Beşiktaşlılar kendi gösterisini yaparken Mane ikinci golü atıyor ve onları susturuyordu. O ara çaprazımızda Beşiktaş formalı bir taraftar ile Liverpool atkılı gencin arasında bir itişme ve kavga başladı... Sebebi 8-0lık maç husumeti olabilir mi? Bilemedim...


Liverpool artık buradan maçı bırakmaz derken, hiç olmayacak bir pozisyonda Alisson'un yerine bu maçta kaleyi koruyan Liverpool'un İspanyol kalecisi Adrian Chelsea'ye bir penaltı ikram etti ve mavililer de bu jesti golle sonuçlandırdı. Buraya kadar gelen Süper Kupa maçı penaltılara gitmeseydi olmazdı, ikinci uzatmada özellikle Lampard'ın takımının gol girişimleri başarısız olunca iş penaltılara kaldı.


Geçtiğimiz sezon Manchester City'e karşı oynanan Lig Kupası finalinde Chelsea'nin eski hocası Sarri, penaltılar öncesi kaleci Kepa'yı değiştirmek istemiş ama İspanyol kaleci oyundan çıkmayı reddetmiş ve penaltı atışlarında kalesini korumuştu. Tabii, o maçı kaybetmişti mavililer... Bakalım kendisine bu kadar güvenen Kepa, 11 metre atışlarında takımına Süper Kupayı getirebilecek miydi? Yoksa futbolun ilahları maçın buraya gelmesine neden olan Adrian'ı mı göklere çıkaracaklardı? Origi ve Aleksander-Arnold'ın penaltı atışlarında Kepa az kalsın "Sarri, görüyor musun beni,ben penaltı kalecisiyim" diye övünecek kurtarışlar yapacaktı ama şans kırmızılıların yanındaydı. Öte taraftan Lampard son penaltıyı genç oyuncu Abraham'a vererek belki de maçtaki tek hatasını yapıyordu. Tammy Abraham son atış için topu eline aldığında Liverpool taraftarı sanki olacakları sezmiş gibi birden tezahürata başladı, uğultu ve yuhlamalar arasında topu beyaz noktaya koyan Abraham'ın aklından kim bilir neler geçmiştir, ileride belki otobiyografisinde bunları anlatacaktır da görünen o ki kalecinin sağ ya da sola yatacağını düşünüp, "garanti" olsun diye tam ortaya vurmayı planlamıştı, öyle de yaptı Abraham ama Adrian ondan tecrübeliydi, bir saniye geç yattı ve ayakları kalenin ortasında kalınca, topun çizgiyi geçmesine müsaade etmedi...



Adına yakışır şekilde "son damlasına" kadar oynanan finalde Liverpool gülerken, Chelsea ise "hak ettiği" maçı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyordu. Maç sonu stadı terk ederken gözüme polisin arama noktasındaki tellere asılı duran ülke bayrakları dikkatimi çekti. Maça bayrak sokmak yasak mıydı ki? Fotoğraf makinesi yasak olduğu için makineyi evde bırakıp maça gelince, bu yazının fotoğrafları da ajanslardan olmuş oldu bu arada, kusura kalmayın...

Nazım usta ile başladık, yine onundan alıntı ile bitirelim... İki İngiliz takımının kapışmasında kırmızılılar kazandı, mavililer üzüldü ama herkes kendi payına " güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdi, orada."




Not:"Fotoğrafların bir kısmını GazeteDuvar yazarı Volkan Ağır'ın twitter hesabından alıp kullandım. https://twitter.com/volkan_agir "

29 Mart 2019 Cuma

Eden Hazard Röportajı


Memleketinden HLN gazetesine soru-cevap röportajı veren Eden Hazard hayatı ve tercihlerine dair bir çok hayranının bilmediği gerçekleri dile getirmiş. İşte Hazard'ın röportajının tamamı.

- Bir günlüğüne kardeşinin yerinde olmak ister miydin?
Hazard: Thorgan harika biri ve ben sadece bir gün değil, bir çok defa onun yerinde olmak isterdim.

-Ya Cristiano Ronaldo?
Hazard: Tabii ki. Onun ulaştığı mükemmelik seviyesinde olmayı kim istemez ki? Harika olurdu öyle bir şey olsa.

-Maçlarda savunma yapmayı sevmiyorsun değil mi?
Hazard: Haklısınız, sevmiyorum.

-Bira mı şarap mı tercih edersiniz?
Hazard: İllaki seçim yapmam gerekirse bira derim ama kırmızı bir Bordeaux şarabna da hayır demem.

-Üç hamburger yiyebilir misin?
Hazard: Eğer küçüklerse, tabii ki yerim ama hamburgerler büyükse üçüncü hamburgere hayır derim.

- Hiç sigara kullandın mı?
Hazard: Evet, sigara içtim.

-Tottenham Hotspur mu Arsenal mı?
Hazard: Çocukken Thierry Henry hayranıydım.

-Real Madrid mi Barcelona mı?
Hazard: İkisi de büyük kulüp...

-Lille mi Paris Saint-Germain mi?
Hazard: Lille

-Kylian Mbappe mi Neymar mı?
Hazard: Mbappe'yi seçerdim çünkü onu çok iyi tanıyorum.

- Kariyerini MLS'te sonlandırmak ister misin?
Hazard:Hayır. Gelecekte neler olacağını kimse bilemez ama Amerika'da oyanayacağımı düşünemiyorum.

-Kariyerini Belçika'da sonlandırmak ister misin?
Hazard: Evet ama bilirsiniz bu işler değişiklik gösterebilir.

- Bir gün Ballon d'Or kazanacak mısın?
Hazard: Evet, kesinlikle...

-Politikayla aran nasıl?
Hazard: Politikayla ilgilenmiyorum.

-O halde Brexit seni pek ilgilendirmiyor?
Hazard: Bu durum beni oldukça ilgilendiriyor çünkü bir çok Chelsea'li çalışan Brexit'ten etkilenecek ve ben her gün onlarla konuşup, neler olacağı konusunda endişeliyim.

- Çin'de oynamak ister misin?
Hazard: Hayır.

- Barcelona bu sene Şampiyonlar Ligini kazanacak mı?
Hazard: Belki... Ama Ronaldo her sene Şampiyonlar Ligini kazanıyor ama bu sene işi oldukça zor.

- Chelsea mavisi mi Real Madrid beyazı mı?
Hazard: Mavi

- Jose Mourinho mu Rafa Benitez mi?
Hazard: Mourinho

-Zamanında gelmek mi yoksa gecikmek mi?
Hazard: Ben her zaman randevularıma zamanında gelirim.

15 Şubat 2019 Cuma

Spiderman Vardy


Leicester City'nin geçtiğimiz günlerde yaptığı idmanda sürpriz bir ziyaretçisi varmış: Spiderman... Örümcek adam Leicester'ın idmanına çıkmakla kalmamış, hatta takımın hocası Claude Puel'i de biraz da korkutmuş. Maskeyi kafadan çıkarınca kim mi çıkmış ortaya, Jamie Vardy... Peki, bu şakayı neden yapmış Vardy, onu da kimse bilmiyor...



Blog Widget by LinkWithin