22 Ağustos 2019 Perşembe

Emre B'nin Küfrü ve Türk Spor Medyası


Süper ligde yeni sezon açıldı açılmasına da maçları sadece evinde yayıncı kuruluşa sahip olanlar ya da kafe yahut kahvehaneye gidenler izleyebildi zira yayıncı kuruluş maçların özetlerini televizyon kanallarına vermedi. Hal böyle olunca da TRT Spor olsun, ASpor olsun yapmış oldukları programlarda maçları gösteremediler, tartışmalı pozisyonlarda da Erman Toroğlu, Bünyamin Gezer sözlü olarak anlatmak zorunda kaldılar yaşanılanları izleyenlere, teknoloji çağında yaşadığımıza bakın, trajikomik. Durum böyle olunca da özellikle Fenerbahçe- Gazişehir maçında hakem Arda Kardeşler'in yönetimi (yönetememesi desek belki de daha doğru olur) bir çok sporseverin gözünden kaçmış oldu. İlk 20 dakikada Fenerbahçe lehine çalınan üç penaltı kararı daha önce pek sık rastlanan durum değilken, özellikle ev sahibine verilen ilk penaltıda faulun nasıl olduğunu hala anlayabilmiş değiliz. Maç esnasında hakemin bu penaltıya karar verirken VAR'a da gitmediği söyleniyor ki bu daha da vahim, çünkü Gazişehir aleyhine çalınan üçüncü penaltıda VAR'dan elle temas arandığı ve yakalandığını izledik maçı seyredenler olarak.

Arda Kardeşler sadece penaltılarla gündeme geldi memleketimiz spor yorumcuları tarafından da neredeyse hiç kimse Emre Belezoğlu'nun hakemin hemen önünde rakip oyuncuya sarf ettiği "f..k off" tan bahsetmedi. Ben oturup tek tek maçtan sonraki gazeteleri okumadım ama okuyan biri vardı, ASpor'da Hıncal Uluç ve Güven Taner'le 90'A programını yapan Kemal Belgin şöyle diyordu:
"Sabah, Hürriyet, Milliyet, Star, Fanatik, Fotomaç. 6 gazete. 12 kişi yazı yazmış, maçın kritiğini.
Emre'nin rakibine İngilizce bayramını kutlamasını bir tek Ahmet Çakar yazmış. Bir tek. Gürcan Bilgiç, hayır. Rüştü Recber, hayır. Büyük otorite Uğur Meleke, hayır. Şansal Büyüka, hayır. Ercan Güven, hayır. Ali Sami Alkış, hayır. Mehmet Demirkol, hayır kere hayır. Erman Özgür, hayır, Zeki Uzundurukan, hayır. Gürkan Kubilay, hayır. Emre Bol, hayır. İşte sizin Türk spor basını. Ama ben yazdım, Allaha şükürler olsun."

Sosyal medya bu küfür ile çalkalanırken, ülkemizin "güzide!" futbol yorumcuları "üç maymunu oynamışlar" Kemal Belgin'e göre... "Ne tuhaf değil mi?" diye klasik bir soru soracağım da söz konusu Emre olunca nedense bunu garipsemedim. Bırakın garipsemeyi, Başakşehir'den Fenerbahçe'ye transfer olduğu zaman aklımdan bu sezon olacaklarla ilgili geçenin fragmanı sahneye konulmuş oldu. Bu daha ligin ilk haftası, rakip Gazişehir, maç rahat, fark yapılmış, stres yapılacak bir durum yok ve Emre rakibinin "bayramını kutluyorsa" Kemal Belgin'in deyimiyle, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor maçlarında neler olur, onun siz hayal edin... Bir de ona hakemleri hayal edin, nasıl görmeyecekler, duymayacaklar, hayal edin...

Emre'nin küfrü ve spor medyasının üç maymunu oynadığını yazdık ama Fenerbahçe'nin Vedat Muriqi ile attığı ikinci golde maçı anlatan Melih Şendil'in "coşmasına" ne demeli. Maçın spikeri transfer döneminde Galatasaray'a mı gidecek Fenerbahçe'ye mi gidecek diye gündemi meşgul eden Vedat'tan o kadar etkilenmiş ki golcü oyuncuyu "gol kralı" zannediyomuş bugüne kadar. Evet, zannediyomuş zira golden sonra "2019-2010 Futbol sezonu gol kralı mesaiye erken başladı" tarzı bir şeyler söyledikten sonra bir kaç kaç dakika aradan sonra hatasını düzeltirken de "Özür dilerim, 2019-2020 sezonu gol kralı dedim, 2018-2019 sezonu olacaktı" diye yanlışına devam etti. Oysa hata yıllarda değildi, Vedat Muriqi'nin asla gol kralı olamadığındaydı ...

İşte daha ligin ilk haftası geride kalmışken, spor medyamızın hali bu kadar "içler acısı"... Oysa çok mu zor, gördüğünü, duyduğunu yazmak... Maç anlatırken, araştırarak o koltuğa oturup, tuttuğumuz takımın renklerinden arınarak futbolseverlerin karşısına çıkmak...

Neydim Ne Oldum #43


David De Gea


21 Ağustos 2019 Çarşamba

Neydim Ne Oldum #42


Kevin De Bruyne



18 Ağustos 2019 Pazar

Denizlispor:2-0:Galatasaray


Trabzonspor efsanesi Dozer Cemil'in adının verildiği 2019-2020 Futbol Sezonunun açılış maçında geçen senenin iki ayrı lig şampiyonu Galatasaray ile Denizlispor karşı karşıya geldi Denizli'de. Galatasaray, geçen yıl olduğu gibi yine golcüsünü transfer edemeden lig maratonuna başlarken, bu kez bir de kulübede Fatih Terim yoktu zira imparator geçen sezonki Başakşehir maçından sonra üç maç ceza almıştı. Ev sahibi de yeni kurulan bir takımdı, onlar da transferlerini daha tamamlayamamışlar, takım olmak yolunda zamana ihtiyaçları vardı... Ligin açılış maçı olunca istatistikçiler için de bulunmaz nimetler vardı bu maçta, sezonun ilk başlama vuruşunu Denizlisporlular yaptı, ilk korneri ev sahibi kullandı, ilk penaltıyı Selçuk kaçırdı, ilk penaltıyı Stachowiak kurtardı, Galatasaray adına topla ilk temas eden Mariano oldu, ilk golü Recep Niyaz attı, ilk sarı kartı Oğuz gördü, kırmızı kartla ilk atılan futbolcu Marcao oldu... Maşallah "yok yoktu" maçta... Hatta uzun zamandan beri Muslera ilk defa uzaktan gol de görmüştü kalesinde...


İlkler demişken Seri, Jimmy Durmaz ve Babel dışında geçen yılki şampiyon kadronun aynısıyla sahaya çıkan ve birbirlerini tanıyan Galatasaraylıların karşısında yan yana oynadığı arkadaşının adını bile belki tam telafuz edemeyen Denizlispor olunca, Galatasaray ilk 5-6 dakikada kolayca 3-0 öne geçebilecekti... İkinci dakikada Jimmy Durmaz'ın pasını iki adımdan Diagne kaleye yollayamazken, iki dakika sonra Babel'in sekip kaleciyi de aşan vuruşunda Diagne yine "maçın içinde" değildi. Sarı-kırmızılılar yakaladıkları pozisyonlar sonrası "Biz bu maçı alırız" diye gevşeyince ev sahibi ilerleyen dakikalarda dengeyi sağladı ama 25. dakikada Diagne ceza sahasında topla buluştuğu anda Oğuz tarafından ayağına basılarak düşürüldü. Önce hakem devam kararı verdi ve Denzlispor tehlikeli bir kontraya çıkarak Marcao olmasaydı az kalsın sezonun ilk golünü de atacaktı da top kornere çıkınca VAR hakemi uyardı.

Maçın hakemi Abdülkadir Bitigen'in pozisyonu incelemesi esnasında aklıma bir şey oldu: yayıncı kuruluşunun bizlere o esnada VAR odasındaki monitörlerden izlettiği görüntüler hakemin izlediği görüntüler mi? Zira pozisyonun penaltı olduğunu gösteren çok açık bir açı varken, sürekli hakeme müdahalenin anlaşılmasının zor olduğu açılar seyrettiriliyordu.

Neyse penaltı verildi, topun başına Selçuk geçti ve kaptan daha önce 11 metre vuruşlarını sürekli gol yaptığı tarafa değil de bir kez kaçırdığı köşeye attı ve yine kaçırdı... O esnada lig bittiği günden beri sosyal medyada kendisine her türlü hakaretin yapıldığı, takımdan gitmesi için bir sürü baskının oluşturulduğu, hatta işi ileri götürüp küfür dahi edilen Diagne geldi. Aklı sahada olan ve taraftarın arkasında olduğunu düşünen Diagne o penaltıyı Selçuk'a bırakmazdı, gerekirse kavga eder ve o topu alır, penaltıyı da atardı, hele ki saha kenarında Fatih Terim yokken, bunu "kesin" yapardı... Hatta ikinci dakikadaki golü de atardı Diagne ama maalesef sosyal medya taraftarı elindeki değeri yerin dibine sokma konusunda çok maharetli...


Penaltı atışı öncesi ise oldukça ilginç bir ana tanık olduk. Selçuk topu beyaz noktaya dikerken, Babel de "akıllı ve çabuk" davranıp ceza sahası çizgisinin kaleye en yakın tarafını kendine seçmiş ve beklemekteydi. Yeşil-beyazlı bir topçu geldi ve Babel'i itmeye çalıştı, Hollandalı "burası benim" diyerek gitmeyince hakem ilginçtir iki topçuya da sarı kart gösterdi. Neydi Babel'in suçu? Yerini vermemek mi?

Selçuk'un penaltıyı kaçırması Galatasaraylıların moralini bozarken, ev sahibini de cesaretlendirmişti. Daha istekli savunma yaparken, maç öncesi planladıkları gibi kontralarla da Muslera'nın kalesine gelmeye başladılar. Maç devam ederken, aklıma geçen sezonki Akhisar deplamanı düştü, hani her şey iyi giderken Rodrigues'in Sinan'ın elinden topu alıp penaltıyı kaçırması ve sonrasında ev sahibinin 3-0 gibi farklı bir skorla Galatasaray'ı mağlup etmesi. Olur muydu böyle bir facia tekrar? Oldu da...

Hazırlık maçlarında pek formda gözükmeyen Marcao, Akhisarspor'la oynanan Süper Kupa maçında da sahada "yokları" oynamıştı ve şöyle bir tespitte bulunmuştuk Brezilyalı stoper hakkında:

"Peki, neydi yolunda gitmeyenler? Öncelikle savunmada oynayan Luyindama ve Marcao sanki hazırlık maçı oynarcasına "lakayit" bir tavır sergilediler. Özellikle Brezilyalı stoper neredeyse sahada hiç yoktu, rakibini kaçırdı, hatalı paslar attı ve de son dakika ceza sahası içinde en yapılmayacak olanı yaptı, topun auta çıkmasını beklerken "uyuyakaldı"... Dün de instagram hesabını hackletmiş Marcao... Yaşadığı bir sıkıntılar mı var acaba, kafasını işine mi veremiyor, derdi tasası neyse, umarım en yakın zamanda çözülür.."

Demek ki kafasındaki sıkıntı çözülmemiş, Marcao yine kendisini verememişti maça ve iki tane "acemice" faul sonrası ilk devrenin bitimine bir kaç dakika kala oyun dışına gönderildi. Takım tek stoperle kalınca devre bitene kadar o bölgeye "idareten" Selçuk geçti ve 8 numaralı oyuncu orta sahada gösterdiği beceriden daha iyisini savunmada sergiledi, iki tane kritik topa son anda dokunarak gol olmasını önledi.


İlk devre sona erip, ikinci yarı başlarken herkes  Donk - Selçuk değişikliğini beklerken, Ümit Davala- Levent Şahin ikilisi ise Seri'yi kenara almıştı, kaptan hala sahadaydı. Ligin daha başı olması, kondisyon olarak istenilen seviyede olmayan Galatasaray, bir kişi eksik oynarken sıcağın da etkisiyle dakikalar ilerlerken iyice oyundan düşmeye başladı ve rakip kalede neredeyse hiç gözükmez oldu. Üç puan hesabıyla gelinen deplasmanda bir puan bile kâr sayılacakken orta saha ve savunma elemanlarının açık verdiği bir anda Recep Niyaz'ın uzaktan gelen golü, beraberlik ümidini de bitiriyordu.

Emre Mor'un oyuna dahil olması, Diagne'nin çıkıp Babel'in forvete geçmesi, Yuto'nun sol açığa yollanması gibi değişiklikler Galatasaray adına tabelayı değiştirmezken, uzatma dakikalarında Rodallega attığı golle maçın skorunu tayin ediyordu: 2-0...

Maç sonunda ise Denizlispor tribünlerinde tatsız olayların olduğu haberi sosyal medyada yankılanıyordu. Cezalı olduğu için tribünde olan Hasan Şaş ve Necati Ateş maç boyunca çeşitli hakaret ve küfürlere maruz kalmış ve tribünden inerken taraflar arasında bir münakaşa meydana gelmiş. Olayların iç yüzünü bilmeden "sosyal medya linççileri" hemen göreve başlayıp, Hasan Şaş'a yüklenirken, Hasan da bu tepkilere dayanamayıp instagram hesabından dün gece istifa ettiğini yazmıştı. Bereket "akli selim" Galatasaray taraftarı devreye girdi ve Hasan'a sahip çıktıklarını gösterdiler. Yönetim de bugün yaptığı açıklama ile "kimsenin bir yere gitmediğini", 23. şampiyonluk yolunda hep birlikte savaşılacağını duyurdu...
Hasan Şaş Galatasaray'ın ruhudur, Hasan Şaş bizden biridir, Hasan'ı sonuna kadar savunuruz da Denizlispor forması giymiş Beşiktaşlı bir taraftarın yaptıkları için de yönetim gerekli girişimleri başlatmıştır...


STAT: Denizli Atatürk Stadı
HAKEMLER: Abdulkadir Bitigen, Süleyman Özay, Mustafa Savranlar, Atilla Karaoğlan
VAR HAKEMLERİ: Ali Palabıyık, Cevdet Kömürcüoğlu
YUKATEL DENİZLİSPOR: Adam Stachowiak, Tiago Lopes, Oğuz Yılmaz, Sapunaru, Zakarya Bergdich, Zeki Yavru (Mehmet 82’), Murawski, Aissati, Recep Niyaz (Mustafa 90’), Modou Barrow (Mbamba 85’), Rodallega
GALATASARAY:  Muslera, Mariano, Luyindama, Marcao, Nagatomo, Selçuk, Seri (Donk 46’), Belhanda, Jimmy (Emre Mor 64’), Babel, Diagne (Ahmet 72’)
SARI KARTLAR: Oğuz (26’), Babel (28’), Lopes (28’), Marcao (34’), Zeki (45’), Mariano (69’), Belhanda (77’), Sapunaru (90’)
KIRMIZI KART: Marcao (43’)
GOLLER: Recep Niyaz (72’), Rodellega (90+4)

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Liverpool 2 (5)-(4) 2 Chelsea


"Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfürü basar bir durumda.

Herkes istediğini söylüyor. Herkes dilediği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti, alabildiğine…


Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi, dersem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada, demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumu’na gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdim, orada."

diye anlatıyor üstat Nazim Hikmet Taksim Stadında seyretmiş olduğu Galatasaray-Fenerbahçe maçını. Çarşamba günü Liverpool ve Chelsea arasında oynanacak UEFA Süper Kupa maçını seyretmek için evden çıkıp, Taksim'den Gümüşsuyu üzerinden İnönü Stadını geçerek Beşiktaş çarşı içine yürürken aklıma bu satırlar düşüverdi. Bir tarafta Liverpool şehrinin kırmızılıları, diğer tarafta Londra'nın mavilileri ve onlara eşlik eden başta Türkiye'den olmak üzere Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Irak, Lübnan, Almanya gibi ülkelerden gelen futbolseverler elde alkollü-alkolsüz içkiler, dillerde tezahüratlar, yüzlerde gülücükler unutulmaz bir futbol festivalinin keyfini doyasıya çıkarıyorlardı.

Taksim ile başladım yolculuğuma, zira "Beyoğlu sadece Cim Bom Bomundur" diyen ve "İstanbul is red" (İstanbul Kırmızıdır) felsefesine sahip bizler için hem renklerinden hem de temsil ettikleri felsefeden dolayı kalbimizde yeri özel olan Liverpool'a "Welcome" demesek ayıp olmaz mıydı? İstiklal Caddesi boyunca daha sonra stadyumun içinde de şahit olacağım üzere 10 kırmızı formalıya iki mavili olacak şekilde dağılmıştı taraftar yoğunluğu. Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Göztepe, Kocaelispor, Karşıyaka formalı taraftarlar da yok değildi tabii hem sokakta hem de stadda. Galatasaraystore'un önünden geçerken de sanki herkese yerini ve haddini bildirmek istercesine sarı-kırmızılı taraftarlar buluşmuş "We are the best Galatasaray" tezahüratı yaparken, İngilizler onları videolamakla meşgüldüler. Tabii, İngilizler demişken, fırsatı kâra çevirmek isteyen "uyanıklar" da onları rahat bırakmıyordu, 10 liraya satılan maç günü hatıra atkıları "30 Törkiş lira" diye 11.M.Salah formalılara "itelemeye" çalışıyorlardı. Etrafı gözlemlerken esas mekan Nevizade'ye varmam da çok zaman almadı. Galatasaray'ın maç günleri sarı-kırmızıya bezenen mekanlar, kırmızı-beyaz renkler içindeydi ve You Will Never Walk Alone diye inliyordu. Bir bira söyle, otur ve adamların bu işten nasıl keyif aldıklarını seyret... Zaten barların çoğunda da o ortamı yaşamak için gelen memleket insanımız doluydu...



Liverpool'luları görmüşken, bir de Chelsea'lileri nasıl eğleniyordu, onlara da bakmak için "tabana kuvvet" indik Gümüşsuyu'ndan aşağıya... Aslında gözlemleme işine tersten başlayıp, maç saati yaklaşınca ultrAslan ile  Beşiktaş deplasmanlarında pek çok kez yaptığımız gibi bu kez de Liverpool'lularla kortej halinde Taksim'den aşağı inmek vardı diye iç geçirmedim değil. Trafiğe kapalı yollardan İnönü Stadına ulaşıp, selfie çeken değişik milleten futbolsever arasından sıyrılıp Beşiktaş çarşı içine vardım. Maç günleri Beşiktaş taraftarının toplanma noktası olan Kazan ve yanındaki alan oldukça boşken, çarşı içi bar ve meyhaneler tıklım tıklımdı ve Beşiktaş  ile Chelsea formalı taraftarlar birlikte "Chelseaaaa, Chelseaaa" diye tezahürat yapıyordu. Londralıların Beşiktaş'a konuşlandırma sebebi acaba Beşiktaş'ın Chelsea ile ilgili mutlu anları ve Liverpool ile ilgili de "unutmak isteyeceği" hatıralar olmasından mıdır diye düşünürken, baskın İstanbul sıcağında bir bira söylemenin vakti gelmişti. Eve misafirin geldiği günler çocukların en sevdiği anlardır, zira anne-babalar ortam keyifsizleşmesin diye normalde çocuklarına koydukları yasakları gevşetir ya, çarşamba günü de İstanbul sokaklarında öyle bir ortam var gibiydi, ellerinde bira şişeleri ile taraftarlar trafiğe kapalı caddelerde dolaşıyor, sokak ortasında oturup "geyik çeviriyordu". Bekçiler ve polislerin de yüzü gülüyordu çünkü maçı bekleyenler farklı takım taraftarı da olsa yan yana duruyor, omuz omuza tezahürat yapıyor, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. "Kadı kızında da o kadar kusur olur" misali bu "süküneti" bozan birkaç taraftar çarşı içine "Beşiktaş sen bizim herşeyimizin" diye bağırarak gelip, gözüne kestirdikleri üç sarı-lacivert formalı taraftarı Fenerbahçe'ye küfrederk oradan uzaklaştırdı ama Galatasaray formalı bir genç erkek ve kız bir taraftar "Avrupa fatihiymiş Galatasaray" tezahüratına elleriyle dört işareti yaparak cevap verip, mekanı terk etmiyordu. Kokoreç, midye, patates, bira, viski hiç olmadığı kadar fazla tüketilirken, maç saati yaklaştıkça da coşku kat sayısı zirve yapıyordu...

 



İnönü Stadına doğru tekrar geri döndüğümde kalabalık artmış, televizyon muhabirleri elde mikrofonlar röportaj yaparken, son bir ümit olarak "I need ticket" (Bilet lazım) yazılı kartonlarla dolaşan taraftarlar göze çarpıyordu. Milli amigo Birol da oradaydı, kızgındı, öfkeliydi, belki de şu finali neden iki Türk takımı oynamıyor diye hayıflanıyordur, bilinmez... Elimde kağıt bilet yoktu, mobil uygulama vardı ve telefonun da şarjı yarıya iniyordu, n'olur n'olmaz diye kapılar açılır açılmaz attım kendimi içeri. Belki de telefon bahaneydi, pasolig memleket stadlarına girdiğinden beri "ara vermiştik" tribün hayatına, polis araması, turnike geçip stadın çimlerine bakma özlemi sokuverdi beni daha saat 7de İnönü Stadının kale arkası tribünlerine. Eski stadı biliyordum ama yenisine ilk defa ayak basmıştım, biletim en tepede olmasına rağmen görüş açısı hiç de fena değildi. Türk Telekom Arena gibi soluk ve soğuk da gelmemişti, "eski tribün" ruhu hala yaşatılabilirdi. "Mecidiyeköy'den çıkmasaydık, Sami Yen yıkılmasaydı, biz de stadı ufak tefek tadilatla büyütseydik" düşüncesi bir hançer gibi yüreğimi kaza kaza oyarken, "seni yıkan dozerin" diye sinkafı ağzımdan kaçırıverdim.



Dedim ya pasoligten beri maçlara gitmiyorum, e-biletle birlikte tribünler nasıl, herkes kendi koltuğuna oturabiliyor mu bilmiyorum da söz konusu UEFA Süper Kupa maçı olunca sinema-tiyatro izler gibi herkes kendi yerini bulup, oraya çöküveriyordu. "Ben erken geldim, şurası sahaya daha yakın, buradan daha iyi gözüküyor" günleri geride kaldı galiba. Bilet başvurusu yaptığımda "Acaba Liverpool mu, Chelsea tarafımı çıkacak" diye merakım, maça bir kaç gün kala birden aklıma düşen "Ulan, bunlar bu biletleri dünyanın değişik ülkelerine sattılar, karışık oturtacaklar bizi "fikri ile cevabını bulmuştu. Futbol kitaplarından ve dergi makalelerinden okuduğumuz eskiden Galatasaray-Fenerbahçe maçlarında taraftarlar iç içe otururmuş hikayelerine benzer kırmızı-mavi formalılarla karışık dolmaya başlamıştı tribünler. "Olmaz ya, oldu varsayalım, biz Fener'le Londra'da Süper Kupa maçı oynasak böyle iç içe oturtmazdı polis, araya barikat çeker, her taraftarın gideceği yer belli olurdu" düşüncesi bu "ecnebilerle" hem saha içindeki oyunda hem de tribünde çok farklı olduğumuz acı gerçeğini de bir kenara yazalım yüzümüz kızararak...

Dakikalar ve saatlerin geçmesiyle tribünler dolmaya başlarken, pankartların azlığı dikkatimi çekti. İngilizlerin üst üste alta alta bez bayrak ve pankartla donattıkları tribünleri aklıma getiriyorum da, beklediğim manzarayı pek göremedim. Karşı kale arkasının köşesinde kulüpten bilet almış Chelsea'li taraftarlar orayı güzelce donatmışlardı ama onlarla aynı tribünde olduğum için Liverpool'luların ne kadar bayrak ve pankart astıklarını göremedim. Nazım Hikmet'in belirttiği gibi "ortalıkta bir söz ve düşünce hürriyeti" vardı, taraftarlar futbolcular sahaya ısınmaya çıktıklarında kendi "adamlarını" yüreklendirmek için bağırıyorlardı, özellikle Salah ve  en çok alkışı alan "şahsiyetler" olmuştu. Bir de maç başlamadan stat hoparlorlerinden çalan You Will Never Walk Alone bestesi ile kırmızılılar"orgazm" olurken, Chelsea marşı da sanki "ayıp olmasın" diye çalınmış gibiydi.





Kupa seremonisinde halk dansları topluluğunun gösterileri, TRT Çocuk Korusunun Ampute Genç Milli takımla birlikte Bob Marley'in Three Little Bird şarkısı ve takım kaptanlarının sahaya ellerinde kazandıkları kupalarla girmesi futbol ateşini daha da alevlendiren hareketlerdi.


Maça gelirsek, sezon öncesi hazırlık maçlarında pek varlık sergilemeyen iki takımdan Liverpool bu hafta başlayan Premier Lige rakibine 4 gol atarak müthiş bir başlangıç yaparken, Chelsea ise tam tersi Manchester United'tan 4 gol yiyerek merhaba demişti taraftarına. Norwich City karşısında sakatlanan kaleci Alisson oynasaydı Chelsea'nin Liverpool önünde şansı mucizelere kalmıştı ama şimdi kupa için biraz daha şansı var diyen Mehmet Demirkol gibi Liverpool'lu oyuncular dahil herkes kırmızılıların maçı domine edeceğini düşüne dursun, Lampard topçularını iyi motive etmişti bu dev maça. Oyun belki Kloop'un takımının baskısı ile başladı ama maçı ciddiye alan Chelsea başta Kante ve Pedro ile dakikalar ilerledikçe maçta dengeyi kurdu ve yakaladığı ataklarla, direkten dönen topla "gol atacağım" mesajı vermeye başladı da kırmızılıların uykudan uyanacak halleri yoktu. Onlar uyuyadursun savunmanın arkasına Pulusiç'in attığı topla buluşan Oliver Giroud, Adrian'a acımadı... Maç başladığından beri bizim tribünler gibi aralıksız bağırmak yerine ara ara ama etkili şekilde tezahürat yapan Liverpool taraftarı susarken, coşma sırası mavililerdeydi. Liverpool'lular neye uğradıklarını şaşırmış, sahada "boş beleş" dolaşırken, kalelerinde ikinci golü de görüverdiler... Milan'ın bir zamanlar Atatürk Olimpiyat Stadında Liverpool'a yaptığını şimdi Chelsea mi yapacaktı derken, kadın yan hakem ofsayt bayrağını kaldırıp, can simidi atıyordu Kloop'un öğrencilerine...

Hakem demişken UEFA tarihinde bir ilki yapıyor, böylesi önemli bir maça kadın hakem görevlendiriyordu, bizim Cüneyt'i de dördüncü hakem yapmışlardı ev sahibi ülke kontenjanından. Fena da yönetmedi Fransız Stephanie Frappart maçı, cesurca düdükler çaldı, avantajları oynattı, oyunu hiç kesmedi neredeyse. Yardımcıları da çok dikkatliydiler, Chelsea'nin gollerini ofsayt diye iptal ettirdiler ki televizyondan seyredenler kararların doğru olduğunu belirtiyordu. Bu arada UEFA Frappart'ı sahneye yeni çıkarıyordu da bizim kadın hakemimiz Lale Orta çok seneler öncesi erkek maçında sahaya çıkmıştı ama reklamı pek iyi yapılmadı...


İlk yarıda Chelsea'nin ne yaptığını bilen ve gittikçe cesaretlenen oyunu sonrası attığı gol dışında bir de sahaya giren bir taraftar akıllarda kalmıştı. Bu tür finallerde maç oynanırken "davetsiz misafirlerin" oyuna dahil olduğunu görmeye alıştık ama yurt dışında bu iş genellikle ulusal ya da küresel bir olayın protesto çığlığı olarak yapılırken, bizde ise sahaya girenin bir youtuber oluğunu öğrendim maçtan sonra. Geçtiğimiz günlerde ağırlaştırılarak meclisten geçen Futbolda Şiddetin Önlenmesine Dair 6222 Sayılı Kanuna göre bakalım bu "eleman"la ilgili nasıl bir işlem yapılacak ama şimdiden futbolseverler kendisine tepki gösterip can evinden vurmuşlar: takipçilerinin takibi bıraktığını görmek bir youtuberın en büyük kabusudur ve o sahaya girme eylemi bu youtuber için "dimyata bulgura giderken, evdeki pirinçten olmak" eylemine dönüşmüş oldu... (Yazıyı yazarken ilginç bir tweet düştü önüme: Maçtan sonraya sevdiği futbolcunun formasını almak için sahaya giren bir futbolsever yakalanıp, spor polisine teslim edilmiş ve kendisine Liverpool'un oymayacağı tüm maçlarda karakola gelip, imza atması cezası uygulanmış. Premier Lig, Carlig Cup, FA Cup, Şampiyonlar Ligi maçları, say say bitmez, bu olay gerçekse bu arkadaşın işi zor.)


Sanki devre arasında Kloop soyunma odasını terketmiş de Fatih Terim takımı motive etmişçesine başladı oyuna Liverpool, arzulu, istekli, hırslı ve ilk yarıda sergilediği "uyuşuk" ruh halinden sıyrılmış gibi. Beraberlik golünü de Mane ile erken buldu ve rahatladı... İstediği oyunu da oynamaya başladı, özellikle Firminio'nun maça dahil olması alışık olduğu düzene sokmuştu kırmızılıları, ceza sahası önünde toplara istasyon yapan oyuncu olunca, Salah olsun, Mane olsun çok daha rahat kaleciyle karşı karşıya kalıyorlardı da maçı koparacak gol bir türlü gelmiyordu. Son on dakikaya girilirken, önce Salah'ın, sonra da Virgil'in topunu çıkaran kaleci Kepa maçı yeni güne sarkıtıyordu. Süper Kupanın sahibi uzatmalar sonrası belirlenecekti...

Uzatma dakikalarında iki takım da kontrollü bir oyunu tercih edince, maçta tempo düşmeye başladı. İşte o anlarda stadyumun sahibi Beşiktaş'lı taraftarlar "Beşiktaşım oleyyyy" tezahüratına başlamasın mı. İlginçtir tezahüratların en yoğun yapıldığı yer camların ve demirlerin kaldırılmış olduğu deplasman tribünü tarafıydı, hani Beşiktaşlıların Galatasaray, Fenerbahçe, Bursaspor, Trabzonspor taraftarlarınca seslerinin bastırıldığı bölüm. Düşünmeden edemedim, bu stadın akustiğinin en iyi bölgesi orası mı acaba? Hazır camlar-demirler-teller kaldırılmışken, Beşiktaş'ın "kafa tayfası" o bölgeyi kendine mesken edinse hiç fena olmayacak, iyi ses çıkıyor oradan... Tabii, kaderin cilvesi Beşiktaşlılar kendi gösterisini yaparken Mane ikinci golü atıyor ve onları susturuyordu. O ara çaprazımızda Beşiktaş formalı bir taraftar ile Liverpool atkılı gencin arasında bir itişme ve kavga başladı... Sebebi 8-0lık maç husumeti olabilir mi? Bilemedim...


Liverpool artık buradan maçı bırakmaz derken, hiç olmayacak bir pozisyonda Alisson'un yerine bu maçta kaleyi koruyan Liverpool'un İspanyol kalecisi Adrian Chelsea'ye bir penaltı ikram etti ve mavililer de bu jesti golle sonuçlandırdı. Buraya kadar gelen Süper Kupa maçı penaltılara gitmeseydi olmazdı, ikinci uzatmada özellikle Lampard'ın takımının gol girişimleri başarısız olunca iş penaltılara kaldı.


Geçtiğimiz sezon Manchester City'e karşı oynanan Lig Kupası finalinde Chelsea'nin eski hocası Sarri, penaltılar öncesi kaleci Kepa'yı değiştirmek istemiş ama İspanyol kaleci oyundan çıkmayı reddetmiş ve penaltı atışlarında kalesini korumuştu. Tabii, o maçı kaybetmişti mavililer... Bakalım kendisine bu kadar güvenen Kepa, 11 metre atışlarında takımına Süper Kupayı getirebilecek miydi? Yoksa futbolun ilahları maçın buraya gelmesine neden olan Adrian'ı mı göklere çıkaracaklardı? Origi ve Aleksander-Arnold'ın penaltı atışlarında Kepa az kalsın "Sarri, görüyor musun beni,ben penaltı kalecisiyim" diye övünecek kurtarışlar yapacaktı ama şans kırmızılıların yanındaydı. Öte taraftan Lampard son penaltıyı genç oyuncu Abraham'a vererek belki de maçtaki tek hatasını yapıyordu. Tammy Abraham son atış için topu eline aldığında Liverpool taraftarı sanki olacakları sezmiş gibi birden tezahürata başladı, uğultu ve yuhlamalar arasında topu beyaz noktaya koyan Abraham'ın aklından kim bilir neler geçmiştir, ileride belki otobiyografisinde bunları anlatacaktır da görünen o ki kalecinin sağ ya da sola yatacağını düşünüp, "garanti" olsun diye tam ortaya vurmayı planlamıştı, öyle de yaptı Abraham ama Adrian ondan tecrübeliydi, bir saniye geç yattı ve ayakları kalenin ortasında kalınca, topun çizgiyi geçmesine müsaade etmedi...



Adına yakışır şekilde "son damlasına" kadar oynanan finalde Liverpool gülerken, Chelsea ise "hak ettiği" maçı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyordu. Maç sonu stadı terk ederken gözüme polisin arama noktasındaki tellere asılı duran ülke bayrakları dikkatimi çekti. Maça bayrak sokmak yasak mıydı ki? Fotoğraf makinesi yasak olduğu için makineyi evde bırakıp maça gelince, bu yazının fotoğrafları da ajanslardan olmuş oldu bu arada, kusura kalmayın...

Nazım usta ile başladık, yine onundan alıntı ile bitirelim... İki İngiliz takımının kapışmasında kırmızılılar kazandı, mavililer üzüldü ama herkes kendi payına " güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat geçirdi, orada."




Not:"Fotoğrafların bir kısmını GazeteDuvar yazarı Volkan Ağır'ın twitter hesabından alıp kullandım. https://twitter.com/volkan_agir "

10 Ağustos 2019 Cumartesi

Akhisarspor:0-1:Galatasaray


Kupayla sezona başlamak da başka güzel oluyor...
Tadına varmak lazım...
Hele ki Lig Şampiyonluğunu kazanıp, Türkiye Kupasını da müzeye götürdükten sonra üçüncü kupayı almak, tarihte pek fazla rastlanamayacak ( ki Galatasaray bunu üçüncü defa başarıyor) bir duygu...
Kutlu olsun...

Aslında Süper Kupa, adı üstünde kupaların kupası, en büyük kupa, futbolcuların sezona ara verip, bazılarının henüz tatil dönüşü, bir çoğunun da kamplardan fiziki yüklenmelerinin en yoğun olduğu haftaların ardından yapılması kaanatimce kupanın değerini düşürüyor. Bir de bazen kupayı oynamaya hak kazanan teknik adamlar ya da topçular transfer sezonunda o takımdan gitmiş olup, maça çıkanlar bu  "lütfü" piyango misali elinde bulanlar oluyor. Oysa ki, liglerin sona erdiği haftanın hemen üç gün sonrası olan çarşamba "sıcağı sıcağına" Süper Kupa maçı yapılmış olsa, zevk ve heyecanı kat be kat fazla olur. Futbolcuların da oyuna odaklanmaları ve kondisyonlarının en tepe noktasında olacağı düşünüldüğünde, "çata çat" kıran kırana bir final izleyecektir tribündeki ve televizyon başındaki futbolseverler...


Süper Kupayla ilgili "görüş-eleştiri"miz bir kenarda dura dursun, Ankara'daki maçtan akılda kalanlara geçersek, Bordeaux ve Panathinaikos maçlarına göre çok "silik" bir oyunla kazandı Galatasaray, Süper Kupa'yı... Burada etken Fatih Terim'in saha kenarında olmayışı mı, yoksa rakibin küçümsendiği mi bilinmez de, büyük taraftar desteği ile çıktığı maçta sarı-kırmızılılar Akhisarspor kadar net pozisyon bulamadılar. Küme düşen Ege temsilcisi elindeki "kalbur üstü" topçuları yollamış ve Birinci Lige uygun bir kadro kurmuş ama 23. Şampiyonluğu hedefleyen ve Şampiyonlar Liginde özlediği başarıları tekrar yaşamak isteyen Galatasaray'a göre daha fazla arzuluydu. Galatasaray adına ilk devre biterken Belhanda'nın gol attığı ve sonraki dakikalarda gelen atakları dışında akılda kalan pozisyon neredeyse yok gibiydi. Tam tersi direkten auta giden Burhan Eşer'in kafa vuruşu, yine Burhan'ın kafasını Muslera'nın son anda çelmesi ve son dakikada genç oyuncu Bertuğ'nun boş kale yerine Yuto Nagatamo'nun topuğuna topu çarptırması yürekleri ağzımıza getirdi. Bizim kadar Fatih Terim de oyundan memnun kalmamış olacak ki, maçın son düdüğü ile birlikte yüzünde donuk bir ifadeyle oturduğu koltuğunda çakılı kaldı.


Peki, neydi yolunda gitmeyenler? Öncelikle savunmada oynayan Luyindama ve Marcao sanki hazırlık maçı oynarcasına "lakayit" bir tavır sergilediler. Özellikle Brezilyalı stoper neredeyse sahada hiç yoktu, rakibini kaçırdı, hatalı paslar attı ve de son dakika ceza sahası içinde en yapılmayacak olanı yaptı, topun auta çıkmasını beklerken "uyuyakaldı"... Dün de instagram hesabını hackletmiş Marcao... Yaşadığı bir sıkıntılar mı var acaba, kafasını işine mi veremiyor, derdi tasası neyse, umarım en yakın zamanda çözülür... Falcao transferi Galatasaray'ın gündemini bir aydır meşgül ediyor ve Kolombiyalı oyuncunun memlekete getirilmesi artık "namus meselesine" döndü. Fransızlar da bunu fırsata çevirip, bedavaya verecekleri oyuncuyu bonservisle satma derdindeler. Evet, Akhisar maçında görüldü ki takıma golcü şart, Falcao bu boşluğu dolduracak. Bu arada elde bir de Diagne var ama bu "sosyal medya ergenine" nasıl güvenip yola çıkacaksın ki? Kendisiyle birlikte Afrika Kupasında final oynayan Feghouli İstanbul'a dönüp, Süper Kupa maç kadrosunda kendisine yer bulurken, Diagne eşine Gucci'den hediyeler alıp, bunları sosyal medya hesabından paylaşmayı düşünüyor. İş ahlakı mı, iş ciddiyeti mi, ne dersen de, Diagne ile uzun yola çıkmak için insanın "sağlam deli" olması lazım...


Diyeceğim o ki, Falcao'ya odaklanmak iyi hoş ama esas sorunlardan biri Fernando'nun yerinin hala doldurulmuş olmadığı. Fatih Terim, Akhisar karşısında o bölgeye Jean Michael Seri'yi koydu ama Fil Dişili oyuncu "ben buraların yabancısıyım" der gibiydi. Görünen o ki, ligin başlamasına kadar 6 numaraya bir oyuncu gelmeyecek, o halde joker Donk ön liberoda görev alıp, Seri Selçuk'un yerinde orta sahada oynamalı Denizlispor deplasmanında. Kısa vadeli böyle bir çözüm belki de Fatih Hocanın da kafasında vardır da, Melo tipli "savaşan" bir oyuncu bulmalıyız transfer sezonu bitene kadar. Nainggolan gelseydi, Falcao'dan da daha yararlı olacaktı ama maalesef eşinin sağlık sorunları nedeniyle İtalya'dan ayrılmak istemedi.


Yenilerden Jimmy Durmaz ve Emre Mor kendilerine güvenen Fatih Terim'i hayal kırıklığına uğratmayacaklar gibi, Adem Büyük de keza öyle. Belki doğrudan ilk onbirde şans bulamayacaklar ama hoca maç esnasında arkasını dönüp kulübeye baktığında rahat bir nefes alacak, zira oyuna girdiklerinde her an maçın havasını da skorunu da değiştirebilecek yapıdalar. Babel için çok bir şeyler yazmaya gerek yok, Hollandalı futbolcu saha içindeki performansı kadar saha dışındaki "abilik" rolü ile de takıma büyük katkı sağlayacaktır.


Onyekuru'dan bahstmeden bitirmeyelim yazımızı. Ne alaka Henry Onyekuru diyenler olacaktır da, bu çocuk Galatasaray'ı "acayip" sevmiş. Kulübü Monaco ile anlaşıyor, bizim Henry sağlık kontrolüne gitmiyor. İnstagram hesabında fitness çalışması videosu paylaşıyor altında Galatasaray logolu eşofman. Ailesiyle fotoğraf paylaşıyor üstünde 22. Şampiyonluk T-Shirtü...  Kısaca Galatasaray'ı sevmiş, ikinci bir Denayer vakası yaşıyoruz bu günlerde. Bizim de ona ihtiyacımızın olduğunu Akhisar maçında gördük. Yeşil-siyahlı oyuncuların yaptığı atakta Muslera topu yakalıyor ve ani bir refleksle sol kanada degaj yapmak üzereyken, birden duruyor, zira orada alışık olduğu üzere savunma arkasına koşu yapan bir Onyekuru yok... Topu elinde tutuyor Muslera, takım arkadaşlarının yerlerine yerleşmesini bekliyor ve Marcao'ya yollayarak meşin yuvarlağı oyunu başlatıyor, tabii o zamana kadar rakip de pozisyonunu almış oluyor. Bruma, Rodrigues, Onyekuru ile atağa çabuk çıkan kanat oyuncuları ile hızlı oynamaya alışmıştık, şimdi o boşluğu kiminle dolduracağız, Emre Mor mu? Belki ama çok da emin değilim...


Saha içine konsantre oluyoruz, iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırıyoruz ama bu senenin oldukça zor geçeceğini maçı yorumlayan Erman Toroğlu hiç çekinmeden dile getirdi: "Galatasaray lehine hata yaparsan kelleyi koparırız, Galatasaray aleyhine hata yaparsan devam" Maç içinde kendisine pek iş düşmediği için adı çok anılmasa da Halil Umut Meler'in Yuto Nagatomo'nun ceza sahası içinde düşürüldüğü ve net penaltı olan pozisyonda VAR'ın kararını bile beklemeden "oyna devam" demesi bu sene Galatasaray'ın başına geleceklerin ufak bir fragmanı mı yoksa? Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar'ın klasman düşürülmesi ama Ali Palabıyık, Halis Özkahya ve Hüseyin Göçek'e dokunulmaması Erman Toroğlu'nu haklı çıkarmıyor mu?
Biz gereken tespitleri yapıyoruz, artık "aksiyon alma" işi yönetimde... Umarım şu Falcao transferi biter de, onlar da biraz bu işlere kafa yorarlar...

Bitirirken yazıyı, kupa tekrar hayırlı olsun...
Darısı önümüzdeki senelere...


STAT: Ankara Eryaman Stadyumu
HAKEMLER: Halil Umut Meler, Mustafa Emre Eyisoy, Kerem Ersoy, Arda Kardeşler
VAR HAKEMLERİ: Abdulkadir Bitigen, Ali Şansalan, Bahattin Duran
AKHİSARSPOR: Gökhan Değirmenci, Vrsajevic, Cocalic, Rotman, Aykut Çeviker (Ahmet 81’) , Tolga Ünlü, Alperen Babacan, Burhan Eşer (Onur 64’), Kadir Keleş, Bjarnason, Erhan Çelenk (Bertuğ 70’)
GALATASARAY: Muslera, Mariano, Luyindama, Marcao, Nagatomo, Selçuk, Seri, Jimmy (Feghouli 81’), Belhanda (Donk 90+1’) Adem (Emre Mor 72’), Babel
GOL: Belhanda (39’)
SARI KARTLAR: Bjarnason (34’), Tolga (56’), Mariano (66’), Belhanda (66’)

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Sokak Futbolunun Yasaklanması


1300lü yıllarda Londra'lı dükkan sahipleri sokakları savaş alanına çeviren ve müşterileri korkutan bu yeni oyundan bıkmışlardı. Top peşinde koşarken mutluluk ve hırstan gözleri başka bir şeyi görmeyen gençler, etrafı darmadağın ediyorlardı. Esnaflar son çare olarak Kral II.Edward'a gider ve dertlerine bir çözüm bulmasını isterler. Ve aradan çok zaman geçmeden kralın ulağı sokaklara kararı duyurur: "Sokaklarda bu büyük topun peşinden koşanların çıkardığı kargaşa ve gürültüden dolayı toplu oyunlar İngiltere kralının emri ile yasaklanmıştır..." Böylece sokak futbolu Londra sokaklarında yasaklanır.
İşte yukarıda İllustrated London News dergisi için 1905 yılında çizilen Londra sokaklarını kargaşaya çeviren ve Kral II. Edward'ın futbolu yasakladığı dönemi anlatan bir tablo...

26 Temmuz 2019 Cuma

Gol Sevinci ve Forma Reklamı


“Neden hakemler gol sevinçlerinde formayı çıkartmaya sarı kart gösteriyor? Forma reklamı görülmüyor diye. Para futbolun dengesini bozuyor…"
İvan Ergiç
Bursasporlu Eski Futbolcu

12 Temmuz 2019 Cuma

Bask Bayrağının Ortaya Çıkışı


36 yıl boyunca İspanya'yı diktatörlükle yöneten ve halka büyük acılar çektiren diktatör Francisco Franco'nun 1975 yılı Kasım ayında hayatını kaybetmesinden sonra ülkede "ağırdan" da olsa özgürlük hareketleri baş göstermeye başlamışken, Bask bölgesi halkında öfke hala dinmemişti, zira İspanya sınırları içinde bütün bölgesel bayrakların asılmasına müsaade edilirken, Bask halkının İkurrina'sı hala yasaklıydı. Bu yasağın sebebini de dönemin İç İşleri Bakanı Manuel Fraga İribarne şöyle açıklayacaktır: " Bask bölgesi bayrağı dışında bütün bayraklara izin verdik çünkü o bölgesel değil ayrılıkçı bir bayrak. Ayrıca İngiliz bayrağının da kötü bir kopyası. Bunun yanında bu bayrak bir çok Basklı için olduğu kadar İspanyollar için de bir hakarettir. Bu bayrakla tamamen masum olan Katalan veya Valencia bayrakları arasında fark var. Ve sizi temin ederim ki, her kim ki bu bayrağı asmak ister, önce benim bedenimi çiğnemesi gerekir."

Dönemin İç İşleri Bakanı her ne kadar sert ve katı konuşmuş olsa da, 1976 yılında İkurrina bayrağının yasallaşmasını savunan hareket oldukça kuvvetliydi, her şey bir kıvılcıma bakıyordu ve o ateş ne ironiktir ki Franco'nun kitlelerin afyonu olarak gördüğü futbolun oynandığı "yüz binlik beşik" olarak lanse edilen stadyumların birinde alevleniverdi. 5 Aralık günü San Sebastian'daki Atotxa Stadı, Real Sociedad ile Athletic Bilbao takımlarının ünlü Bask derbisine ev sahipliği yapacaktı ve takım arkadşalrının kendisine Troçki diye seslendikleri Real Sociedad'lı "solcu" topçu Josean de la Hoz Uranga'nın aklına bir şimşek çakar: "Neden iki takım da sahaya illegal olan Bask bayrağı ile çıkmasın? Riskli bir işti, belki para cezası alacaklardı, ya da daha önce yaşadığı gibi polis tarafından dövülecekti ama buna değmez miydi?"  Uranga bu fikrini takım kaptanı Kortabarria'ya açar ve onun gözlerindeki pırıltıyı da görünce şöyle bir plan yaparlar: Bu sırrı maç gününe kadar takım arkadaşları dahil kimseye söylemeyecekler ve  stada gelen Athletic oyuncularına yasaklı bayrakla sahaya çıkmayı teklif edecekler... Maç günü gelip çatar ve Kortabarria rakip takım kaptanı Jose Angel İribar'a yapmak istedikleri eylemden bahseder. "İkurrina ile sahaya çıkma teklifi geldiğinde, bu kararı tek başıma alamayacağımı ve takım arkadaşlarıma danışmam gerektiğini söyledim. Eğer takımdan bir kişi bile olumsuz yanıt verseydi, bu tarihi eylem gerçekleşmezdi" diye daha sonraki yıllarda röportaj veren İribar teklifi seve seve kabul eder.


Peki yasak olan bu bayrak Atotxa Stadına nasıl girmiştir. Orası da hikayenin diğer bir ilginç kısmı. ETA terör örgütü ile ilişkilendirildiği için bulundurulması yasak olan bayrağı bir dükkandan alamayacağı ya da terziye diktiremeyeceği için Uranga'nın aklına dikiş nakış konusunda pek maharetli olan kız kardeşi gelir. Kortabarria ile sadece ikisinin bileceği bir sır olması konusunda sözleştikleri için Bask tarihine geçen bayrağı diken Uranga'nın kız kardeşi Ane Miren bile yaptığı "şaheserin" ne amaçla kullanıldığını ancak günler sonra radyodan öğrenecektir. Maç günü kadroda yer almayan Uranga ailecek yedikleri yemekten sonra anne babasına maçı stadyumda seyredeceğini söyleyerek elinde tuttuğu malzeme çantasının içinde sakladığı bayrakla evden ayrılır. Yolda polis çevirmesine takılsa da şansına polisler arabayı ararlar ama çantanın içine bakmazlar. Stada ulaşan Uranga çantayı takımının soyunma odasının camından arkadaşlarına teslim eder ve Real oyuncusu olduğu için elini kolunu sallaya sallaya stad kapısından girip, takım arkadaşlarının yanında soluğu alır. İki takım futbolcuları da Ikurrina ile sahaya çıkmaya hazırlardır ama bayrak sahaya nasıl götürülecekti? Soyunma odaları arasında polis vardır ve onlara görünmeden bu eylemi yapmak gerekecekti. Uranga kafayı yine çalıştırır ve takımın malzemecisinin suları koyduğu çantanın dibine bayrağı yerleştirerek malzemeciyi sahaya yollar. Plan istediği gibi gidince Kortabarria ve İribar'ın öncülük ettiği Real Sociedad ile Athletic Bilbao oyuncuları ponpon kızların arasından geçip sahaya yönelirken Uranga bayrağı çıkarır ve iki kaptanın eline tutuşturur, kendisi de sadece ayakları gözükür halde İkurrina'nın arkasında yürümektedir. "İlginçtir polis müdahale etmedi, zaten müdahale etseydi bütün bu mizansenin ortasında bulacaktı kendisini. Çok sert bir görüntü olurdu. Taraftarlar bizi çılgınca alkışlıyordu, kimi göz yaşlarına boğulmuştu. Maç başladığında ben saha dışına çıkmak zorunda olacağım için polisin beni göz altına alacağını düşündüm ama öyle bir şey olmadı çünkü insanlar öyle büyük tepki vermişlerdi ki, polisler bir şeyler yapsa ortalık karışacaktı." diye o tarihi dakikaları açıklayan Josean de la Hoz Uranga maçtan sonra da göz altına alınmadı, günler sonra da kendisine hiç bir şey olmadı.

5 Aralık günü oynanan Bask derbisinde gizlice açılan bayrak, günler sonra 19 Ocak 1977'de San Sebastian'daki Constitucion Meydanında özgürce dalgalanıyordu. Skorbordda yazan sonuç kimsenin umurunda olmasa da maç 5-0 gibi farklı bir skorla ev sahibi Real Sociedad lehine sonuçlanırken, maçta meşin yuvarlağı beş defa filelerden çıkarmak zorunda kalan Bilbao kalecisi İribar bu derbiyi "hayatının maçı" olarak anlatacaktır torunlara...



10 Temmuz 2019 Çarşamba

General Harrington Kupası


Galatasaray'ın 2000 yılında UEFA Kupasını kazanması ve sonrasında da Real Madrid'i yenerek Süper Kupa'yı Türkiye'ye getirmesinin ardından ezeli rekabette geri kalmak istemeyen Fenerbahçe'liler de "arşivin tozlu raflarını" karıştırıp "Bizim de General Harrington Kupamız var" demeye başladılar. Peki kimdir bu adına kupa maçı düzenlenen general ve nedir bu maçın öyküsü?

İstanbul'un işgali sırasında Beşiktaş ve Galatasaray, işgal güçleri ile yeşil sahada pek karşılaşmak istemezken, Fenerbahçe ise İngilizlerle 50 maç yapar ve bunların 41ini kazanır. Bu galibiyetler bir bakıma işgal edilmiş başkent insanın milli duygularını kabartarak, Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkı sağlar. Türkiye Futbol Federasyonunun çıkarmış olduğu Türk Futbol Tarihi kitabında şöyle anlatılır o günler: "Özellikle İstanbul'da işgal kuvvetlerine mensup askeri takımlarla yapılan maçlarda Türk takımlarının kazandıkları galibiyetler futbolu bir milli dava haline getirmiş ve milletin kırık gururunu okşayan olaylar olmuştur."

1923 Haziran'ında İşgal Kuvvetleri Komutanı General Sir Charles Harrington tarafından düzenlenen Fenerbahçe ile İşgal Orduları Takımı arasındaki tek maçlık kupa mücadelesi de sarı-lacivertlilerin maçı Zeki Rıza Sporel'in golüyle kazanmaları neticesinde "milli gururu" okşayan tarihi bir hadisedir, ve elbette kutlanacaktır... Ama...

Hükmen Yenik adlı kitabında Dağhan Irak meseleye başka açıdan bakar. Karşılaşmaya sportif açıdan ele aldığımızda "rakip takımda dört oyuncu dışında hiç kimse aslen futbolcu değildir" der yazar. İşgal Kuvvetleri takımlarındaki oyuncuların bir çoğu aslen futbolcu olmayıp, futbolu seven askerlerdir. "Lozan görüşmeleri sırasında oynanan kupa maçında Fenerbahçe'nin karşısına rakip olarak çıkarılan takım beş yıldır ailelerinden ve normal hayatlarından uzak ve terhise birkaç haftası kalmış askerlerden oluşmaktaydı." Fenerbahçe ise tam tersi ligi yeni bitirmiş ve aylardır idman ve maç yapan futbolculardan kuruluydu. Bu nedenle "objektif" bir bakış açısıyla bakıldığında bu maçı sportif bir müsabaka olarak değerlendirmek çok da mantıklı gelmemektedir.

Öte yandan bu maçların yarattığı milliyetçi heyecanı belirtirken, Türk takımlarının işgal kuvvetleri ordularına karşı oynadığı maçları diğer yabancı takımlara karşı yaptığı maçlarla ayırmamız gerektiğini şöyle belirtir Dağhan: "Türk takımları işgal ordularından gelen maç tekliflerini kabul ederken, bir taraftan onların ülkedeki varlıklarını meşrulaştırma çabalarına yardım etmektedir. Örneğin General Harrington kupasında oynamak , aslında işgal kumandanının şehirdeki yönetici olma iddasını kabul etmek anlamına gelir. Bu tür maçların İstanbul'daki Türk ulusçuluğuna yaptığı katkı anlatılırken, aynı zamanda meşruiyeti olmayan işgal kurumlarının kulüpler tarafından sürekli muhattap alındığının da unutulmaması gerekir. Sonuçta meşruiyetini tanımadığınız birinin adına düzenlenmiş bir kupayı bizzat o insanın elinden almak, siyasi açıdan pek bir mantık içermemektedir."

Bu bilgiler ışığında General Harrington kupasıyla övünülmesi mi gerekli yoksa "keşke o maçı oynamasaydık" demesi mi gerekiyor Fenerbahçelilerin, cevabı siz okurlarıma bırakıyorum...



2 Temmuz 2019 Salı

Georgi Asparuhov


Bulgaristan futbolu denince aklınıza kim gelir? Ya da şöyle soralım sizce Bulgaristan'ın  yetiştirmiş olduğu en iyi futbolcu kim? Beş defa La Liga şampiyonluğu yaşamış, beş defa Bulgaristan'da yılın oyuncusu seçilmiş, ülkesini Dünya Kupasında yarı finale taşımış ve 1994 yılının Ballon d'Or sahibi Hristo Stoichkov cevabını verdiğinizi duyar gibiyim. Evet, haklısınız Stoichkov bir Barcelona efsanesi olduğu kadar Bulgarlar için de efsanevi bir oyuncu ama komşuda geçtiğimiz yıllarda yapılan bir ankette 20. yüzyılın futbolcusu olarak Georgi Asparuhov seçildi...

Georgi Asparuhov ya da zamanında kendisine takılan lakapla "Gundi" 4 Mayıs 1943'te Sofya'da dünyaya geldi. Gundi'nin dünyaya gözlerini açtığı yılda Bulgaristan çarlık monarşi ile yönetilirken, İkinci Dünya Savaşının bitimiyle Komunist Parti ülkenin yönetimini ele geçirdi. Küçük yaşlarda futbol, basketbol, voleybol ve jimnastik sporlarına yatkın olmasına rağmen babası Asparuh Rangelov oğlunu yedi yaşındayken Levski Sofya'nın futbol seçmelerine götürür. İki saatlik idman sonrası genç takım hocası Kotse Georgiev "Gundi"nin babasına yaklaşır ve şöyle der: "Senin oğluna bizim öğretebileceğimiz bir şey yok. O doğuştan futbolcu." Başkent Sofya'nın mavi beyazlı ekibi Levski'nin alt yapısında futbola başlayan Asparuhov genç takımda ortaya koyduğu üstün performans sonrası daha 17 yaşındayken A takımla ilk maçına Botev Plovdiv karşısında çıkar. Yaşıtlarına göre boylu poslu ve iri olmasından dolayı hocaları onu hep savunmada oynatırken, Gundi golcü olmak istediğini belirtse de hocalarına karşı gelmeyip verilen görevi yerine getirmesini de bilir. Gencecik bir çocuğu ligin güçlü ekiplerinden birine karşı defansta oynatmak cesaret isterken, Asparuhov sadece savunma yapmaz bir de gol atarak maç sonu alkışları alır. Çoğunlukla savunmada oynamasına rağmen mavi-beyazlı formayla çıktığı 23 lig maçında 7 gol atarak "zincirlerini kırıp" forvet pozisyonuna yaklaşır. Ve Bulgaristan Genç Milli Takımı ile çıktığı bir maçta attığı harika bir gol sonrası artık herkes Gundi'yi golcü olarak anmaya başlar. 18 yaşına geldiğinde ise hayatı boyunca sıkça karşılaşacağı "kader değiştiren" olaylardan biri yaşanır, askerlik çağı gelmiştir ve orduya katılmıştır genç Georgi. Askeriyenin takımı olarak bilinen CSKA Sofya bu futbolcuyu kendi genç takımına gönderir ama oradaki hocalar Asparuhov'u bir hazırlık maçında oynattıktan sonra beğenmez ve Botev Plovdiv'e yollarlar.

18 yaşında olmasına rağmen Asparuhov, Botev ekibinin yıldız futbolcusudur. Tek şampiyonluğunu 1927'de kazanan ve müzesinde hiç Bulgaristan Kupası olmayan Botev Plovdiv genç golcüsünün etkisiyle şampiyonluğa oynayan bir takıma dönüşür ve ligi üçüncü bitirirken, Bulgaristan Kupasını sevinci de yaşar. Takımı adına iki sezonda oynadığı 47 maçta 25 gol atan Gundi, sarı-siyahlıları bir sonraki sezon da lig ikinciliğine taşır. Asparuhov'un yükselen grafiği milli takım seçicilerinin gözünden kaçmaz ve genç golcü ülkesinin 1962 Dünya Kupası kadrosuna dahil edilir. İngiltere, Arjantin ve Macaristan'la birlikte "ölüm grubunda" yer alan Bulgaristan, grubu sonuncu bitirirken, Levski Sofya'lı Sokolov ülkesinin tek golünü Macaristan'a 6-1 yenildikleri maçta atar bu turnuvada.


İki yıllık Botev tecrübesinden sonra Georgi Asparuhov tekrar futbola başladığı Levski Sofya takımına döner ve kulübün Bulgaristan liginde ve Avrupa Kupalarındaki başarılarında kilit rol oynar. 20 yaşındaki golcü oyuncuları etrafına bir takım kuran Levski Sofya, 1964-65 sezonunda 12 yıl aranın ardından şampiyonluk ipini göğüslerken, Gundi de 27 golle gol kralı oluyordu. Aynı sezon Bulgaristan'da yılın futbolcusu ödülünü alırken, Ballon d'Or için de aday gösterilir ve yapılan oylama sonrası sekizinci olur, Portekizli Eusebio ise Avrupa'da Yılın Futbolcusu seçilir.

Ballon d'Or sevinci yaşayan Eusebio, ertesi sezon Avrupa Kupasında Levski ile Benfica karşılaştığında Asparuhov karşısında oldukça zorlu anlar yaşayacaktır. Sofya'da 2-2 biten maçın rövanşında Asparuhov'un erken golü ile Bulgarlar deplasmanda öne geçerler ama Estadio da Luz'da ev sahibi devre bitmeden attığı üç golle rahatlar. Buna karşın Gundi önderliğindeki Levski Sofya takımı maçı bırakmaz, Asparuhov'un 75. dakikada attığı golle farkı bire indirir ama turu getirecek golü bulamazlar.  Benfica karşısında oynadığı iki maçta attığı üç gol sonrası Avrupalı devlerin radarına girer Georgi Asparuhov ve en çok da Eusebio mevkidaşının transferini yana yakıla istemektedir: "Bulgaristan'da böyle oyuncular olduğunu bilmiyordum. Bu adama karşı oynamaktan korkuyorum. Gördüğüm en iyi oyunculardan biri olan Asparuhov'la yan yana oynamak için yalvarıyorum. Benfica-Levski maçında bütün Lisbon şehrini fethetti."


1968-69 Kupa Galipleri Kupasında Milan'a da iki gol attıktan sonra İtalyanlar da  kırmızı-siyahlı kulübün hocası Nereo Rocco'nın "hayallerimin golcüsü" dediği Asparuhov'un peşine düşer. Levski Sofya forması ile 150 leva kazanırken İtalyanların Schnellinger, Rivera, Sormani gibi "top klas" oyunculara önerdikleri 500 bin dolar ve eşi ile kendisine özel arabalar gibi "astronomik" tekliflerini elinin tersiyle iten Asparuhov memleketinden ayrılmaya sıcak bakmaz ve Milan'lı yöneticilere şöyle bir cevap verir " Bulgaristan diye bir ülke var ve orada da Levski diye bir takım var. Belki siz bu takımı daha önce duymadınız ama ben bu takımda doğdum ve burada öleceğim." Asparuhov futbol kariyerini mavi-beyazlı takımda sonlandırmak ister istemesine de, Avrupa'ya gitmek istemiş olsa bile bu komunizm ile yönetilen Bulgaristan'da imkansız yakındı ve rejim futbolcularının yurt dışına çıkmasını yasaklamıştı. yasaklar o kadar sertti ki Asparuhov'a Lev Yashin'in jubilesi için Rusya'ya gitme izni bile çıkmamıştı...

Kulüp takımında gösterdi başarı kadar Georgi Asparuhov'un namı milli takımda attığı gollerle de Dünya'ya yayılır. 1962'de olduğu gibi 1966 Dünya Kupasında da Bulgarlar yine çetin bir gruba düşerler. Pele'li Brezilya, Eusebio'lu Portekiz ve Florian Albert'li Macaristan'a karşı Asparuhov'lu Bulgaristan. Gundi ülkesinin Macaristan karşısındaki tek golünü atarken, Bulgarlar yine grubu son sırada tamamlıyordu.

İki sene sonra Wembley'de oynanan İngiltere-Bulgaristan hazırlık maçında Gundi attığı golle taraflı tarafsız herkesin alkışını alıyordu. Orta sahadaki bir kafa topu mücadelesinden kaptığı topla bütün İngiltere yarı sahasını kat ediyor ve kaleci ile karşı karşıya kaldığı anda kalecinin solundan topu plase bir vuruşla ağlara yolluyordu. Bulgaristan deplasmana İngiltere ile 1-1 berabere kalırken, maçtan sonra konuşulan isim yine kahramanımız oluyordu.



Levski Sofya ve Botev Plovdiv formaları ile oynadığı 244 maçta attığı 150 golle Bulgaristan futbol tarihine adını yazdırmış olsa da Georgi Asparuhov, futbolseverler onu hep karizmatik duruşu, ahlaklı oyun yapısı, rakiplerine karşı centilmenliği ve Levski Sofya'ya olan bağlılığı ile hatırlayacaktır. İyi de bir aile babasıdır aynı zamanda Gundi, eskilerin deyimiyle "sigarası ve alkolü olmayan" karısı ve oğluna adamıştır hayatını. "Yağmurlu bir geceydi ve eve geç gelmişti Georgi" diye anlatıyor karısı Lita eşinin insani tarafını"Arabadan çıktığında kucağında bir çok çiçek buketi vardı, 'Bunu hak edecek ne yaptım ki?' diye soracaktım ki, yolda giderken yağmur altındaki yaşlı bir çiçek satıcısına acıdığını ve bütün çiçeklerini satın aldığını anlattı"


Ve 1970-71 sezonun son maçında Levski ezeli rakibi CSKA'yı konuk ederken, maçın son dakikalarında kırmızı beyazlı takımın oyuncusu Yankov sert bir müdahale ile Asparuhov'u düşürür. Futbol kariyeri boyunca kendisini durdurmak için rakiplerinden tekmeler yemeye alışık olan ve sahada kavga-gürültüden nefret eden Gundi, hiç beklenmediği bir şekilde yerinden fırlar ve Yankov'a vurur. Bu iki topçunun "kapışması" hakem Aleksandar Shterev'in karşılıklı kırmızı kartları ile sona ererken, maç da olayların büyümesi sonrası yarıda kalır. Genelde maçlardan dört gün sonra toplanan Futbol Disiplin Komitesi ne hikmetse vakit kaybetmeden bir araya gelir ve iki oyuncuya da üçer maç ceza verir. İşte bu ceza da Asparuhov'un "kader değiştiren" olaylardan biri olur...

Cezalı olduğu için sonraki kupa maçında oynayamayacak olan Gundi, ertesi gün yine de takımının antrenmanına gelir ve yakın arkadaşı  Nikola Kotkov'u da yanına alır ve Plovdiv'in yerel takımı Vratsa'nın ellinci kuruluş yılını anısına düzenlediği özel maçta oynamak için Sofya'dan ayrılırlar. Yolculukları bir saati geride bırakmışken, Asparuhov'un Levski renklerinde olan mavi-beyaz Alfa Romeo'su benzin almak için Vitinya'da bir benzincide mola verir. Depoyu 9.20 levaya dolduran Georgi Asparuhov pompacıya 10 leva verir ve her zamanki cömertliği ile para üstü için beklemez ve yola çıkar. 80 santim belki onu zengin etmeyecektir ama o parayı almak için bekleyeceği zaman hayatını kurtaracaktı, nereden bilecekti ki?  Azrail golcü futbolcuyu almaya gelmiştir ama futbolun melekleri onun bu dünyada daha bir çok gol atması için çabalamaktadırlar. Arabasına bindiği esnada benzincide bulunan biri kendisini de yolları üzerindeki bir yere "atmaları" konusunda ricacı olur, Gundi tereddütsüz bu isteği de kırmaz. Oysa "Kimdir, nedir, nereye gidecektir" gibi sorular sorsa yine o talihsiz kaza yerine geç varacaktır... Yola çıkmalarının ardından çok olmadan yoldaki bir kör nokta arabanın kontrolünü kaybettirir Gundi'ye ve karşıdan gelen kamyonla çarpışırlar. Alevler içinde kalan otomobildeki üç kişi hayatını kaybeder.



Aynı gün uzaydaki bir kazada üç Rus astronot hayatını kaybedince, Bulgar gazeteleri efsane oyuncusunun ölümüne baş sayfalarında yer vermez ama kötü haber çabuk yayılır, binlerce insan polisin, itfaiyenin, hatta askerlerin engellemelerine karşın Levski Stadının etrafında toplanmaya başlar. Resmi olmayan rakamlara göre de 550 bin insan Georgi Asparuhov'un cenazesinde Sofya'da göz yaşı dökecektir... Bu Bulgar tarihinde İmparator III.Boris'in ölümünden sonra bir cenazede toplanan en fazla kalabalık olarak tarihe geçecektir.  Futbolculuk kariyerinde Bulgaristan dışına çıkmamış olan Asparuhov, attığı goller, kazandığı kupalardan ziyade yaşadığı yıllarda Sovyet Rusya'nın bir uydu devleti olan Bulgaristan halkına, Bulgarlar'ın kimseye muhtaç olmadan yaşayabilecekleri ve kendi başlarına büyük başarılar elde edebilecekleri duygusu verdiği için bugün bile saygı ve minnet ile anılmaktadır.


Bu trajik kazanın 40 gün sonrasında Asparuhov'un arkadaşı olan gazeteci İvo Bozhkov "İki Dokuz" adında yazmış olduğu ve daha sonra şarkısı yapılacak olan bir şiirini Gundi'nin mezarı üzerine bırakır. Cenazede polisin ve askerlerin Bulgar halkına karşı takındığı tavır, Bozhkov'un şarkısının "politbüro" tarafından yasaklanması Asparuhov'un ölümünün kazadan çok suikast olma şüphesini iyice netleştirir sevenlerinin kalbinde. Georgi Asparuhov'un popularitesinin gün be gün artması komunistler arasında kıskançlıkla karşılanırken, ünlü futbolcunun stadyuma topladığı kalabalıklar da "parti"yi huzursuz etmeye başlamıştı. Kazadaki üçüncü kişinin eşinin de yıllar sonra çıkıp, Asparuhov'un eşinden özür dilemesi, bu trajik ölümün kazadan çok cinayet olduğu konusunda herkesi çoktan hem fikir etmişti.




İki Dokuz
Yolun sonunda solda, yolların kesiştiği yerde,
Yaz ve kış iki buket çiçek yatar.
Dört yolda iki yalnız buket,
Bizim oraya gitmemizi bekler...

Yağmurda ve karda onlar bizi bekler,
Ve biz tekrar o yolu hatırlarız.
Mavi takımın iki sevilen dokuz numarası
Bugün bile her Bulgar takımını etkiler.
Asparuhov ve Kotkov, iki güzel yürek
Asparuhov ve Kotkov, batmayan güneş...

Yanıp kül olmuş olsa da bu şehitler
Büyüleyici kuşlar gibi sonsuza dek onları hatırlayacağız...

Blog Widget by LinkWithin