23 Şubat 2020 Pazar

Sarı Kırmızıya Varan Sabahlar İçin "Gaassaray


Şampiyonluklarla veya hüzünlerle dolu sezonlar geride bırakılır,
Yeni bir sezonun adımı atılır,
Bazılarımızın kafasında yeni transferler, şampiyonluklar, kupalar, Avrupa
maçlarında başarılı olur muyuz olamaz mıyız tartışması yaşanırken,
Bazılarımızın aklında derbi tarihleri, tüketilecek kilometreler, gidilecek deplasmanlar, boyanacak pankartlar ve duyguları yansıtacak bestelerin satırları yazılır.

İşte böyle hayallerin ortasında netleşen derbi tarihleri ajandalarda karalanırken,
İster istemez  bizleri maziye götüren anılar, yaşanmışlıklar, hayalini kurup da hasretini çektiğimiz deplasmanlar sarar.
Ne yazık ki endüstriyel futbolun kendini hissettirdiği fakat karabasan gibi üzerimize çökmediği o dönemler,
Yaşayanlardan dinlediğimiz  sabahlama dönemleri,
Kimimizin sabahları fabrikaya gitmek için bindiği buğulu camlarından sarı kırmızı kaşkolların sallandığı 302 mercedes ile yapılan çıkarmalar,
Mecidiyeköy'den yürüyüp Beşiktaş vapur iskelesine atılan adımlar,
Boğazda "re re re ra ra ra" sesleriyle ve yakılan meşaleler ile maviliği ateş kırmızısına dönüştüren yürekler,
Hepsi gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçiyor olmalı.

İşte bu hislerle dolduğumuz bir derbinin öncesinde yıllarca çekilen çilenin kutsallığını kendisine şiar edinmiş, hayatlarını adadıkları renkleri damarlarında dolaşan kan gibi hisseden
geleceği senin düşün ile kuranlar için "Gaassaray"...



Boynunda sarı kırmızı kaşkollar ile buğulu camlarına başını yaslayıp,
sarı kırmızı düşlere dalanlar için 302 Mercedesin artan hızıyla saldır "Gaassaray"...

Asmalı'da, Tünel'de, Pera'da, Çiçek Pasajı'nda ve muhalif semtlerde sarı kırmızıya varan sabahlar için "Gaassaray"...

Cemre Gökçe

22 Şubat 2020 Cumartesi

Levski Sofya'yı Taraftar Kurtaracak


Geçen hafta yapılan Beşiktaş Genel Kurulunda Beşiktaş'ın "çiçeği burnunda" yeni başkanı Ahmet Nur Çebi "Şu an kulüpte elektrik faturasını ödeyecek para yok" diye gözleri sulanmış, çaresizliğini belirtiyordu. Yanlış transferler, menajer ücretleri, hesapsız yatırımlar derken asırlık kulüpler günümüzde ekonomik krizin sancılarını en acı şekilde yaşıyorlar. Bu kulüplerden biri de Bulgaristan'ın Levski Sofya kulübü. Kulübü borçlardan kurtarmak için başkanlığa gelen Vasil Bojkov'un yurt dışına kaçması ile sahipsiz kalan mavi-beyazlıları yaşatmak için taraftarlar ellerini taşın altına koymuş ve bağış kampanyası başlatmışlar. Buna göre Futbol Federasyonuna her ay 143 bin Bulgar levası ödeyip borcu kapatmayı planlamışlar ve şimdilik bağışlardan ve satılan bilet ile kulüp ürünlerinden toplanan miktar 288 leva, yani Mart ayının taksidi bile toplanmış... Sofya ekibinin yöneticileri de taraftara stadı doldurma çağrısı yaparak, eğer tüm biletler satılırsa 130 bin leva kazanacaklarını ve Nisan ayı taksidi için de rahat olacaklarını belirtmişler...



Kostadinov Başkanlığa Aday


Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde Bulgaristan'ın iç sahada İngiltere'ye karşı aldığı 6-0lık yenilgi ve maçın da ırkçı tezahüratlar nedeniyle bir kaç durması neticesinde oluşan kriz sonrası Federasyon başkanı Borislav Mihailov istifa etmiş, yerine geçici olarak başkan yardımcısı Mihail Kasabov seçilmişti. Haziran başında yapılacak Federasyon Başkanlığı seçimleri için henüz kimse adaylığını açıklamazken, Bulgar medyasında  Emil Kostadinov'un ilk aday olarak yakın zamanda ortaya çıkacağı belirtiliyor. Kostadinov dışında Stilian Petrov ve Dimitar Berbatov'un da başkanlık için yarışması bekleniyor.

21 Şubat 2020 Cuma

Galatasaray'ın Çocuğu Mert Hakan Yandaş


Galatasaray'ın Alanyaspor'la Ali Sami Yen'de oynadığı Ziraat Türkiye Kupası rövanş maçında deplasman ekibinin hocası Erol Bulut'un Fatih Terim'e karşı yaptığı "sevinç?!" hareketi çok konuşulmuş, Hasan Şaş'ın tepkisine de Erol Bulut "Muhattabım değilsin" diyerek konuyu daha da alevlendirmişti.
Biz o mevzu orada kaldık diye bilirdik ama bu akşam oynanan Sivasspor- Alanyaspor maçında kazanılan penaltı atışını gole çeviren Mert Hakan Yandaş gol sevincini Alanyaspor kulübesi önünde teknik direktör Erol Bulut'un karşısında aynı onun Fatih Terim'e yaptığı gibi kutlayıvermiş...
Fatih Terim'in sadece Galatasaray futbol takımı teknik direktörü olmadığını, ondan da öte olduğunu Erol Bulut bu şekilde öğrenmişken, sene sonunda Hakan Mert'i bir şekilde transfer etmek bu yönetimin boynunun borcudur...


Hooligan Hakem


Premier Ligin ünlü hakemlerinden Mike Dean, Peter Crouch'un "That Peter Crouch Podcast" adlı yayınına konuk oldu ve oldukça çarpıcı itiraflarda bulundu. 51 yaşındaki hakem, taraftarı olduğu Tranmere Rovers'ın maçlarına gittiğinde tam bir hooligan gibi davrandığını ve bazen de "kafayı sıyırdığını" belirtti. "Deplasmanlarda rakip tribüne yakın olmayı tercih ediyorum" derken, hiç hakeme küfrettin mi sorusuna da "Evet, bunu bir kaç kez yaptım, kendimi tutamadım" diye cesurca itiraf etti.

Hagi'nin Oğlu Ianis


Daha karşılaşmanın ilk on dakikası biterken geriye düşmüştü Rangers, kendi evinde Braga karşısında. Bir kaç gün önce 1954'ten beri deplasmanda yenemedikleri Benfica'yı mağlup edip, "şeytanın bacağını" sağlam kıran Portekiz'in kırmızı-beyazlıları, UEFA Avrupa Liginde bir de İskoçya deplasmanından galibiyetle dönmek arzusundaydılar. Bir sıfır yetmezmiş gibi ikinci bir gol daha bulup farkı ikiye çıkarıp, derin bir nefes de aldılar ama hesaba katmadıkları biri vardı rakipte: Hagi'nin oğlu Ianis...
Devre arası transferde Belçika'nın Genk takımından satın alma opsiyonuyla kiralanan Ianis aynı babası gibi hiç de pes edecek hali yoktu. Maçın ilk yarısında attığı gollük pasları takım arkadaşları gole çevirememişti ama Ianis boş durmadı, sazı eline aldı ve sahneye çıktı. Önce ceza sahasına girer girmez rakibini geçip, sol ayakla fileleri sarstı, sonra da maç bitmeden babasının çok sevdiği "serbest vuruştan" galibiyet golünü attı takımının... Tabii, Steven Gerrard'ın sevinci görülmeye değerdi...
O anlarda tribünde başka bir tanıdık da göz yaşlarını tutamıyordu. Her ne kadar "sadece rüzgardı" demiş olsa da profesyonelliği bir tarafa bırakıp, bir kaç gün sonra çalıştırdığı Viitorul'un maçı olmasına rağmen oğlunun yanında yer almayı tercih etmişti "baba" Hagi ve belki de Ianis'in kariyerinde unutulmazlar arasına koyacağa maça şahit olmuştu... "Tüm ailem burada, ilk defa İskoçya'ya beni izlemeye geldiler. Onların gözleri önünde işimi yapmış olmanın gururunu yaşıyorum" derken genç topçu, Romanya dönüşü gazetecilerin mikrofon uzattığı Gheorge Hagi ise "Siz de gördünüz, o oldukça formda, harika oynuyor ve de mutlu. Kendisi için en ideal takımı buldu da bunları bana niye soruyorsunuz, Ianis artık yetişkin olduğunu ispatladı, iyisi mi onunla röportaj yapın..." diye mutluluk ve gururunu belirtmiş...

Ah be çocuk, ne kadar isterdik seni Galatasaray formasıyla görmek, ah...  Şimdi bir taraftan senin bu performanslarını gördükçe gurur duyuyoruz, bir yandan da her attığın golden sonra bizden uzaklaştığını biliyoruz... Ah şu Fiorentina dönüşü Belhanda'yı satıp, seni Galatasaray'a getirmediler ya...

20 Şubat 2020 Perşembe

Galatasaray:1-0:Btc Türk Yeni Malatyaspor


Maçlar başlamadan evvel futbolcuların ısınma hareketlerini gösterir yayıncı kuruluş ve ekranın altında akan bantta takımların kadroları verilirken, ekranın sol alt köşesinde de iki takımın o maça kadarki son 5 karşılaşmasının neticeleri kısaltma olarak verilir. Sezonun ilk yarısında Galatasaray'ın şampiyonluk adayı bir takıma yakışmayacak şeklinde bir grafiği vardı bir çok kez: G-B-M-B-B şeklinde... Acayip moral bozan bir istatistikti... Bereket Fatih Terim söz verdiği üzere Ocak ayında yaptığı revizyonlarla "takımı bir silkeledi" de pazar geceki maç öncesi G-G-G-G-G şeklinde bir seriye gururla şahit olduk... Ve bu serinin devamı için iç sahada oynanacak olan "kağıt üzerinde kolay" bir Malatya maçı vardı...

Evet, kağıt üzerinde kolay bir maç olacağı bekleniyordu renktaş Malatya karşılaşması ama oyun başladıktan sonra herkes farkına vardı ki, hiç bir maç oynanmadan kazanılmıyor.  Bir kaç hafta evvel bir diğer renktaş Kayserispor'un yaptığı gibi "kalesini koruyarak" başlamadı Kemal Özdeş'in takımı, aksine "baskın basanındır" mantığı ile yüklendiler ve daha on beşinci saniyede Gökhan Töre ile de zorladılar Uruguaylı file bekçisini. Ev sahibi Galatasaray'ın onlara cevabı ancak 9. dakikada Onyekuru'nun "kendin pişir kendin ye" rakipten çaldığı topla ceza sahasına girip, yaşanılan karambolde kaleyi bulmayan plase vuruşu ile oldu. Son maçlardaki komple oyununu oynamaktan uzaktı Galatasaray, istediği baskıyı rakip kaleye kuramıyordu ve burada da sağ tarafta Mariano'nun eksikliği göze çarpıyordu. Brezilyalı futbolcunun yerine görev alan Şener mevkidaşını hiç bir şekilde"yedekleyememişti"...  Orta yok, Feghouli ile ikili oyunlar yok, topu sürekli garanti olsun diye savunmaya atma vardı Şener'de, Mariano'nun yaptıklarının aksine. Hal böyle olunca zaten Fatih Terim de ikinci yarıya Şener-Linnes değişikliği ile başladı ki, sağ kanatta üretkenlik artmış oldu.

Belki oyunun ilk 20 dakikası beklenilen performanstan uzaktı ev sahibi oyuncular ama zamanla ipleri eline aldılar ve özellikle sol kanatta Ömer Bayram ve Onyekuru'nun başlattığı ataklarla rakip ceza sahası içinde etkili oldular. Adem Büyük'le golü de buldular da hakem VAR kontrolü sonrası ofsayt kararı verdi, oysaki topa son temas eden deplasman takımı oyuncusuydu ve ofsayt bozulmuştu. Heba oldu Galatasaray'ın golü... Bir kaç dakika sonrası ise Onyekuru'nun ortasında Emre Akbaba'nın şutu kalenin az farkla yanında gidiyordu...


Soyunma odasına girmeden arzulanan golü atıp, rahatlamak isteyen Fatih Terim'in takımı, Feghouli'nin başlattığı atakta, Adem Emre'yi savunmanın arkasına kaçırıp kaleciyle karşı karşıya bırakınca, Robin Yalçın'ın tek yapacağı rakibini düşürmekti,o da beklenileni yaptı ve Galatasaray penaltı kazandı... Senaryo bilindikti; Topun başına Adem Büyük geçti, hep yaptığı gibi kalecinin sağına attı, kaleci önceki meslektaşları gibi yine köşeyi tahmin etti ama topu tutamadı ve Galatasaray 1-0 öne geçti. Önceki yazılarda da belirttim, Adem "n'olur" artık farklı tarafa atsın, bir gün kaçıracak penaltıyı... Umarım bu pazar Kadıköy'deki maçta yaşanmaz bu istenmedik hadise...


Galatasaray soyunma odasına skor tabelasındaki eşitliği bozarak gitti de maçın hakemi Alper Ulusoy takımların oyuncu sayısındaki eşitliği iki-üç defa da bozmadı. Oyuncusunun "sakat" hareketlerini gören Kemal Özdeş, Gökhan Töre'yi ikinci yarı maça başlatmadı da, 20. dakikada Feghouli'nin serbest atış kullanmasını engelleyen, Feghouli'nin kafasına vuran, arkasından koşup, kavga çıkaran Gökhan'ı maçın hakemi sarı kart ile ödüllendirirken, Marcao'yu çekmesine, ümit vaad eden atakta Ömer'i yaka paça düşürmesine de seyirci kaldı. Sadece Gökhan değildi hakemin "insafına" kalan, penaltıda son adam olarak Emre'yi "yere seren" Robin Yalçın da sarı kartla kurtuluverdi...


İkinci yarı skorun da etkisiyle daha özgüvenli oynayan ve Linnes'in oyuna dahil olmasıyla sağ kanadı da etkinleştiren Galatasaray, rakip kalede baskıyı iyice yoğunlaştırdı ama kendisini rahatlatacak golü bir türlü bulamadı. Özellikle maçın 55 dakikasında Muslera'nın da dahil olduğu  ve Adem'in ayak içi plase ile auta yolladığı "tiki taka" Galatasaray'ın oyununun ne kadar ilerlediğini göstermesi açısından önemliydi. Bunun yanında ilk devre ve ikinci devreler kazanılan serbest atışlarda Seri'nin klasik olarak ceza sahası içine topu şişirmeyip, Ömer'le olsun, Emre ile olsun yaptığı farklı "varyasyonlar" takımın hafta içleri Florya'da ne kadar sıkı ve ciddi çalıştığının bir göstergesi...

1-0 tehlikeli bir skordur ve Galatasaray'ın yukarıda anlattığım "harika paslaşmalı" atağının bitiminde Malatyaspor kalecisi Farnolle'un kullandığı aut atışında Bifouma ile kazandığı penaltı az kalsın beraberliği getirecekti de bereket savunmacılar ofsayt hattını düzgün kurmuşlardı da VAR'dan ofsayt kararı çıkıverdi... Sonrası ise iki kalede gollük pozisyonlar seyretti futbolseverler, Ömer'in korner atışında Donk kafayı "çiviledi" top direkten döndü, arkasından Bifouma'nın pasında altı pastan Umut'un vuruşunda Marcao yatarak golü önledi...Kaybedeceği bir şeyi olmayan Malatya özellikle 70. dakikadan sonra oyunu tamamen Galatasaray yarı sahasına yığarken, ev sahibi topçular da kontra ataklarla "fişi çekmenin" hesabındaydılar da, ne Onyekuru, ne Falcao oldukça rahat pozisyonda bu işi beceremediler.

Öyle ya da böyle kazanmak önemliydi ve üç puan haneye yazılacaktı, derbi maçı öncesi cezalı oyuncu da yoktu derken, Lemina kenara değişiklik işareti yapmasın mı? Tüm keyfimiz kaçıverdi birden. Sistemin en temel taşlarından olan ve takıma "cesaret" veren Lemina bir hafta sonra olmayacak mıydı? Melo ayağı kopsa oynardı da, Lemina ne yapacak, pazar günü göreceğiz. Bu arada son dakikalarda yenilen "acayip" gollerle bu sezon çok puan kaybeden Fatih Terim, Lemina'nın yerine Ahmet Çalık'ı da alarak maçı bitirdi. Pek çoklarının aksine ben Ahmet'in o kadar da kötü bir oyuncu olmadığını düşünüyorum ve oynadığı her maçta görevini hakkıyla yerine getiriyor, pazar günü de sahada kaldığı kısıtlı sürede girdiği tüm ikili mücadeleleri kazandı...



Hakemler: Alper Ulusoy, Ali Saygın Ögel, İsmail Şencan
Galatasaray: Muslera, Şener Özbayraklı (Dk. 46 Linnes), Donk, Marcao, Ömer Bayram, Seri, Lemina (Dk. 90 Ahmet Çalık), Feghouli, Emre Akbaba, Onyekuru, Adem Büyük (Dk. 81 Falcao)
BtcTurk Yeni Malatyaspor: Farnolle, Chebake, Mina, Hadebe, Karim Hafez, Robin Yalçın, Acquah (Dk. 71 Donald), Gökhan Töre (Dk. 46 Kjartansson), Walter (Dk. 90 Erkan Kaş), Bifouma, Umut Bulut
Gol: Dk. 45 Adem Büyük (Penaltıdan) (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 13 Acquah, Dk. 20 Gökhan Töre, Dk. 43 Robin Yalçın (BtcTurk Yeni Malatyaspor), Dk. 20 Feghouli, Dk. 50 Marcao (Galatasaray)

17 Şubat 2020 Pazartesi

Galatasaray:3-1:Aytemiz Alanyaspor


"Başarı her zaman kazanmak demek değildir, kaybettiğinde de kazanırsın aslında" diye bir cümle okumuştum bir vakitler bir yerde... Çarşamba gecesi Ziraat Türkiye Kupası Çeyrek Final rövanş maçında Galatasaray, deplasmanda 2-0 kaybettiği maçın rövanşında Alanyaspor'u 3-1 yendi ama turu geçemedi ya, maç sonu sahadaki futbolcular üzülürken onların destekçisi tribünlerde ya da televizyon başındaki taraftarlar ise "Helal olsun size" diyordu gönül rahatlığı ile.  Galatasaray uzun zamandır beklenilen "Galatasaray gibi Galatasaray" oyununu izletmişti onlara da, ondan razıydı böyle elenmeye sarı-kırmızılı taraftarlar... Müzede Türkiye Kupasından bol miktarda bulunuyordu, bir tane daha olsa göz çıkarmazdı ama sahadaki on bir topçunun da formalarını sırılsıklam ederek elenmeleri kimseyi de üzmemişti...

Elenmek demişken, oldum olası şu "deplasman golü" muhabbetinden hiç hazzetmemişimdir. Zaten FIFA ve UEFA'nın da bu kuralı kaldırmak yönünde çalışmaları olduğunu biliyorum. İngilizler zaten Lig Kupasında deplasman golü diye bir şeyi çoktan lügatlarından silmişler, "gol goldür, nerede atılırsa atılsın" demiş adamlar... Alanya kendi sahasında 2 gol atmış ama Galatasaray onlara kendi sahasında 3 gol attı, Galatasaray deplasmanda atamadı, Alanya deplasmanda 1 tane attı... Üçe üç işte... Ve kural o kadar saçma ki, iç sahada bir tane yediğin anda iki tane atmalısın eşitlik için... Hal böyle olunca da takımlar gol yememeye oynuyor, eee hani futbolu yönetenler bütün kurallarını seyirciler daha fazla gol izlesin diye değiştiriyordu? Deplasman golü kaldığı müddetçe, savunma yapmak hep biraz daha öne çıkacaktır...


Alanya'daki ilk maçta yaptığı rotasyon sonrası "Fatih Terim kupayı önemsemiyor" diyenleri sustururcasına Galatasaray Teknik Direktörü Ali Sami Yen'deki maça en iyi onbiri ile çıktı ki rövanşta turu atlayabilmek adına ikinci devrenin en gözde oyuncusu Mariano'yu da Malatya lig maçında kaybetti. Tek hedef vardı, turu geçmek ve bu uğurda maça baskılı başladı Galatasaray ve 9. dakikada Ömer'in ortasında Emre Akbaba ile "erken golü" buldu. Maçı uzatmak için "yemeden" atılacak bir gol, tur için de iki gol gerekiyordu artık ve Galatasaraylı oyuncular bir nebze de olsa rahatlamıştı, ne de olsa geriye 80 dakika kalmıştı. Rakip Alanyaspor ise savunma yaparak İstanbul'dan mutlu dönemeyeceğinin farkında olup, gol için yüklenmeye başladı Muslera'nın kalesine. Özellikle Fernandes ve Campos gibi "ayakları temiz" oyuncularıyla savunmayı zorlarken, Bammou ve Bakesetas ile de golleri kaçırıyorlardı ya da Marcao olsun, Linnes olsun son andaki müdahaleleriyle skorbordun değişmesini engelliyordu. Yine o anların birinde Mariano'nun kaptırdığı topta hızlı gelişen Alanya atağında bu sefer Bammou Linnes'ten hızlı olunca, Muslera'ya topu ağlardan çıkarmak kalıyordu.

Yine dönmüştük başa, Galatasaray'ın yine üç gol atması lazımdı yarı finale çıkması için. Bir tanesini hemen attı sarı-kırmızılılar Seri ile ama hakem yerde yatan Adem için ofsayt bayrağı kaldırdı. "Kaleciyi engelliyormuş", ne alakaysa...  Oysa bir kaç sene evvel Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinde ülkenin en "şöhretli" hakem triosu kuralı unutmuş ve Fenerbahçe 79 cm ofsaytla Beşiktaş'a golü atmıştı... Üstelik orada golü atan ofsayttaydı, burada golü atan "temiz", ofsayt dedikleri oyuncu yerde yatmaktaydı...


Seri'nin golü sayılmasa da Galatasaray turu geçmeye niyetliydi, tekrar var gücüyle saldırdı rakip kaleye de Adem'le, Seri'yle, Feghouli'yle uzaktan ya da ceza sahasından yakalığı pozisyonları gole çeviremedi...

Soyunma odası dönüşü ise tamamen Galatasaray'ın "domine" ettiği bir 45 dakika seyrettik. Erol Bulut'la birlikte iyi bir takım oluşturan ve ligin zirve takımlarından olan Alanyaspor, deyim yerindeyse köşeye sıkışmış boksör gibi sadece kendisini korudu, hucüm filan hak getireydi. İlk maçı yazarken bahsetmiştik, "topun da canı var, top da isteyecek" demiştik, bu seri de meşin yuvarlak Alanya'nın yanındaydı, belki de maçın kırılma anı sayılabilecek 48. dakikada Ömer'in pasında Onyekuru'nun vuruşu direkten dönüverdi... Gol olsa, devamı daha erken gelirdi... Geldi de, beş dakika sonra kazanılan penaltı vuruşunda Adem Büyük yine kalecinin sağına attı da, Marafona dersine hazır değildi, ters köşeyi tuttu. Taraftarın desteği ve kazanma inancı ile Galatasaray iki gol daha atmak için yükleniyordu misafir kaleye de o anlarda özellikle Feghouli "kısmetsizdi"... Önce Mariano'nun pasında "iki adımdan" topu çizgiden geçirmek için dürtemedi, sonra Seri'nin sert şutunu kurtaran kaleciden dönen topu "acemice" auta attı. Ve bitime on dakika kala altı pas içinde Emre Akbaba'nın şutunu ayaklarıyla çelen Marafona belki de turu takımına getiren kurtarışı yapıyordu.


"Bu kadar emek boşa mı gidecekti?" diye düşünmeye başlarken Belhanda'nın asistinde Adem sahneye çıkıp, Galatasaray'ın üçüncü golünü atmasın mı? Uzatmalarla birlikte on dakika daha tur ümidi yeşeriverdi. Olur muydu? Çabalandı, denendi, çok istendi ama olmadı...  Olsun, böyle oynasınlar da canları sağ olsun...


Stat: Türk Telekom
Hakemler: Yaşar Kemal Uğurlu, Mustafa Sönmez, Serkan Çimen
Galatasaray: Muslera, Mariano, Donk, Marcao, Linnes (Dk. 46 Onyekuru), Seri (Dk. 82 Sekidika), Lemina, Feghouli, Emre Akbaba (Dk. 82 Belhanda), Ömer Bayram, Adem Büyük
Aytemiz Alanyaspor: Marafona, Baiano (Dk. 63 Onur Bulut), Caulker, Tzavellas, Nsakala, Siopis (Dk. 66 Salih Uçan), Ceyhun Gülselam, Djalma Campos, Bakasetas, Fernandes (Dk. 60 Efecan Karaca), Bammou
Goller: Dk. 9 Emre Akbaba, Dk. 55 (Penaltıdan) ve 85 Adem Büyük (Galatasaray), Dk. 31 Bammou (Aytemiz Alanyaspor)
Sarı kartlar: Dk. 15 Adem Büyük, Dk. 86 Donk, Dk. 90 8 Feghouli (Galatasaray), Dk. 53 Bakasetas, Dk. 79 Salih Uçan, Dk. 85 Tzavellas, Dk. 90 7 Marafona (Aytemiz Alanyaspor)
Kırmızı kart: Dk. 90 5 Mariano (Galatasaray)

Zero Tolerance

CSKA Sofya taraftarı Levski karşısında "İyi Geceler Sol Taraf" derken...

16 Şubat 2020 Pazar

Kasımpaşa:0-3:Galatasaray


"Fatih Terim Abdullah Ercan'ı Trabzon'dan almak istiyordu. Gelemeyeceğinin belli olduğu gün Florya'da odasındaydım, ne yapalım biz de Hakan Ünsal'dan bir Abdullah yaratırız demişti.
Adem Büyük'ü izledikçe aklıma o cümlesi geliyor. Vedat'ı alamadıysak... dediğine adım gibi eminim" diye yazmış twitter'daki hesabında Ömer Kükner... Ömer abi Adem'in gelişimde Fatih Terim "effect"i böyle anlatırken, ben çok zamandır maçlardan önce "Falcao yoksa Adem var, sıkıntı olmaz" hissi ile oturuyorum televizyon başına... Aman sana nazar değmesin Adem Büyük...Eee sen de dönersen, hiç de fena olmaz be Falcao...

Ocak ayında hem kadro yönünden, hem de oyun anlayışı bakımından yenilenen Galatasaray'ın kazanma istatistiğini sürdürmesi için önemli bir virajdı Kasımpaşa deplasmanı. Taraftarın da sevdiği iki deplasmandan biridir Kasımpaşa, Taksim'den besteler eşliğinde salınıverirsin aşağıya, İnönü'ye Gümüşsuyu üzerinden inildiği gibi, tabii Kadıköy deplasmanı ayrı kategoriye giriyor, onu eklemedim... Ev sahibi de sancılı günler geçirmekte, Tayfur Havutçu "macerasından" sonra ligin "cefakar" hocalarından Fuat Çapa'yı takımın başına getirmişler, Galatasaray maçıyla çıkış aramaktaydılar...


Galatasaray'ın önceki maçlarda savunmadan çıkışlarında problem yaşadığını bilen Fuat Çapa, iç sahada da oynamanın moraliyle ileri uç elemanlarına yoğun pres talimatı vermiş, orta sahadakilere de onları destekleme vazifesiyle görevlendirmişti. Hocalarının istediğini de yapıyordu Kasımpaşalılar da karşılarında hiç beklemedikleri gibi oynayan bir Galatasaray vardı: Özellikle Lemina ve bazen de Seri iki stoper arasına giriyor oyun kuruluşunda, topu Muslera'dan alıyor, diğer arkadaşları da ligin ilk devre maçlarından farklı olarak sabit beklemek yerine hareketli olunca ev sahibinin baskısı kolayca atlatılıyordu. Orta sahada eksik yakalanan rakibin üzerine çok etkili giden Galatasaray, daha 10 dakika olmadan Mariano'nun Emre Akbaba'yı ceza sahasına "kaçırması" ve Emre'nin soğukkanlı bir şekilde top kontrolü ve iki rakibini egale edip Feghouli'ye verdiği pasta, Cezayirli oyuncunun ortasında Kasımpaşalı Meraih'ın kendi kalesine attığı golle skorbord tabelasını değiştiriyordu. Erken gol "deplasman takımına" moral verirken, bir çok yeni transferle yamanmış, daha birbirlerinin adlarını bilmeyen oyunculardan oluşan ev sahibi ekibi "bozmuştu". Rakibin "çözülmeye" başladığını koklayan Galatasaraylılar, özellikle sağ kanatta Mariano-Feghouli iş birliği ile yüklendikçe yükleniyordu mavi-beyazlıların kalesine. Bu arada takımda "parçalar" öyle harika işliyordu ki Sarrachi'nin karşılaşmanın daha dördüncü dakikasında yerini Linnes'e bıraktığını kimse umursamıyordu bile.


Ve 20. dakikada kazanılan korner atışında kafalardan seken topta Emre Akbaba'nın Hugo Sanches'i anımsatan rövaşetası Kasımpaşa'nın bir başka yeni topçusu Hadergjonaj'ın eline çarpınca, Mete Kalkavan VAR'ın da yardımıyla penaltı noktasını gösteriverdi. Maçın yıldızlarından Adem Büyük eski takımına karşı topu beyaz noktaya dikip, her zaman attığı gibi yine kalecinin sağına attı, belli ki Fatih maçtan evvel analiz etmişti rakip penaltıcıları, köşeyi tuttu Kasımpaşa kalecisi ama topu tutamadı ve skor 2-0 oluverdi.


Skoru elinde tutan, oyun anlayışını rakibine kabul ettirmiş Galatasaray oldukça rahat ve öz güvenli oynarken, ev sahibinin ise maçla ilgili hayalleri çoktan bitmişti. Önce Linnes çalımlarla cezasına girerek üçüncü golü aradı olmadı, sonra Mariano'nun ortasında Adem Büyük van Persie'ye "Uçan Hollandalı" lakabının yapıştırıldığı Dünya Kupasında İspanya'ya attığı golün benzerini denedi, top auta çıktı ama devrenin bitmesine beş dakika kala yine Mariano'nun "servisinde" Adem tam bir golcü golü attı ve farkı üçledi. Brezilyalı arkadaşının uzun mesafeden pasında ceza sahası içinde göğüsle topu kontrol eden Adem, iki rakibi geçip, kaleciyi de bir "fake" ile yatırınca, topu klas bir şekilde dürtüp filelere yolladı.


Üç sıfırla ilk devre soyunma odasına giren takımda her şey istenildiği gibiydi de savunmadaki paslaşmalar az da olsa yüreğimizi ağzımıza getirmiyor değildi. Özellikle 40. dakikada Queresma'nın kaptığı top, defans oyuncularımızı az zorlamamıştı da tehlike bir şekilde bertaraf edilmişti.


İkinci devre iki takım da aynı oyun anlayışlarıyla sahaya çıkınca, maç da ilk devrenin bir benzeri şeklinde cereyan etti, tek farkla Galatasaray bulduğu onca pozisyonu cömertçe harcadı ve skoru değiştiremedi. Özellikle Onyekuru'nun Emre Akbaba'nın yerine girmesiyle sarı-kırmızılı topçular sezonun en farklı galibiyetini alacak fırsatlar yakaladılar ama son vuruşlarda beceriksiz kalınca, ev sahibi takımın file bekçisi Fatih ikinci yarının yıldızı oldu. 67. dakika Onyekuru'nun kalecinin solundan yolladığı topu, Kasımpaşa savunması çizgiden çıkarınca Adem ve Feghouli "ben atacağım" hevesiyle birbirlerini bozmasıyla Galatasaray bir golden olurken, yine Onyekuru'nun ceza sahası içinde pasında Linnes'e gol sevinci yaşatmayan isim oluyordu Fatih.


Galatasaray takımı atak üstüne atak yapıp, Kasımpaşılar da fark olmadan maç bitsin havasında kalelerini savunurken, Kasımpaşa tribün bandosu ise Titanik filminde gemi batarken senfonisine devam eden bando elemanları gibi tribünleri renklendirmeye devam ediyordu. Müslüm Gürses'ten "Kaç Kadeh Kırıldı" mı istemezsin, Cengiz Kurtoğlu'ndan "Duvardaki Resim" mi, Sezen Aksu'dan Firuze mi? Keyfine keyif, kederine keder katıyordu iki tribünün de Kasımpaşa bandosu...

Maç üç farkla bitti bitecek derken, Selçuk Onyekuru'yu savunma arkasına kaçırıyor, Nijeryalı topçunun plasesini son anda yine Fatih kurtarıyordu. Bir dakika sonrasında Onyekuru yine savunmanın arkasına koşuyor, bu kez o Feghouli'ye gol pozisyonu hazırlıyor ama yine kaleci gole izin vermiyordu...

Kafalarda soru işaretleri ile gidilen deplasmandan alınan rahat üç puanla Galatasaray taraftarı Taksim'e doğru yol olurken, ağızlardan çıkan o meşhur beste karanlık sokaklarda yankılanıyordu:

Ooooo kafamız çok güzel
Asmalı Tünel Pera
Beyoğlu aşık sana
Cimbombom anlasana!




STAT: Recep Tayyip Erdoğan
HAKEMLER: Mete Kalkavan, Ceyhun Sesigüzel, Esat Sancaktar
KASIMPAŞA: Fatih, Mickael Tirpan, Hadergjonaj, Brecka, Haddadi, Meriah, Aytaç, Ndongala (Dk. 65 Anıl), Quaresma (Dk. 59 İlhan Depe), Tarkan (Dk. 81 Gohou), Thiam
GALATASARAY: Muslera, Mariano, Marcao, Donk, Saracchi (Dk. 4 Linnes), Seri (Dk. 80 Selçuk), Lemina, Feghouli, Ömer, Emre Akbaba (Dk. 65 Onyekuru), Adem Büyük
GOLLER: Dk. 7 Meriah (K.K.), Dk. 22 (Pen.) ve Dk. 41 Adem (Galatasaray)
SARI KARTLAR: Hadergjonaj, Brecka (Kasımpaşa)

İçerde Misin Bojkov?


Kafatası lakabıyla anılan ve 1.5 milyar dolar servetiyle Bulgaristan'ın en zengin adamı olarak bilinen Vasil Bojkov'un geçtiğimiz günlerde Birleşik Arap Emirliklerinde yakalandığı haberi düşmüştü internet sayfalarına. Vergi kaçakçılığı, insan ticareti, kültürel değerlerin özelleştirilmesi, mafya kurma ve devlet memurlarına rüşvet gibi onbire yakın suçtan Bulgar emniyeti tarafından aranan Bojkov, "paçayı kurtarmak" için Rus ortaklarının yardımı ile Rus Hükümetine sığınıp, Bulgaristan'a iade edilmek yerine Rusya'ya sığınma talebinde bulunmuş. Peki, Vasil Bojinov'u ultras/Movemet blog sayfalarına taşıyan olay nedir?

1999-2006 yılları arasında CSKA Sofya'nın başkanlığını yapan "Kafatası" Bojkov, kırmızı-beyazlı kulübün 3 Bulgaristan Ligi Şampiyonluğu ve 2 de Bulgaristan Kupası almasında katkıda bulunurken, onun zamanında Sofya'nın "kırmızılıları" Bayer Leverkusen'i UEFA Kupasında elerken, Şampiyonlar Ligi ön eleme maçlarında Liverpool karşısında da 1-0lık bir galibiyet almışlardı. Kulübe "maddi" olarak her ne kadar fayda sağlamış olsa da CSKA taraftarı Bojkov'a beklediği ilgiyi göstermeyince, Bulgar iş adamı da kulübü bırakmıştı 2006 yılında.

Aylar yıllar geçti, Vasil Bojkov servetine servet kattı ve geçtiğimiz aylarda da 16 milyon euro gibi bir borçla lisans alamayacak duruma gelen CSKA Sofya'nın ezeli rakibi Levski Sofya'ya "yardım eli" uzattı. Zamanında başkentin "kırmızılılarını" kurtarmış olan Bojkov'un "mavileri" sahiplenmesine Levski'nin ileri gelenleri razı olmadı ama ne yaparsın, "denize düşen yılana sarılır"dı ve verilmişti mavi-beyazlı kulübün anahtarı Bojkov'a... Bu arada Bojkov'un CSKA Sofya ile bağlantısı aslında kopmamıştı zira zengin iş adamı alttan alta CSKA 1948 projesine sponsorluk yapıyordu. ( CSKA Sofya'nın borçlar nedeniyle amatöre düşürülmesinden sonra kırmızı-beyazlı kulüp Litex'in lisansını alarak tekrar Bulgaristan A Grupa'da mücadele etmeye devam etmiş ama takımın bir çok efsane oyuncusu ve yöneticisi bu olayı kabullenmeyip, orjinal CSKA'yı yaşatmak için CSKA 1948'i kurmuştu)

Bojkov, Levski Sofya'yı finansal yönden ayağa kaldırmak için "bahis şirketlerinden" birini kullanıyordu ama Bulgaristan Hükümeti anayasada bir değişiklik yaptı ve bütün özel bahis şirketlerini yasakladı, böylece Bojkov'un Levski'ye para kaynağı da "yasa dışı" hale gelmiş oldu. İşin kötüsü Bulgar emniyeti "memleketin zengini"nin mal varlığını araştırınca, bir çok suçu da gün yüzüne çıkmış oldu ve Bojkov soluğu Birleşik Arap Emirliklerinde aldı...

"Sizi iflastan kurtaracağım" diyerek Levski'yi satın alan ama daha sonra yurt dışına kaçıp, yakalanınca da servetine el konulması gündeme gelen ve mavi-beyazlıları "iflas endişesine" sevk eden Bojkov'un ezeli rakipte yarattığı travmayla "kafa bulmak" için Vasil Bojkov'un kırmızı-beyazlı atkılı "Gerçek CSKA'lı" yazan polarlı resmini kullandı CSKA'lılar kale arkası tribünde... "En büyük CSKA'lı Levski'ye en fazla zarar verendir" demiş kırmızılılar...  O zaman biz de soralım "İçerde misin Bojkov?"



9 Şubat 2020 Pazar

Berke Özer Kural Bilmez Mi?


Altınordu'nun "geleceği parlak" diyerek Fenerbahçe'ye 3 milyon euroya sattığı ve şimdi de sarı-lacivertlilerin Belçika'nın Westerlo takımına kiraladığı Berke Özer, dünkü Fenerbahçe-Alanyaspor maçı esnasında yukarıdaki tweeti paylaşmış. "Yazık" demiş genç kaleci, "çok yazık" maçın hakemi Ümit Öztürk'ün penaltı vuruşunu tekrar ettirmesine. Aslında Ümit Öztürk değil VAR başındaki hakem uyarmıştı kendisini kaleci Altay'ın kale çizgisini erken terk etmesinden dolayı. Çok büyük ihtimal tribünlerde değildi Berke, VAR hakemi gibi, bizler gibi televizyondan seyrediyordu maçı ve mevkidaşının kural ihlali yaptığını görmüştü... Ama karara itiraz eden bir tweet atmıştı... Neden?
Kural mı bilmiyordu Berke? Ki buna hiç ihtimal veremiyorum. Ekmek parası kazandığı oyunun kurallarını bilmek zorunda ki, bizim buralarda öğrenmediyse bile Belçika gibi futbola oldukça ciddi yaklaşan bir ülkede, kim bilir kaç defa kendisine ve takım arkadaşlarına futbol oyun kuralları dersi anlatılmıştır...
Diğer bir cevap ise "sempatik" gözükmek adına doğru bildiği kurala itiraz etmiş olması... O zaman burada Altınordu Futbol Akademisi'nin manifestosu çöker: Hani siz iyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu yetiştiriyordunuz? Bir yerlere hoş gözükmek adına sahadaki hakemi taraftarın önüne atmak iyi birey ya da iyi vatandaş oluyor mu? Cevap belli...
Milli takımın bütün alt kademelerinde oynamış bir futbolcu, yeteneği ile bir yerlere gelmek yerine böyle "küçük hesaplara" girerse, biz de gelecek adına kendisinden çok da ümitli olmayalım...
Harcama kendini Berke...


Bizden İyi Değiller


"Soyunma odasına girdim ve sadece tek bir şey söyledim: “Evet onlar çok iyiler ama bizim en iyi bireysel performansımızın toplamından daha iyi değiller.”

Oktay Mahmudi
Galatasaray Eski Antrenörü

CSKA Moskova maçı öncesi oyuncularını nasıl motive ettiğini anlatırken

Kırklarelispor:0-3:Fenerbahçe


"Kızanların çişi geldi beee, soğuktan altlarına eşeycekler"...

Spotify'da yayın yapan Karalama Defteri adlı podcastimizin on dördüncü bölümünde konuşuyorduk Gürkan'la Kırklareli maçına gidip gidemeyeceğimizi. Trakya'nın yeşil-beyazlı gururu Türkiye Kupasında Ankaragücü ve Gaziantep Futbol Kulübü'nün ardından Başakşehir'i de elemiş ve çeyrek finale kalmıştı. E-Bilete karşı duruşumuz malum, passoligli maçlara gitmiyorduk, bu sebeple bir ümit Kırklareli Stadında kağıt bilet olur mu diye muhabbet döndürmüştük ki yayının ertesi sabahı instagram hesabıma bir davet geldi. "Önümüzdeki maça Kırklareli'ne bekleriz hocam" diyordu ultras/Movement blogu kurulduğu 2007 yılından beri takip eden Cemre. "Ama pasolig, e-bilet, biz karşıyız" demeye kalmadan "Kağıt bilet ve biletler benden" diyerek davete noktayı koymuştu...

Kuralar çekilmemiş, rakip belli değildi ama Kırklar'ın "peri masalına" dahil olmak bizi pek de heveslendirmişti. Belki maç öncesi ve esnasında podcast de çekecektik, fena da olmazdı, değil mi? Uzun zamandır tribün ortamına hasret kalmanın "açlığı" ile günleri sayarken, kurada Fenerbahçe çıkmasın mı? Haydaaaa... Kör istedi bir göz, Allah verdi ona iki göz... 39 Gençlik'le birlikte tribünde bağırmak farz olmuştu...

Küresel ısınma dünyanın havasını pek farkında olmasak da fena değiştiriyor, mevsimler aşırı sıcak ve soğuk geçiyor, ilk bahar ve son bahar gibi ara geçişler yok oluyor, yağmur ve karın yağacağı günlerde t-shirtler gezecek sıcaklıklar karşımıza çıkıyor. İşte yine mevsim şartlarının şaşırdığı şubat ayının çarşambası kış kendini hatırlatmak istercesine fena bir yağmurla günaydın dedi bize İstanbul'da. "Abi buralarda çarşamba günleri yağmur yağar, ona göre tedarikli gelin" demişti Cemre ve de son derece haklıydı, Kırklareli yolu boyunca bekleyen jandarma erleriyle birlikte yağmur da "hoş geldiniz" diyordu biz "futbol dilencilerine"... Maç öncesi köfte yiyecek, taraftarlarla takılacak, stadın etrafındaki havayı soluyacak, fotoğraflar çekecek ve "Karalama Defteri Kırklarelispor Özel" bölümü çekecektik... "Kul plan yaparken kader gülermiş" diye çok sevdiğim bir söz vardır, aynen o hesap biz neler neler planladık, Kırklareli'nde 80ler Türkiye tribün ortamının içine düşüverdik...




"Tek bir kuruş geliri olmayan bir kulübüz" diyordu yeşil beyazlı kulübün başkanı Volkan Can, BeinSport'taki Futbol Şehirleri adlı programda. Fenerbahçe ile eşleşmelerini fırsata çevirip, "para kazanmak" için biletleri 100 lira yapmıştı. Günümüz şartlarına göre az bir para değildi ama talep fazlaydı, kimi şehrinin takımını desteklemek, kimi Fenerbahçe'yi görmek, kimi de bizim gibi "peri masalına" şahitlik etmek için Atatürk Stadında yer almak istiyordu. "Kırk yılda bir böyle bir talep var" deyip, hem para kazanmak, hem de maça gelmek isteyenleri kırmamak adına stat kapasitesinin kat be kat fazlası bilet satılmıştı... Maçın başlamasına iki saat kala şehre vardığımızda, öncelikle park sorunu ile karşılaştık, her sokak arası doluydu ki, stadın oldukça uzağında bir arabalık yer bulunca "şükür" çektik. Sonrası ise metrelerce uzayan kuyruklar... Seksenler Türkiyesini hatırlatırcasına sabahlayan taraftarlar günün erken saatlerinde içeri girmiş de binlercesi ise dışarıda bekliyordu. Maçtan önce sosyal medyada "Avrupa Kenti" Kırklareli diye paylaşımlar dönüyordu, boşuna değilmiş, kadın erkek, çocuk yaşlı yeşil-beyaz ya da sarı-lacivert atkılarla yan yana "medeni" bir şekilde sıra bekliyordu. Biz de "medeni" olalım dedik, sıranın sonunu ararken, "Bu iş böyle olmaz" diyerek, şeytana uyduk ve araya kaynayıverdik. Tabii, kuyruk yavaş yavaş ilerliyordu ama zaman ondan daha çabuktu. "Medeniyet bize göre değil" dedik ve stat giriş kapılarına en yakın yere sıkıştırdık kendimiz... Ellerde kağıt biletler, başı sonu belli olmayan düzensiz kuyruklar ve binlerce insan yığını ve tek gaye "maça girebilmek"... Ama ne mümkün, sıra ilerlemiyor, maç saati yaklaşıyordu. Bazen sinirler geriliyor, pet şişeler hedefi belli olmayan kapılara doğru yollanıyor, yönetime öfke saçılıyordu. "Yönetim istifa" ve "Hırsız yönetim" sloganları onar dakika arayla tekrarlanıyordu. Bilmediğimiz şehirde, tanımadığımız insanların arasında ilk defa gördüğümüz stadyuma girmekti gayemiz. "Hayatımda ilk defa elimde bilet olup, maça girememenin" utancını eş dosta nasıl anlatırım diye düşünürken, B ve C planları kurmak için de zorluyorduk "saksıları"... "Şehir dışından geldik, biletimiz var ama giremiyoruz" diye polislerden ya da güvenlikten rica etmek dışında da başka bir alternatif de gelmiyordu akla da girmiş olduğumuz "insan kalabalığından" da çıkamıyorduk ki. Derken yağmur da yağmaya başladı, maça sayılı dakikalar kalmış ve bir kısım taraftar pes ederken, bir kaç genç de turnikelerin üzerinden tırmanıp, stadın içine atlıyordu. "600 lira verdin baba biletlere, nereye dönüyorsun" diyen gen bir kızcağız babasını dönmekten vaz geçirirken, "Oğlum biraz uyanık olun, kapıları açacaklar, hepimiz gireceğiz" diyen amca çoktan ayrılmıştı kuyruktan, yandan bir genç öfke ve çaresizlik içinde günün özetini geçiyordu:"Kızanların çişi geldi beee, soğuktan altlarına eşeycekler"... Maçı tribünde seyretme ümitlerinin tükenmeye başladığı anda birden bir hareketlenme oldu, kapılar ve turnikeler açıldı ve bu "inançlı" insan seli kendini Atatürk Stadının kale arkasında buluverdi. Maça girmiştik, biletimiz kapalı tribün olsa da koltuksuz, merdivensiz, oyun alanı ile aynı yükseklikte tellerin ardından kale arkasında maç izleyecektik... Nasıl izlemekse... Ne göreceksek... Deplasmana gittiğimiz günler aklıma geldi, gece boyunca saatlerce yolculuk yaparsın, maça girersin ve zaten daracık olan deplasman tribününde sıkış tıkış, arkan dönük tezahürat yapar, maçın gidişatını tribünden gelen seslere göre takip edersin... Maç mı seyrettim, hayır! Takımı desteklerdim ya, o bana yeterdi...





Bereket maçı açık kanal veriyordu ve biz de hızını arttırmaya başlayan yağmurdan korunmak için Cemre'nin vermiş olduğu naylon yağmurlukları giymiş, sırtımızı duvara yaslamış ara ara telefondan takip ediyorduk karşılaşmayı. Maça dair bu sebeple yazacak çok da bir şeyler yok, zira bazen görebiliyorduk, bazen de göremiyorduk yeşil zeminde oynanan oyunu ama Deniz'in kaçırdığı penaltı bizim kaleye doğru atıldı. Yağmurun rüzgarla birleştiği bir havada Panenka penaltısı atmak nereden aklına geldi bu çocuğun aklına bilinmez de o soğukta bizi fena güldürdü, içimiz ısındı bir nebze... Bu arada ilginçtir, penaltıya tribünlerden de tepki gelmedi, ne bir yuhlayan, ne bir ıslıklayan. Bu kadar kalabalık tribüne daha fazla destek beklerdim ama nedense herkes maç seyretmeye gelmiş gibiydi. Devre biterken Fenerbahçe'nin attığı golde bile klasik olarak ev sahibi tribünün suskunluğu yaşanmadı, zaten suskundu tribünler... Soğuk hava ve "bardaktan boşalırcasına" yağan yağmur maçın tadını ve tribün ortamını bozdu diye düşünürken, maçtan sonra stadyum karşısında leziz bir köfte ekmek yerken Cemre işin aslından bahsetti: "Bir çoğu öğrenci olan 39 Gençlik taraftarlarından bazıları pahalı olduğu için bilet alamamış, bazıları da tribüne giremediği için diğer arkadaşları da bu durumu protesto etmek için dışarı çıkmış..." Hal böyle olunca, içeride de maç boyu sık sık "Haruuuun", "Garrrrryyyyy" ve "Deniiiiiiiz" diye bağırıp futbolcuların kendilerine el sallamasını bekleyenler kalmış... Unutmadan yazayım, Fenerbahçe'nin transferi uğruna Comolli'yi gönderdiği Simon Falette tam bir bomba...




Rakamlarla aram hiç iyi değildir, yılları pek hatırlayamam da Galatasaray maçlarına giden takipçiler hatırlayacaktır, Yasin Sülün'ün maç sonu Galatasaray tribününe hareket çektiği maçta İnönü'de yağmur hakemin ilk düdüğü ile başlamış, devre arası dinlenmeye çekilmiş ve ikinci yarı tekrar kaldığı yerden sırılsıklam etmişti bizleri. Çarşamba günü Kırklareli'de de aynısı yaşandı, topçular soyunma odasına on beş dakikalığına dinlenmeye giderken duran yağmur, topçular son 45 dakika için sahaya çıkınca yine başladı mesaiye. Maçın tadı yoktu, tribünlerin sesi çıkmıyordu da iyi olan şey devre arasında satılan sucuk ekmekti... Onun hatırına yetmiş küsürüncü dakikaya kadar sabrettik de, sonrası "hadi Kırklar biz kaçar" oldu... Binbir emekle girdiğimiz maçtan, son düdük sesini duymadan çıksak da, stadyum duvarına bitişik yapılan kafede bir çok taraftarla maçı nihayete erdirdik. Daha önce hiç deneyimlemesem de endüstriyel futbolun tapınakları o büyük arenalarda tribünü bırakıp, locasındaki televizyondan maç izleyen bir elinde puro, ötekinde viski olan "abiler" gibi bitirdik maçı...


On üç sene evvel blog yazmaya başladığımda tek amacım seyretmiş olduğum maçlara dair izlenimlerimi "sanal kağıda" dökmek, ara sıra da tribün hikayelerimi bir arşiv olması için blog sayfalarına yazmaktı. Ama zamanla etkileşimler çok hızla yayıldı, okuyuculardan geri dönütler gelmeye başladı ve ben de tarayıcının adres satırına ultrasmovement.blogspot.com yazıp yeni bir yazı okumak için gelen "dostları" hayal kırıklığına uğratmamak için ısrarla yazdım da yazdım. Bugün bir çok blog kapanmışken, elimden geldiğince, vakit buldukça yazmamın nedeni de Kırklareli'li dostum Cemre gibi çarşamba gününe kadar birbirimizin yüzünü görmesek de blog sayesinde duygularımızı paylaştığımız nice dostların olması. Böyle zamanlarda iyi ki blog yazmışım diyorum, iyi ki de yazıyorum ve yazacağım...


Blog Widget by LinkWithin