Futbol Dışı Sporlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol Dışı Sporlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2020 Pazar

Bizden İyi Değiller


"Soyunma odasına girdim ve sadece tek bir şey söyledim: “Evet onlar çok iyiler ama bizim en iyi bireysel performansımızın toplamından daha iyi değiller.”

Oktay Mahmudi
Galatasaray Eski Antrenörü

CSKA Moskova maçı öncesi oyuncularını nasıl motive ettiğini anlatırken

20 Nisan 2018 Cuma

EuroCup Kadınlar Şampiyonu Galatasaray


Tebrikler kızlar...
Bu ülkeye Avrupa'dan kupa gelecekse bunu Galatasaray başarır...
2009 senesinde kazanılan EuroCup'ın ardından, 2014'te Rusya'da Fenerbahçe'yi yenerek Euroleague'i kazanmıştı Galatasaray'ın kızları...
Bu sene de İtalya'da Venezia'yı saf dışı yaparak müzeye üçüncü kupayı taşıdılar...
Gururumuzsunuz...



23 Mart 2017 Perşembe

Video Hakem






Futbolda video hakem tartışmaları her geçen gün artarken, basketbolda hakemlerin sık sık monitörden destek aldıklarına alıştık artık. Dün gece Euroleague'te play-offu yakından ilgilendiren maçta Kızılyıldız evinde Olympiakos'u konuk etti. Oldukça çekişmeli geçen karşılaşma uzatmaya gitti ve deplasman ekibi kendilerine zamanında Euroleague şampiyonluğunu getiren Printezis'in set oyunuyla Kızılyıldız'ı 66-64 yenerken, uzatmanın son 20 saniyesinde meydana gelen tartışmalı pozisyonda hakemlerin monitör karşısındaki "hanımefendiyle" yakın teması ilginç görüntüler ortaya çıkardı. İki dakikaya yakın süren pozisyon incelemesinde maçın hakemleri oldukça memnun gözükürken, "hanımefendi"nin sıkıntılı hali gözlerden kaçmadı...



19 Aralık 2016 Pazartesi

Güç Yürektedir

Güç parada değil yürektedir
O yürek de sadece Gazi'dedir.

Konya'da oynanan Konya Gazi Lisesi ile Özel Diltaş Lisesi liseler arası basketbol maçından

13 Kasım 2016 Pazar

Tofaş ve Banvit'in Tatlı Dostluğu


Bugün Bandırma'da oynanan Banvit-Tofaş basketbol karşılaşması öncesi, deplasman ekibin twitter hesabı üzerinden uzatmış olduğu "zeytin dalı" öyle bir dallandı budaklandı ki, birden koca bir ağaç oldu, maçın önüne geçti, memleket sporuna örnek oldu... Ne mi yaptı Tofaş'lılar? Maçın oynanacağı Kara Ali Acar Spor Salonu önünde çekilmiş kestane şekerli bir fotoya şu mesajı yazdılar:
"Merhaba @BanvitBK 😀 Sizin Bursa'ya gelmenize daha çok var. Gelirken de elimiz boş gelmek istemedik kestane şekeri getirdik ☺️ Başarılar 👍🏻🏀"

Tabii, Banvitliler bu jeste kayıtsız kalamadılar ve onların da twitter hesapları üzerinden:
"Getirdiğiniz Kestane Şekeri gibi yarınki maçı da lezzetli oynayan kazansın.😉 Evimize hoş geldiniz @TofasSporKulubu 👍🏀" cevabı verildi misafir takıma.

Maç öncesi yaşanılan bu "tatlı" atışma, maç günü de meyvelerini gösterdi, ev sahibi kulüp Tofaş yöneticileri ve taraftarına sucuk-ekmek ve börek ikram ederken, Banvit amigosu da maçın başlama düdüğü öncesinden Tofaş koçu Orhun Ene ve kaptanı Kaya Peker'e çiçek verip, başarılar diledi.

"Bandırma'ya kadar gelip de Banvit Sucuklu Ekmek ve Börek yemeden dönülür mü @TofasSporKulubu 😉👍

Lezzetli oynayan kazansın! 😀👏"

İki takım arasında kıyasıya bir maç oynanırken, hem salonda hem de televizyon başındakiler "basketbol ziyafeti" çekti ve karşılaşmayı uzatmada ev sahibi ekip kazandı. "tatlı atışma" maç sonu da devam ederken, Tofaşlılar :
"Maç öncesinde olduğu gibi dostça başladı, dostça bitti. Kaybettiğimiz için üzgünüz ama kazanan Türk basketbolu oldu. Tebrikler @BanvitBK 👍🏻🏀" diye teşekkür ederken,

Banvitliler de
"Mükemmel bir maçtı @tofassporkulubu 👍

Bugün biz kazanırız yarın siz. Ama önemli olan sevgi ve dostluktur. 💪

Bursa'da görüşmek üzere 🙋" diye uğurladı konuklarını...

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Babaya Orta Parmak


Ülkemizde yayınlanacak yayınlanmayacak derken 2016 Rio Olimpiyat oyunları tüm heyecanıyla başladı, başlamasına da ilginç ve tuhaf haberler de Brezilya'dan ajanslara düşmeye başladı. İşte onlardan biri  Kanadalı yüzücü Santo Condorelli'ye ait. Aslında daha yüzme yarışmaları başlamadı ama bu haber sonrası herkes merakla Condorelli'nin havuza çıkacağı anı bekleyecek. Neden mi? Genç yüzücü her yarışma öncesi "rahatlamak için" kameralara dönüp orta parmağını gösteriyormuş... Bunu yapmasının sebebini de babası Joseph Condorelli şöyle açıklamakta: "Yüzmeye başladı ilk günlerde havuzun başına gelip, heyecandan öylece hareketsiz kalıyordu Santo. Bir gün ona dedim ki, 'Havuzun başına geldiğinde rahat olmalısın, yarışı düşünmemelisin" Bunu nasıl başarabileceğini bana sorduğunda ise 'Umursamadığını herkese göster' dedim. Bir gün tribünde oğlumun müsabakasının başlamasını beklerken, Santo kulvarın başına geldi ve bana orta parmağını gösterdi. İşte o gün bugündür böyle işaretleşir olduk"



30 Nisan 2016 Cumartesi

Şampiyon Galatasaray


"Sadece Nisan'ın yirmiyedisinde öykü kitabının kapak fotoğrafı çekilecek"...

Kaldığımız yerden devam edelim...
O fotoğraf çekildi...
Çekilmek zorundaydı da zaten...
Onbeş bin kişilik Abdi İpekçi Spor Salonunda, 20 bin taraftarın önünde kaldırıldı beklenilen kupa...
Deplasmanda dört sayıyla mağlup dönünce, ki bir buçuk baskete eş değer bir fark, Ergin Hoca isyanlardaydı, böyle kötü hücüm edemezdi bu takım...
Fransa'ya özgüymüş demek... İç sahada fırtına gibi, şimşek gibi, bora gibi başladılar...
Üçer üçer attılar, üçer üçer arttırdılar farkı...
Tribüne mi baksınlardı, sahaya mı konsantre olsaydılar Fransızlar...
Aslında onlar da İstanbul'a "turistik seyahata" geldiklerini biliyorlardı da, "çıkmadık candan ümit kesilmezdi" zorladılar şanslarını...,
Bir ara ümitlendiler de... Sadece ümitlendiler...
Yeri geldi taraftar... Yeri geldi Sinan, yeri geldi Eric , çok da kritik yerlerde "cimbombomun çocuğu Göksenin  "This is Ipekçi" olduğunu hatırlattı...
Zor olmayacaktı, olmadı da...
O kupa Türkiye'ye geldi...
O kupa Ergin Ataman'ın kollarında havaya kalktı...,
O kupa Sinan'ın ellerinde soyunma odasına gitti...
Tebrikler Cim Bom, tebrikler...


8 Nisan 2016 Cuma

Son Topa Kadar


Son topa kadar dediysek...
Bu kadar da ciddiye alacağınızı bilmiyorduk...
Şimdi nedir bu Galatasaray, nedir söyle?
Son topla maçı uzatmaya götür...
Son topla maçı kazan, finale çık...
Ulan Galatasaray....
Ulan...
İyi ki varsın be...
İyi ki varsın...
İyi ki Galatasaray'lıyız...
Unutmadan...
Bu kadar heyecan...
Bu kadar adrenalin...
Bu kadar "ruh teslim" etmeler...
Bize yeter de artar...
Şu kupayı güle oynaya kazanalım, olmaz mı?
Bırakın bu finalin de hikayesi olmayıversin, değil mi?
Zaten bizim hayatımız Çehov'un, Sait Faik'in hikayelerini çoktan solladı...
En güzel...
En saf...
En gerçekçi....
En tutkulu hikayeleri hep Galatasaraylılar yazmadı mı?
Bu hikayenin sonuna zaten biz noktayı çoktan koyduk...
Sadece Nisan'ın yirmiyedisinde öykü kitabımıza kapak fotoğrafı çekilecek...
O kadar...

22 Mart 2016 Salı

Galatasaray Yarı Finalde


Sene başında  ne hikmetse Galatasaray Euroleague'a alınmayıp, Darruşafaka seçilmişti basketbolun en prestijli ligine, oysa Galatasaray önceki senelerde ortaya koyduğu oyunla, taraftarın salonu doldurmasıyla, koreografileriyle orada olmayı çoktan hak etmişti. Hal böyle olunca ULEB Avrupa Ligi kupasını hedef olarak koydu Ergin Ataman takımına. İyi de takım kuruldu sene başında lakin sakatlıklar, oyuncuların kaprisleri derken bir sendeleme dönemi sonrası tekrar toparlanarak hedefine doğru sağlam adımlarla ilerledi Galatasaray. Önce Karşıyaka "paramparça" edildi Abdi İpekçi'de, sonra rakip Euroleague'den gelen Bayern Minih'ti... Deplasmanda fena da oynamadı "Yenilmez Armada" ama son dakikada basit bir kaç hatayla  10 sayı farkla bitiverdi maç. 10 sayı... Dile kolay, 10 sayı... Ama Galatasaray Abdi İpekçi'de taraftarının desteği ile oynayacaksa 10 sayının hiç mi hiç önemi kalmaz... Unutmayalım geçen sene önce 7 kişiyle, sonra da 5 kişiyle iki maçta da "full kadro" Fenerbahçe'yi parkeye gömmüştü sarı-kırmızılı basketçiler... Terör olayları nedeniyle iki gece evvel derbi ertelenmiş, herkeste bir korku varken, Galatasaray taraftarı doldurmuştu Abdi İpekçi Spor Salonunu... Bu havada Almanların oradan çıkma şansı yoktu da, olmadı da... İlk devre mükemele yakın oynarken bizimkiler, maçın ikinci devresi rakip biraz kıpırdanır gibi oldu, farkı turu getirecek sayılara getirdi ama Ergin Ataman istiyordu kupayı, veremezdi o maçı... Vermediler de... Yarı Finale adını yazdırdı Yenilmez Armada... Helal olsun herkese, oyuncusundan hocasına, taraftarından malzemecisine... Bu gurur Galatasaraylıların...



Fenerbahçe Milli Takım Mı?

Kariyerine Amerika'da, Kolej Ligi'nde devam etme kararı aldıktan sonra bir anda hem kulübü hem de federasyon yetkililerini karşısında bulan genç basketbolcu Ömer Faruk Yurtseven'e Fenerbahçe'nin ardından Milli Takım kapısı da şimdilik kapandı.

Yetiştiği takım olan Fenerbahçe'nin profesyonel kontratını, NCAA (Amerika Kolej Ligi) fırsatını değerlendirmek için kabul etmeyen Ömer Faruk Yurtseven bu kararı sonrası çok sert eleştirilere maruz kalmıştı ve geçtiğimiz hafta kulübü tarafından A Takım ile olan ilişiği kesilmişti.

Ömer kulübündekinden sonra yeni bir şoku da Milli Takım'da yaşadı.Yaş kategorisinde Milli Takımın en önemli oyuncusu olan Ömer, Genç Milli Takım'ın son aday kadrosunda olmasına rağmen kampa davet edilmedi. Ömer 25 Mart ile 3 Nisan arasında Almanya'da düzenlenecek Albert Schweitzer turnuvasının aday kadrosunda yer almış bu da TBF'den resmi olarak açıklanmıştı.

KAMP BAŞLAMADAN KADRO DIŞI
CNN Türk'ün aldığı bilgiye göre Ömer Faruk aday kadroda yer aldığı Genç Milli Takım'dan kamp başlamadan önce çıkarıldı. Ömer'in adı dün kampın başladığını duyuran TBF'nin haberindeki listede hala yer alıyor fakat antrenman fotoğraflarından da görüleceği üzere Ömer Faruk kampta bulunmuyor.

TBF NOT DÜŞTÜ
Resmen açıklanan aday kadroda hala adı bulunmasına karşın genç oyuncunun neden kampta olmadığına dair TBF'den bir açıklama yapılmadı. Ancak CNN Türk'teki haber üzerine Türkiye Basketbol Federasyonu bir not düşerek Ömer Faruk Yurtseven'in kadrodan çıkartıldığı bilgisini verdi.

ERDENAY VE TÜRKOĞLU ELEŞTİRMİŞTİ 
Hatırlanacağı üzere Ömer Faruk Yurtseven'in aldığı kararı hem Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Harun Erdenay hem de Türkiye Basketbol Federasyonu CEO'su Hidayet Türkoğlu eleştirmiş ve Türkoğlu oyuncuların kaçarak NBA yolunu tutmalarının doğru olmadığını söylemişti.
Haber yukarıda... Fenerbahçe nin genç oyuncularından Ömer Faruk Yurtseven kulübü ile kontrat yapmak istememiş ve Fenerbahçe tarafından kadro dışı bırakılmış. Oyuncu açısından bakıldığında kendince haklı sebepleri var, bir basketbolcu olarak bu işin zirvesi Amerika'da oynamak bir hayal, bir hedef, hele ki kolej liginde yer almak başlı başına bir hedef, zira bildiğimiz kadarıyla sporcuları burslu olarak kabul ediyorlar, Ömer hem basketbol kariyerine devam edecek hem de diploma sahibi olacak. Bir de kolej ligi NBA'in sürekli radarinda, göz önünde olmak istemiştir genç oyuncu. Fenerbahce'de özellikle Euroleague maçlarında sahadaki 5 oyuncunun tamamının yabancılardan oluştuğu düşünülürse, ne zaman forma giyecek bu genç çocuk.

Fenerbahçe tarafından baktığımızda da kulüp haklı, kendi yetiştirdiği oyuncuya mukavele yapmak istiyor ki ileride başka kulube transfer durumunda bonservis ücreti isteyebilsin. Biz ne kadar duygusal ve romantik yaklaşsak da spor dünyası para etrafında dönüyor, özellikle Aziz Yıldırım yaptığı yatırımlarının sonucu ısrarla bekleyen bir başkan. Oyuncu kulübünün sunduğu kontratı kabul etmeyince, onu kadrodan çıkarmak da genç takıma yollamak da kulübün kararı...

Lakin Ömer Faruk'un milli takımdan çıkarılma gerekçesi nedir? Kulübünun kontratını geri çevirip, kendi geleceğini kurmak istemesi milli formayı cikarttirma sebebi olabilir mi?  Özellikle potansiyeli olan ve ulusal takıma büyük fayda sağlayacak bir basketbolcu, Fenerbahce'nin maddi çıkarlarına aykırı davranıyor diye milli takıma hizmet etmekten alikonulabilir mi? Yoksa Fenerbahçe Milli Takım mi? Ergin Ataman konusunda olsun, Galatasaray kadın basketbol takımını hükmen mağlup ederken olsun, Türkiye Basketbol Federasyonun Aziz Yıldırım'in etkisinde kalmış izlenimi veren eylemlerinin bir benzerini de Ömer Faruk vakasında mi yaşıyoruz acaba? Merak etmiyor değiliz hani... Harun Erdenay Fenerbahce'de top oynamış olabilir ama tarafsız bir başkan olması gerektiğini aklından çıkarmamali yoksa basketbolculuk kariyeri boyunca kazandığı saygıyı çok çabuk tüketebilirler...

20 Aralık 2015 Pazar

Helal Olsun Demir İnşaat


Büyükçekmece Basketbol takımının geçen sene Türkiye Spor Toto Basketbol Ligine çıkış hikayesini merakla, bir o kadar da heyecanla takip ettim, ne de olsa bölgenin takımıydı. O zamanlar Tüyap Büyükçekmece'ydi isimleri, bizim fuarcılar destekliyorlardı takımı. Öyle şaşalı salonları yoktu, ki hala yok, Mimar Sinan Koleji'nin spor salonunda ev sahipliği yapmaktalar konuk takımlara. Taraftarla, azimle, hırsla geçen yıl "başarmışlardı" da bu sene Galatasaray, Efes, Karşıyaka, Beşiktaş,Fenerbahçe gibi devlerle mücadele etmek için paraya ihtiyaç vardı, yoksa "sıfır" galibiyetle geldiğin yere dönmek de vardı işin ucunda. Demir İnşaat serüvenini bilmiyorum ama çok kapı çalıp, bir çoğunun yüzlerine dahi bakmadığını, bakanların da takıma güvenmediğini tahmin edebiliyorum. Ama Demir İnşaat çıkmış, "Bu bölgede o kadar inşaat yaptım, ekmeğini yedim buraların, biraz vefa, biraz da İstanbul'a tanıtımım olur" diyerek kurumsal sorumluluk faaliyetlerine ekleyivermiş Büyükçekmece Basketbol takımını... Fena da etmemişler şimdiye kadarkı süreci ele aldığımızda, İstanbul Büyükşehir Belediye galibiyeti ile başlanılan ligde, Trabzon'u deplasmanda devirip, Fenerbahçe'yi Mimar Sinan Spor Salonuna gömdüler. Bugün de Galatasaray'a karşı yirmi küsür sayıdan geriden gelip maçı uzatmaya götürmeyi bildiler... Demir İnşaat yatırımının karşılığını çoktan aldı, reklam şirketlerine para dökselerdi bu kadar tanıtım yapamazlardı, diğer firmalara da ders olur umarım bu çalışmaları... Helal olsun Demir İnşaat... Helal olsun Hamit Demir...  Hatta, basketbola yatırım yapan bu firmaya bizim de "karınca kararınca" bir katkımız olsun diyerek bu başlığı attık, bu yazıyı yazdık...

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Dustin Brown


1984 Almanya doğumlu Dustin... Çocukluğunda hentbol, futbol ve judo oynar ama sekiz yaşında kalbini tenise kaptırır. 96 yılında babası Leroy'un memleketi olan Jamaica'ya göç ederler. Orada da tenise devam eder lakin imkanlar sınırlıdır. 2004 yılında Almanya'ya tekrar döner ve çifte vatandaşlıktan yararlanarak turnuvalarda Almanya için ter dökmeye başlar. Tabii işler öyle kolay olmaz, ailesi varını yoğunu satar, 6 senelik kredi çeker ve bir karavan alır, Avrupa'yı dolaşarak turnuvalara katılırlar. Borçlarını bitirmeye 1 ay kala da Dustin ilk 100'e girer. Babasına da oldukça düşkün olan Dustin, onu her zaman yanında görmek için vücudunun sol yanına babasının resmini dövme olarak yaptırır. En favori sahası da çimdir Brown'ın ki, %59 galibiyet oranıyla çim kortta kendini çok rahat hisseder. Ve bu sene Wimbledon'da yılın sürprizini yaparak daha ikinci turda turnuvanın en önemli ismi Rafael Nadal'ı evine yollar... Tabii, bu Dustin'in ilk başarısı değildir, 2013 senesinde de Llayton Hweitt'i üzer. "Kız gibi ağladım maçtan sonra. Aslında ağlamak bana göre değildir ama Llayton'la oynamak inanılmazdı, ben onu seyrederek büyümüştüm." der o maçı anlatırken Jamaica asıllı tenisçi. Beline kadar uzun saçları, dilinde piercing, sık sık fileye kadar yaptığı çıkışlar ve atletik yapısıyla Dustin Brown bundan sonra tenisseverlerin daha çok ilgisini çekecektir.





15 Şubat 2015 Pazar

Maccabitch


Galatasaray-Maccabi Euroleague maçı uzatmaya gitmiş, uzatma periyodunun da son saniyelerinde Galatasaray'lı Ender'i turnikesinde top inişteyken yapılan bloğa hakem sayı vermemiş ve İsrail takımı son saniyede bulduğu üçlükle maçı kazanmıştı. Maçtan sonra Ergin Ataman hakem triosuna yüklenmiş, Galatasaray maçın tekrarını isteyeceğini belirtmiş- bu yönetim o işi becerememiştir- ve hakemlerin daha adil olması yönünde çağrılarda bulunulmuştur. Galatasaray ile Maccabi arasında herhangi bir husumet bulunmazken, İsrailliler nedensiz bir şekilde içerde oynadıkları Alba Berlin maçında "Galatasacry" pankartı açma terbiyesizliğini göstermişler. Keşke bu hareketi yapmadan bir kaç dakika ayırıp Galatasaray taraftarının araştırmış olsalardı googleda, belki böyle bir küstahlığa kalkışmazlardı... Bizim çocuklar bunun altında kalır mı, bugün Engelsiz aslanların maçında vermişler cevaplarını: "Maccabitch"... Galatasaray ile uğraşanın sonu iyi olmaz, Galatasaray altta hiç kalmaz... Bu böyle biline...

21 Kasım 2014 Cuma

50 Dakikalık Adam

Basketbol oyunu 40 dakikadır. Bu süreyi hiç kenara gelmeden tamamlayan basketbolcu oldukça nadir. Dört çeyreği bench yüzü görmeden bitiren bulamazken, yukarıdaki adam 40 dakikanın üzerine beşer dakikalık iki uzatma daha oynadı ve "ayakların zıplamayıp süründüğü" dakikalarda attığı üçlüklerle maçı Galatasaray'ın kazanmasını sağladı. Maç sonunda yorulan o ayaklar, soğuk bir buz banyosunu kat be kat hak ederler tabi...

15 Kasım 2014 Cumartesi

Tribünler Sahaya İnerse



Adriatik Liginde Levski Sofya ile Partizan Belgrad arasında oynanan basket müsabakasının ilk çeyreği sona ererken takımlarını desteklemek için deplase olan az sayıdaki Partizan taraftarının atkılarını "gasp" etmeye çalışan Levskililere siyah-beyazlılar karşılık verince başlayan kargaşaya, karşı tribünde bulunan ultras Levski grubu da sahaya girerek karışınca Sofya'da "sahalarda görmek istemediğimiz" mevzular cereyan etmiş. Rakip takım soyunma odasına kaçıp, salona "çevik kuvvet" girince, olaylar yatışmış ama hakemler tamamen salonu boşaltıp maçı öyle başlatmışlar ve Partizan, Levski'yi 98-66 mağlup etmiş...











7 Eylül 2014 Pazar

Endülüste Raks (?)


Yahya Kemal Türk Edebiyatı'nın nevi şahsına münhasır karakterlerindendir. İstanbul'un taşına toprağına yazdığı şiirleri, sembolizmi iliklerine kadar sömürdüğü imgeleri, bu imgeleri Türk tarihi ile birleştirmesiyle ayrı bir boyuttadır. Süleymaniye camiine gitmeden önce "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiirini benliğinizde yaşamanızda fayda vardır. Çünkü caminin ihtişamıyla Türk tarihini birleştirir dizelerinde. Adeta bir sanat eseri ortaya çıkarmıştır. "Sessiz Gemi" imgesini sadece ölümle bağdaştıran çok büyük hata etmiş olur çünkü şair derin düşünce dünyasını öyle etkili kullanmıştır ki okuyucu o dönemde hangi düşünceye sahipse "sessiz gemi" onun için odur. Özlem, yaşam, sonsuzluk düşüncesi, dostluk vs. İstanbul'da yaşanacak yeri İçerenköy olarak belirler. Bir gün de İspanya'ya gider ve Endülüs tarihine olan ilgisini şairliği ile yoğurur. İspanya'yı, Endülüs'ü, oradaki tarihi  "Zil, Şal ve Gül" imgeleri ile özetler. Aynı zamanda şiirlerinin bestelenme özelliği Yahya Kemal'in şiirlerinde temele yerleştirdiği musiki anlayışının yansımasıdır. Bu şiirin bestelenmesi ne kadar zor ise yorumu da bir o kadar zorlayıcıdır. Münir Nureddin ustaya selamımızı gönderip son dönemin en güzel sesi Birsen Tezer yorumuyla dinlemenizi de tavsiye ederim.

İspanya'da 10 gündür basketbolun dibi yaşanıyor. Orada geçici olarak nüfus eden takımlardan biri de bizimkisi bilindiği üzre. Grup maçları başladı başlayacak derken kendimizi 2.turda buluverdik ve geçtiğimiz günlerde kendimizce meramımızı dile getirdik. Yeni Zelanda ile oynadığımız ve hala nasıl kazandığımızı etüt etmekte zorladığımız bir başlangıç yaptık. Amerika maçındaki özgüven ile takım kimliğimizi bulduk. Ukrayna'dan tokadı yedik ve önümüze baktık. Sonrasında Finlandiya ile Road Runner- Çakal ilişkisini andırır bir maç oynadık. Finlandiya Road Runner misali kaçtı biz de Çakal gibi bitmek tükenmek bilmeden kovaladık. Acme'nin her eve lazım sorun giderme yöntemlerinde son sözü Cenk kozu ile söyledik. Bu sefer çakal kazanmış oldu. İtiraf etmeliyim ki yıllarca çakalın tarafındaydım çizgi film özelinde konuşacak olursak. Dominik maçı mı? 2. tur kesinleştikten sonra hazırlık maçı havası taşıdı.

Yahya Kemal deyimiyle ifade edecek olursak yukarıda özetlediğimiz bölüm "ZİL" bölümü idi. "ŞAL" bölümünde partnerimiz Avustralya. Ekol olarak Yeni Zelanda kadar olmasa da ters bir takım. Ayrıca oyuncu kalitesi olarak daha üst düzeydeler. Yolu bizim ülkeden geçmiş fazlaca oyuncu var. Bizim Jawai, Eski Fener'li David Andersen, Beşiktaş'ta koç Ataman'ın da oyuncusu olmuş Bred Newley, Geçtiğimiz yıl Beşiktaş'ta yer almış olan ve aynı zamanda bana göre ligin en iyi guard performansını göstermiş oyuncu Ryan Broekhoff, Son şampiyon Maccabi'nin dümenindeki Joe İngles başlıca kaliteli oyuncular. Ayrıca Aron Baynes, Dante Exum gibi Nba semalarına uçmaya çalışan genç oyuncular da mevcut. Maric ve Patrick Mills'ın bu sene kadroda olamadıklarını da hatırlatalım. İlk turda bizimle aynı galibiyet mağlubiyet oranını yakalasalar da onlar averaj farkıyla 3. olup bizimle eşleşmeyi tercih ettiler. (Amerika ile karşılaşmamak için son maçta Angola'ya yenildikleri iddiası var.)

Bizim yapabileceklerimiz ortada. Bizim için mücadele bu turnuva için geçer akçe boyutunda. Avustralya kağıt üstünde güçlü gibi görünse de takım kimliği bakımından oturmamış bir düzene sahipler. Maçın başında olabildiğince yükleneceklerdir. Sabırla ve inatla oyunu en ideal şekilde oynamak gerekir. Çeyrek final ancak bu şekilde gelir. Düşünce olarak da başka bir planımızın olduğunu düşünmüyorum. Başlıktaki soru işareti "GÜL" evresinin tamamlanıp tamamlanamayacağı ile ilgili şüphelerimle alakalı. Çeyrek Finale çıktığımız takdirde muhtemel rakipler Slovenya ve Yeni Zelanda, Avustralya ayarında değil. Çeyrek final sonunda raks için gerekli evre tamamlanmış olur. Ayrıca turnuvada son derece güzel maçlar oluyor. Bu tatil günü için art arda 4 maç bayram niteliğinde geçebilir; keyfini sürmeniz dileğiyle.




4 Eylül 2014 Perşembe

Bu Geri Dönüşlerin Bir Anlamı Olmalı

Takım sporlarının en zevkli yanıdır turnuvalar. Özellikle söz konusu basketbolsa ve bizim takım gibi sizi poponuzun üzerine oturtmadan, tırnaklarınızı kemirtmeden, totemler yapmadan yakanızı bırakmıyorsa. Basketbol momentumun en üst seviyede tutulduğu bir spordur ve birbirine ters gelen takımlar bir yarışa girişirse orada muazzam işler olur. 

Turnuvanın açılış yazısını yazıp uçak yapıp İspanya semalarına doğru fırlattık geri dönmeyeceğini bilerek. Buralarda yazdıklarımızla bir sinerji oluştururuz ümidiyle belki de, düşüncelerimizi dile getirdik. Bizim isteğimiz "mücadele" temelli bir dilekti ve sevgili Hakan Üstünberk'in basketbol dünyasına kazandırdığı terimle ifade edecek olursak; "son topa kadar" yüreğini ortaya koymalarıydı. İlk gün ilk heyecan dedik Yeni Zelanda karşısına çıktık. Okyanus ötesi ülkenin artık dansıyla boy gösterdiği turnuvaları geride bıraktığını biliyorduk ama haka dansını izlemek de turnuvaların ayrı bir rengi oluyor. Tabi bizimkiler dans devam ederken bench'e doğru yönelince dansın sonunda hareketler bize doğru yönelmiş oldu. Durup dururken kızdırdık adamları ve onlar da maça bayağı bir motive olarak başlamış oldu. İlk günden midir, şanssızlıktan mıdır nedir Yeni Zelanda 3 periyodu domine etti. Şunu da söylemek gerekirse bizim gibi alameti farikası belli takım yapıları için Yeni Zelanda çok ters bir takımdır. Oyunu takip etmekten yorulan gözler karşısında bedenin iflas etmesi gayet normal oluyor. Bizimkiler yine de oyuna konsantrasyonlarını üst seviyede tutup maçtan kopmayınca son dakikalarda vitesi artırıp son 5,5 dakikayı 15-1 gibi ezici bir üstünlükle geçirmiş oldular. Böylelikle Haka dansı, yerini Zeybek'e bırakmış oldu. Bize ters gelen bu takımdan gelen galibiyet bizi turnuva için hemen umutlandırmış oldu. Oğuz Savaş'ın Yeni Zelanda maçı performansına şapka çıkartmayı da unutmayın.

İkinci günün rakibi "Cream Team" tadındaki ABD idi. Her ne kadar Durant, Howard gibi oyuncular dinlenme etabında olsa da İspanya'ya gelen bu takım son derece aç ve atletik. Bir 2004 olimpiyat kadrosu kadar da kötü değiller hani. 2004 kadrosunda Tim Duncan olmasa en kötü takım yaftasını yapıştıracağım. Bu takım ise çok genç ve enerjileri ile bizi yendiklerini söylemeliyiz. Bundan önceki Amerika maçlarında daha ilk periyotta yuları ellerine verdiğimizi gün gibi hatırlıyoruz. Ancak bu maç öyle güzel ve inatçı bir şekilde başladı ki üç periyodu domine etme onurunu yaşama anlarına canlı tanık olmanın gururunu yaşadık. Öyle bir ruh haline girmişiz ki twitter da şu sözü yazma cesaretini kendimde bulmuşum:

"Şaka maka ilk yarıyı önde bitiriyoruz.Şu an harika oynuyoruz.Psikolojik üstünlük de bizde.Bunları Abd ye karşı yazacağım aklıma gelmezdi :-)"

Sonuç ise beklendiği gibiydi. Bir yerden sonra enerjimiz yetmedi ve direnemedik. Ancak 3 çeyrek Abd'yi peşinden sürüklemek bile "çoluk çocuğa gururla bahsedilecek anılar" bölümüne çoktan girmiş oldu. 2 maçtaki mücadele, hırs, takım olgusu, birliktelik şapka çıkaracak cinstendi.

Bu tarz turnuvalarda bir gün ara vermek her zaman dezavantaj olmuştur. Nitekim ilk 2 maçta yakaladığımız momentum araya boşluk girince dağılma özelliği gösterebilebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Ukrayna maçının tamamında oyundan hem fiziksel olarak hem de mental olarak kopuktuk. Ukrayna da Yeni Zelanda tarzı bir takım ve oyun seviyenizi kusursuz seviyede tutmanız gerekiyor. Ayrıca Abd maçının verdiği özgüvenin de boy gösterdiği gün gibi aşikardı onu da belirtelim. Sonuç gerçekten hüsrandı ve spor medyasının çizgisi bel altı vurma ile göklere çıkarma çizgisi arasında gidip gelmeye başlamıştı.

Biz ülke olarak zoru seviyoruz. Boğulursak derin sularda boğuluyoruz. Kolaylaştırabileceğimiz durumumuzu zora sokup yeni durumdan bir mucize, heyecan, şapkadan tavşan çıkarma vs. adına ne derseniz artık bizim sihrimizi göstereceğimiz özellikler belirlemiş oluyoruz. Finlandiya evet 3’lüklerle yaşayan ama onun dışında özelliği olmayan bir takım. Dolayısıyla oyun planı ve düşünce belli olmalı. Dünkü maçın ilk yarısında açıkça belli olan bir şey vardı ki bizim klasik hastalığımız “hallederiz” düşüncesi yine bizi esir almıştı. İlk yarıdaki 14 sayılık farkın en büyük nedeni budur. Yan nedeni ise Finlandiya’nın momentumu yakalayıp konsantrasyonu üst seviyeye çekmesidir. Attıkları 73 sayının 45’i üçlükten gelmiş. Artık konsantrasyonu siz düşünün.

İkinci yarı daha ilk başta müthiş direnç kendini gösterdi. Yapılan tam saha baskı, mücadele, hırs, devre arasındaki konuşmalar takımı tekrar maça dahil etti. Son dakikalara kafa kafaya girildi. Mucize bazen gelişinden fark ediliyor belki ama o heyacanla anlamayabiliyoruz. Emir’in 3 serbest atıştan birini sokması sonrasında Koponen’in 2 serbest atışı da kaçırması, oyununu ve şutunu bu sezon kusursuza yakın seviyeye getiren Cenk’in eli titremeden şutu sokması… Bunların hepsi yıllar sonra anlatacağımız hikayenin satırbaşları olarak kayıtlara geçti. O psikolojik üstünlüğü yakaladıktan sonra da uzatmada kazanmamamız imkansızdı.

Evet bu geri dönüşlerin bir anlamı olmalı ancak bozuk saatin günde iki defa doğruyu göstermesi kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ergin Ataman antrenörlüğünün her ayrıntısını kullanıyor oyuncular yüreklerini koyuyor eyvallah diyeceğimiz yok. Ancak geri döndüğümüz takımlar Finlandiya ve Yeni Zelanda idi. Dominik’te bu kumar tutmayabilir. Bugün koltuklarımızda rahat rahat oturup içeceğimizi keyifle yudumlama niyetindeyiz. Bir mucize daha kaldırır bu bünyeler sorun yok ama 2. tur için bugünlük bu opsiyonu tercih etmemeliyiz.



30 Ağustos 2014 Cumartesi

Yüreğini Koy!


Resmi sponsor temayı belirlemiş ve "12 Dev Adam"dan sonra yeni bir marş ile yola çıkmış. Bize de teması üzerinden yürümek düştü açıkçası. Çünkü hazırlık maçları, kadronun yapılanma süreci, oynanan oyun, evrilen yapı sonrası ortaya çıkan görüntü çerçevesinde varılacak yegane nokta burası. Avrupa şampiyonalarındaki kayıp yıllar, 2006 ve 2010 Dünya kupasındaki iyi dereceler ekseninde baktığımızda ise tablo net bir şekilde ortaya çıkıyor. 2006'da Japonya'da yerime oturamadan seyretmiştim bütün turnuvayı. O yıl elde edilen 6.'lık, 2010'daki "Maddi, manevi" 2.likten daha hayırlı idi her açıdan. Japonya'da -havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez- bir birliktelik söz konusuydu. Ermal parmağı çıktıktan sonra maç sonunda "sol  el abi onla şut atmıyorum sıkıntı yaratmaz." derken o milli takımın düşüncesini ortaya koyuyordu. Bu güne kadar öyle bir birliktelik daha oluşmadı açıkçası. Tanjevic döneminde heba edilen turnuvaları saymaktan yorulduk, dinlemekten bıktınız. Hele hele aralardaki Avrupa şampiyonalarında Mirsad Türkcan Mehmet Okur Hidayet Türkoğlu üçgenindeki ego savaşı Mehmet Okur'un milli takıma veda etmesiyle sonuçlandığı günler dün gibi aklınızda. 2010 ise ev sahibi avantajı ve fikstürün de adeta arkadan itelemesiyle tarihimizin kağıt üstünde en başarılı turnuvası olarak tarihe geçmişti ancak Hidayet'in önünü çektiği "Maddi Manevi" muhabbetleri sonrası ortaya çıkan dedikodular, mide bulandırıcılığı ile kaldı. Başarı da gölgelenmiş oldu. Son yılların en yetenekli ve en üst düzey jenerasyonu 2006'daki yürekleri ile tarihteki yerini aldı.

Amacım öncelikle eleştiri değil ama eleştirinin de dibine vuracağım sanırım. İlk olarak biraz gerçekçi bakmak gerektiğini düşünüyorum. En yakınları hatırlatacak olursak, 2011'de Litvanya'da, 2013'te Slovenya'da dökülen milli takımı görmek isteyen varsa beri gelsin. 2011'in maç sonrası ekran yüzü olarak tescillenen Oğuz Savaş'ın günah keçisi olarak toplumun önüne atıldığı günleri unutmadık. Çocuk iyi niyetinden her yenilgiyi sonrası çıktı güzel güzel derdini anlatmaya çalıştı. Bugün o Oğuz Savaş yine milli takımda. Süresinin kısıtlı olacağını bile bile her turnuvaya katılıyor, emeğini mücadelesini ortaya koyuyor ve yine koyacağından şüphemiz yok. Ancak kimsenin küstürülmediği, emeğin önemsendiği, mücadelenin ortaya konduğu, birlik olunduğu, yenilsek de son ana kadar mücadele ettik diyebileceğimiz takım görmek istiyoruz sahada. Rüzgarın itelemesiyle, rakibin yediği veya atacağı sayıyla, herkesin ekrana çıkabileceği bir anlayışla, elini, ayağını, kolunu, bacağını düşünmeden bütün bedenini ortaya atan 1. dakikada dışarı çıkan top için tribünlere uçabilen bir takım görmek istiyoruz. "Ahmet olsaydı Mehmet çağırılsaydı" gibi muhabbetlerin bir kenara bırakıldığı bir turnuvaya yaşamak istiyoruz ve yaşamalıyız. Toplum olarak kahramanlara ihtiyaç duymak en önemli hastalığımızdır ve kaybedişimiz de hep bundandır. Takım sporlarının hüviyeti adında zaten yazar. Hoca geçenlerde yaptığı bir açıklamada "takımda bulunan oyuncuların tamamı kulüplerinde 1. opsiyon değil" derken fotoğrafı net bir şekilde çekti ve takım olma vurgusu yaptı. Hoca'yı seversiniz sevmezsiniz. Oyucuları da seversiniz sevmezsiniz. Ay yıldızlı forma birlik beraberlik yeridir. Kahramanını kendi içinden çıkarır. Öbür türlü 2011 ve 2013'te olduğu gibi fal atıp Hido'nun iyi oynayacağı günü bekler gibi azapla geçer bu turnuva da.



Bu güne kadar her turnuvada takım, oyuncu,oyun, sistem değerlendirmesi yaptık. Bugün birlik beraberlik mesajı yayınlayıp ulusa sesleneyim istedim. Çünkü doğru olan bu. Hoca'yı, tercihlerini, sistemi sonradan değerlendiririz. Mücadelesiyle, takım ruhuyla, taraftarıyla, bütünlüğüyle güzel bir turnuva olur umarım. Yüreğini ortaya koyacaklarına olan inancımız tamdır. İçi boşalan 12 Dev Adam dolaylamasını tekrar doldurmaları veya Çak bir üçlük potaya şarkısıyla devam etmeleri dileğiyle. Basketbolseverlerin bayramı, Türk milletinin de zafer bayramı kutlu olsun!

14 Nisan 2014 Pazartesi

Şampiyonlar Şampiyonu Galatasaray

"Amacımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak,bir renge ve isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek." diyerek kurulmuş bir kulüptür Galatasaray, bu vesileyle Avrupa'dan bir kupa gelecekse, bunu Galatasaray getirecektir... Yoktur bunun başka izahı... Futboldaki UEFA ve Süper Kupa'nın ardından memleketteki en gözde ikinci spor olan basketbolda da Galatasaray tarih yazmaya devam etti. Kızlarımız, Işıl kaptanın önderliğinde 2009 senesinde FIBA Eurocup'ı havaya kaldırıp, müzemize Avrupa'dan bir kupa daha eklerken, dün akşama doğru da "basketbolun şampiyonlar ligi" kupası olan Euroleague kupasını da İstanbul'a getirdiler. Hem de basketbolda "paranın satın alabileceği en iyi takım" denilen ev sahibi Ekaterinburg'u yarı finalde saf dışı bırakıp, finalde de ezeli rakip Fenerbahçe'ye hüsran yaşatarak... 
Kupa kazananı tarih yazıyor, oyuncusundan malzemecisine kadar:
4 Ayşe Cora
7 Yasemen Saylar
8 Shavonte Zellous
10 Işıl Alben
11 Nevriye Yılmaz
20 Sancho Lyttle
21 Alba Torrens
23 Kelsey Bone
33 Şebnem Kimyacıoğlu
35 Bahar Çağlar
55 Esra Şencebe

Şube Koordinatörü: Murat Özyer
Genel Menajer: Müge Erdem
Takım Menajeri: Özge Alev
Baş Antrenör: Ekrem Memnun
Yard. Antrenör: Derya Özyer
Yard. Antrenör: Emre Vatansever
Kondisyoner: İsmet Aziz
Masöz: Zerrin Hatacıkoğlu
Fizyoterapist: Fatma Akdut
Malzeme Sorumlusu: Alaaddin Akkoyun

bu isimler Galatasaray tarihine altın harflerle adlarını yazdırdılar da, o kadar emek, ter,göz yaşı sarf edip kazanılan kupayı hava kaldırmaktan önce taraftarı hatırlayıp, yukarıdaki pozu verenleri bu taraftar hiç unutmayacak...
Helal olsun kızlar...

8 Eylül 2013 Pazar

Kurban Kim?


Türkiye:55-61:Finlandiya
İtalya:90-75:Türkiye
Türkiye:61-84:Yunanistan

şimdi bi' kurban bulunacak, cezası kesilecek ve bu "rezil oyun" unutturulacak...
Oysa yıllardır süre gelen "maddi manevi" demeçleri, sistemsizlik, "Ben NBA oyuncusuyum, istediğim yerde atarım, istemezsem pas vermem" kaprisleri önümüzdeki turnuvalarda tekrar karşımıza çıkacak...
Ama kimin umurunda, günü kurtaracak ya bazıları...

Blog Widget by LinkWithin