24 Nisan 2020 Cuma
Şampiyon Danimarka
"Bizim takım bu maçı sittin sene kazanamaz" diye koltuğunuzu öfkeyle terk edip, stadyumun çıkış kapısına varmadan taraftarlardan gelen gol sesiyle koşar adım tribüne nefes nefese geri dönüp, kalan bir kaç dakikada da galibiyet gölüne şahit olduğunuz oldu mu hiç? Ben skor ne olursa olsun gittiğim maçları tamamladığım için böyle bir peri masalı yaşamadım lakin 92 yazında koca bir ulus Avrupa Şampiyonasına katılma hayallerini sonlandırmışken, 20-25 gün sonra Avrupa Şampiyonu olmanın sevincini yaşıyordu...
Yaşı 35-40larda olan bizim jenerasyonun tam olarak hatırlayacağı ilk turnuvalardan olan İsveç'teki Euro 92'de yaşanılan Danimarka mucizesini Kasper Barfoed "Sommeren '92" adıyla filme çekip, çeşitli festivallerde gösterime sunarken, biz de karantinada kaldığımız bu günlerde Netflix'ten seyretme şansına eriştik. Türkiye büyük turnuvalarda boy gösteremediği için o senelerde herkesin favori bir ülkesi vardı, benim de takımım Almanlardı ve o sene "bizi" finalde yenip kupayı kazanan Danimarka'ya boşu boşuna küfür ettiği belgeseli seyredince anladım, kupa Vikinglerin hakkıymış. Geçmiş bir özür ile başlamakta fayda var belgeseli anlatmaya...
Konu belgesel ise, yani yaşanmış tarihi bir olayın anlatımı olunca "spoiler" vermekten kaçınmak biraz safça olur zira "mevzuyu" zaten herkes bilmektedir de, anlatıyı çekici yapan bir çok kimsenin bilmediği "ayrıntılardır". Film de zaten Danimarka Milli Takımında skor bazında olmasa da oynattığı futbol ile ulusun gönlünde taht kurmuş ve bir zamanlar ülkemizde de çalışmış Sepp Piontek'in emekliye ayrılması sonrası teknik direktörlük arayışlarına giren Danimarka Futbol Federasyonu yöneticilerin Piontek'in yardımcılığını yapmış "kendi evlatları" Richard Möller Nielsen'e burun kıvırıp, "illaki yabancı hoca" bulacağız macerasıyla Avrupa'da arayışlara girip, elleri boş kalınca istemeye istemeye Nielsen'i hocalık teklif etmeleri için aramalarıyla başlıyor. Futbol aşığı Nielsen'in futbol sevgisi egosuna galip gelir ve kendisine yapılan "terbiyesizliği" unutup, teklifi kabul eder... Lakin bu görev onun zannettiği kadar kolay değildir, sadece federasyondaki "ağababalar" ona karşı değildir, spor basını da Nielsen'i istemez, milli takımın önde gelen oyuncuları da bir zamanlar formaları yıkayan, topları taşıyan hocaya "Sen ne anlarsın" havasında dudak bükerler... Piontek'in yardımcılığını yaptığı sürede Nielsen, taraftarı memnun eden güzel oyunun tabelayı değiştirmediği müddetçe boş bir balon olduğunu fark etmiş ve "kazanmaya odaklı sistemi" oyuncularına oynatmak amacındadır ama futbolcular eski alışkanlıklarını değiştirmek istemezler ve sahada da arzu edilen sonuçlar gelmez. Özellikle dönemin Danimarka futbolunun en önde gelen futbolcuları Laudrup kardeşler ile Nielsen arasındaki "inatlaşma" o kadar büyür ki kardeşler milli takımı bırakırlar...
Zaten kendisine karşı olan bir spor kamuoyu varken, Laudruplarla da köprüleri atıp, Avrupa Şampiyonasına da katılma hakkı elde edememek, Richard Möller Nielsen için her şeyin bittiği andır ve hoca da futbolu bir kenara bırakıp, uzun süredir tamir etmeyi düşündüğü mutfak dolaplarına adar kendini. Ama kimsenin beklemediği bir olay olur ve UEFA, Balkanlarda yaşanılan savaştan dolayı grubu Danimarka'nın önünde bitiren Yugoslavya'yı Euro 92'ye katılmaktan men eder ve turnuvanın başlamasına 10 gün kala yerine Danimarka'yı davet eder. Böyle bir gelişmenin gerçekleşeceğini akıllarına bile getirmeyen milli futbolcular çoktan tatile giderken, Danimarka Futbol Federasyonu ise ulusal ligi devam ettirmektedir. İşin aslı Danimarka milli takımı İsveç'e gitse de, kimse onların başarılı olacağını beklemez, grup maçlarını oynayıp, bir an evvel memlekete dönecekleri beklenmektedir, Nielsen ve eşi dışında... Möller Nielsen, hazırlıklarını "apar topar" yapar, milli kadroyu oluşturur ve yine futbol aşkı gururunu yener ve kardeş Brian Laudrup'u ulusal takıma dahil eder... Kağıt üstünde bir Danimarka milli takım kadrosu vardır ama sahada oyuncular yoktur, zira Mustafa Denizli'nin bir zamanlar "İçimizdeki İrlandalılar" sözüyle kendisini baltalamaya çalışanları ifşa ettiği gibi, Nielsen'in başarılı olmasını istemeyen bazı yöneticiler Danimarka Ligini devam ettirip, oyuncuları milli takıma yollamazlar...
Zorluklar peri masalına engel değildir elbet, takım bir şekilde toplanır ve İsveç'e gider. Grupta rakipler İngiltere, İsveç ve Fransa'dır... İlk maç futbolun mucidi İngilizlere karşıdır ve golsüz sonuçlanır. Bir haftalık hazırlıkla bu sonuç pek de fena sayılmaz. Grupta diğer maçta da turnuvanın favorilerinden Papin'li Fransa ev sahibi Brolin ve Dahlin'li İsveç'le 1-1 berabere kalır. İkinci maçta ise ev sahibi Danimarka'yı 1- yener ve Nielsen'in öğrencileri "havlu atarlar"... Ama aslında hiç bir şey bitmemiştir, ufak da olsa bir ümit vardır: Fransa'yı yenmek...
Bir gün yardımcı antrenörü ile oyuncuların idman sahasında yaptıklarını seyrederken Nielsen yardımcısına döner ve "Eksik olan nedir?" der. Peri masalını sürdürecek cevap gelir: "İyi bir hocasın, iyi bir taktisyensin ama iyi bir lider değilsin. İyi oyuncuların var ama iyi bir takımın yok" Sabah antrenmanından dönerken, birden otobüsü durdurur ve akşam idmanı yerine oyuncularına mini-golf oynatır Nielsen. Rakipleri gazeteciler ve maç stresi ile boğuşurken, Danimarkalılar birbirleriyle şakalaşarak golf heyecanı yaşamaktadır. Bu rahatlık Fransa maçına da yansır ve Laudrup'un yerine oyuna giren Elstrup'un golleriyle 2-1 galip gelip yarı finale çıkarlar. Fransa milli takım hocası Platini görevden alınırken, Brian Laudrup daha sonra verdiği röportajda galibiyeti hocanın golf oynatma fikrine bağlar...
Mini golf fikri Nielsen ile oyuncuların arasındaki "soğukluğu" eritmişken, Hollanda maçı öncesi hocanın takımı hamburgerciye götürmesi takımın havasını iyice zirve noktasına taşımıştı. Artık herkes zafere inanmıştı, Danimarka Futbol Federasyonu dışında. Yöneticiler yarı final maçı için topçuların eşleri ve sevgililerini davet edip, onlara otel ayarlamış ama final maçı için böyle bir jestte bulunmamışlardı. Nielsen kolalarını yudumlayıp, hamburgerlerini zevkle mideye indiren oyuncularına döner ve : "Finale kalın, eşleriniz sizinle aynı odada kalacak..." der...
Turnuva öncesi abisiyle birlikte milli takımı bırakan ve son anda İsveç'e giden kafileye katılmakta karar kılan ama içinde "rezil olacakları" düşüncesi olan Brian Laudrup, Nielsen'le aynı frekansı tutturunca, Hollanda maçının yıldızı olur. Hem kendi zevk aldığı futbolu oynar, hem de takımı için sistem dahilinde elinden geleni yapar ve Larsen'in takımını öne geçiren golünde asisti yapar. Hollandalılar kolay geçeceğini düşündükleri maçta neye uğradıklarını şaşırırlar, Bergkamp eşitliği sağlasa da Larsen bir gol daha atar ve Danimarka final için dakikaları saymaya başlar. Schmeichel kalesinde devleşir devleşmesine de Andersen ve Sivebaek sakatlanınca, maçın son dakikalarını eksik oynar Danimarkalılar ve son düdüğe dört dakikalar kala Rijkaard takımı adına beraberlik golünü atar.
10 kişi ile 30 dakika uzatma oynamak hiç de kolay olmasa gerekti ama Nielsen oyuncularını rahatlatır "Çıkın ve hayatınızın maçını oynayın"... Öyle de olur, başta Schmeichel olmak üzere Danimarkalılar tarihi bir savunma yaparak maçı penaltılara taşırlar. Büyük oyuncuların penaltı kaçırması meşhurdur ya, portakallarda da van Basten'in vuruşunu Peter Schmeichel kurtarırken, Nielsen'in seçtiği 5 penaltıcı da fileleri havalandırmakta mahirdir.
Ve final... Plajdan topladığı futbolcularla Avrupa Şampiyonasına gelen Danimarka, son Dünya Şampiyonu Almanya karşısına çıkıyordu. Favori tabii ki panzerlerdi ama Nielsen'in oyuncuları artık hocasıyla birlikte bir takım olmuşlardı. Maça da iyi başlayan Vikingler, daha 20 dakika dolmadan Jensen'le öne de geçmişlerdi. Peri masalı mutlu sonla bitecek miydi? Pabucun pahalı olduğunun farkına varan Berti Vogts'un öğrencileri beraberlik için tüm hatlarıyla Danimarka kalesine giderler gitmesine de, finalin yıldızı Schmeichel'i bir türlü geçemzler. Böyle maçlarda bir gol o kadar önemlidir ki, eğer Nielsen'in takımı kalesinde golü görse, Almanlar ikinciyi de atacaklardı belki ama Ümit Aktan'ın Arif'in vuruşunda "Schmeichel değil bütün Michael'lar gelse çıkaramaz" diye köşeye çaresizce uçuşunu anlattığı sarışın kaleci günündedir, gol yememeye niyetlidir.
Almanlar tüm hatlarıyla gol için saldırırken, sahneye Kim Vilfort çıkacaktı... Fransa maçı öncesi eşinden gelen telefonla milli takım kampından ayrılıp lösemi tedavisi gören çocuğunun yanına gidip, hastanede onunla birlikte arkadaşlarını izlerken "Baba ben seni sahada görmek istiyorum" diyen kızının ricasını kıramayan Vilfort. Dakikalar 78e gelmişken, Helmer ve Brehme'ye çalım atıp ceza sahasına girer girmez topu filelere yollarken, peri masalı da gerçek oluyordu... Danimarka Avrupa Şampiyonu...
Peki hocaya gereken saygı gösterilir mi? Tabii ki hayır, Richard Möller Nielsen o sene Danimarka'da yılın teknik adamı seçilmez, başarı oyunculara mal edilir ama Avrupa futbol kamuoyu gerçeği görür: Nielsen 92 yılında Avrupa'nın En Başarılı Teknik Direktörü seçilir...
28 Mart 2016 Pazartesi
Ayak Takımı
Türk sinemasında son zamanlarda pek çok yapım ortaya çıkıyor, televizyon kanallarında diziden geçilmiyor da futbol ve özellikle taraftara yönelik filmler, dizilere pek kafa yorulmuyor. Hal böyle olunca, bizim sevdamıza dair ortaya çıkan bir eser görünce de çölde vaha misali yüreğimiz kıpır kıpır oluyor. İşte Naz Gündoğdu ve Friedemann Pitschak'ın yönetmenliğini yaptığı Ayak Takımı belgeselinin de haberini alınca, 9 Nisan Cumartesi gecesi gösterimin yapılacağı Ankara'daki EskiYeni Cafe'ye işi gücü bırakıp gidesim geldi... Başta Pasolig olmak üzere, memleket tribünlerinin yaşadığı sıkıntıları dile getiren belgeselle ilgili bilgiler ayaktakimi.info adresinde mevcut. Bu arada ilk gösterimin 5 lira olduğu ve gelirinin de pasoligle mücadelede ön saflarda olan Taraf-Der'e bağışlanacağını belirtmeden geçmeyelim...
23 Temmuz 2014 Çarşamba
Santiago Munes ve James Rodriguez
Santiago Munes.Tanıdık geliyor mu bu isim? Meksikalı fakir ailenin futbola yetenekli oğullarının Los Angeles'ta keşfedilip Premier ligde Newcastle'da başlayan futbol macerasının Real Madrid'in Los Galacticos'una kadar uzanan hikayesindeki kahraman Santiago. Evet, sinemalarda az sayıdaki futbol filmlerinden olan Goal'ün kahramanı Santiago Munes. Dünya Kupasındaki çıkışından sonra Real Madrid transferi konuşulmaya başlandığında James Rodriguez'in aklıma birden Santiago Munes düştü, sanki genç James'i anlatıyordu filmin yönetmeni, sevinmeleri, üzülmeleri, fiziksel görünüşleri de birbirine benziyordu Santiago ile James'in. Filmin ilkinde Newcastle'da zirve yapmıştı Santi de Goal II'de Zidane'lı Beckham'lı Real Madrid'e transfer olmuştu. Ama orada işler istediği gibi gitmez, menajeriyle, kız arkadaşıyla kavga eder, gazeteci döver, hapse girer, o yetmezmiş gibi bir de sakatlanır, kadroya giremez ama "film bu ya" sona doğru kara bulutlar dağılır ve Real Madrid'in Arsenal'i Şampiyonlar Ligi finalinde 2-0dan 3-2 yenmesini sağlar genç Munes. Bakalım Porto ve Monaco'da kendini gösterdikten sonra Ronaldo'lu, Benzeam'lı, Bale'li Los Galacticos'a gelen James Rodriguez'in Madrid günleri de benzeyecek mi sinemadaki Santiago'ya?
2 Nisan 2014 Çarşamba
Futbol Filmleri
26 Haziran 2012 Salı
Camcı/Adı Aşk Bu Eziyetin
Yugoslav göçmeni Arnavut ailenin oğlu olan Metin, karısı,oğlu ve babasının geçimini tek başına sağlamak için bir akrabasının yanında camcı kalfası olarak çalışırken, hayatının merkezinde ise Bursaspor yer almaktadır. İç saha ve deplasmanda maç kaçırmayan Metin'in bu durumu karısıyla sürekli tartışmasına vesile olurken, kafasını dağıttığı ve huzuru bulduğu yer "tribün ortamı" olmaktadır. Bir aile gibi birbirlerine bağlı olan taraftarların tüm dertleri Bursaspor'un o hafta kazanıp kazanmayacağı iken, tribün reislerinden Sinan'ın Bursaspor'un renklerini aldığı Bursa ovasının yeşilini Amerikan dolarının yeşiline tercih etme gafleti hem kendisini sıkıntıya sokar, hem de arkadaşlarını ateşe atar ve bir deplasman yolunda "hayatın acı gerçeği" ile karşılaşırlar...
Filmin çekimlerine başladığı günden yayınlanmasına kadar geçen süre içinde yönetmen Suat Oktay Şenocak'ün yaşadığı maddi sıkıntılar film ekibini ışık, kamera gibi set ekipmanlarının satışına kadar götürdüğü bilinirken, yapımın çekim kalitesi hakkında konuşmak insafsızlık olacaktır. Zaten, Türkiye'de hayatının "ortası" futbol olan bir taraftarın sosyal ve psikolojik yaşamını anlatmak gibi bir gayeyle yola çıkan bir filmde bizlerin de kendimizi özdeşleştirdiği bir çok sahne yer almaktadır. Bazen deplasman otobüsündeki tezahüratlara eşlik ederken buluruz kendimizi, bazen Hacı Ferik'in "oğlum bu futboldan sana bi' fayda gelmez" öğüdünde kulaklarını çınlatırız babalarımızın. Metin'in eşi Esma'nın "Bütün hayatın Bursaspor, bize bu yaşamda yer yok mu?" sorusuna ve eleştirisinin benzerine sevgilisi yahut karısından maruz kalmayan "tribün insanı" var mı? Sinan'ın kuytu ve loş bir birahanede 3 Tuborg'u devirmesinin ardından iç dökmesini ve vicdan muhasebesini ve "çok mu istedik be abi" yakarışı hiç mi tanıdık gelmedi?
Bursa-Ankaragücü dostluğu, Eskişehirspor'un Süper Lige çıktığı sezonda gündeme gelen 06-16-26 "Anadolu Üçgeni", bir deplasmanda Teksas tarafından kesildiği anlatılan eşek hikayesi, Bursa-Beşiktaş taraftar "nefreti" gibi güncel ve gerçekçi öğelerle, belgesele de yaklaşan filmde, yönetmen yapıma adını veren "Adı Aşk Bu Eziyetin" sözlerinin sahibi ve Bursa deplasman otobüslerinde şarkıları söylenen Yıldız Tilbe'den de "seslere" yer verseydi keşke...
22 Haziran 2012 Cuma
Will
3-0 Milan'ın ilk devreyi önde kapamasının arkasından ikinci yarı Liverpool'un "mucizevi" bir dönüş gerçekleştirdiği ve önce eşitliği sağladığı, sonrasında da penaltılarla kupaya uzandığı finale bir çoğumuz gidemediği için "ahlar vahlar" içinde kalırken, Türkçe'ye "Babam İçin" diye çevrilen Will'de yurttan kaçıp, Paris üzerinden Bosna Hersek'i geçip, Türkiye'ye varan Liverpool'un 11 yaşındaki taraftarı Will kırmızılar gibi "mucizeyi" gerçekleştiriyor, hem maça giriyor, hem de Dalglish, Carragher ve Gerrard ile tanışma fırsatına ulaşıyor. Senarist filmin baş rol oyuncusuna Will adını verirken, yapımın ana fikri hakkında da ip uçları vermeyi ihmal etmiyor, zira "irade, azim,istek" manasına gelen Will ismine sahip ufaklık, babasının hayalini gerçekleştirmek adına zorlu bir yolculuktan "alının akıyla" çıkıyor. Eşinin vefatının ardından oğlunu yurda veren ve uzun yıllar sonrası geri dönen baba, Liverpool taraftarı olan oğluyla, kendisinin bir zamanlar babasıyla yaşadığı "tribün birlikteliği" gibi bir coşkuyu yaşamak için iki adet Şampiyonlar Ligi finali alıp, İstanbul seyahati planı yaparken, beyin kanaması sonrası hayatını kaybeder. Bu talihsiz an, Will'in yaşamını "alt üst" ederken, yurttan arkadaşlarının desteği ile babasının düşlediği yolculuğu gerçekleştirmeye karar verir ve yola çıkar. Bu maceralı yolculuk esnasında Liverpool ile de "idmanlara" çıkan Alek Zukiç adında futbola küsmüş Bosna Hersek'li bir futbolcuyla tanışır. Biletleri sahte çıkan, Paris'te bütün parasını çaldıran Will ile armağan ettiği futbol topunun peşinde koşan yeğeninin mayınlara basıp ölmesinden kendini sorumlu tutan ve futbola küsen Zukiç'i Will'in babasının sözleri bir araya getirir: "Korkularınızın hayallerinizin önüne geçmesine izin vermeyin"
Paris'teki yan kesiciler, Bosna savaşının halk üzerinde bıraktığı acılar ve ayrılıklar gibi gerçekçi öğelere ara ara yer verilse de, Zukiç ve Will'in pasaportsuz ve vizesiz neredeyse bütün Avrupa'yı dolaşması, Dalglish'in binlerce taraftar arasında Will'i görmesi filmi tipik bir pazar sabahı yapımına dönüştürdüğünü de söylemeden geri kalmayalım...
Okulların tatile girmesiyle sinemalarda gösterime giren futbol teması üzerinden baba-oğul ilişkisinin anlatıldığı bu yapıma, Avrupa şampiyonasının da ateşinin yükselmeye başladığı bu günlerde, babalar oğullarının elinden tutup seyretmeye gitmesi tavsiye olunur. Liverpool'u izlemek bizi bozmaz ama keşke buna benzer bizim takımlar hakkında da filmler yapılsa da, kavga-dövüş-küfür yerine "ayak topunun" romantizmini öğretsek yeni nesillere... Ne diyordu Will'in babası: "Biz hooligan değiliz"
27 Mayıs 2012 Pazar
United
Kazadan 53 yıl sonra 2011 yılında çekilen United filmi, ana konu olarak Busby'nin takımını ve uçak kazasını anlatırken, bir yandan da bugünlerde artık bizi de rahatsız etmekten ziyade öfkelendiren "endüstriyel futbol"a da sitemlerini iletmekte.Raiting kazanmak, reklam almak ve kutu satmak uğruna haftanın her gününe maç koyduran televizyon kanalları nasıl sporcu sağlığını önemsemiyorsa 2010lu yılların Türkiye'sinde, 50li 60lı yılların İngiltere'sinde de Lig yetkilileri benzer tavırlar içindeydi futbol kulüplerine karşı. Özellikle Avrupa Kupasında oynayacağı Kızılyıldız maçı sonrası Manchester'ın Wolverhampton Wanderers ile yapacağı karşılaşmayı "lig kuralları" sebep gösterilerek ertelemeyen ve takımın maçtan en az 2 gün evvel İngiltere'de olmasını isteyenlerin, kazadan sonra United antrenörünü arayıp, "İsterseniz maçınızı erteleyelim" demeleri, futbolu yönetenlerin riyakarlığını gösterirken, endüstriyel futbol canavarına savaş açan ultrasların sık sık belirttiği "öze dönmek gerek" düstürünü de izleyicinin "gözünün" ve "beyninin" derinliklerine kadar sokmuş filmin yönetmeni. Döneme özgü çamur sahaların, meşin futbol toplarının, reklamsız sponsorsuz birden onbire kadar olan numaralı formaların, tebeşirli taktik tahtalarının, maç öncesi fırçalanan ve boyanan "bot" kramponların biz futbol romantiklerinin kalbini "mühürleyen" kelepçe olduğunu söylemeye gerek yok aslında...
"Green Street Hooligans 2" hayal kırıklığı sonrası United, bir futbol filminden beklediğimi fazlasıyla sağlayınca, futbolsuz geçen yaz günlerinde kendimi sinemaya "adamaya" karar verdim. Elde CD arşivi çok ama ya bazılarını sinemada izledim, ya da seyretmeden CD çantasına attım. Avrupa Şampiyonasına kadar vakit çok, niyet seyretmek ve bloga birşeyler karalayabilmek. Gariptir, kitabın orjinalini ve Türkçesini bir kaç kez okuduğum, filmini seyrettiğim Fever Pitch hakkında bloga bir sinema yazısı yazmamışım, Nick abiye selam niyetine bundan sonraki sinema yazı konusu Fever Pitch olsun diyelim...
20 Mayıs 2012 Pazar
Green Street Hooligans 2
Aslında "devam filmlerine" karşı ön yargılıyımdır, zira pek çoğu ilkinin yarattığı "gişe hasılatınından" pay edinmek adına "apar topar" çekilip, seyircinin önüne sunulmaktadır ve beklenileni vermekten uzaktırlar. İşte uzun zamandır elimde bulunan ama bir türlü izlemeye vakit ayıramadığım Green Street Hooligans'ın devamını seyretmeye oturduğumda, ilk 15 dakikadan sonra bilgisayarı kapatmamamın tek nedeni bloga bu yazıyı yazma isteğimdi. Liglerin sona erdiği ve futbolsuz geçecek günlere adım atmaya başladığımız bu günlerde, tribün hayatına ve taraftarlara yönelik bir film seyretme hevesi yerini "ucuz" yapım bir hapishane filmi içine itiverdi beni. Üstelik, West Ham United taraftarı olmaları dışında, ilk filmin devamı sayılabilecek tek ortak nokta, Green Street Hooligans 1'in sonundaki kavga sonrası taraftarların hapse atılmış olmalarıydı. Bunların dışında ne baş roldekiler aynı kişiler, ne de konu hooliganizm öğeleri içermekteydi. Yine de yönetmen filmin adına aykırı davranmamak adına bir yerde Milwall'dan mesaj yollarken "ezeli düşmana" , hücre hapsi cezası verilen West Hamlının takımın tarihçesini ve mevzuları sesli bir şekilde dillendirmesi "çölde bir yudum su" misali sonuna kadar dayanma gücümüze güç kattı diyebilirim. Filmin sonundaki "futbol maçı düellosu" ise klişeden öteye geçemeyecek kadar sıradandı...
Fazla uzatmaya gerek kalmadan, devam filmlerimden hazzetmiyordum bugüne kadar, sağlamasını da yapmış olduk Green Street Hooligans 2 ile. Erken kalkılan bir pazar sabahının harcanmış bir buçuk saatlik vakti bir yana, şimdi tek düşüncem bu filmi futbol konulu yapımlar arşivine mi kaldırsam, yoksa diğer filmlerin arasına mı koysam...
18 Şubat 2012 Cumartesi
Arjantin: Sinema ve Futbol
Meteoroloji uzmanlarının "Felaket kar yağacak" çığırtkanlığına inanıp, karlı hafta sonu için dışarıya yönelik plan yapmayıp evde patlamış mısır-DVD şeklinde zaman geçirmeyi düşlerken, bahardan kalma bir günle karşılaşınca, "Acaba bugün ne yapsam?" diyerek etkinlik arama telaşına düştüm. Internette sağ-sola bakınırken, "İşte, buuuuu" dedirtecek ilanla karşılaşıp, sizinle de paylaşmak istedim:
Pera Müzesinde 4 Şubatta başlamış ve 29 Şubata kadar sürecek olan Arjantin sineması ve futbolu konulu film etkinlikleri yapılıyormuş. Müzedeki programa göre bugün saat 2'de 78 Dünya Kupası: Paralel bir Hikaye adlı yapıt ve yarın da saat 2'de Arjantin Futbol Kulübü ile saat 4'te Arjantin ve Futbol Fabrikası adlı filmler gösterilecek. Bugün yetişmem ama yarın oradayım, çok önemli bir iş çıkmazsa...
Pera Müzesi Pazartesi kapalı, Salı-Cumartesi 10.00-19.00 arası ve Pazar da 12.00-18.00 arası ziyaretçilere açık. Giriş ücreti de Tam 10 TL, indirimli 5 TL...
Adres ise Meşrutiyet Cad. No. 65 Tepebaşı-Beyoğlu-İstanbul...
25 Aralık 2011 Pazar
Kaledeki Yalnızlık
Almancı kimliğinden dolayı Ümit Karan filme dahil edilmiş olabilir lakin, Beşiktaş taraftarı olan ve oğluna Feyyaz ismini koyan kaleci Nurettin'in, tanışmak isteyeceği kişi Feyyaz Uçar en mantıklı cevapken, o olmasa bile Sarı Fırtına Metin yahut Sergen Yalçın rol alabilirdi pek ala...
Kısaca konuya girecek olursak, ikinci lige transfer olacağı günlerde, kendisine hediye edilen arabayla geçirdiği trafik kazası sonrası eşini kaybeden kaleci Nurettin, oğlunu futboldan kazandığı para ile yetiştirmiş lakin yaşının ilerlemesiyle birlikte eski çevikliği azalınca, yıllarca formasını giydiği amatör takımın "yuhalanan" oyuncusu olmuştur. Yönetmen Volga Sorgu, daha filmin başında bunu çarpıcı bir şekilde dile getirmesini de bilmiş 8-0 biten maçın sonundaki taraftar tepkisini kayda alırken : "Biz saydık Nurettin, hesapta yanlış yok" Toprak sahalardaki yalnızlığı, günlük yaşantısında da devam eden ve oğluyla frekansları tutmayan Nurettin'in hayatı, eşinin kardeşi Zenoş'un Almanya'dan Türkiye'ye gelmesiyle değişir. Baba oğul arasında gün be gün kopmaya doğru giden ilişkiyi teyze onaracak ve Nurettin uzun bir aradan sonra gülecektir. Ama Albert Camus'nun da belirttiği gibi "top hiç bir zaman beklediği köşeden gelmeyecek", yıllardır kalesini koruduğu takıma başkan halı sahadan beğendiği Lagos'lu siyahi bir kaleci transfer edecek ve Nurettin'i kulübeye çekecektir. Futbolu bırakmaya karar veren tecrübeli file bekçisi oğlunun "saha dışı oyunlarıyla" son bir maç oynama şansı bulacaktır ama orada yönetmen o kritik soruyu sormadan edemez : Beş parasız bir hayat ve kazanılan bir maç mı, 15 milyar ve yenilecek bir kaç gol mu?
Kalecinin lanetini anlatırken, "onun bastığı yerde bir daha çim çıkmadığı söylenir" der Galeano, bizim kalecimiz de yalnızlığını kale direği yanında büyüttüğü bir tutam yeşil çimenle paylaşırken, Volga Sorgu, Uruguay'lı yazarın "O gol atmaz, onun varoluş nedeni gol atılmasını engellemektir" düsturunu taca çıkarıp, Nurettin'e maçı kazandıran golü attırır. Ve sonrası amatör sahalarda sık sık rastladığımız olaylar, seyirci sahada, futbolcu ve hakem can derdinde...
Amerikan seyircisi mutlu sonları sevedursun, bizim yönetmen de "Kaledeki Yalnızlk"ı bize özgür bir sonla bitiriverir... Nasıl mı? Seyredeniz efendim...
5 Eylül 2010 Pazar
"Adı Aşk Bu Eziyetin" Sinemalarda
Bir akrabasının yanında camcı kalfası olarak çalışan Metin, her şeyi
göze alarak Bursaspor´un hiçbir maçını kaçırmamaktadır.
Eşi Esma, 2 yaşındaki oğlu Murat ve babası Hacı Ferik ile kirada
yaşayan Camcı Metin´in bu durumu ve Bursaspor´a aşırı tutkusu,
karısıyla sürekli tartışmasına vesile olur.
Metin´in babası yıllar önce Yugoslavya´dan Türkiye´ye göç etmiş inatçı bir Arnavut´tur. Hacı
Ferik, Metin Oktay´a hayranlığından ötürü oğluna Metin adını
koymuştur. Metin gençlik yıllarında başarılı bir futbolcuyken ayağı
kırılıp futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. Geçmişte yaşanan
bazı özel ve kötü anılar Metin´in hayatında derin yaralar açmıştır.
Metin, arkadaşı ve (tribün lideri) Amigo Sinan´a çok güvenmektedir ve çok sıkı arkadaştırlar.
Sinan´ın bir takım işlere bulaşması başlarını derde sokacaktır. Nereli olduğu ve ne iş yaptığı belli olamayan, modern(!) mafya
görünümlü, lüks arabaya sahip Atilla´nın, Sinan´ı
kandırması ve bir takım işlerde kullanmaya çalışması sorunu büyütür.
Sinan, Atilla´nın teklifiyle yüklü miktarda paraya kavuşur. Sinan
parayı aldıktan sonra pişman olur ve kendisini satılmış hisseder.
Bundan vazgeçip parayı iade etmeye karar verir.
Parayı Atilla´nın adamlarına iade ederler. Ancak beladan
kurtulduklarını sandıkları bir anda, deplasmana giderken onları çok
daha acı bir sürpriz beklemektedir.
AFM Carrefour NilüferCinedrome Burç AltıparmakCinetech KoruparkKent Meydan Afşar SinemalarıCinetech Zafer Plazaİstanbul Ataköy Galleria Prestigeİstanbul Beylikdüzü Beylicium Favoriİstanbul Kadıköy Atlantisİstanbul Pendik Oscarİstanbul Şişli Megaplex (Cevahir AVM)
25 Mart 2010 Perşembe
More Than Just A Game
1960’lardan 2010’a/Taş Ocağından Futbola veya Sosyalistlerin Emeği
1961’de Güney Afrika’da sosyalist mahkûmların tutulduğu Robben Adasında başlar hikâye. Taş ocağında kayaları taşa, taşları çakıllara dönüştürmeye mahkûm siyasiler satranç, dama, kızmabirader, kâğıt oyunları ellerinden alınınca önce buruşturdukları kâğıtlarla sonra bezlerden yuvarladıklarıyla koğuşlarda futbol oynamaya başlarlar. Hapishane yönetiminden futbol oynama izni almaya çalışırlar. Bu mücadele ancak dört yılda sonuç verir. Sonunda bir futbol topu edinebilirler. Ve böylece ucu 2010’a varan macera başlar; sosyalistlerin engel tanımaz direnci, inadı ve prensipleriyle…
Zaten belli bir becerisi ve disiplini olan sosyalist mahkumlar bu işi belirli kurallar çerçevesinde yapmaya karar verirler. Siyasal mücadeledeki ilkeler, doğrular Robben Adasındaki futbol organizasyonuna yansıtılır. Titiz, düzenli, kararlı, hakkaniyetli, prensipli olunacaktır.
Makana Football Assocaition/Makana Futbol Derneği kurulur. Başkanlığına da şimdinin (2007) Güney Afrika Cumhuriyeti Adalet Bakanı yardımcısı olan Dikkana Maseneka geçer. İş ciddidir. Öncelikle futbolla orada hayata tutunulacaktır, Hayatın bir parçası olmaktan vazgeçilmeyecektir.
Şöyle ifade eder Sedick İsaacs duygularını: “Futbol sayesinde hem kendimizi daha iyi tanıdık, hem de insanlığımızı ifade ettik.” Antony Suze, “Formaları giyince kendimizi dışarıda hissederdik.” diye hatırlar o zamanları. “Futbol oynarken güneşi hissetmek harika bir duyguydu.” der İndres Naido.
FİFA nasıl örgütlenmişse Robben Adasında da öyle örgütlenilecektir. Bir futbol tüzüğü, kurallar haritası çıkarılacaktır evvela. FİFA kuralları yanında yoldaşlık kuralları da ihmal edilmeyecekti tabi ki. Yoksa futbolu toplumun hizmetinde olan bir organizasyona dönüştürmek mümkün olamayacaktır. Bunu şöyle ifade eder Sedick İsaacs: “Hayat tüm yönleriyle toplumun hizmetinde olmalıydı. Birey de… Toplum da öyle...”
Futbolun tüm komiteleri kurulur. Üç ayrı lig oluşturulur. A Liginde üç takım vardır. Bu, en iyilerin olduğu ligdir. B Liginde de üç takım olacaktır, burası bir alt yeteneğe hitap edecektir. C Liginde ise iki zayıf takım mücadele edecektir. Çünkü herkesin futbol oynamaya hakkı vardır, yeter ki istesin. A Ligindeki takımların başkanı olacaktır, bu bir zorunluluktur. Ve bu başkanlar da üzerlerindeki tek başkana bağlanacaklardır.
Başkanlar eğitimlerinden çok liderlik yeteneklerine göre belirlenir.
İtiraz kurulları itirazları değerlendirir, pozisyonları tek tek tartışır ve en tarafsız kararını gerekçesiyle verir.
Elbette hakemler belirlenir, maç raporları tutulur, hakem kurullarında güzel futbolu korumak amacıyla sert oyuna izin vermeme kararı alınır. Buların başında Haryy Gwala vardır.
Bu arada orada olmalarının “neden-sonuç ilişkisini” unutmadan siyasi tartışmalar ve seminerler de devam eder. Marx, Kapital başucu kitaplarıdır. Ve muhakkak ki hayat bunlardan ibaret değildir, hafta sonları yine futbola geçilir.
Takımların adları, hayranlar, fanatikler, logolar, sloganlar, bayraklar, tribün atışmaları da bir olay örgüsü içinde kendini gösterir. Bu arada mahkûmlar adasının konuklarından Mandela da uzaktan bu maçları arkadaşlarıyla izler. Bizimkiler Mandela’yı fark edince bir başka şenlik olur. Ama sonra Mandela ve arkadaşları bir daha görünmez olur oralarda, hatta araya bir duvar örülür, o kadar korkulur ki o ilgiden...
Taş ocağı ile futbol sahası arasındaki iki ayrı hayat akmaya da devam eder, futbolun tüm halleriyle. Ve futbola bakış orada orijinal ifadelerini de bulur. Örneğin şu saptamayı yapar Lizo Sitoto:”Bir kaleci için en zor şey rakibin topla geldiğini görmek ve sonra o topu kaleden çıkarmaktır.”
Takım listeleri çıkar, bu listelere itirazlar olur tartışmalar hiç eksik olmaz.
Sezon sonunda karma bir lig oluşturulur. Tek ligle yetinemezler, top yuvarlanmaya başlamıştır bir kere. Bu ligde futbolcular karışır. Seçilmiş takımlar ligidir burası. En iyi futbolcular Atlantic Raiders adlı takımda bir araya gelir bir şekilde. Atlantic Raiders burnu havada bir takım olarak nitelenir süreçte. Bir de Blue Rocks diye bir takım vardır bu ligde. Blue Rocks genelde yaşlılardan oluşmuştur ve ligin en zayıf takımıdır. Ve bu iki takım mutlaka karşılaşacaktır. Favori bellidir. Maçın başlarında Blue Rocks tartışmalı bir gol atar ve kelimenin tam anlamıyla etten bir duvar örerek, kale önüne maç sonuna kadar daimi bir baraj kurarak o golün üstüne yatar. Maç sonrasında itirazlar olur, kural hatasından bahsedilir, FİFA kuralları referans gösterilir, maçın tekrarı istenir, protestolar olur, saha işgal edilir, hapishane yönetimi işe karıştırılmaz bu arada, yenilen taraf bunu bir türlü hazmedemez ve bu tatsızlık taraftarın tansiyon hastalıkları, hiddeti, can sıkıntısı içinde, bir ayrışma gerginliğinde 5 ay sürer. En nihayetinde olaylar, bu müthiş organizasyon arıza göstereceği sırada, durulur. Her şey tatlıya bağlanır. Çünkü organizasyonun en önemli ilkelerinden biri ağırlığını koyar gecikmeli de olsa: SAYGI!
Tüm bu mücadeleler taş kırma aylığı olan 25 sentlerin gücüyle olur…
Derken 1973’e gelinir, gözde futbolcular yaşlanır, kimileri yönetici, kimileri hakem olur, hakemliği tercih edenler futbolculuklarında en koyu hakem düşmanı olanlardır.
Bu esnada Güney Afrika’da olaylar devam etmektedir, her ne kadar Robben Adasında sosyalist bir futbol cumhuriyeti kurulmuş olsa da… Tutuklanan devrimci öğrenciler “ada futbolunun” alt yapısını oluştururlar.
Ve kurucu nesil için ayrılık vakti gelmiştir. Yeterince yaşlandıklarından korkulacak bir tehlike arz etmemektedir o zamanın ırkçı Güney Afrika hükümetince. Salıverileceklerdir.
“Sahaya çıktığımda kendimi evimde hissediyorum. Sanki o adadan uzaklaşıyorum.” diyen Antony Suze şöyle noktalar duygularını: “Belki çelişkili gelecek, ama benim için hayatımın en üzücü günü adadan ayrıldığım gündü. Çünkü geride ne çok şey bırakmıştım.”
Bir başkası: “Nereye gidiyorum ve ne yapacağım?” diye kaygılanır. Elbette bu esarete âşık olma değildir. Antony durumu özetlemiştir, geride çok şey bıraktık, diyerek. Diğeri: “Ailem nasıl insanlar oldu acaba, arkadaşlarım yaşıyor mu?” diye sorar kendi kendine.
Mark Shinners uzaklaşırken adadan, şöyle mırıldanır: “Miras olarak futbolu bırakmıştık onlara. Bu az şey değildi.” Elbette ki bu sosyalizmin futbola bıraktığı haysiyetli izlerle olmuştu.
Derken 2007’de FİFA Makana Football Assocaition’a ödülünü ayrıca verir futbola katkılarından dolayı.
Ve en son şöyle bir not düşer perdeye: “Dünya Kupası 2010’da Güney Afrika’da…”
“Bir Oyundan Fazlası” diye çevrilmiş bu hikâyenin anlatıldığı yapıt.
“More Than Just A Game”
(2007)
Yönetmen. Junaid Ahmed
Enfes bir belgesel/sinema… Oysa ben bu esere kadar, en güzel futbol filminin sonradan “Zafere Kaçış” diye uyarlanan “Cehennem Arasında İki Devre” olduğunu zannederdim…
Kaplanpenche.com
8 Ekim 2008 Çarşamba
Futbolni Hameleoni
27 Eylül 2008 Cumartesi
Purely Belter
4 Kasım 2007 Pazar
Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

torba suat: niye böyle oldu be abi? ben çok sevmiştim be abi. o kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. benim günahım ne be abi?
"Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir ama aslinda ayakla oynanan bir spordur. Ayni zamanda toplu halde oynanan bir oyundur. Dört dogru pas, %90 goldür. hayat da öyle degil mi?.." diye yaşantımıza dair ince ipuçlar veren, endüstriyel futbola karşı mahalle kültürümüzü yücelten bir yapım... Rafet El Roman'dan Müjde Ar'a, Savaş Dinçel'den Erkan Can'a kadar filmde rol alan bütün oyuncular üzerlerine düşen görevi layıkıyla yapmış, bize de CD'sini tekrar tekrar izlemek düşüyor...Ayrıca,burdan amatör futbolun emekçilerine bir selam da çakalım ve pası filmin özetine atalım:
hacı: bak koçum! belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. sevgililer...heh! bizim olanlar ya da olmayanlar... hepsi iz bırakır. bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. yaşlıları düşün... sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. ama öyle değil. heh!.. ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.
torba suat: beni çok derin kazıdılar be abi... ama altından sarı yeşil çıktı hehe!...
6 Ekim 2007 Cumartesi
Green Street Hooligans

Sarhoş olmak ve dövüşmek. Hayatta yapacak başka ne var ki?
Diye yapılmış filmin tanıtımı...Basit bir hooligan filmi önyargılarından sıyrılıp izlendiğinde insan psikolojisi ve toplum sosyolojisi hakkında önemli ipuçları veren bir yapım...Mutlaka edinip, izlenmesi gereken Green Street Hooligans'ın trailer'ı da aşağıda...
Tuttuğun takımın maçındasın. Stadyum dolu, tüm taraftarlar ayakta. Kıran kırana ve sert bir maç. Oysa sahada olup bitenler daha sonra olacaklar için sadece bir ısınma. Kargaşa başladığında sakın kaçma.
Kendini sonuna kadar savun. Savaş. Nefret ettiğin birini düşün.













































