29 Eylül 2011 Perşembe

Svetkavitsa Nihayet!

Bu sene Bulgaristan A Grupaya yükselen Svetkavitsa, oynadığı yedi maç sonrası Kalaikra karşısında ikinci golünü atarken, ilk puanla da tanışmış oldu. Kaliakra deplasmanında 51. dakikada Dimitrov'un ayağından yediği golle yenik duruma düşen mavi-beyazlılar, karşılaşmanın bitimine 9 dakikala kala Dimyanov'un "tarihi" golüyle ilk puanla tanışmış oldu. Svetkavitsa'nın puantaja 1 puan yazdırması sonrası, A Grupada puansız tek takım kaldı: Beroe.... Ligin dibinde durum bu haldeyken, üstlerde ise CSKA fırtınası esiyor. Radukanov'un takımı 7 maç sonrası kayıpsız ilerlerken, bu hafta da Vidima Rakovski'yi 4-1 yenerken, "adamımız" Delev, yine ağları sarsmayı başarırken, diğer goller Zicu(2) ve Krachunov'dan geldi.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Unutur mu İnsan Hiç?


Her yıl daha büyük özlemle anıyoruz seni abi...


Galatasaray:2-0:Eskişehirspor


Maçı izleyemedik, özetler pek bir şey ifade etmez, bu defa yorumlar sizden olsun...
Nasıldı Galatasaray?

Stat: Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena
Hakemler: Tolga Özkalfa, Ali Saygın Ögel, Volkan Narinç
Galatasaray: Aykut Erçetin, Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Ujfalusi, Hakan Balta, Melo, Kazım Kazım (Dk. 87 Ceyhun Gülselam), Selçuk İnan, Engin Baytar (Dk. 65 Yekta Kurtuluş), Reira (Dk. 80 Emre Çolak), Elmander
Eskişehirspor: Ivesa, Sezgin Coşkun, Nadarevic, Diego, Dede, Koray Arslan (Dk. 59 Burhan Eşer), Veysel Sarı (Dk. 75 Pele), Alper Potuk, Erkan Zengin, Kamara, Mehmet Yıldız (Dk. 59 Serdar Özbayraktar)
Goller: Dk. 24 Gökhan Zan, Dk. 52 Melo (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 18 Sabri Sarıoğlu, Dk. 41 Engin Baytar, Dk. 64 Selçuk İnan, Dk. 84 Kazım Kazım (Galatasaray), Dk. 54 Diego, Dk. 64 Veysel Sarı (Eskişehirspor)

26 Eylül 2011 Pazartesi

Çıkış Muamma!


İstanbul Super Amator Lig ekiplerinden İFASpor'un Devriye grubunun çalışması...

Kara Mamba Arenada


Bugun futbol takımının giydiği "parçalıyla", inşallah ilerde basketçilerin "parçalısıyla" görürüz Kobe'yi...


24 Eylül 2011 Cumartesi

Kara Mamba Arenaya Çıkıyor


Bilindiği gibi Kobe Bryant, yarın itibari ile Türkiye'de olacak. Türkiye'de olmasının sebebi Beşiktaş ile sözleşme imzalayacak olması değil. Bizim de forma sponsorumuz olan Nike'ın davetlisi olarak geliyor. Gelmişken de bizim futbol takımının antrenmanını ziyaret edecekmiş. Şahsen çok sevindim. Haberi için tık. Kobe'nin, babasının İtalya'da oyunculuk kariyerini devam ettirmesi aşamasında Milan takımına ilgi duyup o dönemlerde futbol oynamışlığı da mevcut. Hatta geçtiğimiz yaz ortasında Barcelona antrenmanını da ziyaret edip maç oynamış, yorulunca da basketboldaki gibi mola almaya kalkıp izleyenleren yüzünde tebessüme sebep olmuştu. Manchester ile Barcelona'nın THY sponsorluğunda yaptıkları maçın devre arasında da penaltı atışı yapmıştı. Yarın da bizim antrenmanı izleyecekmiş. İzlemeyle yetinmez umarım ve kendisine 24 numaralı Galatasaray forması giydirip 2 topa vurdursunlar değil mi?

Bursaspor Camiasının Manevi Değerleri Satılamaz!


Yıldırım Demirören'in Kulüpler Birliği başkanı seçilmesinin ardından, küme düşmenin kaldırılması için Futbol Federasyonuna başvurdukları açıklaması ve bu dilekçede de Bursaspor kulüp başkanı İbrahim Yazıcı'nın da imzası olması sonrası Bursasporum. com sitesinden yayınlanan açıklama aşağıda. Yöneticiler, taraftarlarının düşüncelerini almadan "ekonomik" kaygılarla bazı kararlara imza atarken, taraftarlar en azından bu kararları protesto edebilmelidirler, yoksa onlar da başkanlarının aldığı karara katılmış olmakta ve söz hakları kalmamaktadır...

Demirören’in başkan seçilmesinin ardından verdiği ilk demeç ise şuydu; "Küme düşmenin kaldırılması için Futbol Federasyonu’na başvurduk. Onlar da UEFA kriterleri çerçevesinde karar verecek."

Şike ve teşvik primi iddiaları nedeniyle Asbaşkanı Serdar Adalı, teknik direktörü Tayfur Havutçu, protokol ve futbol A takım güvenlik müdürü Ahmet Ateş’in tutuklu bulunduğu bir camianın başkanının bu demeci vermesini gayet doğal karşılamaktayız. Ancak bu kararın altında Bursaspor Kulübü Başkanı sıfatıyla sayın İbrahim Yazıcı’nın imzasının yer alması bizleri oldukça rahatsız etmektedir.

Bursaspor taraftarları olarak bizlerin, şike soruşturmasının başladığı ilk günden bu yana olan net tavrı bellidir ve değişmeyecektir. Şike ve teşvik batağına bulaşan kendi kulübümüz dahi olsa en ağır biçimde cezalandırılıp, taraftarlara sonucu masa başında belirlenmiş bir maç izlettirilmemesi gerektiğini savunmaya devam etmekteyiz. Taraftarlarımızın sürecin başından bu yana sergilediği dik duruşu görmezden gelerek, Yıldırım Demirören’in bu teklifine destek veren ve kararın altına imzasını atan Başkanımız İbrahim Yazıcı, bu imzanın izahını bizlere yapmakla yükümlüdür.

Herşeyden önce bu kararın altına atılan imza karşılıksız bir aşkla yeşil beyazlı renklerin peşinden koşan biz taraftarlara ve son iki sezonu tarihinin en iyi iki derecesi ile kapatan Ertuğrul Sağlam ve talebelerinin emeklerine ihanetttir.

Yayıncı kuruluştan elde edilen gelirler, Süper Lig’in bizim gözümüzde sıfır olan sözde marka değeri ve şikeye bulaşan kulüplere verilmesi muhtemel ağır cezaların diğer kulüplerin gelirlerini etkilemesi gibi maddi kazançlara karşılık, Bursaspor camiasının manevi değerleri satılamaz!

En kısa sürede şike ve teşviğin cezasını hafifletecek bu karara verilen destekten vazgeçilmesini ve Başkanımız İbrahim Yazıcı’nın konuyla ilgili resmi yayın organlarımız aracılığı ile bir açıklama yapmasını bekliyoruz.

Ne Gereği Var ki Kayserispor


Başkanı ve yöneticisi şike ve teşvik iddiaları nedeniyle cezaevinde bulunan Fenerbahçe'nin küme düşmesini istemeyen takımlardan biri olan Kayserispor, ilginçtir geleceğe yönelik bir transfer harekatında bulunmuş. Hollanda ekiplerinden De Graafschap ve aynı zamanda Hollanda U-13 milli takımında oynayan Bora Barlas'ı sarı-kırmızılı renklere bağlayan Kayserispor'un bu girişiminin ne gereği var ki?
Nasılsa bazıları "malum yollardan" ligin kaderini belirleyecek ve Kayserispor da buna itiraz etmeyecek...

23 Eylül 2011 Cuma

Maradona'dan Taraftara Tekme

Etisalat Cup'ta Emirates takımıyla oynayacakları maç öncesi torunlarının tribünlere açmış olduğu "Büyükbaba, her zaman yanındayız, seni çok seviyoruz" pankartının yanında fotoğraf çektirmek için gelen Maradona, bir taraftarın sürekli olarak pankartı kaldırması sonrası, dayanamayıp basmış tekmeyi. Olayın görüntüleri yukarda. Maçı 3-0 kazanarak yeni takımıyla ilk galibiyete ulaşan Diego Maradona, "Oyuncu ya da antrenörken de bu tip agresif eylemlerim oldu ama bunlar benim yapım gereği. Bazen kendimi Al Wasl oyuncusu olarak görüyorum" derken, tekme attığı taraftardan da özür dilemeyi ihmal etmemiş...

22 Eylül 2011 Perşembe

K.Karabükspor:1-1:Galatasaray


Bir çok planla gidilen deplasmanda 13. dakikada 10. kişi kalınca, altüst edilen bütün planların yeniden revize edilmesi için "basketbol molasına" ihtiyaç vardı ve devreye kadar saha dışından ufak müdahaleler ile soyunma odasına gol yemeden gitmeyi başaran Galatasaray, dönüşte yapılan müdahalelere karşın, galibiyet golünü bulamazken, üstelik bir de yenik duruma düşüyordu. İlk iki haftanın formsuzu Baros'a "denize düşen yılana sarılır" misali güvenen Fatih Hoca, Çek oyuncuyu son 75. dakika cıvarı saha kenarına yolluyor, lakin Baros'un oyuna girmesi 5 dakikayı buluyordu ama beklediğine de değdi zira ilk pozisyonda genç Rıdvan'ın "çaylaklığından" da yararlanarak penaltı yaptırmayı başarıyordu. Juventus'ta pek golü olmayan "pitbull" Melo, bizim memlekete golcülüğü de soyunacağa benziyor, şimdilik ikinci golünü atmayı başarıyordu, penaltıdan da olsa... Fatih Hoca, kaybedilen iki puan var demiş basın toplantısında, ama Sercan'ın oyunun başında yakaladığı bir aşırtma topu dışında, 10 kişi kaldıktan sonra herhangi bir pozisyonu olmayan Galatasaray'ın 1 puan alması da başarı olarak sayılabilir...
Bu kadar mı? Sahada gördüklerimiz bu kadar, topçuları da değerlendirelim teker teker son olarak:
Muslera: 13 dakika oynadı, yorum yazacak pozisyon dahi gelmedi kalesine. Kart pozisyonu ağırdı, son adam değildi Muslera, sarı kart olmalıydı...
Gökhan: Geride güven vermiyor ama elde Puyol mu var ki, beğenmeyeceğiz Gökhan'ı. Basit oynasa daha başarılı olacak, defanstan uzun top atıp, asist yapma sevdasını bırakmalı, o iş başkasının...
Ujfalusi: Servet'in yokluğunda stoperde görev yapıyor, başarılı da oluyor. Kaptanlığı da aldı, Galatasaray'da kalıcı olacak gibi...
Hakan Balta: Bir maç var, diğerinde yok, oysa Hakan'ın önemli özelliğidir sade oynayıp, sabit bir performans göstermek. Bu maçta hucuma hiç çıkmadı, yenilen golde de rakibine "escortluk" yaptı...
Eboue: Sağ bekte Sabri'yi kesti. Takıma alışma turlarında, sakatlanma pahasına sahada kalması, olumlu referans kendisi için.
Selçuk: 10 kişi kalınca defansif oynadı, kendini pek gösteremedi...
Melo: Hırslı, istekli ama bu maçta ileriye değil de geriye dönük oynadı kırmızı kart sonrası.
Riera: Topla 1-2 buluştu, mecburiyetten çıktı...
Kazım: Geçen sezona göre daha dağınık ve güçsüz.
Sercan: Samsunspor maçında yaptığı asist sonrası ilk onbir başladı, iyi de pozisyon yakaladı, acemice harcadı, takım on kişi kalınca kanada çekildi ve hocanın istediğini yapamadı...
Elmander: 3 Karabüklüye karşı tek başına mücadele etti, çok yalnız kaldı, ama güçlü olduğunu gösterdi.
Ufuk: Şans buldu, kalede güven vermedi, yediği golle kredisini iyice bitirdi...
Sabri:İkinci yarı oyuna hareket getirdi Galatasaray adına, çabaladı, didindi...
Baros: 10 dakikada ne yapılır, gol atamadı, penaltı yaptırdı, daha ne olsun...

Stat: Dr. Necmettin Şeyhoğlu
Hakemler: Bünyamin Gezer, Erdinç Sezertam, Asım Yusuf Öz
Kardemir Karabükspor: Tomic, Erdem, Birol, Cernat (Dk. 86 Bilal), Deumi, Mehmet Çakır (Dk. 56 Rıdvan), Erkan, İlhan, Nikolic, Shelton (Dk. 86 Mehmet Batdal), Ragued
Galatasaray: Muslera, Gökhan Zan, Selçuk İnan, Elmander, Melo, Riera (Dk. 16 Ufuk Ceylan), Ujfalusi, Hakan Balta, Eboue (Dk. 81 Baros), Kazım, Sercan Yıldırım (Dk. 46 Sabri)
Goller: Dk. 73 Erdem (Kardemir Karabükspor), Dk. 83 Melo (Penaltıdan) (Galatasaray)
Kırmızı Kart: Dk. 13 Muslera (Galatasaray)
Sarı Kart: Dk. 66 Shelton (Kardemir Karabükspor)

21 Eylül 2011 Çarşamba

Başkanın İlk İcraatı


Yıldırım Demirören, Kulüpler Birliği başkanı seçildikten sonra ilk icraat olarak şike yapan takımın küme düşmesinin kaldırılması için federasyona başvuru yapmış... Türkiye Kupasını iade ederek kamuoyunda sempati toplayan Beşiktaş, gittikçe kendisini batırıyor... Fanatik gazetesinin haberi aşağıda, doğruluğu varsa, dik duruşlarından dolayı Galatasaray, Trabzonspor, Orduspor, Ankaragücü takımlarına da helal olsun...


FANATİK

Ligde 18 ekibin oluşturduğu Kulüpler Birliği Başkanlığı'na Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören oybirliği ile seçildi.

Recep Mamur ve İbrahim Yazıcı'nın adaylıktan çekilmesi üzerine seçimlere tek aday olarak giren Demirören, "Küme düşmenin kaldırılması için Futbol Federasyonu'na başvurduk. Onlar da UEFA kriterleri çerçevesinde karar verecek" dedi.

Bu arada şike yapan kulübün düşürülmemesi isteğine Galatasaray, Orduspor, Trabzonspor ve Ankaragücü dışındaki 14 Süper Lig kulübünden tam destek geldi.

HEPSİ AYNI GEMİDE
Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç Kulüpler Birliği Başkanlığı'na seçilen Demirören'i kutladı.
Bakan, "18 kulübün yönetimi sorunların müşterek olduğu aynı gemide birlikte hareket ettikleri noktasında ortak bir irade ortaya koydu. Bugelecek adına umut veriyor" dedi.

20 Eylül 2011 Salı

Sürpriz mi?


Tabii ki de değil... Yıldırım Demirören Kulüpler Birliği başkanı olmuş. Bekliyor muydunuz? Ben bekliyordum, ne zaman mı? Bu açıklamayı yaptığı gün:

"Olumsuz tarafları yaşanacaktır ama futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır, herkesin decoder alarak kulüplerine sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz''

Yıldırım Demirören, Türkiye Futbol Federasyonun her toplantısı sonrası Mehmet Ali Aydınlar'dan sonra sözü alarak play-offu da savundu, yayıncı kuruluşu da destekledi. Beşiktaş kombinesi değil de decoder alsın taraftar derken de gafın kralını yapıyordu. Kendi taraftarının sevmediği bir başkan, bütün kulüpleri temsil ediyorsa, ben bu düzeni hiç anlamadım, anlamayacağım...

Sevinç ve Hüzün


Rekabet de böyle bir şey değil midir?
Biri üzülürken, diğeri sevinir...

Manchester United-Chelsea maçından ilginç bir kare...

Her Alışveriş Bir Aşk


Online alışveriş sitesi Markafoni'nin televizyon için hazırladığı reklam, ilginç olmuş, özellikle sloganı beğendim "Her alışveriş bir aşk"...
Fırsat siteleri hızla artarken, ilk olarak markafoni ile tanışmıştık, gardrobumuzun yenilenmesinde çok faydasını gördük bir çok internet kullanıcısı gibi, şimdi daha genişlemeye karar almış ve televizyonun gücü ile genele yayılmaya yol almak üzere harekete geçmişler...
İyi yapmışlar...
Internet kullanıp, markafoni'yi bilmeyen yoktur ama "hala üye olmayanlar" için davetiye linki burada...

Alışveriş meraklıları için diğer fırsat sitelerine ulaşma linkleri de blogun bu sayfasında...

19 Eylül 2011 Pazartesi

Fred the Red


Alex Ferguson ve kulübün maskotu Fred the Red

Rakibe Saygı


"Skor 3-0 olduktan sonra kalecinin de kırmızı kartı sonrası, fazla ataktan ziyade orta sahada daha çok pas yapmaya çalıştık. Bu tamamen rakibe olan saygımızdan dolayı, iki oyuncusunu kaybetmiş bir takımı fırsat bilip, bütün hatlarını öne atmadan, orta sahada pas yapıp futbol oynamaya çalıştık."

Michael Skibbe
Eskişehirspor Teknik Direktörü

Sivasspor maçı sonrası açıklamada bulunurken

Güzel Forma



Eskişehirspor'un Sivasspor maçında giydiği sarı formaya bayıldım. Yıllardır Galatasaray'a turuncu-mor-pembe formalar yapan Adidas, Nike'ın sarı formasının ardından, Eskişehirspor'a tasarlamış sapsarı bir forma. Es-es taraftarı ne der bilemem lakin ben bu formaya bayıldım...
Estore'da satış fiyatı 74 liraymış...
Edinmek lazım...

18 Eylül 2011 Pazar

Galatasaray:3-1:Samsunspor


İlk hafta yaşanılan "iş kazasından" sonra, Fatih Terim'li Galatasaray, ilk defa kendi taraftarı önüne çıkmıştı bu geceki Samsunspor maçında. Hedef tabii ki galibiyetti, mağlubiyetin bu "taptaze" takımın başına büyük sıkıntılar açacağını tahmin etmek pek de zor olmasa gerekti, hafta içi medyada çıkan haberlere bakınca: Sarıgül, yönetime çatmış, Imparator Baros'a fırça atmış, yönetim Florya'ya baskın yapmış...

Geçen haftaki kadronun sakat Servet ve Çağlar dışından pek bir değişiklik yapmadan aynısıyla rakibi önüne çıkan Galatasaray'da Fatih Terim, aklındaki sistemi ısrarla oturtmak niyetinde, lakin gidişat hocanın teknik heyetle baş başa verip, B ve C planlarını düşünmesini gerektiriyor. Bu gece Servet'in yerine Ujfalusi'yi monte edip Gökhan'ın yanına, defansın göbeğini oluştururken, Çek futbolcunun başarılı performansı sonrası merkez savunucuları Servet-Ujfalusi olarak görebiliriz önümüzdeki maçlarda, Gökhan Zan'ın "sallantıdaki" oyunu sonrası. Tabii, hocanın hata yapanın ısrarla arkasında durma alışkanlığını da unutmamak lazım, Vedat Inceefe'ye az sabretmemişti Terim... Geçen haftanın etkisizlerinden ve de sakat olan Çağlar'ın yerine de Hakan Balta sol tarafa monte edilirken, sağ bekin üç adayı olan Eboue-Sabri-Ujfalusi'den kaptan bu gece o göreve layik görülmüştü hocası tarafından. Adları "bek"ti ama oyun başladığında Hakan ve Sabri "açık" gibi sürekli Samsunspor yarı sahasında bulunup, önlerindeki arkadaşlarına yardım edince rakip alanda yapılan baskıya, Galatasaray da nefes aldırmadı misafir takıma daha ilk düdükle beraber ve de gol, hesaplandığı gibi erken geldi, tabii Baros'tan beklerken Melo sarstı rakip fileleri, hem de ne sarsma... Brezilaylı oyuncu sahanın en çalışkan ve isteklisi olarak gözükürken, attığı gol de jeneriklere şimdiden geçti bile, "pitbull" lakabı da kazındı televizyon başındakilerin akıllarına... Melo'nun sadece ön liberodaki performansı değil onu değerli kılacak Galatasaray'lıların gözünde, pes etmeyen ve hırslı kişiliği de onu takımda ön plana çıkaran özelliği, daha iki maç oynadı ama şimdiden tribünlerin maç öncesi ilk çağıracağı topçu olmayı başardı "pitbull" Melo...
Taraftarların sevgilisinden söz açmışken, Kewell'ın ayrılması sonrası oluşan "sevgi boşluğunu" neden Reira doldurmasın ki? Şimdiden sol tarafı parsellemiş, Oz Büyücüsü gibi kaleye şut atmaktan çekinmemiş, rakibin belini kıran çalımları atmışken... Herhangi bir sakatlık ve ceza olmadığı takdirde, İspanyol topçu sol tarafın değişmezi olacakken, sağ tarafın "tapusunu" Milli Takımdan torpille alan Kazım, "Hey adamım, bana ne oluyor?" deyip sarsılmazsa, kulağında i-pod tribündeki koltukları ısıtması an meselesi.

Melo'nun attığı gol sonrası, hem taraftarlarda, hem de "eski" topçularda geçen yıllardan kalan "olumsuz" psikolojiyi yok edecek ikinci golü bulamayan sarı-kırımızılılar, bir de taraftarın "lanetli" ilan ettiği B.A.M.'ın M'sinden golü görünce kalesinde "Acaba?" sorusu oluşmaya başlarken, Terim'in Elmander'i oyuna alıp 4-4-2'ye çevirmesi oyun düzenini, maçı koparan hamleydi. İsveçli topçunun fizik üstünlüğünü kullanarak rakip yarı alanı daha zorlayan Galatasaray, güçsüz gözüken Baros'un yerine Sercan'ın da girmesi ile Samsunspor'un kilidini açıp, skoru getrien golleri de arka arkaya buluverdi... Melo'dan sonra Elmander de Selçuk da siftah yapmış oldu...

Kanaltürk'te Erman Toroğlu, Elmander'i hiç çekinmeden hakemlere hedef gösterip "sizi kandıracaktır, dikkat" derken, Samsunspor kalecisi Ahmet Şahin'in hiç mi suçu yok? Ceza sahasında top oyundayken rakibine "vurursan", bu hem penaltı, hem de kırmızı karttır, ötesi yoktur, değil mi hocam? Elmander, abartmış mı, o da evet...

Play-offların da eklenmesiyle iyice uzayan ligimizin daha ikinci haftası ve Galatasaray, bugün 25-30 dakika, hafta içi 35 dakika, sonrasında 45 dakika derken, taraftarının beklediği oyunu oynayacaktır. Garantisi mi? Fatih Terim...

Ne Yaptılar?
Muslera: Koca 90 dakika kalesine top gelmedi desek yeridir, ama Samsun bir kez tehlikeli geldi, orda da Melo'nun dokunmasıyla "kontrupiye"de kaldı ve 2 maçta 3 gol yemiş oldu. İstatistik şimdilik kötü ama şimdilik...
Sabri: Sevdiği sağ bekte görev yaptı, ama daha çok rakip yarı alanda gördük kendisini, Baros'a ilk yarıda iyi bir pas da çıkardı, istatistiklerine "asist" yazılmasına ramak kaldı... Memleket takımına karşı oynamak da değişik bir duygu olsa gerek...
Gökhan: "Suyu ısınmaya başladı" desek yerdir, zira bir defans oyuncusunun yapmaması gerekenleri yapıp, Samsunspor'un attığı golün startını verdi. Fatih Hoca, kendisine yine şans verecektir lakin nereye kadar?
Ujfalusi: İlk yarı üstüne rakip gelmeyince ismini duymadık bile ama ikinci devre daha ön plana çıktı, Servet'in yerinde sırıtmadı, zaten alışık o bölgeye, rotasyona gerek kalmadan, stoperde devam edebilir Karabük maçında...
Hakan Balta: Galatasaray'a transferinin olduğu günleri anımsatan bir performans sergiledi, defansta zorlayan olmayınca, sol açıkta Reira ile beraber iyi işler yaptı... Fatih Hocanın sorunlu bölgesine "ilaç" olacak bir gece yaşadı...
Melo: İki haftanın yıldızı takımı adına... Bir kaç yıldır "ruh" arayan Galatasaray'ın ruhu olacak Brezilya'lı oyuncu... Pitbull gol sevinci de çok konuşulacak...
Kazım: Galatasaray'a geldiğinde herkesin akıllarındaki soru işaretlerini ortaya koyduğu pozitif oyun ile yok eden Kazım, bu sene tam tersi bir grafik ortaya koyuyor. Bu gece aklımızda hiç yer etmedi, o da unutmalı bu maçı, bir an evvel toparlanmalı...
Eboue: CV'si sağlam, zaten boş adamı ne yapsın Arsene Wenger, ama zaman lazım Eboue'ye, alıştıkça takıma hem gollerle, hem de mücadelesiyle alkışları alacak, "Bu adamdan topçu olmaz" diyen Gökmen Özdenak'a tükürdüğünü yalatacaktır...
Selçuk: Sorumluluk almalı demiştik geçen hafta, bu gece daha çok topla buluştu, daha aktif gözüktü. 10 numara Melo'da ama hocanın "play maker"ı Selçuk... İyi de bir penaltı attı...
Reira: Yazıda Kewell olur mu dedik? Ben Harry Kewell'dan esintiler aldım İspanyol topçuyu izlerken. İlk maçına göre özgüveni sağlam ve istekli bir görünümdeydi... Ayaklarına hakim, tribünlerin seveceği bir oyuncu...
Baros: Hırslı, gol atıp "şeytanın bacağını kırmak" niyetinde ama son hamlelerde güçsüz gözüküyor. Bir de hücümda tek kalıp, istediği ortaları alamayınca, daha da etkisizleşiyor. Sercan ve Elmander'in formu yükselirse, kulübe yolu gözükebilir Baros'a...
Elmander: Attığı gol, yaptırdığı penaltı ile 30 dakikada maça damgasını vurdu. Güçlü fizik yapısı, topa hakimiyeti ile ileri ikilinin değişmezi olacaktır...
Sercan: Fatih Terim'in vazgeçmeyeceği oyunculardan olacaktır, şimdilik sonradan girmeye devam edecek ama güçlendiği takdirde, Baros'u kesebilir... Elmander'e yaptığı asist jeneriklik...
Engin: Maç içinde topa dokundu mu bilemedim!!!


Stat: Ali Sami Yen Türk Telekom Arena
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Ekrem Kan, Serdar Akçer
Galatasaray: Muslera, Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Ujfalusi, Hakan Balta, Melo, Kazım Kazım (Dk. 72 Engin Baytar), Eboue (Dk. 61 Elmander), Selçun İnan, Reira, Baros (Dk. 67 Sercan Yıldırım)
Samsunspor: Ahmet Şahin, Pal Lazar, Kemal Tokak, Bahia, Ergün Teber, Fink, Mustafa Sarp (Dk. 61 Murat Yıldırım), Selim Teber, Dominguez (Dk. 76 Mahmut Ertuğrul Taşkıran), Ekhigo Ehiosun (Dk. 71 Zenke), Bance
Goller: Dk. 18 Melo, Dk. 73 Elmander, Dk. 76 Selçuk İnan (Penaltıdan) (Galatasaray), Dk. 54 Mustafa Sarp (Samsunspor)
Kırmızı Kart: Dk. 74 Ahmet Şahin (Samsunspor)

17 Eylül 2011 Cumartesi

Silahla Yaşayan

Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Kurt'un dünkü makalesinde basketbol milli takımı ile ilgili ilginç tespitleri yer almakta, özellikle de "maddi manevi" Hidayet'in İbrahim Kutluay'ın posterini Abdi İpekçi Spor Salonundan indirtmesi benim yeni öğrendiğim bir gelişme, doğal ki İbrahim Kutluay da NTVSpor'da mağlubiyet sonrası Hido'ya sallamakta. 2006 Dünya kupasında sakatlık bahanesiyle milli formayı giymeyen Hidayet ve Mehmet Okur, o tarihten beri benim için "sıfır" değerliyken, yaptığına da şaşırmadım Hidayet'in. Lafı uzatmayalım, buyurun yazıya:

Burası Türkiye! Burada ‘başarılı sonuç’ her türlü yolsuzluğu, yılışıklığı, şımarıklığı sineye çektirir. Eğer takımınız dünya ikincisi olmuşsa siz, sporcuların, yöneticilerin veya Federasyon Başkanı’nın her türlü ‘acayip’liğini hoşgörü ile karşılarsınız. O günlerde Hido’nuz Başbakan’ın karşısında zevzek zevzek sırıtıp, ‘maddi manevi destek’ istemiş; alenen ‘dilenmiş’tir ama varsın olsun. O Hido’dur! Dünya ikincisi takımın kaptanıdır. Eğer madalya boynundaysa; şirindir, ne yapsa yeridir... Yoksa... Haddini bileceksin Hido! Örneğin, bugünlerde Başbakan’la elleşmeyeceksin. Hatta... Yakınına bile gitmeyeceksin... 2010 yılında posterini Abdi İpekçi Salonu’ndan indirttiğin İbrahim Kutluay’a, seni eleştirdiği için saldırmayacaksın. Edepli olacak ve gerekirse ondan özür dileyeceksin... Biliyorsun: Performans geçicidir evladım! Aslolan adam olmaktır. Yarın bir başkası da gelip senin posterini salondan indirir. Anlarsın o zaman dünyanın kaç bucak olduğunu... ‘Başarılı sonuç’ bazı şeyleri gölgeler, erteler ama bir gün, onun kardeşi olan ‘başarısız sonuç’ da çıkıp Bağdat’tan geliverir. Silahla yaşayan silahla ölür. Başarılı sonucun arkasına sığınanlar, işler kötü gidince çırılçıplak ortada kalırlar... Görüyorsunuz: Bir yıldır hesabı verilmeyen 28.5 milyar liranın dağıtım listesini ‘nedense’ tam bugünlerde ortalığa döküldü. Oysa... Tam bir yıldır gargara yapıyordu federasyon yetkilileri. Dünya ikincisi takımın paraları ya bunlar... Kimin haddine düşmüş bunların hesabını sormak(!). Ama şimdi... Sonuç rezalet! O halde... Verin bakalım geçmişin hesabını! Ah! Tam burada Turgay’a ve onun her dediğini yapan yönetim kurulu üyelerine bir şey sormak istiyorum: “Söyleyin bakalım beyler! Başbakan’ın size basketbolcular için verdiği paradan ayırdığınız 1 milyon TL’yi 36 kişilik ‘organizasyon görevlileri’ arasında nasıl pay ettiniz?” Ben birine, (hem de en önemli görevi yapanlardan birine) şubat ayında 5 bin TL verdiğinizi biliyorum. Çarptım, böldüm yalnızca bu kalemde 700 bin TL eksik çıkıyor. Nerede bu para? Ya isim isim, kimin, hangi tarihte, ne kadar aldığını açıklar ve makbuzları gösterirsiniz ya da bu işin sonu kodes! Bakın gördünüz mü? Prim hesapları bile Hatice’ye göre değil neticeye göre değerlendiriliyor bu ülkede. Sen söyle Fatih Terim Hocam. Nasıldı o söz? ‘Rezultante importante’ demiştin değil mi? Belli ki bizim Turgay’ın İtalyancası senin kadar akıcı değil. ‘Sonuç önemlidir’ anlamına gelen bu ünlü sözünün ne demek olduğunu anlayamamış. Başarılı oldukları zaman ‘ne olursa olsun sonuç önemlidir’ diyenler, başarısız olduklarında ‘kıl tüy’ hikâyeleri anlatmamalılar. Sporcular başlarını öne eğip özür dilemeliler. Teknik adamlar hatalarıyla yüzleşmeli, gerekirse istifa etmeliler. 20 yıldır ‘havuç’ göstererek koltuklarını koruyanlar ise, artık tası tarağı toplayıp gitmeliler. Yirmi on başarıyla bitmiştir, yirmi on bir fıslamıştır, yirmi on iki, yirmi on üç hikâyelerine karnımız tok. Turgay gitmelidir!

Kadınlar Yaşadı




Türkiye Futbol Federasyonu, şike soruşturması ile yerlerde sürünen Süper Ligin imajını düzeltmek adına bir sürü tedbire başvururken, ligin ilk haftasından itibaren maçlara kadınların ve 16 yaş altı çocukların ücretsiz gireceğini belirtmişti. Bu kararın ardından bir hafta geçti geçmedi, TFF'nin sitesinde yayınlanan başka bir kararla, kadınlara ikinci bir "ayrıcalık" verilmiş oldu. Yıllardır eleştirilen, seyircisiz maç oynamayı kaldıran Federasyon, bundan sonra ceza alan takımın maçlarını, boş statta oynatmak adına maça sadece kadınlar ve 12 yaş altı çocukların alınacağını belirtmiş... Federasyon, erkeklerin "böcek", kadınların ise "çiçek" olduğunu düşünmüş lakin bazı çiçeklerin dikeninin olduğunu umarım unutmamıştır...

Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu, aldığı yeni kararla Türk futbolunda seyircisiz maç dönemini sona erdirdi. Disiplin talimatının ilgili maddelerine uymayan takımlara verilen "maçlarını seyircisiz oynama" cezası, yapılan değişikliklerin ardından artık uygulanmayacak.

Bugünden itibaren, kuralları ihlal ederek seyircisiz maç oynama cezası alan takımların karşılaşmalarını; kadın izleyiciler ile yanlarında anneleri olmak şartıyla on iki yaş ve altı çocuklar ücretsiz olarak izleyebilecek. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesindeki veya denetiminde olan sosyal amaçlı çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtlarında kalan, korunmaya muhtaç 12 yaş ve altı çocuklarımız da resmi refakatçileriyle birlikte bu maçları tribünden takip edebilecek.

Dünya futbolunda bir ilk olma özelliğini taşıyan bu kararla, Türk futbolunda seyircisiz maç oynanmayacak. Tribünlerin boş kaldığı, sessiz ve coşkudan yoksun karşılaşmalar futbolumuzda artık yaşanmayacak. Yapılan değişikliğin neticesinde, talimatnamenin eski hükümlerine göre verilen cezalar da yeni kurallara göre uygulanacak.

Yapılan bu değişiklikle, futbolun güzelliklerinin unutulduğu olaylı karşılaşmaların ardından "cezalı" takımlar, kadınlarımız ve çocuklarımız sayesinde futbolun güzelliklerini ve değerlerini hatırlayacak.

Talimatnamenin revize edilen 102. maddesine göre, karşılaşmalar için hiçbir ücret talep edilemeyeceğinden kuralları ihlal eden kulüpler, maç hasılatından eskiden olduğu gibi yine mahrum kalacaklar.

16 Eylül 2011 Cuma

Sorun Kimde?


"Sezonun ilk beş maçı sonrası takımın teknik direktörü eleştiriliyorsa, sorun hocada değil takımı yönetenlerdedir"

Andre Villas-Boas
Chelsea Menajeri

Abramovich'e ayar verirken


Maradona'dan Kötü Siftah



Al Wasl takımının başında çıktığı ilk maçta Al Jazira takımına 4-3 kaybeden Diego Maradona, maçın ardından yine kendisine has açıklamalarda bulundu. "Benim elimde yarı profesyonel, yarı amatör bir kadro var. Bazı topçular polis, bazıları da üniversitede, bu nedenle birlikte idman yapmak zor ama bu gece ikinci yarı benim takımım sahanın yıldızıydı, rakibi göremedik" derken, bir çok gol kaçırdıklarını ve maçın hakkının beraberlik olduğunu belirtip, "Bizim taraftarlar galiba tatilde, oyuncularım daha fazla desteği hak etmekteler" diyerek de taraftarı eleştirmiş. Mağlubiyete rağmen Maradona adına sevindirici bir gelişme de Al Wasl takımının üç golü de Diego'nun Arjantin'den getirdiği Mariano Donda'nın atmış olması...

"Milli Takımın Hocasıyım"

Bulgaristan'da ulusal takımın başına büyük ümitlerle getirilen Lothar Matthaus'un takımı istenilen seviyeye getirememesinden sonra, milli takımın başındaki kariyeri de tartışılmaya başlandı. Her ne kadar Federasyon Başkanı Mihailov, Alman hoca ile gelecek seneler için anlaştıklarını söylese de, Bulgar basını başta Penev olmak üzere, çeşitli alternatifler üzerinde duruyor "aslanları" yönetmek üzere. Basında futbol dünyasında nam salmış değişik isimlerin üzerinde durulurken, facebook üzerinden örgütlenen Bulgar gençler, milli takımın başına kimsenin adını telefuz etmediği Sotir Petsanov'un geçmesi için kampanya başlattılar. "Ben Sotir Petsanov'um-Milli Takımın Teknik Direktörüyüm" adlı grup kuran gençler, Plevne'de Ivan Vazov ilköğretim okulunda beden eğitimi öğretmenliği yapan Petsanov'un Bulgaristan milli takımını çalıştırmasını istemekte. Uzun yıllardır aynı okulda çalışan Petsanov, 90larda FC Gundi adında okul takımı kurdu ve genç futbol sevdalıları ile bir çok kupa kazandı, bu öğrencilerinin çoğu da lise ve üniversite yıllarında sporu bırakmayıp, Bulgaristan futboluna çeşitli alanlarda hizmet etmekteler bu günlerde... Bu grup Petsanov'u ulusal takımın başına geçirmez doğal olarak ama eski öğrencilerinin hocalarını böyle yerlerde görmeleri, bir öğretmen için büyük bir jest olsa gerek...

15 Eylül 2011 Perşembe

Islıklama Mevzusu


"Beni ıslıklıyorlar çünkü güzelim, zenginim ve büyük bir futbolcuyum" demiş Ronaldo, dün geceki Dinamo Zagreb-Real Maçı sonrası...Ronaldo kardeşime Paris Hilton'ın aşağıdaki sözlerini hatırlatırken, ıslıklama mevzusunun cevabı da yukardaki resimdeki "kendini beğenmişlikte" saklı...

"Ronaldo benimle beraber olamayacak kadar kadınsı, zaten başında çiçekle dolaşan biriyle beraber olacak kadar düşmedim daha."


Zokora, Sneijder ile Karşılaşırsa

Bu gece Trabzonspor, başında hocası olmadan Inter'i deplasmanda yenip, tarih yazarken, maçın kahramanı kimine göre rakip golcülere geçit vermeyen kaleci Tolga, kimine göre hatasız oynayan Celustka ve Glowacki, kimine göre de topla buluşamasa da yaptığı boş koşular ile Inter defansını oyalayan Halil olmuştu... Oysa ki, galibiyetin esas mimarı Didier Zokora'dır bana göre. Maçın ilk saniyesinden, son düdüğüne kadar Inter takımının ataklarının beyni olan Sneijder'e kene gibi yapışan Zokora, Hollanda'lıyı oyundan soğutup, İtalyan takımının etkisiz bir görünüme bürünmesine neden oldu. Ne zaman ki Sneijder topu alsa, Zokora "tatlı sert" müdahaleleri ile hemen yanında bitiverince (Teknik yönü güçlü topçuların nefret ettiği şeydir, kendilerine sert giren ve pes etmeyen rakiple mücadele), Sneijder topu ayağından düşüncesizce çıkarmak zorunda kaldı ve bu da Inter'in "darmadağın" gözükmesinin sebebiydi. Halil'in volesi ve Celustka'nın golünden ziyade, maçın kilit anları Zokora ve Sneijder'in karşılaşmasıydı ki, skorun bizim lehimize olmasını sağladı Fildişi Sahilli oyuncu... Futboldan ekmek yemek isteyen genç topçular, bu maçı bir yerden mutlaka indirsin ve Zokora'yı izlesin sadece maç boyunca...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Futbol Savaştır


Ajax tribünlerinden "Futbol savaştır" koreografisi...

CSKA Sofya:3-0:Lokomotiv Plovdiv


Bulgaristan A Grupanın 5. hafta maçında CSKA Sofya, kendi sahasında konuk ettiği Lokomotiv Plovdiv takımını Platini, Moraes ve Delev'in golleriyle 3-0 mağlup ederken, 15 puanla liderliğini sürdürdü. Kırmızı beyazlılar oldukça baskılı oynadıkları ve Moraes'in bir asist 1 gol ile yıldızlaştığı maçta rahat bir galibiyet alırken, deplasman takımı ise hakem hatalarından yakınıyordu maçın sonunda. Saha içinde oyuncular arasında pek sıkıntı çıkmazken, taraftarlar arasında meydana gelen olaylarda 20ye yakın taraftar göz altına alındı. Bunların bazılarının maç içinde meşale yakması, bazılarının ses bombası bulundurması gibi suçlamalarla Bulgar emniyetine götürüleceği basında yazılan haberler arasında. CSKA'da işler şimdilik iyi giderken, maçta yedek bırakılan Zicu'nun bu duruma isyan edip, takımı karıştırdığı söylentisi Radukanov'un neşesini bozacak gibi görünüyor. Öte yandan, transferin son gününde Mersin İdman Yurdu'na transfer olmasını beklediğimiz ve maddi konularda anlaşamayan Delev, yine golünü atarken, piyasasını daha da katladı...
Bulgaristan A Grupada 5. haftada bir ilk de yaşandı ve lige yeni çıkan Svetkavitsa, Lokomotiv Sofya'ya 4-1 yenilirken, ilk golünü de atmış oldu, ilk puanı ve ilk galibiyetlerini de dört gözle bekliyoruz...


ЦСКА - Локо Пловдив 3:0
1:0 Платини - 19' 2:0 Мораеш - 36', дузпа 3:0 Делев - 66'
ЦСКА: Мболи, Крачунов, К. Стоянов, Бандаловски, Адемар, Янчев, Галчев, Платини (Якимов - 87'), Делев, Мораеш (Костов - 79'), Нелсън (Зику - 69')
Локо Пловдив: Лучини, В. Георгиев (Даксон - 80'), Венков, Родригес, Бенжелюн, Тодоров (Лукич - 46'), Компанучи, Златински, Лазаров, Сержиньо, де Карвальо (Драги Коцев - 10')

13 Eylül 2011 Salı

İstanbul BB:2-0:Galatasaray


Kulüp başkanı ve asbaşkanı şike yapmak ve teşvik primi vermek suçlamasıyla hapishanede yargılanmayı bekleyen ve bu nedenle UEFA tarafından Şampiyonlar Liginden men edilen Fenerbahçe hakkında kanunda belirtilen küme düşürülme cezasına 18 takımın yer aldığı Türkiye Süper Liginde Galatasaray dışındaki bütün takımın başkanlarının "ekonomik sıkıntıya girmemek" için "Fenerbahçe düşmesin" (Fenerbahçe özelinde Galatasaray ve Beşiktaş da aynı kategoride yer almakta) dediği bir ortamda "bazılarının ayrıcalıklı" başladığı ligin ilk maçında "uğursuz" Olimpiyat Stadında Belediyespor ile Galatasaray karşı karşıya geldi geçen pazar gecesi...

Bir önceki sezona Rijkaard ile başlayan, ardından Hagi'yi göreve getiren ve Bülent Hoca ile sezonu kapatan ve tarihinin en sevimsiz sezonlarından birini yaşayan Galatasaray, Fatih Terim'i tekrar vazifeye çağırıp, yaptığı transferlerle taraftarına umut dağıtırken, lige de galibiyetle başlamak istiyordu. Öte yandan Abdullah Avcı'nın mütevazi ve taraftarsız İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile yıllardır başardıkları görmezlikten gelinip, "Galatasaray'a karşı oynatmıyor takımını" eleştirisini yapanlara hoca geçen sezonki galibiyetin tesadüf olmadığını göstermek için iyi hazırlamıştı takımını...
Sezon öncesi oynadığı Liverpool, İnter ve Real Madrid hazırlık maçlarında "geçer not" alan Galatasaray, Fatih Hoca'nın "başını yiyen" Olimpiyat Stadındaki mücadeleye aslında iyi de başlamış ve rakibini hapsetmişti kendi kalesine ama Selçuk ve Melo'nun başlangıcını yaptığı ataklarda Hasagic'in kalesine topu sokacak "eleman" yetersizliği kendini gösteriyordu. Fatih Terim, transfer döneminde sürekli golcü arayışlarında bulunmuş, bu isteğinde ne kadar haklı olduğunu da Baroş sergilediği isteksiz oyunla gösteriyordu. İleri uçta tek başına yer alan Baros, güçsüz bir görüntü sergilerken, sonradan "kurtarıcı" olarak oyuna giren Sercan'ın ise takıma daha "çaylak" olduğu gözden kaçmamıştı. Galibiyeti getirecek golü atacak oyuncuyu transfer edemeyen Galatasaray, golü kurtaracak olan Dünyaca ünlü Muslera'yı getirince pek de "havalanmıştı" Galatasaray taraftarı. Haklıydılar da zira, Dünya Kupası, Copa America ve İtalya liginde ortaya koyduğu performans ile ismini futbolseverlere tanıtan Uruguay'lı kaleci maçta yaptığı kurtarışlar sonrası, devre biterken "şaka" gibi bir gol yiyince,taraftarlar ellerini başlarına götürürken, Fatih Terim sadece "tebessüm" etmekle kalıyordu.
Ummadığı anda geriye düşen Galatasaray, ikinci yarının ilk dakikalarında beraberliği arzuluyor ama istediğini bulamayınca da oyun İstanbul BBspor'un arzuladığı şekli alıyordu. Geriye iyi kapanan Belediye takımı, yeni transferleri Webo, Doka ve Visca ile önce Servet ve Gökhan, sonrasında Servet-Ujfalusi ikilisini rahatsız ediyordu. Bulgaristan liginden bildiğimiz Doka, kendini pek gösteremese de Webo izleyenlerden olumlu puan alırken, Galatasaray defansının da ilerisi için "tehlike sinyalleri verdiğini" de açığa vurmuş oldu. Özellikle attığı ikinci gol, Galatasaray'da "sol" taraf sıkıntısını gösteriyordu: Geçen sezonun "sınıfta kalanı" Hakan Balta ve sakatlanana kadar oyunda olup olmadığı belli olmayan Çağlar, kendilerine bir çeki düzen vermezse,Taffarel, Muslera'yı sola planjon yapmaya daha fazla çalıştırmalı...

Pişti oynarken, daha ilk elde "pişti" yapan rakibinin sırıtmasına "ilk elin günahı yoktur" deyiminde olduğu gibi, yarının ne olacağı bilemediğimiz Türkiye Süper Ligindeki ilk maçında mağlup olsa da, gelecek maçlar için ümit verdi...

Ne Yaptılar:

Muslera: İlk maçta "nazar boncuğu" diyeceğimiz yediği hatalı gole rağmen, yaptığı kurtarışlar ile CV'sinden örnekler sergiledi. Galatasaray'ın önceki yıllarda yaşadığı kaleci sıkıntısı son bulacak gibi...
Ujfalusi: İlk transfer edildiğinde, İspanya liginden gelen "kasaplık" şöhreti nedeniyle kendisine pek ılımlı bakmamakla beraber, hazırlık maçları ve Belediyespor maçında sergilediği oyunla "aramızdakı buzları eritti". Defanstaki vazifesinin yanında, bu sene bol bol ileri uçta yaptığı asistlerle adından söz ettirecek Çek futbolcu.
Gökhan Zan: Hiç beklemediği anda formaya kavuştu Gökhan ve Fatih hoca bu sezon kendisine bolca şans verecek gibi, tabii sakatlıklardan başını kaldırabilirse...
Servet: Webo ile boğuştu ama yıldıramadı Kamerunlu oyuncuyu.
Çağlar Birinci: Geçen sezon boşa harcandı, bu sezon yeni hocayla gelen şansı kullanırsa, kalır takımda, yoksa düşüşü fena olur. İlk maçta varlığı hiç fark edilmedi, topa dokunup dokunmadığı bahis konusudur...
Melo: Hırsı, mücadeleci yapısı ve genlerinden gelen tola dikine gitme kabiliyeti ile Fatih Hocanın en büyük güvencesi olacaktır. Pazar gecesi sahanın ayakta kalan topçularındandı Galatasaray adına. Belediyespor'lu topçuya kafa atmaya yeltenmesi de sezon içinde göreceği kırmızı kartlara bir ön işaret...
Kazım: Geçen sezon iyi bitirmişti ama bu sezona pek iyi başlayamadı. Kenarda kayboldu gitti, pek ciddi gözükmedi, soyunma odasında Fatih hocadan ilk fırçayı yiyen topçulardan olmuştur...
Sabri: Kaptanlık baskı yapmış gibi Sabri'nin üzerinde. Basit oynamak yerine, fazladan işler yapmaya uğraşınca, gereksiz şut atıldı, isabetsiz orta yapıldı, hatalı pozisyon alındı... Ama Sabri, yine de Sabri'dir, zor vazgeçilir...
Selçuk: Büyük beklentiler ile transfer edildi, ilk maçta da kendisinden çok şey istenildi, elinden geldiğince oynamaya çalıştı ama daha çok insiyatif almalı, takımı oynatmalı, bunları da yapacaktır zamanla...
Eboue: Fatih hocanın jokeri olacağa benziyor, zaten bu özellikleri dolayısıyla hoca da transferinde ısrarlı oldu. İlk maçta da üç değişik mevkide oynayarak bitirdi 90 dakikayı.
Baros: Oldukça zayıf bir görüntü sergiledi, pozisyonlara girdi ama son vuruşlar cılızdı. Oyundan çıktıktan sonra soyunma odasına gitme "fiyakasını" Fatih hocaya nasıl açıkladığını merak etmekteyim...
Yekta:Pek bir varlık gösteremedi, daha iyi oyunlarını biliyoruz...
Sercan: Takıma ısındıkça başarılı olacaktır, yeter ki İstanbul gecelerine akmasın.
Engin: Bazen oynar, maç çevirir, bazen oynamaz, sahada gezer durur, pazar gecesi 10 dakikada "oynamadı"...



Stat: Atatürk Olimpiyat
Hakemler: Özgür Yankaya, İsmail Şencan, Mehmet Can Hanoğlu
İstanbul Büyükşehir Belediyespor: Hasagic, Cihan Haspolatlı, Can Arat, Zayatte, Ekrem Ekşioğlu, Visca (Dk. 65 Gökhan Süzen), Holmen, Efe İnanç (Dk. 77 Tevfik Köse), Mahmut Tekdemir, Doka (Dk. 89 Taner Yalçın), Webo
Galatasaray: Muslera, Ujfalusi, Gökhan Zan (Dk. 46 Yekta Kurtuluş), Servet Çetin, Çağlar Birinci (Dk. 63 Sercan Yıldırım), Melo, Kazım Kazım, Sabri Sarıoğlu, Selçuk İnan, Eboue, Baros (Dk. 79 Engin Baytar)
Goller: Dk. 42 Efe İnanç, Dk. 82 Webo (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)
Sarı kartlar: Dk. 14 Zayatte, Dk. 66 Gökhan Süzen, Dk. 76 Efe İnanç (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)

Saygıyla Anıyoruz


METİN OKTAY !

1936 yılında Rumeli’den İzmir’e göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Metin Oktay, futbol topu ile olan ilk tanışmasını kaleme aldığı kitabında şöyle anlatıyor;

Yumuşacık, yusyuvarlak...
Hareketli... Ele-avuca sığmaz... Zıp zıp zıplar, yerinde durmaz.
Onunla ilk tanıştığım gün, ayakkabısının bağlarını bile kendi bağlayamayan yürümeyi yeni yeni öğrenmiş minicik bir çocuktum. O kocaman şişko gövdesiyle karşımda duruyordu. Bağlarını bile bağlayamadım ayakkabımla, ’Sen de nereden çıktın?’ der gibi vurdum ona...

Yolumun üstünde duruyordu çünkü... Çekilip gitmesini istedim...
Ben vururum, o gider...
O gider, ben giderim...
O ilk vuruşla birlikte, yolum da değişti, hayatım da...
Yolumun üstüne çıkan koca şişkoyu kenara attım ama, yola devam edemedim.
Onun peşinden koştum, ötelerde bir yerde beni bekliyordu.
Gittim, bir daha vurdum.”

Futbol yaşantısına 1951 yılında İzmir’in 1.Amatör Ligi ekiplerinden Damlacıkspor’da başlar. Burada 1 sene oynadıktan sonra Yün Mensucatspor’a transfer olan Metin Oktay, 1954 yılında Belçika ile oynanan ve 4-0 galip geldiğimiz Genç Milli Takım maçında ilk kez milli formayı giyer ve 2 gol atarak bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Aynı yıl aralarında Galatasaray, Beşiktaş ve Adalet’in de bulunduğu taliplerinin arasından İzmirspor’u tercih ederek profesyonel futbol yaşantısına merhaba der.Attığı gollere İzmirspor’da da devam eden Kral, 1954-55 sezonunda 18 maçta 17 gol atarak İzmir liginde takımının şampiyon olmasına büyük katkı sağlar.

Bu başarılı sezonun ardından takımlar peşine tekrar düşerler. Fenerbahçe 20 bin lira verir, Adalet 10 bin fakat onun aklına ve yüreğine kazınmış tek bir takım vardır. Her şeyin para olmadığını orada herkese gösterir ve yıllık 8 bin lira ve bir chevrolet marka otomobile Galatasaray’a imza atar. Dünyalar onundur artık. Çocukluğunda, Galatasaray İzmir’e geldiğinde okuldan kaçıp,hayranı olduğu bu takımın maçlarını seyretmeye giden o çocuk, şimdi bu şerefli forma için ter dökecektir.

19 yaşındaki bu genç delikanlı Galatasaray’daki ilk yılında 19 gol atarak gol kralı olur ve Galatasaray da aynı sezon İstanbul Profesyonel Liginde şampiyonluğa ulaşır. Galatasaray’da geçirdiği 6 yılda büyük işler yaparak, hem saha içinde hem de saha dışında centilmenliği, yardımseverliği ve profesyonelliği ile herkesin sevgilisi olur.
1961 yılında futbol macerasını İtalya’nın Palermo takımında sürdürmeye karar verir ve 2 yıllık imzayı atar. Sanılanın aksine gidişi, insanlarda inanılmaz bir üzüntü yaratır, “o muhteşem çocuk gidiyordur artık”. O dönem Galatasaray Kulübü Menejeri olan Gündüz Kılıç Metin Oktay’a duyulan sevgiyi ve bu transferdeki burukluğu Palermo başkanına yazdığı mektubun bir kısmında şu şekilde dile getirir;

“Hayır! Hudutsuz kederimin size kırılmaya kadar genişleyebileceğini düşünmeyin sakın. Zira serinkanlı düşünebildikçe biliyorum ki zamanı gelince azı diş eti yarar, çıkar. Su kaynayınca kabından taşar. Evlat da kısmeti çıkınca evden kaçar. Bütün bunlara da kimse mani olamaz. Kısmet dedim de aklıma geliverdi. Ne yalan söyleyeyim, size karşılık şimdi hakiki duygumuz da, sevgili oğlumuzu iç güveyliğine kabullenen zengin bir kayınpedere karşı duyulabilecek kekremsi hislerden pek de farklı değil doğrusu.

Ah sinyor! Belki, sizce basit bir mukavele ile bağladığınız o insanın size neler kazandırdığını ve kazandıracağını katiyen bilemezsiniz. Mükemmel bir futbolcu. Her sezon riyazi (aritmetik) bir katiyet gibi, söylediği kadar gol atan bir futbol kralı. Gençliğine rağmen inanılmaz derecede olgun, karakter sahibi bir insan. Herkese yardıma hazır bir hayırsever. Hayır, hayır, bütün bunlar hiçbir şey değil. Siz Palermo’ya hiçbir kulübe nasip olmayan muazzam bir taraftar kitlesi kazandırıverdiniz. Şimdi Palermo Union Sportiva’ya kalben bağlı otuz milyon Türk taraftarınız var, inanın.”

Fakat ne Metin Galatasaray’ı unutur ne de Galatasaray Metin’i. Kral, bir yıl sonra tekrar yuvaya döner. Döndüğü yıl Türkiye Futbol ligi tarihinde uzun süre konuşulacak, 38 gol atma başarısını gösterir ve takımının şampiyonluğunda büyük pay sahibi olur.
Futbol yaşantısı boyunca 10 kez gol kralı olan Metin Oktay 1969 yılında hem İzmir’de hem de İstanbul’da olmak üzere iki jübile maçı yaparak futbolculuk hayatını noktalamıştır. Bu maç, Metin Oktay ve Can Bartu’nun maçın son dakikalarında formaları değiştirip asıl takımlarına karşı oynamaları ile ölümsüzleşmiştir.

13 Eylül 1991 yılında talihsiz bir trafik kazası sonucu yaşama gözlerini yummuş, sevenlerini yaşattığı onca sevinçten sonra ilk defa üzüntüye boğmuştur.
Bir Galatasaraylı için Metin Oktay dendiği zaman akan sular durur. O, Galatasaraylılığın ne demek olduğunu yaşantısı ve yaptıkları ile herkese anlatan, Galatasaray efsanelerinden biridir. Galatasaraylının sevgisi, onun adı ile başka bir hal alır.

Ve o;

-Karısının “ya Galatasaray ya ben” tehdidine GALATASARAY cevabını verecek kadar SEVDALI,
-Başka takımların verdiği yüksek transfer ücretlerine rağmen düşük bir ücrete rağmen Tek Sevdasını tercih edecek kadar TOK GÖNÜLLÜ,
-Ezeli rakip taraftarlarının kendisine ettiği küfre karşılık, onların önünde saygı ile eğilecek kadar CENTİLMEN,
-Sakatlandığı zaman, secde ederek iki eli önde ’Allah’ım sen bacaklarımı koru’ diye dua edecek kadar İNANÇLI,
-Kendisine uzatılan boş çeki “Bizi sevenleri üzmeyelim baba, bizi sevenlere ihanet etmeyelim” diyecek kadar SADIK
-“Galatasaraylılık bir din gibi bir mezhep gibi yerleşmiş köklü bir inançtır. Bunun için Galatasaray’ı tercih eder, Galatasaraylılığımla övünürüm. “diyecek kadar Büyük Bir GALATASARAYlıdır, yeri asla dolmayacak bir sevdalıdır.

Bir Galatasaraylının gelecek nesillere aktarıp, öğreteceği en büyük derstir METİN OKTAY…

Saygı ve Sevgiyle Anıyoruz...


11 Eylül 2011 Pazar

Djokovic & Federer



Açıkça söyleyeyim Novak, benim sevdiğim bir sporcu tipi değil. Zaten Federer'i sevdiğim ve desteklediğim için de sanırım bir kat daha itici geliyor bana tarzı. Ancak dün öyle bir oyun oynadılar ki tenise doyduk desek yeridir. Novak 2-0'dan gelip maça ortak olmakla kalmadı, son sette 5-3 gerideyken, Federer 2 defa maç puanı için servis kullanacak durumdayken, bir de seyirci desteği Federer'den yana iken, Federer'in maç servisine öyle bir return ile karşılık verdi ki Federer yerinden bile kımıldayamadı. Sonra da seyircilerin bulunduğu tarafa gidip "hala onu mu alkışlıyorsunuz, siz şimdi görürsünüz" dercesine ellerini kaldırıp baktı. Sonrada oyuna dönüp, seti çevirerek maçı da kazandı. Sezar'ın hakkını Novak'a vermek lazım. Federer'in de geçen yıl olduğu gibi bu yılda maç puanına kadar getirip kazanamadığı maç sonrası artık takkeyi önüne koyup düşünmesi şiddetle tavsiye olunur. Novak adına olağanüstü bir geri dönüştü. Finaldeki rakibi ise Nadal oldu. Bir harika maç daha bizi bekliyor.

Ne Sürpriz Ama

Milliyet'in web sitesinde ilginç bir uygulama var, okurların haberi başlıktan öğrenmeleri yerine, çarpıcı bir başlık atıp, haberin ilk cümlesini gizemli tutup, okurların web sitesinde gezinti yapmalarını yeğlemek adına yazacakları haberi en sona saklıyorlar web editörleri. Bu bir stratejidir, hit alma yoludur, beğenen vardır, sinir olan vardır ayrı konu da, bazen komik duruma da düşmektedirler.

İşte, bugünkü haber başlığı:
"Kaptanlık sürpriz isme verildi"

Haberin ilk cümlesi de şöyle:
"Arda Turan'ın İspanya'ya transfer olmasından sonra pazubandın sahibi belli oldu. Fatih Terim ilk akla gelen isme kaptanlığı vermedi"

Galatasaray'da kaptanlık için Milliyet'e göre ilk akla gelen isim kimdir, bilemiyorum, tahmin de edemiyorum ama Galatasaray taraftarının Arda'dan sonra kaptanlık bandını ilk takacak isim olarak Sabri'yi her ortamda söylediğini "sağır sultan" biliyor. Hatta blogta yaptığımız ankette de Sabri, kaptanlığa açık farkla layik görülmüştü geçtiğimiz günlerde...

Peki, durum böyleyken, merak uyandırmak adına komik duruma düşmek Milliyet'e yakışıyor mu?

9 Eylül 2011 Cuma

Iıııııııh! Eaaahhh!


Reklam güzel ama biz de tam tersine anlamsız bir görüntü çiziyoruz. Günlerdir hep bir şeyler söyleyip konuyu "ama" ile başlayan ve sürekli iyi bir yanımızı ön plana çıkarmaya çalışan yorumlar yapmaya çalışıyoruz. Bizim iyi yanlarımızı düşündüğümüz kadar, takım maçları düşünmüyor sanırım. Sonuç eşittir, yazının başlığı... Yine maça iyi başladık 22-10 öndeyiz Nowitzki 3 faul almış daha ikinci periyodun ortasında. Bu sefer geliyor galibiyet dedik ama kabul etmek lazım ki bizim kafalar başka yerde. Kafalar gibi ayaklar da gitmeyince Almanya gibi takım geriden gelip size ecel terleri döktürüyor, sonra da maçı elinizden alıp gidiyor. Artık kendimizi kandırmayalım. 10/22(%45) ile serbest atış, 5/17(%29) ile üçlük ve %38 ile hücum ettiğimiz ve koca maçı 9 asist ile tamamladığımız sürece bizim kazanma gibi bir durumumuz olamaz zaten. Son periyot biz ağırlığımızı koyarız derken, Schwethelm adında, bizim gibi bu sporla kafayı kırmış kişilerin bile ismini böyle turnuvalarda hatırladığı bir adam, 3/3 3'lük isabeti ile 11 sayı atarak periyoda damga vuruyor ve biz onu gözümüzle bile savunmuyoruz. Yıldızımız dediğimiz adamlar sorumluluk alma konusunda hala düşünce aşamasında bir de. Sonra da birilerinin desteği ile (sözün gerçeğini dilim varmıyor burada söylemeye) çeyrek final lafları yapmaya çalışıyoruz. O iş bir kere olur zaten ve Sırbistan'ı bu oyunla bu dağılmış kafayla yenmek ne kadar gerçekçi tartışılır. Biz Bormio'ya kamp yapmaya kondisyon depolamaya gitmiştik. Kondisyonu depolamak yerine bitirmişiz. Üstüne kafaları da orada bırakmışız. Sırbistan'ı yensek de çeyrek finalde bir şey değişmeyecek çünkü değişseydi bu zamana kadar çoktan değişirdi. İnşallah yanılırım.

8 Eylül 2011 Perşembe

Fransa, Almanya ve Diğerleri


Polonya maçı ile dip yapıp İspanya'ya kök söktürünce işler biraz değişir diye ummuştum. İspanya maçındaki son periyot algısı, uzun yıllar hafızalarda kalacaktır. Garip bir takımız ve garipliğimiz şuradan geliyor ki, ne zaman ne yapacağımız hiç belli olmuyor. Marca gazatesi, ülkesinin takımı olan İspanya'ya ilk 2 maç sonrası "Olağan Şüpheliler" başlığını uygun görmüştü. Turnuva ilerledikçe onların algısı değişti belki ama başlığı tekrar bizim adımıza atmaları konusunda hiçbir sakınca yok. Çünkü başlığa uygun turnuvadaki tek takım biziz. Polonya yenilgisinden sonra 24 saat içinde dip-zirve eğrisi arasında gidip gel, sonra İspanya gibi bir takıma son çeyreğin başında yediğin sayıdan sonra, potayı inişe ve kalkışa kapat, kamerayı Vilnius'a çevirdikten sonra her şey yeniden başladı de ve oraya giderken Panevezys hediyesi olarak bir galibiyet ve bilumum iyi-kötü tecrübeler götür, sonra da Fransa'ya 3. çeyrekte teslim olacak bir oyun oyna. İnişler çıkışlar böyle kalsa iyi. Son periyot Fransa 3'lüğü bulup farkı 15 yapınca, yine kimliğe dön ve yine farkı kapatıp son topa getir maçı... İp üstünde yürüyen cambaz misali bir yalpalıyoruz bir toparlıyoruz ancak şu gerçek ki maç sonlarını felaket oynuyoruz. Son topu 5 saniyede oyuna sokamamak bir gevşekliğin göstergesi her açıdan. Maç içinde zaman zaman harika oynayıp ritim buluyoruz sonra da ritim bir anda bizimle olan ilişkisini kesip uçup gidiyor ve dağılıyoruz. Ayrıca bana göre araya boş gün girmesi hiç bir şekilde bize yaramıyor ve zaten bu turnuvada alarm seviyesinde olan hücumumuz da ritim kaybı yaşıyor. Bunları da geçtim de bu kadar dip yapılan bir turnuvada böyle geri dönüşler göstermek de akıl karı değil. Bizim seviyemizdeki kaç takım Fransa gibi takıma fark 15 iken dönebilir. Bence hiç. İşte anlamlandıramadığım ve "mental" olarak empati yapamadığım tek konu bu. Abiyane tabirle "o gazla" maçları süpürme ihtimalimiz de fazlasıyla var. Ancak bir yerde basiretimiz mi bağlanıyor, yoksa gazın getirdiği rahatlıkla biz nasıl olsa alırız buradan deyip fazla mı esnek davranıyoruz son toplarda bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa sonraki iki maçı kimliğimiz olan savunmamızla kazanabileceğimiz ya da bu turnuvada edindiğimiz "rahatlık psikolojisi" ile kaybedebileceğimizdir. İkisini de çok kolay yapabiliriz gerçekten ama ben birincinin gerçekleşeceğini ve Almanları rahat geçip, Sırplarla gerçek anlamda bir final maçı oynayacağımızı düşünüyorum.( Sırpların geçen seneden kalan çizgfi muhabbetini unutmadıklarını da hatırlatalım) Neyse yarın olsun, totemleri yapalım ben yanılayım, ritim bulalım ve kazanalım. İnancım tam, ama kredileri tükettik. Yarın, fotoğraftaki enerjiyi yakalamak ümüdiyle...

Engel Değil Mesafeler Aşkı Yaşamaya


Twitter'dan Bank Asya 1. Ligi'nin paylaştığı taraftar deplasman mesafe cetveli yukarda...
Mesafeler engel olmasın aşkınızın peşinden koşmaya...
Kazasız belasız bir sezon olması dileklerimle...


5 Eylül 2011 Pazartesi

Sercan Yıldırım Galatasaray'da (2)


Tanju Çolak'ın hikayesinden yola çıkarak Sercan Yıldırım'ın Galatasaray'a transfer olacağını yazmıştık 23 Şubat 2010 salı günü. Bu gece resmi sitede yer alan transfer haberi sonrası sizi o gün yazdığım yazıya götürmek istedim... Ne kadar da benziyor kaderleri değil mi?

***
Samsunspor alt yapısından yetişmişti Tanju, Karadeniz çoçuydu öz ve öz. Anadolu'dan çıkıp, İstanbul'a gelmekti hayali, bir de o zamanların meşhur "artisti" Hülya Avşar ile tanışmak. Tabii, Mercedes'e binmek ve benzin istasyonu açmak da bunun arkasından geliyordu... Bu düşlerle atıyordu gollerini kırmızı-beyaz formayla, attıkça attı, sonra da kapağı Galatasaray'a attı. Şimdilerin bir Ronaldo'su, bir Kaka'sı tipi yoktu Tanju'da, daha ağırdı ama golü koklardı, topun geleceği yeri bilirdi, meşin yuvarlak ayağına geldi mi de affetmezdi. Gollerini sıraladıkça İstanbul'da, gazetelere de manşet oluyor, posterleri duvarlarını süslüyordu Galatasaray'a gönül verenlerin. Sadece sarı-kırmızılı taraftarların değil, bir de Beşiktaşlı Hülya Avşar'ın gönlüne düşmüştü "kral" Tanju, artık iki meşhurun resimleri yer alıyordu Fotospor gazetesinde... Bir ailesi vardı Kralın ama bir de hayali Samsun'dan gelirken İstanbul'a, güzellik kraliçesiyle yan yana olmak, o düşü gerçekleşince Mercedes işine girdi ama girdi ve çıkamadı, krallığının bittiği yer oldu orası... Öncesi ve sonrası zaten herkesin malumu ama niye bu hikayeyi anlattık derseniz, yeni kralın yaşamının Tanju'yla olan benzerlikleri hafızamızı o geçmiş günlere götürdü... Bursa'lı Sercan'dan bahsediyoruz, öz ve öz Bursa çocuğu olan Sercan... Yeşil-beyazlıların alt yapısından yetişip, iki sezondur Bursa'da attığı gollerle İstanbul'luların dikkatini çekmişti Sercan Yıldırım, hemen transfer haberleri baş göstermişti basında. Ama Sercan, bırakmamıştı memleketini, hemen gidip, yok olmak istemiyordu İstanbul'da... Belki de menajerlik şirketinin ortaklarından Tanju Çolak'ın tavsiyesini dinlemişti... Biraz daha beklemeliydi ama sonrasını genç golcünün hayaline yerleştirmişti belli ki eski Kral: İstanbul'da bir takıma transfer, gol krallığı, Avrupa kupaları, ün ve şöhret... Zaten stili de benziyordu Tanju'ya, fiziki yapısı da... Özel yaşantısı benzemese olur muydu, bize göre olurdu ama tesadüf bu ya, Tanju'nun yasak aşkının kardeşi Helin Avşar'a aşık olmuştu Sercan Yıldırım... Eskiden gazeteciler kovalardı aşıkları bir kare fotoğraf çekebilmek için, günümüzün modern "kuşu" twitter, uçurmuş Sercan-Helin aşkını cümle aleme, zaten "kuşum" dememiş miydi genç açıklar birbirlerine... Eski kral ile yeni kral abla-kardeşe aşık olurken, Sercan'ın araba merakı ve hız tutkusu da benzemiyor muydu bu uğurda cezaevine düşen Tanju'ya... Peki bu kadar tesadüften sonra, biz her ne kadar Sercan Bursa'da kalıp, "bayrak adam" olsun desek de, başlıktaki cümle yabana atılacak cinsten mi, siz söyleyin bana?
***

Deng'den Hido'ya: "Maddi- Manevi" Hacı...


Dünkü garip yenilgimiz sonrası durumumuz "horoz-yumurta" polemiği kıvamında bir hal almıştı. Deng ve Freeland bir düşünelim demişler sanırım. Bütün totemlerimi yapıp maçı bekledim ve Britanya'lılar da büyük oyuncu olduklarını gösterip, yatmadılar. En önemlisi "büyük sporcu ve profesyonel nasıl olunur"u bir kere daha dünyaya ve özellikle Polonya'yı küçümseyen bizim takıma göstermiş oldular. Maçın sonunda Deng, Sine Büyüka ile röportajında asıl "maddi-manevi"nin ne olduğunu hatırlattı. "Hido ve Ömer aşık bana çok büyük bir iyilik borçlular." dedi. Sonuna kadar haklı da. Böyle bir şans bir daha yüz yıl beklesen gelmez. İyi kullanma ve bu gazla rahatlamış İspanya'yı yenme zamanı.Hayırlı olsun 2. tur...

Blog Widget by LinkWithin