28 Nisan 2020 Salı

Karalama Defteri #25


Fransa-Türkiye Avrupa Şampiyonası Grup Elemeleri maçının devre arasında "Hadi Bismillah" diyerek başladığımız ve geçen pazar 25. bölümünü kaydettiğimiz podcastimizde Gürkan'la Galatasaray, futbol, basketbol, çeşitli spor dalları, edebiyat, müzik ve sinema hakkındaki görüşlerimizi  Spotify ve Castbox kanalıyla siz takipçilerimizle paylaşıyoruz. İlk yayından bugüne kadar oldukça olumlu görüşler alıyoruz ki, her yayını sizlere layik olmak için daha bir şevkle yapıyoruz... Aslında bu macerayı ultras/Movement'in 2007'de ilk çıktığı günlere çok benzetiyorum, az az takipçilere bol bol içerik sunarak seneler birbirini kovaladı ve bir kaç ay sonra blog dünyasında 13. yılımızı dolduracağız...

Karantinada bir nevi "ev hapsinde" kaldığımız bu günlerde de can sıkıntısına, kafa dağıtmaya iyi gelir diye hafta boyunca karşımıza çıkan içerikleri biriktirdik, belgeseller izledik, kitap okuduk ve 1 saat 40 dakika süren bir yayınla karşınıza çıktık... Podcastin rekoru oldu...
Peki, bu hafta ne mi konuştuk:

Öncelikle Galatasaray gündeminden bahsederek başladığımız Karalama Defteri'nde Mustafa Cengiz'in röportajından öne çıkanlar, Hande Sümertaş'ın görevden ayrılmasının yankıları ve Mariano'nun Falcao, Muslera, Robinho ile Türkiye'den kaçma girişimi hikayesini dile getirdik...
Gündeme dair biriktirdiklerimizden ise Avrupa ve Türkiye'de liglerin başlama süreci ve sıkıntıları, Euroleague'in başlama tarihleri, Novak Djokoviç'in Covid 19 aşısına karşı gelmesi, Podoslki'nin Sumo'dan sonra Yağlı Güreş'e niyetlenmesi, Adebayor'un yardım yapmayı reddetmesi, Katar Hükümetinin Türkiye Süper Ligine yaptığı davet gibi ilginç konularla karşınızda olduk.

Belgesel kuşağımızda Netflix'te yer alan Şampiyon Danimarka ile Michael Jordan'ın Chicago günlerini anlattığı Last Dance belgesellerinden öne çıkan konuları dile getirirken, spor edebiyatından Trabzonspor'un ikizlerinden Şota'nın hayatını anlattığı Dün adlı kitaptan aldığımız notları takipçilerimizle paylaştık...

Spotif platformundan Karalama Defteri'ni  dinlemek için link burada, yok ben öyle şeylerle uğraşamam diyorsanız, bir yandan blog okuyup bir yandan da podcasti hemen sağ taraftan dinleyebilirsiniz...

İyi dinlemeler...

27 Nisan 2020 Pazartesi

Çernobil'in Yok Ettiği Takım


Nisan ayının yirmi altısında, 86 senesinde saatler biri yirmi üç geçe Çernobil Nükler Santrali patladı ve Ukrayna'da yaşayan insanların hayatlarını bir kabusa çevirdi. Patlamanın gerçekleştiği günlerde FC Stroitel Pripyat takımı da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Ukrayna bölgesel liginde Mashinostroitel Borodyanka takımıyla yapacağı maça hazırlanıyordu. Birden gökyüzünde bir helikopter belirdi, etrafı toz dumana çevirerek antrenman sahasına indi ve içinden koruyucu giysiler giymiş ellerinde ölçüm cihazları olan adamlar çıktı. Bu kişiler takımın hocasına yaklaşarak : "Bugün burası helikopter sahası olarak kullanılacak, o yüzden idman iptal edildi"...

1970lerin başında Ruslar, Çernobil Nükler Santralini inşa etmeye başladılar ve ilk bloklar da Pripyat şehrine dikildi. Kiev'den 100 kilometre uzaktaki bu ufak kentte Rusya'nın çeşitli bölgelerinden fabrikalarda çalışmak üzere getirilmiş işçiler, aileleriyle yaşıyordu. "Kimse futbol izleyip, bir kaç bira içeceği stadyumda olduğu kadar rahat olamaz" diyerek zamanın Komunist Parti yöneticilerinden Vasili Kizima Trofimovich yeni inşa edilen şehrin yanına bir de stadyum yaptırmıştı. Stat olunca orada top koşturacak takım olmayacak mı? İnşaatçılar anlamına gelen "Stroitel" takımı da çok vakit geçmeden kuruluvermişti. Hafta sonları maçlara çıkan ve işten vakit buldukça antrenman yapan "işçi-futbolcular" amatör takımların katıldığı Rusya 5.liginde mücadele veriyordu.

Her ne kadar FC Stroitel Pripyat yeni kurulmuş ve amatörlerden oluşmuş olsa da oynadığı futbol ve aldığı sonuçlarla birden Rusya futbol otoritelerinin dikkatini çekti. Yerel yöneticiler de takımın ülkede söz sahibi olmasını istiyorlardı ki eski milli oyuncu Anatoli Shepel'i teknik direktör olarak Pripyat'a getirmişlerdi. Ayrıca, göz koydukları hedeflere amatör topçularla varamayacağını düşünen kulüp yöneticileri, yakın şehirlerden de futbolcu transferlerine başlamışlardı. Teklifler de cazipti, futbolcular Çernobil Nükler Santalinde çalışıyor gözükecekler ve maaşlar da oldukça astronomik olacaktı. Modern binaları, geniş caddeleri ve nehir kenarında yapılan plajıyla Pripyat'ta yaşam koşulları Rusya'nın bir çok diğer kentine göre oldukça cazipti ve nüfusun çoğu da zaten iyi kazanıyordu...

Ama kimse 26 Nisan gecesi 4 Numaralı Reaktörün patlayıp bütün bu ihtişamlı yaşam ile futbolda zirveye oynama hayallerinin biteceğini bilemezdi. Sabah güneş kendini gösterip, insanlar gece duydukları patlamanın nedenini araştırmaya başladıklarında, FC Stroitel Pripyatlı futbolcular eski stadyumda antrenmandaydılar. Rakipleri Mashinostroitel Borodyanka'nın hocasına ordu görevlileri tarafından maçtan saatler evvel maçın iptal olduğu ve Pripyat'a seyahat etmemeleri haberi verilmişti. Her iki takımın stadyumları da helikopter pisti olarak kullanılacaktı. Futbol da bitmişti, yaşam da... Patlamadan 24 saat sonra Pripyat kentinde yaşayan 50 bin cıvarında insan ile çevre yaşam alanları hiç zaman geçirmeden tahliye edilmeye başlandı, şehir tamamen kapatılmıştı. Geriye sadece askerler ve gönüllüler kaldı, bir de gönüllü olarak çalışmak isteyen Stroitel'li futbolcular.




86 senesinin 1 Mayıs İşçi Bayramında açılış hayallerini kurdukları 5 bin kişilik yeni stadyumda maç izleyemeden eski statları Avanhard'ı anılarla helikopterlere terk etmek zorunda kalan FC Stroitel'li taraftarlar, kendileri için sadece bir kaç ay içinde inşa edilen Slavutiç şehrine taşınmışlardı. Sadece Rusya'yı değil, çevre ülkeleri de etkileyen bu felaket sonrası bölgesel ligin 1985-86 sezonu da iptal edildi. Yeni şehre taşınan Priyatlılar, takımın adını da FC Stroitel Slavutiç yaparak iki sezon boyunca ligde boy göstermeye devam ettiler ama 87-88 sezonunu sekinci bitirdikten sonra takımın yöneticileri kulübün kapandığını açıkladılar. Oyuncular başka takımlara transfer olurken, taraftarlar da bir zamanlar gönül verdikleri takımı özlemle anılarda yaşatmaya devam ettiler.

Aslında o efsane takım 88 yılında değil de 4 Numaralı reaktörün patladığı 26 Nisan gecesi saatler biri yirmi üç geçe kapanmıştı...

24 Nisan 2020 Cuma

Şampiyon Danimarka


"Bizim takım bu maçı sittin sene kazanamaz" diye koltuğunuzu öfkeyle terk edip, stadyumun çıkış kapısına varmadan taraftarlardan gelen gol sesiyle koşar adım tribüne nefes nefese geri dönüp, kalan bir kaç dakikada da galibiyet gölüne şahit olduğunuz oldu mu hiç? Ben skor ne olursa olsun gittiğim maçları tamamladığım için böyle bir peri masalı yaşamadım lakin 92 yazında koca bir ulus Avrupa Şampiyonasına katılma hayallerini sonlandırmışken, 20-25 gün sonra Avrupa Şampiyonu olmanın sevincini yaşıyordu...

Yaşı 35-40larda olan bizim jenerasyonun tam olarak hatırlayacağı ilk turnuvalardan olan İsveç'teki Euro 92'de yaşanılan  Danimarka mucizesini Kasper Barfoed "Sommeren '92" adıyla filme çekip, çeşitli festivallerde gösterime sunarken, biz de karantinada kaldığımız bu günlerde Netflix'ten seyretme şansına eriştik. Türkiye büyük turnuvalarda boy gösteremediği için o senelerde herkesin favori bir ülkesi vardı, benim de takımım Almanlardı ve o sene "bizi" finalde yenip kupayı  kazanan Danimarka'ya boşu boşuna küfür ettiği belgeseli seyredince anladım, kupa Vikinglerin hakkıymış. Geçmiş bir özür ile başlamakta fayda var belgeseli anlatmaya...

Konu belgesel ise, yani yaşanmış tarihi bir olayın anlatımı olunca "spoiler" vermekten kaçınmak biraz safça olur zira "mevzuyu" zaten herkes bilmektedir de, anlatıyı çekici yapan bir çok kimsenin bilmediği "ayrıntılardır". Film de zaten Danimarka Milli Takımında skor bazında olmasa da oynattığı futbol ile ulusun gönlünde taht kurmuş ve bir zamanlar ülkemizde de çalışmış Sepp Piontek'in emekliye ayrılması sonrası teknik direktörlük arayışlarına giren Danimarka Futbol Federasyonu yöneticilerin Piontek'in yardımcılığını yapmış "kendi evlatları" Richard Möller Nielsen'e burun kıvırıp, "illaki yabancı hoca" bulacağız macerasıyla Avrupa'da arayışlara girip, elleri boş kalınca istemeye istemeye Nielsen'i hocalık teklif etmeleri için aramalarıyla başlıyor. Futbol aşığı Nielsen'in futbol sevgisi egosuna galip gelir ve kendisine yapılan "terbiyesizliği" unutup, teklifi kabul eder... Lakin bu görev onun zannettiği kadar kolay değildir, sadece federasyondaki "ağababalar" ona karşı değildir, spor basını da Nielsen'i istemez, milli takımın önde gelen oyuncuları da bir zamanlar formaları yıkayan, topları taşıyan hocaya "Sen ne anlarsın" havasında dudak bükerler... Piontek'in yardımcılığını yaptığı sürede Nielsen, taraftarı memnun eden güzel oyunun tabelayı değiştirmediği müddetçe boş bir balon olduğunu fark etmiş ve "kazanmaya odaklı sistemi" oyuncularına oynatmak amacındadır ama futbolcular eski alışkanlıklarını değiştirmek istemezler ve sahada da arzu edilen sonuçlar gelmez. Özellikle dönemin Danimarka futbolunun en önde gelen futbolcuları Laudrup kardeşler ile Nielsen arasındaki "inatlaşma" o kadar büyür ki kardeşler milli takımı bırakırlar...

Zaten kendisine karşı olan bir spor kamuoyu varken, Laudruplarla da köprüleri atıp, Avrupa Şampiyonasına da katılma hakkı elde edememek, Richard Möller Nielsen için her şeyin bittiği andır ve hoca da futbolu bir kenara bırakıp, uzun süredir tamir etmeyi düşündüğü mutfak dolaplarına adar kendini. Ama kimsenin beklemediği bir olay olur ve UEFA, Balkanlarda yaşanılan savaştan dolayı grubu Danimarka'nın önünde bitiren Yugoslavya'yı Euro 92'ye katılmaktan men eder ve turnuvanın başlamasına 10 gün kala yerine Danimarka'yı davet eder. Böyle bir gelişmenin gerçekleşeceğini akıllarına bile getirmeyen milli futbolcular çoktan tatile giderken, Danimarka Futbol Federasyonu ise ulusal ligi devam ettirmektedir. İşin aslı Danimarka milli takımı İsveç'e gitse de, kimse onların başarılı olacağını beklemez, grup maçlarını oynayıp, bir an evvel memlekete dönecekleri beklenmektedir, Nielsen ve eşi dışında... Möller Nielsen, hazırlıklarını "apar topar" yapar, milli kadroyu oluşturur ve yine futbol aşkı gururunu yener ve kardeş Brian Laudrup'u ulusal takıma dahil eder... Kağıt üstünde bir Danimarka milli takım kadrosu vardır ama sahada oyuncular yoktur, zira Mustafa Denizli'nin bir zamanlar "İçimizdeki İrlandalılar" sözüyle kendisini baltalamaya çalışanları ifşa ettiği gibi, Nielsen'in başarılı olmasını istemeyen bazı yöneticiler Danimarka Ligini devam ettirip, oyuncuları milli takıma yollamazlar...

Zorluklar peri masalına engel değildir elbet, takım bir şekilde toplanır ve İsveç'e gider. Grupta rakipler İngiltere, İsveç ve Fransa'dır... İlk maç futbolun mucidi İngilizlere karşıdır ve golsüz sonuçlanır. Bir haftalık hazırlıkla bu sonuç pek de fena sayılmaz. Grupta diğer maçta da turnuvanın favorilerinden Papin'li Fransa ev sahibi Brolin ve Dahlin'li İsveç'le 1-1 berabere kalır. İkinci maçta ise ev sahibi Danimarka'yı 1- yener ve Nielsen'in öğrencileri "havlu atarlar"... Ama aslında hiç bir şey bitmemiştir, ufak da olsa bir ümit vardır: Fransa'yı yenmek...

Bir gün yardımcı antrenörü ile oyuncuların idman sahasında yaptıklarını seyrederken Nielsen yardımcısına döner ve "Eksik olan nedir?" der. Peri masalını sürdürecek cevap gelir: "İyi bir hocasın, iyi bir taktisyensin ama iyi bir lider değilsin. İyi oyuncuların var ama iyi bir takımın yok" Sabah antrenmanından dönerken, birden otobüsü durdurur ve akşam idmanı yerine oyuncularına mini-golf oynatır Nielsen. Rakipleri gazeteciler ve maç stresi ile boğuşurken, Danimarkalılar birbirleriyle şakalaşarak golf heyecanı yaşamaktadır. Bu rahatlık Fransa maçına da yansır ve Laudrup'un yerine oyuna giren Elstrup'un golleriyle 2-1 galip gelip yarı finale çıkarlar. Fransa milli takım hocası Platini görevden alınırken, Brian Laudrup daha sonra verdiği röportajda galibiyeti hocanın golf oynatma fikrine bağlar...

Mini golf fikri Nielsen ile oyuncuların arasındaki "soğukluğu" eritmişken, Hollanda maçı öncesi hocanın takımı hamburgerciye götürmesi takımın havasını iyice zirve noktasına taşımıştı. Artık herkes zafere inanmıştı, Danimarka Futbol Federasyonu dışında. Yöneticiler yarı final maçı için topçuların eşleri ve sevgililerini davet edip, onlara otel ayarlamış ama final maçı için böyle bir jestte bulunmamışlardı. Nielsen kolalarını yudumlayıp, hamburgerlerini zevkle mideye indiren oyuncularına döner ve : "Finale kalın, eşleriniz sizinle aynı odada kalacak..." der...

Turnuva öncesi abisiyle birlikte milli takımı bırakan ve son anda İsveç'e giden kafileye katılmakta karar kılan ama içinde "rezil olacakları" düşüncesi olan Brian Laudrup, Nielsen'le aynı frekansı tutturunca, Hollanda maçının yıldızı olur. Hem kendi zevk aldığı futbolu oynar, hem de takımı için sistem dahilinde elinden geleni yapar ve Larsen'in takımını öne geçiren golünde asisti yapar. Hollandalılar kolay geçeceğini düşündükleri maçta neye uğradıklarını şaşırırlar, Bergkamp eşitliği sağlasa da Larsen bir gol daha atar ve Danimarka final için dakikaları saymaya başlar. Schmeichel kalesinde devleşir devleşmesine de Andersen ve Sivebaek sakatlanınca, maçın son dakikalarını eksik oynar Danimarkalılar ve son düdüğe dört dakikalar kala Rijkaard takımı adına beraberlik golünü atar.

10 kişi ile 30 dakika uzatma oynamak hiç de kolay olmasa gerekti ama Nielsen oyuncularını rahatlatır "Çıkın ve hayatınızın maçını oynayın"... Öyle de olur, başta Schmeichel olmak üzere Danimarkalılar tarihi bir savunma yaparak maçı penaltılara taşırlar. Büyük oyuncuların penaltı kaçırması meşhurdur ya, portakallarda da van Basten'in vuruşunu Peter Schmeichel kurtarırken, Nielsen'in seçtiği 5 penaltıcı da fileleri havalandırmakta mahirdir.


Ve final... Plajdan topladığı futbolcularla Avrupa Şampiyonasına gelen Danimarka, son Dünya Şampiyonu Almanya karşısına çıkıyordu. Favori tabii ki panzerlerdi ama Nielsen'in oyuncuları artık hocasıyla birlikte bir takım olmuşlardı. Maça da iyi başlayan Vikingler, daha 20 dakika dolmadan Jensen'le öne de geçmişlerdi. Peri masalı mutlu sonla bitecek miydi? Pabucun pahalı olduğunun farkına varan Berti Vogts'un öğrencileri beraberlik için tüm hatlarıyla Danimarka kalesine giderler gitmesine de, finalin yıldızı Schmeichel'i bir türlü geçemzler. Böyle maçlarda bir gol o kadar önemlidir ki, eğer Nielsen'in takımı kalesinde golü görse, Almanlar ikinciyi de atacaklardı belki ama Ümit Aktan'ın Arif'in vuruşunda "Schmeichel değil bütün Michael'lar gelse çıkaramaz" diye köşeye çaresizce uçuşunu anlattığı sarışın kaleci günündedir, gol yememeye niyetlidir.

Almanlar tüm hatlarıyla gol için saldırırken, sahneye Kim Vilfort çıkacaktı... Fransa maçı öncesi eşinden gelen telefonla milli takım kampından ayrılıp lösemi tedavisi gören çocuğunun yanına gidip, hastanede onunla birlikte arkadaşlarını izlerken "Baba ben seni sahada görmek istiyorum" diyen kızının ricasını kıramayan Vilfort. Dakikalar 78e gelmişken, Helmer ve Brehme'ye çalım atıp ceza sahasına girer girmez topu filelere yollarken, peri masalı da gerçek oluyordu... Danimarka Avrupa Şampiyonu...

Peki hocaya gereken saygı gösterilir mi? Tabii ki hayır, Richard Möller Nielsen o sene Danimarka'da yılın teknik adamı seçilmez, başarı oyunculara mal edilir ama Avrupa futbol kamuoyu gerçeği görür: Nielsen 92 yılında Avrupa'nın En Başarılı Teknik Direktörü seçilir...


18 Mart 2020 Çarşamba

Galatasaray:0-0:Beşiktaş


“Türkiye’de spor denince akla futbol, futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmektedir. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır.Sporcuların gerçek durumundan yola çıkan ve emeğin öncelikli değer anlayışını benimsemiş, şimdilik bir avuç spor emekçisi sistemden kaynaklanan ve yüz binlerce spor emekçisini içine alan spordaki sömürüye son vermek amacıyla Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen)’ni kurmuşlardır. Artık hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek, önce sporda ter dökenler kurtulacaktır.”
diye duyuruyordu rahmetli Metin Kurt Spor-Emek-Sen'in kuruluşunu... "Çizgi" Metin'den 10 sene sonra da Fatih Terim şöyle isyan edecekti Coronavirüs tehlikesi nedeniyle okulların tatil olduğu, firmaların çalışanlarına evden çalışma izni verdiği günlerde futbolcuların sağlıklarını bir kenara bırakıp, maç yaptıranlara : "Bana federasyon soracak. Problem burada. Ben değil, birkaç tecrübeli arkadaşıma da soracak. Kulüpler Birliği toplantısında bu gündeme gelecek. Futbolcular derneği sizce ne yapmalıydı? Şimdiye kadar çoktan toplanıp biz oynamıyoruz demeliydi. Antrenörler birliği hiçbir şey diyemez, dememiştir. İki satır kınama, hakemler birliği çıkıp da bir şey diyemez, diyemezler. Sendika olmadıkları sürece bu durumda kalacaklar. Futbolun ana unsurlarını devreye almazsanız, alacağınız kararlarda net olamazsınız. Hiçbir para, tecrübeyi satın almaz, yerine geçmez."

Sağlık Bilim Kurulu'nun "maçlar Nisan ayına kadar seyircisiz oynatılsın" tavsiye kararını "emir" tellaki eden "bağımsız" Türkiye Futbol Federasyonu, Avrupa'da ve Dünyanın bir çok ülkesinde futbol ve basketbol maçları ileri bir tarihe ertelenirken, "oyuncular el sıkışmasın, yedek kulübeleri dezenfekte edilsin, maçtan önce hakem ve futbolculara antiviral jeller sıkılsın, top toplayıcılar eldiven giysin" gibi tedbirlerle liglerin devamına karar kıldı.

Futbolcuların ve hakemlerin haklarını savunacak bir sendika olmayınca John Obi Mikel, Falcao, Muslera gibi futbolcuların "Sağlığımız maçtan daha önemli, oynamak istemiyoruz" mealindeki isyanları sosyal medya sayfalarında kalmaktan öteye gidemedi ve Süper Ligin 26. haftası oynandı... Oynandı oynanmasına da, 1-0, 2-0, 2-1, 0-0 gibi cılız skorlu "bitse de gitsek" havasındaki maçlarda kimse ne bir zevk ne de bir heyecan duyabildi.


Galatasaray- Beşiktaş derbisi de bu "yavan" maçlardan biriydi. Futbolcu vardı, hakem vardı, teknik direktör vardı ama futbolun en önemli unsuru seyirci yoktu. Hal böyle olunca da, futbolcuların ve hocaların seslerinin yağan yağmurla birlikte iç içe geçtiği "hazırlık maçı" kıvamında bir derbi yaşandı Ali Sami Yen'de... Sistemini oturtmuş, hedefini çizmiş Galatasaray'da Fatih Terim, Kadıköy galibiyetindeki oyunundan dolayı olsa gerek yine bir derbi maçında Belhanda ile başlamayı tercih etmişti, Ömer kulübede dinleniyordu. Onun dışında Sivas'ta olduğu gibi Lemina yine stoperlerin arasına giriyor, oyun kuruyor, Seri de Onyekuru ve Feghouli'yi savunma arkasına kaçırma görevindeydi.

Deplasman ekibinde çiçeği burnunda teknik adam Sergen Yalçın, şampiyonluk yarışına tutunmaları için her ne kadar galibiyete ihtiyaç duysa da, Galatasaray'ın gücünün farkında olup, önce rakibi durdurup, sonra da Burak'la bir kontra atak yakalayıp, gol atmayı hesaplamıştı. Bu maksatla iki stoper ve iki bek adamının yanına sağ ve sol kanattaki Boyd ve NKoudou'yu Onyekuru ve Feghouli'yi kovalamakla görevlendirmişti. Bir çok pozisyonda da başarılı oldu Sergen'in planı, Galatasaray'ın kanat oyuncuları pek de etkili olamadılar özellikle ilk devre, lakin Beşiktaş da tek şut atamadan gitmek zorunda kaldı soyunma odasına.


Ev sahibi Galatasaraylı topçular, taraftarının coşkusundan mahrum oynadıkları karşılaşmada, bir derbide bulabilecekleri rahat pozisyonları da buldular aslında. 6.dakikada Donk'un uzun pasıyla Onyekuru savunma arkasına kaçtı ve kaleciyle karşıya karşıya şutunda Gökhan Gönül araya girdi. Kullanılan korner atışında Karius top yerine Donk'un kafasını yumrukladı da VAR'dan herhangi bir uyarı gelmedi. Bilin bakalım VAR'da kim vardı? Ali Palabıyık'tan başkası değildi...

Gol arayan Galatasaray son haftaların "kafacısı" Donk ile bir kez daha skorbordu değiştirecekti ama Hollandalı savunmacının kafa vuruşu üstten auta gitti. Galatasaray gol ararken, deplasman takımı Burak'la topu Muslera'nın koruduğu kalenin filelerine yolladı ama siyah beyazlı takımın kaptanı sık sık yaptığı gibi "ofsayttan" avantaj sağlamıştı kendisine.


Devre biterken, kazanılan serbest vuruşta Seri'nin orta plase karışımı vuruşu az kalsın Karius'un hatalı yediği bir başka gol olarak arşivlere geçecekti ama top bir karış farkla auta çıktı...

Sessiz sedasız maçı kazanarak bitirmek isteyen Fatih Terim, Belhanda'nın yerine Ömer'le başladı ikinci devreye ve takımın enerjisi de gözle görülür şekilde artmış oldu böylece. Ömer de girer girmez asistlerine +1 ekleyecekti 49. dakikada yaptığı ortada Falcao'nun kafa vuruşu kaleyi tutmuş olsaydı. Ömer'in oyuna girmesiyle Galatasaray ceza sahası önünde hareketliliği de arttırdı ve Onyekuru daha çok sahneye çıkmaya başladı. 71. dakikada yaşanılan karambolde Nijeryalının şutunu Karius çıkarırken, seken topta Feghouli arzu ettiği vuruşu yapamadı ama maçın kırılma pozisyonu beş dakika sonra Ömer'in ceza sahasına girer girmez sert şutu Karius'tan dönüp, Feghouli'nin öününde kalınca gerçekleşti. Cezayirli oyuncunun boş kaleye yolladığı şut kaleyi tutsa, Galatasaray 3 puanı alacaktı.

Kalan dakikalarda gol olmadı, maç başladığı gibi sona erdi de, herkesin tek dileği vardı: "Umarım bu maçtan sonra kimsede virüs vakasına rastlanmaz"...



STAT: Türk Telekom
HAKEMLER: Abdulkadir Bitigen, Volkan Ahmet Narinç, İsmail Şencan
GALATASARAY: Muslera - Mariano, Donk, Marcao, Saracchi, Lemina, Seri, Belhanda (Dk. 46 Ömer Bayram), Feghouli, Onyekuru (Dk. 87 Emre Akbaba), Falcao (Dk. 90+1 Andone)
BEŞİKTAŞ: Karius - Gökhan Gönül (Dk. 63 Lens), Vida, Ruiz, Caner Erkin, Elneny, Atiba Hutchinson, Boyd, Boateng (Dk. 67 Ljajic), N’Koudou (Dk. 90+1 Diaby), Burak Yılmaz
SARI KARTLAR: Mariano (Galatasaray) - Çağdaş Atan (Antrenör), Lens, Burak Yılmaz (Beşiktaş)


9 Mart 2020 Pazartesi

DG Sivasspor:2-2:Galatasaray


"Her hafta bu hakemlerin aynı hataları yapması utanç verici. Türkiye büyük bir ulus ve burada insanlar futbolu seviyor ancak bu hakemleri anlamıyorum. Bu konuda bir şeyler yapılmalı." diye isyanını okuyordum Kayserisporlu Bernard Mensah'ın Sivasspor-Galatasaray maçının devre arasında sosyal medyada. 5-1 kaybettikleri maçtan sonra böyle ağır konuşabiliyorsa bir futbolcu, maçta ciddi sıkıntılar olmuştur derken çok geçmeden Sivas Yeni 4 Eylül Stadında da Mete Kalkavan ve VAR hakemi Atilla Karaoğlan Ganalı futbolcuyu haklı çıkaran kararlara imza atıverdiler. Gerçekten "utanç verici" bir maç yönetimine imza attı dün gece iki hakem de...


Seri'ye serbest vuruşu erken kullandığı gerekçesiyle sarı kart gösterirken Mete Kalkavan "Düdük bende" diyordu ama ikinci yarıda Onyekuru'nun Sivasspor ceza sahası içinde düşürülmesine düdük çalamadı. Hadi o görmedi, VAR hakemi de "gözlerini kapamış olacak" ki, o taraftan da bir uyarı gelmedi saha içine ama  pozisyonun devamında Seri'nin Fernando'ya dokunup dokunmadığı tartışmalı pozisyondan penaltı çıkarıverdiler. Mete Kalkavan gözü önündeki pozisyona "devam" dedi ama sonra gidip VAR hakemine uydu. Penaltı atışı kullanıldığı esnada ise başka bir skandal daha yaşandı Sivas'ta: Mete Kalkavan'ın görüş açısında olmayan Mert Hakan arkadaşı daha topa vurmadan 3-5 metre ceza sahasına girmişti bile. Penaltı atıldı, Muslera topu çeldi ama dönen topu Emre filelere yolladı. İşte o anda devreye girmesi gereken VAR'dan ses seda yoktu. Tam bir skandal... Çünkü IFAB'ın yayınladığı kural kitapçığında açıkça belirtilmiş bu ihlal ve sonrası: "Eğer top kaleye girmezse, hakem oyunu durdurur ve oyunu endirekt serbest vuruşla tekrar başlatır."
Ama kural filan uygulanmadı...


Bununla da yetinmedi VAR hakemi ve 63. dakikada Sivasspor ceza sahası içinde Falcao ile Uğur Çiftçi'nin mücadelesinde Uğur'un eline çarpan topta "üç maymunu" oynadı. İşin vahim tarafı da, alakasız pozisyonları bile 5-6 defa tekrar gösteren yayıncı kuruluş rejisi bu "apaçık penaltıyı" hiç tekrar göstermedi bile. Takipçilerimiz hatırlayacaktır, Trabzon'da da Marcao'ya Sorloth'un golden önce yaptığı faul oyun esnasında ekranlara gelmemiş, maç bitiminde yayınlanan programda ortaya çıkmıştı...

Maç biterken Sarrachi'nin tekmesine kırmızı kart yerine sarı kart vermek de artık alışageldiğimiz Türk hakemi refleksi olarak maça damgayı vuruverdi: "Hatayı hatayla kapatmak"... Kimse sizden eyyam beklemiyor, gördüğünüzü "kafanızda tilkiler dolaşmadan" çalmanızı bekliyor...

Fenerbahçe maçından sonra Halil Umut Meler'i ısrarla övmemizin sebebini Mete Kalkavan ve VAR hakemi Atilla Karaoğlan pek de güzel göstermiş oldular aslında. Sen ne kadar iyi oynarsan oyna, maçı yönetenler formda değilse, o maçta hak eden hak ettiğini alamıyor, Galatasaray'ın 3 puanı kaçırdığı gibi. Bakmayın siz "maçın hakkı beraberlikti" diyenlere, Galatasaray rakibe verilen ama kendisine verilmeyen penaltılarla 2 puanı Sivas'ta bıraktı... Yazık oldu ve umarım ilerde bu puanlar aranmaz...

Galatasaray'ın deplasmanda oynadığı en "sağlam" maçların birinde hakem yazmak istemezdim ama Mete ve Atilla bu harika karşılaşmadan rol çalmak istediler, biz de isimlerini blog sayfalarına yazmış olduk. Hava şartlarının harika olduğu kadar zeminin de bir o kadar berbat olduğu karşılaşmaya ev sahibi seyirci desteğini de arkasına alıp beklenildiğinden de "hızlı ve saldırgan" başladı. Galatasaray'la ön protokol yaptığı için hafta içi "üzerlerine oynan Mert Hakan ve Emre" ikilisinden Emre kulübedeyken, Mert takımının en "iştahlısıydı" ve kaleyi gördüğü yerden Muslera'yı avlamak arzusundaydı. Uruguaylı bir iki çıkardı lakin korner atışı sonrası oluşan karambolde Hakan Arslan daha 10 dakika olmadan takımını öne geçirmişti bile.


Ev sahibi öndeydi, pozisyonlar da buluyordu da topla oynama istatistiğinde Galatasaray %62 önde gözüküyordu. Fenerbahçe derbisinde olduğu gibi geriye düşmelerine rağmen oyun anlayışını bozmamıştı sarı-kırmızılılar, topun kıymetini bilip, mümkünce top çevirip boş pozisyondaki arkadaşlarını pozisyona sokmak gayesindeydiler. O anların birinde kazanılan serbest atışta duran top kullanma becerisini oldukça geliştiren Ömer Bayram, Florya'da çalışıldığı belli olan bir orta yaptı, Feghouli arka direkte dokundu ve Falcao fileleri havalandırdı... Galatasaray strese girmeden, sakin oynayarak beraberliği yakalamıştı ve öne geçmek için de tekrar yükleniyordu. Son iki karşılaşmaya nazaran maç içinde pek varlığını hissetirmeyen Onyekuru'nun nadir savunma arkasına koştuğu bir pozisyonda Feghouli'ye al da at verdiği pasta, Cezayirli zor olanı yaptı, topu aşırtmak yerine kaleciye nişanladı... O anda Adrien İlie geliverdi aklımıza, ne de güzel geçirirdi topu kalecilerin üstünden...


Sivasspor hocası Rıza Çalımbay, Galatasaray'ı iyi analiz etmiş ve Seri-Onyekuru bağlantısını kapamıştı ama Galatasaray'da çözüm üretecek topçu az değildi, Feghouli sık sık boşluklara girmeye başlıyor ya da Seri-Onyekuru hattında Falcao orta sahaya kadar gelip "istasyon" oluyordu. Berbat zemine de alışınca deplasman ekibi, pozisyonlar da daha çok gelmeye başladı ve Donk'un sürükleyip, ortaladığı uzun mesafeli vuruşta Falcao kafayla asisti yapıyor, Feghouli dakikalar evvel kaçırdığı golün öfkesini çıkartırcasına voleyi çakıyordu. Devre biterken üçüncü gol de geliyordu Feghouli'nin ceza sahasında Falcao'ya pasında da Sivas savunması son anda ayak koyarak topu kapmıştı...


İkinci devre Yasin'in yerine Emre Kılıç'ı oyuna alarak tekrar Galatasaray kalesine baskı kurmak isteyen Rıza Çalımbay, hakem ikilisinin de "desteği" ile Emre'nin penaltısı sonrası amacına ulaştı. Deplasmana kazanmak için gelmiş olan Fatih Terim de beraberliği bozmak için Emre Akbaba ve Adem Büyük hamlelerini yaparak tekrar rakip kaleye oyunu yığdı. Onyekuru ile Falcao ile pozisyonlar da yaratıldı ama top çizgiden geçmezken, zeminin ağırlaşmasına yorgunluk da eşlik edince pas ve şut tercihleri de yanlış olmaya başladı ve iki takım sahadan eşitlikle ayrıldı....

Galatasaray, Başakşehir dışında zirve yarışındaki diğer tüm rakiplerinin puan kaybettiği haftada  galibiyet serisine Sivas deplasmanında ara verdi belki ama oynadığı cesur ve arzulu oyun ile şampiyonluk yolunda özgüvenini doruğa çıkarmış oldu. Dün gece o kadar konsantre olmuş Sivasspor karşısında ligde hangi takım olursa olsun "ezilecekken" Fatih Terim'in takımının galibiyeti kaçırıyor olması 23. Şampiyonluğun ayak sesleri değil midir?

"Utançla" başladık "gururla" bitirelim o halde. Bülent Uygun'la 2008-2009 sezonunda şampiyonluk kovaladığı dönemler Sivasspor'un güçlü ve etkili bir taraftar potansiyelinden söz edilmezken, dün gece üç tribünde yapmış oldukları kareografi ile "tribün aleminde" biz de varız demiş oldu Yiğidolar. Bu da onların gururu olsun... Umarım sadece iç sahada değil, deplasmanlarda da tribünlerde boş koltuk bırakmazlar..."Support Your Local Team" demiş ya yabancılar, çok haklılar, şehrinizin, semtinizin takımını tutun arkadaşlar, hem de sonuna kadar...



Stat: Yeni 4 Eylül
Hakemler: Mete Kalkavan, Ceyhun Sesigüzel, Esat Sancaktar
Demir Grup Sivasspor: Samassa, Goiano, Caner Osmanpaşa, Appindangoye, Uğur Çiftçi, Fatih Aksoy, Hakan Arslan, Fernando (Dk. 71 Kone),Mert Hakan Yandaş (Dk. 86 Claudemir),Yasin Öztekin (Dk. 50 Emre Kılınç),Yatabare
Galatasaray: Muslera, Mariano, Donk, Marcao, Saracchi, Lemina (Dk. 82 Adem Büyük),Seri, Ömer Bayram (Dk. 77 Emre Akbaba),Feghouli, Onyekuru, Falcao
Goller: Dk. 7 Hakan Arslan, Dk. 59 Emre Kılınç (Demir Grup Sivasspor),Dk. 14 Falcao, Dk. 37 Feghouli (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 18 Seri, Dk. 90+7 Saracchi (Galatasaray),Dk. 19 Fernando (Demir Grup Sivasspor)

7 Mart 2020 Cumartesi

Galatasaray:3-0:Gençlerbirliği


Suriye'den gelen şehit haberleri tüm ülkeyi yasa boğarken, sinema, tiyatro ve konser gibi etkinlikler iptal edilirken, futbol maçlarına da bir haftalık ara verilmesini beklerdik ama Türkiye Futbol Federasyonu yetkilileri belki Haziran'daki Avrupa Şampiyonasını düşünmüş, belki hafta içine lig maçı koymanın uygunsuzluğunu hesap etmiş bilinmez, liglere ara verilmedi. Durum böyle olunca da maçlar oynandı ve her golden sonra Türk'ü olsun yabancısı olsun askerlerimize selam yolladı. Ali Sami Yen'de de pazar gecesi memleket genelindeki "kasvetli" hava hakimdi, Fenerbahçe galibiyetine atıfta bulunulacak koreografi ertelenmiş, onun yerine tüm koltuklara ay-yıldız bayrak bırakılmıştı. Tribünlerde de milletimize baş sağlığı dileyen pankartlar ile vatanın bölünmeyeceğini vurgulayan çok sayıda pankart vardı...

Sadece pankartlarla belirtmedi Galatasaray taraftarı şehitlerine saygısını, ayrıca maçın ilk üç dakikasında da tezahürat yapmayarak, sessiz kalarak ya da dua ederek acılarını paylaştı şehit ailelerinin. Maçı açan gol de o üç dakika biterken Ömer'in korner atışında Donk'la geliverdi. Normalde gol sevinci öyle gürültülü olur, gök inler zannedersin de, pazar gecesi cılız bir sevinç sesi duyuldu sadece...


Bir hafta önce Kadıköy deplasmanının devamı bir maç gibiydi sanki Gençlerbirliği karşılaşması. Kadro da aynıydı, bir tek cezalı Belhanda yerine Taylan görev yapıyordu. Oyun yapısı da değişmemişti, Seri yine stoperlerin arasına giriyor, topu alıyor ve Onyekuru'yu rakip defansın arkasına kaçırıyordu. İlk 20 dakikada Seri-Onyekuru ortaklığı ile iki pozisyon yaratıldı da, birinde ofsayt kaldırdı hakem, diğerinde Ramos son anda topu uzaklaştırdı. Ligin ikinci yarısında adete hayatında ikinci baharı yaşayan Mariano da bu sezonki beşinci asistini yaparken, önce Saracchi'ye harika bir pas attı ama Uruguaylı topa yetişemedi de 33. dakikada Feghouli'den aldığı pasla ceza sahasına giren Mariano topu Falcao'nun önüne yuvarladı ve Kolombiyalı da en sevdiği işi yaptı: Topu filelerle buluşturdu...


Galatasaray güle oynaya 2-0 öne geçmişti de hiç manası olmayan bir pozisyonda hakem Donk ve Sio'ya sarı kart gösterince, içimize bir korku düşmedi de değil zira form grafiği zirvelere çıkmış olan ve savunmada Marcao ile harika bir ikili oluşturmuş olan Donk, "es kaza" bir sarı daha görse önümüzdeki hafta Sivasspor maçında olamayacaktı. Devre arasında Fatih Terim'den Donk-Ahmet değişikliği bekledim olmadı, ikinci yarı fark üçe çıktığında da Donk'u yanına almasını umdum gene olmadı... Bereket Donk da maçı "sağ salim" atlattı da galibiyet ağzımızda pas tadı bırakmadı...

Maç kazanıldığında hakem hataları pek önemsenmez, konuşulmaz, hakemler de zaten maçın skoru ve gidişatına göre de pozisyonlarda düdük çalmak eğilimi güderler. İşte yazdıklarıma Feghouli'nin düşürülmesine verilmeyen penaltı örnek gösterilebilir. Topla hiç alakası olmayan Gençlerbirlikli futbolcu Halil İbrahim Feghouli'yi iterek düşürüyor ama "oyun sürüyordu"... Düşünüyorum da maç 0-0 ve oyunda son dakikalar, bu kadar rahat devam kararı verebilecek miydi Arda Kardeşler...


Karşılaşmada ikinci yarı Muslera'nın olağanüstü kurtarışı ile hatırlanacaktır. Ceza sahası dışında kazanılan serbest vuruşta Ramos, Koemanvari bir füze çıkardı Galatasaray kalesine de Muslera da bir hafta önceki derbide kaldığı yerden devam ediyordu. Mehmet Ekici'nin şutunun 3-5 "seviye" daha zorunu bu kez parmaklarının ucuyla kornere çeldi. Kalecinin ne kadar önemli olduğunu her maç gösteriyor Muslera...

Muslera gole geçit vermeyince, Galatasaraylılar da üçüncü gol için bastırmaya başladılar rakip kaleye, baskılardan da sonuç alıyorlardı, rakip kaleci hata yaptı, Falcao'nun şutunu savunma çeldi. Yine klasikleşmiş  Mariano-Feghouli iş birliğinde Feghouli'nin ortasında Falcao kale çizgi önünde topa dokunamadı ama Onyekuru ile başlayan atakta Feghouli'nin ceza sahası içinde pasında Falcao farkı üçe çıkarmasını biliyordu. Maçı seyredenler belki Radamel Falcao'nun gollerine dudak bükeceklerdir, "kolay gol" olarak niteleyeceklerdir de gol atması için transfer edildi ve gollerini de sıralıyor "El Tigre"...

Üç farklı öne geçen Galatasaray'da Fatih Terim de maçın ilerleyen dakikalarında atak oyuncularını görmek için Emre Akbaba, Andone ve Sekidika'yı oyuna sürdü ki Andone girer girmez Onyekuru ile başlayan atakta, kalecinin de şanslı olması ile yüzde yüz bir golü kaçırdı. Golle dönmek çok büyük moral olacaktı Rumen golcü için ama sezonu kapattığı söylenen o sakatlıktan sonra ligin ikinci yarısına yetişmek tek başına alkışı hak ediyor.

Antalyaspor'u Ali Sami Yen'de 5 farklı yenerek başlayan galibiyet serisini Gençlerbirliği'ni de mağlup ederek sürdüren Galatasaray, bundan sonra şampiyonluk yolundaki Sivas-Beşiktaş virajını da aşıp, ligde son haftalara girerken rahat bir nefes almayı düşünecektir...



Stat: Türk Telekom
Hakemler: Arda Kardeşler, Volkan Ahmet Narinç, Hakan Yemişken
Galatasaray: Muslera, Mariano, Marcao, Donk, Saracchi, Seri, Ömer (Emre Akbaba dk. 74), Feghouli (Sekidika dk. 84), Onyekuru, Taylan, Falcao (Andone dk. 79)
Yedekler: Okan Kocuk, Şener Özbayraklı, Ahmet Çalık, Adem Büyük, Selçuk İnan, Linnes, Emin Bayram
Teknik Direktör: Fatih Terim
Gençlerbirliği: Nordfeldt, Ahmet Oğuz, Ramos, Toure, Halil İbrahim, Berat (Diallo dk. 64), Baiano, Sessegnon, Candeias (Nadir dk. 64), Yasin, Sio (Rahmetullah dk. 83)
Yedekler: Ertaç Özbir, Bjarsmyr, Beijnen, Seuntjens, Soner Dimken, Ömer Tatlısu, İlker Karakaş
Teknik Direktör: Hamza Hamzaoğlu
Goller: Donk (dk. 3), Falcao (dk. 33 ve 69) (Galatasaray)
Sarı kartlar: Yasin, Baiano, Sio, Candeias (Gençlerbirliği), Donk (Galatasaray)

29 Şubat 2020 Cumartesi

Fenerbahçe-Galatasaray Maçı Fotoğraf ve Videolar

Kadıköy'deki "destanı" yerinden izleyen Tevfik arkadaşımızın çekmiş olduğu fotoğraflar ve videolar...
Başka yerde yok:)


























Blog Widget by LinkWithin