13 Nisan 2010 Salı

Galatasaray:4-1:Diyarbakırspor

"Ne yapacaksak yapalım, Galatasaray'a yakışır şekilde yapalım. Ayrılmayalım, bölünmeyelim. Futbolcularımıza gidip eski futbolcularımızı anlatalım. Onların ruhunu anlamalarına yardımcı olalım. Birlik olalım. Moralimizi bozmayalım. Eğer, bunu başarabilirsek şampiyon biziz" demiş Alpaslan Dikmen 2002 senesinde Fenerbahçe'ye kaybedilen ve herkesin kızgın, üzgün, öfkeli ve ümitsiz olduğu o sevimsiz gecede... Böyle anlatıyor Mehmet abi(Şenol) "Büyük Galatasaraylı Alpaslan'a mektuplar" kitabındaki Alpaslan Dikmen'in vefatı sonrası yazdığı yazısında... O günden bugüne 8 sene sonra Galatasaray tribünleri yine bir kaos ortamına sürüklenirken, insanımızın her başı sıkıştığında "Ah keşke Atatürk çıkıp gelse" diye hayal kurması gibi, biz de "Ah be Alpaslan abi, neredesin şimdi" diyoruz...
Pazar gecesi Ali Sami Yen stadındaki protesto sonrası Galatasaray taraftarının bölünme içinde olduğunu içim kan ağlayarak okumaktayım forumlardan ve bloglardan. Kimisi tepkiyi savunurken, kimisi de işi abartarak ultrAslan'ın feshine kadar götürmüş bu işi... Meslek hayatımda yetişkin olmayan bireylerle çalıştığım için, sürekli "münakaşa ve kavga" sorunlarıyla yanıma geldiklerinde onlara da belirttiğim gibi "Ortada bir kavga varsa, kimse suçsuz değildir, iki tarafın da suçu ve günahı vardır". Aynı mantıkla hareketle pazar gecesine dair biz Baroş'un hattrick'ini ve Aykut'un kurtarışlarını konuşamıyorsak tribünlerin protesto hareketlerinden dolayı, bunda hem taraftarın hem de sahadaki futbolcuların sevapları ve günahları çok ama çoktur...

İlk olarak "bir tepki verilmeli miydi, yoksa beklenmeli miydi?", sorusuna, bu gidişatın önlenmesi adına birileri çok geç olmadan birşeyler yapmalıydı derim zira takım freni patlamış kamyon misali yokuş aşağı doğru son sürat gidiyordu... Peki, "bu pazar gecesi Sami Yen'de yaşanılan gibi mi olmalıydı?" derseniz ben de size başka bir soruyla yanıt veririm "Siz hiç taraftar oldunuz mu?" ya da "Bilir misiniz deplasman yapmanın zorluklarını, 'külüstür' otobüslerde yarım gün yolculuk etmenin neye benzediğini?" Kilometrelerce yol kat edip bu sevda uğruna, hayal kırıklığına uğramanın acısını kim tarif edebilir ki? Bu acı, evde izlenilen maç sonrası öfkeyle kanal değiştirmeye, bilmediğin diyarlarda bütün varlığınlasındır ve geri dönüş yolu azap yoludur... Bu hislerle doluydu Eskişehir'den, Trabzon'dan, Sivas'tan eli boş dönmüş olan taraftarlar... Yenilmek koymazdı da, "formayı terletmemek" çok yaralardı bünyeyi... Birçok beste gibi, Pazar gecesi tribünde söylenilen o tezahüratta büyük ihtimal bir deplasman otobüsünde çıkmıştır... Tribün emekçileri bağırırken, onlara eşlik etti binlerce sarı-kırmızılı taraftar... Haklıydılar formanın hakkının verilmesi yönündeki isteklerinde lakin yanlıştı sahadaki Galatasaray takımını yuhlamak, ıslıklamak... Yoktu küfür, yoktu hakaret yapılan protestoda ki, ne örnekler görmüştü bu gözler futbolcu dövülmesinden tutun da ana avrat küfürlere kadar giden hakaretler içeren... Milan ya da Lazio ters asınca pankartları beğenirdik, Real Madridliler beyaz mendil sallarken "medenice" derdik de Galatasaray taraftarı ters asınca pankartları neden değişiverdik... İyi bir yöntemdi maç başında yapılan ama dedik ya sınırı aşılınca ağzımızın tadı kaçtı, yuhlamak ayıp kaçtı, tepki topladı protestoya katılanlar...

Aslında pek güzeldir takıma sahip çıkmak, hele hele "re re re, ra ra ra" çekmek gırtlaklar yırtılırcasına. Birileri en değerli varlığımız olan Galatasaray'ı ıslıklarken, ki deplasmanda bu coşku tavan yapar, deli danalar gibi "Galatasaray, Galatasaray, cim bom bom" diye bağırmak daha bir ayrıcalıklıdır, aidiyet hissini kuvvetlendirir. Ojeli kızlar ve jöleli erkekleriyle nam salmış Ali Sami Yen numaralısından hep bir ağızdan tezahürat duymak daha bir keyiflendirdi bizleri, nadiren işitsek de bu yüksek sesi... maç oynanırken takımı protesto edeceklerine, oyuncuları formanın hatırına destekleme fikirleri de kabul edilebilir, mantıklıdır, Galatasaray ilkelerine yakışandır, beğeni toplamıştır ama dedik ya zordur taraftar olmak, saman alevi gibi değil, bir yangın gibi olmalısın en ateşlisinden. Nasıl ki maç içinde desteklerken takımı sempati toplamışlardı bizlerden, maç bitmeden 10 dakika evvel terk etmek stadı da yakışmadı "sosyete" tribüne. Oysa ki ne kadar da şık olurdu bitiş düdüğüne kadar bekleyip, çağırmak takımı tribüne ve hep beraber "re re re, ra ra ra" çekmek...

Kaptan olmak zordur biliriz ama Metin olmak daha meşakkatlidir, onu da bilmeli Arda Turan... Sene başında kimseye nasip olmayacak bir rütbe takıldı genç oyuncunun koluna, sadece kaptan yapılmadı Galatasaray futbol takımına bundan evvelki topçular gibi, bir de özdeşleştirildi efsanevi kaptan Metin Oktay ile... Zordur bu yükü taşımak gencecik yaşta, zor da geldi Arda'ya ama o başarıyla bu işin üstesinden geldi koca sezon boyunca. Yanına "dolar bazında" ne kıymetli topçular transfer edildi lakin hep kaptan Arda'ydı gemisini dalgalı denizde yürüten, zaten sakatlığı ve cezası sebebiyle oynamadığı son hafta maçlarında uçup gitmemiş miydi mayıs sevincini getirecek puanlar... Bunu bilen biliyordu, gören gözler görüyordu, alkışlıyordu Arda'yı Galatasaray taraftarı ama takılmışlardı işte "sinema kapatmasına", ekleyivermişlerdi bestelerine memlekette pek nadir olan bu olayı. Dedik ya zordur kaptan olmak, yakışmadı Arda'ya sırtını dönmek onu her daim destekleyen tribüne ve taraftara... Bu sıkıntılarla mücadele etmeliydi Arda pazar gecesi Ali Sami Yen'de, küsüp soyunma odasına gitmek işin en kolayıydı... "saçlarımıza ak düşüyor takımı düşünmekten" demişti daha iki hafta evvel Tam Saha dergisine verdiği röportajda, bir ak daha düşseydi o kurban olduğumuz saçlarına ama dönmeseydi sırtını onu gerçekten seven tribünlere...

Futbolcu ıslıklamak bize yakışmazdı, olmaması gerekti ama "hırsızın" hiç mi günahı yoktu ki bu olayda? Giydiği formanın manevi değerini bilmek, onun kitlelere neler ifade ettiğini bilmek de profesyonelliğin bir gereği ve koşulu değil midir? Belki milyon dolarların yazdığı resmi kağıda imza atarken, madde olarak belirtilen bir şart yoktur ama dünyanın her yerinde kulüplerin yazılı olmayan kuralları ve kaideleri vardır. Brezilya'da, Arjantin'de, İskoçya'da, Bulgaristan'da, uzun uzun yazmaya gerek yok, her memlekette vardır ezeli rekabet ve aynı duygulara sahiptir galip ve mağlup taraftarlar dünyanın her yerinde... Formasını giydiği takımın taraftarlarının duygularına saygı göstermeyen bir topçuyu da sözleşmesindeki maddelere bakmadan cezalandırmalıydı Galatasaray yönetimi, oynatmamalıydı teknik direktör Rijkaard... Hadi Hollandalı "yabancı" bilmeyebilir bu kulübün değerlerini, başkan Polat el koymalıydı bu "rezalete" ve kesmeliydi Jo'nun biletini bir an evvel. O değil miydi kırmızı kart gördüğü bir Erciyes maçı sonrası "İliç bize ihanet etti" deyip, Sırp topçunun bavulunu eline veren. Onlar aynı kararlığı Jo için göstermeyince soru işaretleri oluştu kafalarda Polat yönetimine dair, ters çevrildi pankartlar Diyarbakır maçında...

Pankartlardan bahis açılmışken, kapalı tribünde yer alan "Diyarbakır Türkiyedir" pankartıyla birlik beraberlik mesajı verilmek istenmesi iyi hoş, hatta maç izlemeye gelen Diyarbakır seyircisiyle karşılıklı sarı-kırmızı-şampiyon-cimbom tezahüratlarının söylenmesi de anlamlıydı ama Diyarbakır'a "sempatik" gözükülmesi adına Bursaspor ve Ankaragücü'ne küfür edilmesi bir o kadar manasız ve anlamsızdı bana göre...

Pazar günkü protestodan sonra "dış mihraklar" iştahlı bir şekilde Galatasaray'ın karışmasını beklerken, Alpaslan abinin sözünü bir kez daha hatırlatarak bitireyim yazıyı:

"Ne yapacaksak yapalım, Galatasaray'a yakışır şekilde yapalım. Ayrılmayalım, bölünmeyelim. Futbolcularımıza gidip eski futbolcularımızı anlatalım. Onların ruhunu anlamalarına yardımcı olalım. Birlik olalım. Moralimizi bozmayalım. Eğer, bunu başarabilirsek şampiyon biziz"


Stat: Ali Sami Yen
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Baki Tuncay Akkın, Mehmet Metin
Galatasaray: Aykut, Sabri, Neill, Hakan Balta, Caner, Arda (Dk. 61 Emre Çolak), Elano (Dk. 74 Ayhan), Mehmet Topal, Giovani, Keita, Baros (Dk. 77 Jo)
Diyarbakırspor: Metin, Musa (Dk. 71 Abdullah), Burak, Martinovic (Dk. 42 Adnan), Celaleddin, Barış, Stankovski, Erdal, Tjikuzu, Erhan (Dk. 33 Diallo), Bebbe
Goller: Dk. 18, 28 ve 52 Baros, Dk. 51 Neill (Galatasaray), Dk. 72 Bebbe (Diyarbakırspor)
Sarı Kart: Dk. 44 Caner (Galatasaray)


2 yorum:

Anonim dedi ki...

hep aynı sözler "deplasmana gidiyoruz, siz bilir misiniz tarfatarlığı".. yahu bırakın bu lafları. bugün çıksın ultraslan o tribünden, 3 maç boş kalır, 4. maç yine dolar, gelin gibi süslenir o stad.

deplasmana da gitmeyin sanki gidilen şehirde tribünü dolduracak gsli yok. liseci zihniyetten farkı yok şu tribün sahiplenen ultraslanın.

not: cidden gönül bağı, emek gibi sözler sarfediyorsanız, çektiğiniz çileyi, zorluğu hiçbir şartta ağzınıza almazsınız.

Anonim dedi ki...

sanki deplasmana sadece ultraslan gidiyor . deplasman yollarında kendi taraftarınının telefonunu gasp eden kişileri okuyoruz sağda solda.kimse kendilerine deplasmana gidin demiyor .peki bu kadar seviyorlar deplasman yapmayı neden bedava otobüs bedava yemek bedava biletle gidiyorlar ? neden avrupa daki deplasmanlara gitmiyorlar ?
geçen sene bükreş e gidilirken kimin cebinden 1 lira çıkmış ?
meşalelerle 3-5 ay önce karşıladığın adamı basının malzemesiyle tavugun şeyine sokmak Galatasaray taraftarına yakışmaz.Alpaslan abi'nin ultrAslan ına yakışmaz.

TD .

Blog Widget by LinkWithin