20 Kasım 2011 Pazar
19 Kasım 2011 Cumartesi
Deplasmana Gitmek Hakkımız
Dün kamuoyuna açıklanan bu haber taraftarların en doğal hakkı olan deplasmana gitme hakkının elinden alınması yönündedir. Temel hak ve özgürlükler açısından ve hukuki açıdan bu karar göz göre göre bizlerin deplasmana gidebilme hakkının çiğnenmesinden başka bir şey değildir.
Cihad Legia
17 Kasım 2011 Perşembe
Taraftar Çıldırmış Gibiydi
Galiptir Bu Yolda Mağlup
Kafaya Kod Kazıma
Şu endüstriyel futbol insana neler yaptırıyor neler. Aşağıda Galatasaray'ın derbi maçı bırakıp 10 gün sonrasının reklamını yapmasını eleştirmişken, spor siteleri arasında dolaşırken daha vahim bir durumla karşılaştım. Bromley FC takımı oyuncuları oturmuşlar Rooney'in berberinin koltuğuna ve kafalarına Betfair bahis şirketinin mobil cihazlar için kullandığı kodu kazıtmışlar. Topçular başta bu fikre itiraz etseler de kazanacakları poundları düşününce "nasılsa kökü bende" deyip, tıpış tıpış kazıtmışlar "kelleri"... Ne diyelim, Allah akıl fikir versin...

16 Kasım 2011 Çarşamba
Endüstriyel Futbol
5 Yaşında Manchester United'a Transfer
Rıdvan Bölücülük Yapıyor
Milli maçlar Anadolu'da oynansın' ne demek! Bunu böyle tahrik etmenin anlamı var mı? Milli maçları Galatasaray kulübü mü organize ediyor?
Televizyonda maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen, Türk Telekom Arena'daki protestolara tepki gösterdi ve "Maçlar Anadolu'da oynansın" şeklinde bir öneri getirdi. Başta Fenerbahçeli oyuncular olmak üzere bu görüş taraftar da buldu. Siz ne düşünüyorsunuz? Maçlar Anadolu'da oynansa daha mı iyi olur?
Türkiye'deki bölücülükler yetmedi, bir de bu çıkıyor şimdi!.. Kadıköy'de oynanırsa Anadolu mu olacak? "Anadolu" derken orayı mı kastediyor? Bu ne demek ya!
Bunu böyle tahrik etmenin, bunu böyle deşmenin, böyle üstüne gitmenin âlemi var mı ki o stadın kapısında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Stadı yazıyor. Galatasaray'a kiralamış.
Milli maçı Galatasaray mı organize ediyor? Galatasaray Kulübü'nün kartlarıyla mı giriyorsun? Hayır. Herkes nereden bilet alıyorsa oradan bile alıyor. Ayrılmış bir yer mi var?
RIDVAN DAHİL BUNLARA
Gazete öyle yazıyor; "Galatasaray'a ayrılmış tribünün önünde oynuyor Volkan." Öyle bir tribün mü var? Galatasaraylılara ayrılmış tribün mü var maçta!.. Nereden icat ediyorlar bunu!.. Biletler numaralı, numaralı biletleri de federasyon satıyor. Benim spor basınım akla hayale gelmez bir bölücülük içinde... Rıdvan dâhil bunlara...
Rıdvan'ın fena halde federasyona ve Fenerbahçe'ye yakınlaşma içinde olduğunu görüyorum ve çok üzülüyorum.
Çok severim ben Rıdvan'ı çünkü... "Türkiye'nin en iyi futbol yorumcusu" olduğunu da defalarca söyledim.
Ama son zamanlarda teknik direktörlük işi arıyor sanki... Bütün konuşmaları öyle...
Mehmet Ali Aydınlar'a ve Fenerbahçe'ye yontuyor durmadan... 'Aman kırmayayım, aman üzmeyeyim, onlara yakın görüneyim!' Böyle bir şey olmaz!..
Balkan Ligi Toplantısı Sonrası

- Turnuvada Bulgaristan, Türkiye, Yunanistan, Romanya, Sırbistan, Rusya, Moldova, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Kazakistan ve Ukrayna'dan takımlar bulunacak,
- Katılım "gönüllülük" ilkesine göre olacak, hiç bir ülke federasyonu da da kulübe "zorla" lige katılması adına baskı kurulmayacak,
- Her yıl bölge dışından Balkan ligine özel bir kulüp davet edilecek, bu Şampiyonlar Ligindeki durumuna göre Barcelona da olabilir, Real Madrid de, Milan da,
- Öncellikle turnuvaya kendi liglerini 5., 6. ve 7. sırada bitiren takımlar katılacak,
- Ön elemelerde Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligine katılan takımlar yer almayacak,
- Ön elemeler sonrası gruplara yükselen takımlar belli olduktan sonra, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Liginden elenen Doğu Avrupa takımları maçlarına Balkan Liginde devam edecek. Örneğin, Panathinaikos Yunan Ligini şampiyon bitirdi ve Şampiyonlar Ligi gruplarında da son sırayı alarak dördüncü oldu, yeşil-beyazlılar bundan sonra Balkan Ligi maçlarında yer alacak. Aynı durum UEFA Avrupa Ligi gruplarında 3. ya da 4. olarak elenen Balkan ülke takımları için de geçerli olacak.
- UEFA ile Balkan Liginin geleceğini görüşmek üzere bir temsilciler kurulu oluşturulacak, bu kurul Balkan Liginin yapısını, gelirini-giderini ülke federasyonlarına tanıtacak ve sonraki toplantıya daha fazla katılımın olmasını sağlayacak,
- Bir sonraki toplantı daha geniş bir katılımla 15 Aralık'ta yapılacak.
14 Kasım 2011 Pazartesi
Balkan Ligi
13 Kasım 2011 Pazar
Galatasaray: 61 - Anadolu Efes:69

Hayat denen keşmekeş içerisinde bir çok şeyin farkına varamıyoruz çoğu zaman. Özellikle gözümüzün önünde gelişen, büyüyen, olgunlaşan unsurları. Farkında olamadığımız çok şey oluyor çoğu zaman. "Hadi yaaa" ile başlayan cümleler kurarkan bir yandan da hayıflanıyoruz "Nasıl olur?" diye. İşte belki de fark etmediğimiz olgulardan biri basketbolun yaptığı atak. Futbolun 3 Temmuzdan beri sürüklendiği yer de düşünüldüğünde salonların bu denli dolması belki de bir kabuğun kırıldığına işaret. Bugün 10.000'den fazla seyirci vardı İpekçi tribünlerinde. Galatasaray takımı, ilk defa Kazan maçı ile seyircisi ile buluşmuş ve taraftarına hediye veremese de mücadelesiyle gönüllerini tekrar kazanmıştı. Yani en son nerede bıraktıysa taraftar takımı, oradan geri almıştı. Yeni takım olmanın sıkıntılarını, Avrupa Liginin zorluğunu anlatıp durduğumuz bu ortamda basketbol ile arasındaki bağ derbilerden mütevellit olan bir kulüp takımının Efes Pilsen maçında bu seviyede seyirciye oynaması bir şeylerin değişmeye başladığı hissiyatını uyandırdı bende. Buna karşı çıkılabilir ancak ortada olan asıl ve önemli olan olgu ise Oktay Mahmuti'nin kulübe ve tarafatra öncülük ederek, kulübün geçmişinde fazlasıyla var olan ve unutulmaya yüz tutan "son topa kadar, son düdüğe kadar mücadele" anlayışını tekrar getirmesidir. Taraftarın basketbol takımına bu denli destek vermesi, bunula birlikte fark 14'e çıkmışken "bizler inandık" tezahüratlarını bütün Kazlıçeşme ahalisine duyuracak seviyede yapması ve maç sonunda dakikalarca iki takımı da ayakta alkışlaması hep bunun eseri. Çünkü onlar Shumpert, Ender ve Furkan'ın ard arda yere atlayarak bir topu oyuna kazandırmak için verdiği mücadele ile var oluyorlar. Oktay Mahmuti ve ekibi bir devin uyanışını sağlayıp, bir anlayışın diriltilmesini sağladılar. Barcelona maçı ve bundan sonraki basketbol maçları farklı olmayacak. Belki beşbin seyirci gelecek ama ihtiyaç olduğu her dakikada taraftar takımın yanında ve arkasında olacak. Bugün kaybettik ama kaybedilenenin sadece bir maçtan ibaret olduğu ayan beyan ortada.
Tribünlerin bu denli renki olduğu ortamda basketbolun kötü olması imkansız zaten. Taraftarı yoğun desteği altında bşladı maç. Galatasaray'da gözxe çarpan tek farklılık Shipp yerine Caner'in ilk beşte oyuna başlamasıydı. İlk hücum hakkını Efes kazanmış, Furkan'ın bloğuyla maçın gidişatı daha ilk anda kendini ele vermişti. Sonrasında Furkan'ın sayıları ile takımımız öne geçti. Anadolu Efes dev uzunu Barac'ı kullanmayı öngörmüştü. Oktay Mahmuti bu hamleye ikili sıkıştırmalarla karşılık verip 2 pozisyon Barac'ı durdurmayı başardı takım. Hücumda Lakovic'in 3'lüğü ile farkı açsak da 9-0'lık Efes serisi skoru 6-11 kendi lehlerine getirdi. İmdada Tv molası yetişirken, mola sonrası Ender'in üçlüğü oyunu dengeledi. Son bölümde Zaza ve Lucas'ın sayıları periyodun 19-23 Efes lehine bitmesine engel olamadı. Yenilen 23 sayı önemliydi elbet ancak Barac ve Vujacic'i daha devreye sokmamamız ve savunma dişlilerini daha sıkmamız periyot bazında önem arz eden konulardı.
2. periyoda Zaza'nın basket faulü ile girip farkı 1'e indirdi takım. Bu seriyi 5'e tamamladık ve bir anda 26-23 öne geçince Ufuk Sarıca'ya molayı aldırdık. İlk 2 dakika Efes sayı atamazken 5 hücumdan da boş dönmütü bu zaman zarfında. Zaza'nın bu süreçte 8 sayıyı bulması ve oyunda olduğu dakika bareminde Galatasaray'ın 14 Efes'in 8 sayı bulması, Zaza'nın takım için önemini göstermişti. 5.45 kala Efes'in faul hakkı dolunca, oyuna Shumpert dahil oldu yerinde bir hamle ile. Sonrasında Cenk ve Svanovic'in üçlükleri gelirken onlara yanıt Shumpert ve Ender'le geldi. Ancak mola sonrası Barac ağırlığını ortaya koyacaktı. Barac'ın savunmasında Andric rol oynarken, ona yardım gelmeyince Barac 6 sayı buluverdi Andric'e karşı. Efes savunmayı artırınca 32-37 devreyi çönde kapamayı başardı. Bu dönemde Shipp ve Shumpert'tan 2 boş üçlük kaçtığını da hatırlamakta fayda var.
3. periyodun klasik Galatasaray baskısı ile başlayacağını düşününler yanılmış oldu benim gibi. Songaila'nın basketi ile periyoda başlasak da, Barac kaldığı yerden skoru sürükledi. Sonrasında yardım gelince yine bocaladı. Efes'te diğer dişliler iyi çalışınca fark 10 sayıya kadar çıktı. Oktay Mahmuti molayı alarak farkın açılmasını engelledi ve oyuna giren Furkan savunmada, Lakovic hücumda kimlik ortaya koyunca fark yavaş yavaş kapandı ve 2 sayıya kadar düştü. Efes tam çözülecekken sahneye Kerem Tunçeri çıktı ve periyodun sonuna 5 sayı 2 asist sığdırarak takımının son periyoda diri girmesini sağladı.
Son periyoda Ermal ve Kerem ile 5-0 seri yakalayarak girdi Efes ve fark ilk defa 50-61 oalrak 11 sayıya çıktı. Oktay Mahmuti'nin molası sonrası takım sahaya daha canlı çıksa da Sinan'ın 3'lüğü salondakilere ve bize soğuk duş etkisi yarattı. Efes, skorda 64'ü buldu ve orada kaldı. Sonrasında Galatasaray kendini hatırlamaya başladı; savunma dozajını artırıp farkı yavaş yavaş kapadı. Bu bölümde Shumpert'ın 8 sayı atarak farkın kapanmasında önemli rol oynadığını hatırlatalım. Efes geçen 6 dakikalık süre zarfında sayı bulamadığı gibi, savunmada da bize çare bulamadı. Fark'ı 3 sayıya kadar indirsek de Efes son bölümü iyi oynadı. Oktay Mahmuti'nin maç sonunda dediği gibi son bir hamle ile yapılan savunma işe yaramamıştı ve sahadan yenik ayrılmamıza neden oldu bu anlayış. 
Son periyottaki ger dönüşü ayrı ele almak lazım. Tribünlerin farkın 14 olduğu bölümde takıma desteğini sürdürmesiyle uyanan Galatasaray savunması takdire şayandı. Shumpert, Ender ve Furkan'ın yerden yere atladığı o bölüm uzun zaman konuşulacaktır. Galatasaray'ın kimliği kesinlikle o. Ancak bu kimliği unuttuğumuz ve fark açıldığında hatırladığımız bir gerçek. Yine de takımın mücadeleyi bırakmaması yukarıda da değindiğim gibi taraftarı en çok cezbeden bölüm. Bu karmaşa içinde ön plana çıkan hafta arasında olduğu gibi Furkan'ın oyunuydu. Furkan'ın gelişimini takip etmek, buna tanık olmak harika bir duygu. Yine yazının başında değindiğim Farkındalık konusunda asıl başlık belki de Furkan olacak zaman geçtikçe. Furkan'ı her maç ayrı bir gözle izlemeyi tavsiye ediyorum. Her maç üzerine bir şeyler koyarak ilerliyor genç adam. Takım olarak ön plana çıkacak en önemli unsur, Efes gibi bir takımı 38 dakikada 64 sayı atmasına izin vermek olacaktır. Bizim bugünkü ana sorunumuz hücumdaki paylaşımdı. Topu dolaştırmakta, tempoyu artırmakta, elimize geçen fırsatları değerlendirmekte sorunlar yaşadık. Efes de bunu iyi kullandı ve galip geldi. Her şeye rağmen çok güzel bir maç izledik ve Oktay Mahmuti takımına kızsa da takım olgusunun hala korunuyor olması sevindirici. Bu maçtan dersler çıkarıp bir kat daha zor olan Barcelona maçına konsanter olmalıyız. Ligdeki bu yenilgi sadece bir yenilgiden ibaret. Ancak THY Avrupa ligindeki ağır bir yenilgi, bir çok şeye gebe olabilir. Barcelona maçını kaybetsek de yenilmememiz şart bu noktada.
Galatasaray - Anadolu Efes

Milli maç buhranı üzerine güzel bir hafta sonu etkinliği göze çarpıyor ajandamızda. Şu an İstanbul'da olup, havayı İpekçi atmosferinde soluyacak olanlardan olamadığım için kendimi bahtiyar addedemiyorum haliyle. Her zamanki gibi Televizyon en büyük kurtarıcım. Çarşamba günü çok iyi oynadık. Uzun süre sonra tempoyu koruyup, dağılmadığımız, fark kapanıp skor bir süre denge de gitse de oyun olarak rakibi oyuna ortak etmediğimiz bir görüntü ile Ljubljana'dan ayrılmıştık. Bir de Furkan Aldemir gerçeği ile tabi... Bu çocuk günden güne, başka bir oyuncu olma yolunda, adımlar değil deparlar atıyor adeta. Sahada bulunduğu her dakikanın, saniyenin hakkını fazlasıyla veriyor. Allah kaza bela vermesin; takımı ve organizasyonu ne kadar benimsediği de ortada. Bir de 91 doğumlu olduğunu mantar panolarımızın bir köşesine tutturalım. Akılda kalmasında fayda var.
Takımın, Olimpia gibi klişe tabirle "Avrupa Ligi gediklisi" bir takımı, iyi bir basketbol ve kırılma anlarında ortaya koyduğu karakter ile geçmesini görmek, Efes maçı özelinde de bir o kadar sevindirici ve önemli bir detay. Öncelikle şunu kabul edelim ki Efes kağıt üstünde bizden, Olimpija'dan, hatta dörtlü final adayı birkaç takımdan daha elit. Ancak işin içine takım olgusu girdiğinde Efes'e "bu dünya ne sana ne 4'lü final adaylarına ne de sultan Süleyman'a kalır ya Efes!" diyebilmek için bir fırsatımız var. Öncelikle Efes , hala takım olgusunu yakalayamamış bir ekip. Düzenler tam oturmadığı için THY Avrupa liginde sorun yaşıyorlar. Bu sorunu yaşamalarındaki ana etkenlerden birinin, gurubunun zorluk düzeyi olduğunu da unutmayalım. Fakat şunu gördük ki İlievski, Vujacic, gibi oyuncuları bu kaotik ortamda düzen dışına rahatça çıkarabiliyorsunuz. Ancak iyi savunma yapma şartıyla. Vujacic, Maccabi açında epik bir destanın kahramanı olma sıfatına çok yaklaşmışken bir adım daha atamayıp, tutkularının esiri olup kendini yedi. Bunları kullanmak lazım işte. Bu noktada Oktay Mahmuti'den bir Evren Büker hamlesi görebiliriz. Oyun kurucular bazında ağır bastığımız ortada. Ayrıca Lakovic'in savunmasını Sinan ve Doğuş paylaşacaktır. Bunların ortaya çıkardığı boşlukta Shipp, Caner veya Evren(artık hangisi oynarsa)verecekleri katkı maç özelinde kilit noktalardan biri olacaktır.
Uzunlara girmek istiyorum, çünkü korku filmi senaryosuna dönüşebilir yazı. Efes uzun rotasyonu olarak Avrupa ilk 3'ün içinde kesinlikle. Allahtan Kerem Gönlüm yok da yüreklere su serpme deyimi önem kazanmış oluyor bizim adımıza. Barac, Ermal, Batista, Ersan, Savanovic... 4 numara pozisyonunda kesinlikle NBA'deki bir çok takımı bile kıskandırabilirler. Hatta Toronto bu uzun rotasyonu ile rahat play-off yapabilir doğu konferansının yapısı düşünüldüğünde. Uzun savunmasını ciddi şekilde test edeceğimiz bir maç olacak. O yüzden Cevher ve oynarsa Zaza'nı katkısı bizim adımıza elzem durumda. Shumpert, Andric ve Songaila'yı saymaya gerek yok sanırım.
Efes, takım olarak belli bölümlerde sıkıntı yaşıyor. Özelikle kafa kafaya girilen son çeyreklerde, ciddi mental düşüklükler yaşadıklarını gördük. Bu noktada bizim sabırla ve inatla savunmayı bırakmamamız ve düzen dışına çıkmadan her hücumu titizlikle işlememiz gerekiyor. Seyirci baskısının da bizim tarafımızda olacağını düşünmem müsebbiyle, oyunun son çeyrekte, bu şartlar altında bizim lehimize doğru görüneceğini düşünüyorum. Efes, Kinsey gibi önemli bir savunma dişlisi ve bence ana parçasını kullanamayacak. Bunu avantaja çevirmeliyiz. Kimlik ve oyun anlayışı dışında yaptığımız her hareket harakiri olur. Lakovic'in üzerine fazla yüklenmeden, bir anlamda diğer oyuncuların skor katkısı ile rakibe Lakovic'i unutturmak ve gerekli anda devreye sokmak lazım. Yoksa iş çok onun üzerine biner ve skor kısırlaşabilir. Son söz olarak maçın kilit noktasının uzunlar olduğunu bir kez daha hatırlatıp, takımımıza başarılar dileyelim.
12 Kasım 2011 Cumartesi
Üç Maymun
11 Kasım 2011 Cuma
Gelincikler
On birinci ayın on biri bir çok kişi için farklı anlamlar ifade ederken, Britanyalılar için 11 Kasım tarihi 1.Dünya Savaşında hayatını kaybeden askerleri şükranla anma günüdür. Milli maçların oynandığı bu gün de İngiliz ve Galler milli takımları formalarında kırmızı gelinciklerle sahaya çıkmayı planlarken, UEFA ulusal formalarda herhangi bir simgenin olmasını yasakladığı için bu düşünceleri suya düştü. Buna rağmen Theo Walcot ve Ashley Cole kramponlarına kırmızı gelincik işlettirip sahaya öyle çıkacaklar. UEFA, yasak bir kez delinirse, arkası gelmez mantığı ile kuralını ihlal etmese de, İngiliz ve Galler milli takım oyuncuları sahaya kollarında siyah bant üzeri kırmızı gelincikle çıkacaklar...
Doktor Hristo Stoichkov

10 Kasım 2011 Perşembe
Dur Daha, Yarını Var!
11.11.11 Canlı Yayınlar
Hırvatistan Play-Off Maçına Doğru#2
9 Kasım 2011 Çarşamba
Brezilya'yı İzlemek Mide Bulandırıcı
Ocak Ayı Gelirken#1
Hırvatistan Play-Off Maçına Doğru#1
Peter Cech'in Kaderi
8 Kasım 2011 Salı
Pop Star Pele
7 Kasım 2011 Pazartesi
Galatasaray:0-0:Mersin İ.Y.
Stat: Türk Telekom ArenaHakemler: Fırat Aydınus, Serkan Ok, Aleks TaşçıoğluGalatasaray: Muslera, Eboue, Semih Kaya, Ujfalusi, Hakan Balta, Melo, Kazım Kazım, Sabri (Dk. 46 Ayhan Akman), Selçuk İnan, Reira (Dk. 46 Sercan Yıldırım), ElmanderMersin İdman Yurdu: Sehiç, Erhan Güven, İbrahim Kaş (Dk. 82 Kamanan), Çağdaş Atan, Mustafa Keçeli (Dk. 72 İlhan Özbay), Hakan Bayraktar, Hasan Üçüncü, Ben Yahia, Erman Özgür (Dk. 59 Nduka), Moritz, Mert NobreSarı kartlar: Dk. 12 İbrahim Kaş, Dk. 21 Ben Yahia, Dk. 23 Nobre, Dk. 81 Çağdaş Atan (Mersin İdmanyurdu), Dk. 45 Muslera, Dk. 83 Semih Kaya (Galatasaray)
Ivan Ergiç CSKA Yolunda
Job's & Messına & Mahmuti...

"Kimi zaman başarılı olmanın ağırlığıyla, yeniden başlamanın hafifliği yer değiştirmelidir." diyor Steve Jobs, ünlü Stanford Üniversitesindeki konuşmasında. Manası fazlasıyla derin ve bir o kadar kallavi... Hayatımı, yaptıklarımı, sorguladığım şu günlerde Steve Jobs'un selamıyla karşılaşmak çok güzel. Bu karmaşanın içinde bir de basketbola yer ayırmayı istemek bir hayli önemli bir istek. Sonuçta basketbol benim yaşamımı biçimlendiren önemli bir unsur. Bazen yazı yazma konusunda yeniden başlamanın hafifliğini unuttuğumu düşünüyorum. Son 10 günde işim gereği çeşitli şekillerde yoğunluğum mevcut. Yoğunluğun perşembe günü sonuç alacak olması güzel. Ancak bu süre zarfında bazı şeylere vakit ayırmak gerçekten zor oluyor. Bu bir serzeniş değil; bir eksikliğin itirafı aslında. İş gereği yapılanların en çok zarar verdiği nokta, sizi siz yapan unsurlar oluyor. Belli bir süre sonra kendinize zarar veriyorsunuz yani. Hepsini düzenli ve sistemli bir şekilde yürütmek büyük işmiş baktığımda. Bir bakımdan da sıradan bir iş kimine göre. Bu konuda blogun sahibi, sevgili Sabri abimin önünde eğilmek gerek. Benim ne demek istediğimi anladınız sanırım. "Yazma"yı, diğer işlerimle aldatmak...
Steve Jobs'un bu sözünü biraz bizim erkek takımını düşündüğümde daha da derinleştirdim. "Bizde bir değişim söz konusu." sözünü, sslında son zamanlarda benden bunu çok fazla duyuyorsunuz. Hani bir şeyin olmasını çok istersiniz de bir süre daha beklemeniz ve sabretmeniz gerekir ya... İŞte, tam o noktadayız.
Hafta arasında, zamanında bunu yaşamış ve fazlasıyla iyi bilen bir ekiple karşılaştık. Futbol dünyasının "Artemio Franchi" ile tanıdığı, basketbolseverlerin de belki de ismini Ergin Ataman ile ilk defa duyduğu, Unesco'nun himayesine aldığı küçük ve rönesans havasını sonuna kadar ciğerlerine çekmiş, İtalyan şehri Siena'nın, mütevazi ekibi Montepaschi idi bu takım. Ergin Ataman'ın 2002'de Saporta'yı almasıyla ünlenmiş, Montepaschi banka gurubunun desteği ve önemli basketbol akıllarıyla sistemli bir şekilde büyüyen bir kurum aslında bu ekip. Şu anki antrenörleri Pianigiani, Ergin hocanın yardımcısıydı o zamanlarda. 2007'de takımın başına geldi ve günden güne takımı Avrupa Liginin elit 5-6 takımından biri ve bana göre en imrenilesi ekibi konumuna getirdi. Yolları aslında bize o kadar benziyor ki, bizim gibi sabırsız bir ülkenin vatandaşları(ben de dahil) bazen bunun farkına varmakta sıkıntı yaşıyoruz. Bu seviyeye gelene kadar adeta 5 yıl patırdandılar. Bir çok yara aldılar ve çıktıkların yolun ne boyutta zorlu olduğunu bilmelerine rağmen yılmadılar. O kadar çok çalıştılar ve o kadar çok sabır gösterdiler ki bizim etimolojimiz içerisinde yer alan "sabır taşı" sözcüğünün kendilerine söylenmiş olabileceğini bizlere hissettirdiler. Sonuçta ortada bir başarı var. Ancak başarı onlar için sadece bir sonuçtan ibaret. Çünkü adlarından bahsettirmeye başladıklarında asıl keyfi sürmeye başlamışlardı. 4'lü final oynamanın sadece yolda aldıkları bir yara olduğunu, asıl başarının orada kalmakla sağlanacağını bilecek kadar büyük beyinler vardı bu yapıyı oluşturanlar içinde. Bir anlamda Jobs'un yazının başında belirttiğim sözünü kendilerine hayat felsefesi addetmişlerdi. Her başarıyı bir yeniden başlayış olarak görüp bugünlere geldiler. Başarılı olmanın ağırlığını o güne güçlenip gelerek, son noktada yeniden başlamanın hafifliğiyle değiştirmişlerdi. O yüzden Pianigiani yıllardır orada, Stonerook da, Lavrinovic de, Kaukenas da. Bu vatandaşlar hallerinde memnun ve her güne, her çıkılan yeni yola, her yıla veya sezona farklı bakarak başlıyorlar bu yüzden. O yüzden oradalar. Gidenler çok oldu, içlerinden ayrılanlar oldu 2-3 düzine kadar belki de. Ama hala oradalar ve hala yaptıklarından inanılmaz zevk alıyorlar.
Tabi zafer yolunda çekilen çileler olan yaralar, onları zamanla iyileştiren birer panzehir oldu. Çünkü yer yer durup geriye baktıklarında, bedenlerindeki yaralara rağmen hala dimdik ayakta durduklarını gördüklerinde, daha da güçlendiklerini far ettiler ve bugünlere geldiler. Adeta bir "yurolig duvarı" oldular. Hatta çarşamba günü karşılarında, kendi geçtikleri yolu, kendilerine görev bilmiş bir takım gördüler. Yine duvar oldular daha önce bilmem kaç defa oldukları gibi. Ve biz de o duvara çarptık haliyle. Maç içinde bir çok şey yapmaya çalıştık ancak asıl yaptığımız şey başka bir şeye bürünmeye çalışmamaktı. Oktay Mahmuti'nin de istediği buydu bir bakıma. Çünkü bizi biz yapan değerler var ve Siena ekibiyle hiç benzeşmeyen değerler. Sadece akıl aynı akıl, yol aynı yol... Dolayısıyla yolun başında olan bizim takımın belki de kendine örnek bellediği bir takımdan ders alması kadar güzel bir argüman yok. O yüzden bu yenilgi çok değerli ve bir o kadar da kışkırtıcı. Bu kışkırtıcılık bizi mutlaka daha da iyi bir yöne itecek ve yolun aydınlanmasında bir ışık olacaktır. Dün GSTV'de "Aslanlar İtalya'da" adında Siena yolculuğunu anlatan harika bir program izledim. Programda en çok dikkatimi çeken Yurolig'in belki de gelmiş geçmiş en iyi 3-4 koçundan biri olan Ettore Messina'nın sözleriydi. Messina, kısaca Galalatasaray'ın daha yolun çok başında olduğunu, burada kalıcı olup önemli bir organizasyon olacağına inandığını, bunu sağlama noktasında önemli bir kulüp kimliği ve yapısının olduğunu ve en önemlisi bir basketbol aklının(Oktay Mahmuti) dümende olduğunu belirtti ve sabretmek lazım dedi. Aslına bakarsanız Oktay Mahmuti bunları geldiğinden beri bir çok defa dile getirdi. Bu ayki Galatasaray dergisini alın Oktay Mahmuti röportajını okuyun. Farklı bir şey yok, inanın. Galatasaray'ın gitmek istediği yolu, su yoluna çevirmiş bir adam Messina sadece. O yüzden onun söylediklerini değerli addedip, belki de takımımıza daha fazla inanıp destek vermemiz gerekiyor. Böyle güzel bir program hazırlayan Veli Yiğit, Eray Sözen ve ismin bilmediğim ama emiğini tahmin ettiğim isimlere teşekkür etmek de gerektiğini unutmadan.
Takımın bu yolda hala yaşadığı ve ileride de yaşayacağı sıkntılar tam da bu anlatılanlar noktasında berraklaşıyor. Montepaschi yenilgisi mutlaka bize önemli bir ders ve bu dersten gelecek adına notlar çıkarmak günün özeti konumunda. Sonrasında Hacettepe maçında benim gibi bir çoğunuzun da maçı hemen kopup antrenman havasında geçmesini beklemesi de düştüğümüz hatalardan biri. Bu hataya bizim çocuklar da düştü ve Oktay Mahmuti'yi belki de uzun süre sonra bu kadar sinerlendirdiler. Ancak bu düşünce de bize bir şeyler katacak. Çünkü hiçbir maç kafada oynandığı gibi oynanmıyor. Kapıyı erkenden kapatmak bazen çok kolay olmuyor. İçeri biraz soğuk hava girmesine neden olmak, bazen "sağlamak" sağlamak sözcüğü ile yer değiştitip olaya olumlu olumlu bakmamızı sağlayabiliyor. Maçının kırılma anını son periyodun ortalarında görmemizin nedeni biraz da bu. Sabırsızlanmak ve sabırısızlığın getirdi duygusal yoğunlukta yanlış kararlar vermek...
Bunların hepsi zamanla aşıalcak ve inanıyorum ki ileride bizim için birer hikayecik olarak belleklerimizde yer edecek. Geçmişe fazla takılmadan, dersleri çıkarıp ileri bakmaya devam etmek gerek. Hep söylüyorum ama; bu sıkıntılar devam edecek ve bizi olgunlaştıracak. Önemli olan yapılan işin değerini unutmamak ve aslında her günün yepyeni bir gün olduğunu unutmamak. Aslına bakarsanız, Steve Jobs'da Messina'da Pianigiani'de Oktay Mahmuti' de çevrelerine aynı şeyleri söylüyorlar.










































