10 Nisan 2011 Pazar

Galatasaray:0-1:Trabzonspor


"Karanlığın sonu aydınlığa en yakın olan zamandır" diyor Bülent Ünder maç sonu yaptığı basın toplantısında.
Hoca, çok haklı zira 14.sırada yer alan Galatasaray için bu durumdan daha beterini ne düşünmek ne de söylemek istiyorum...

Şampiyonluk mücadelesi yapan Trabzonspor'a karşı Galatasaray bu gece oldukça başarılı bir oyun sergiledi, maçı koparacak pozisyonlara da girdi, lakin 3 puanı gol atanı vermekteler ve o işi de Trabzonspor, Burak ile başardı ve maçtan galip ayrıldı.
Tabii, Kazım'ın acımasızca atılmasını da görmezden gelmemek lazım. Galatasaray şampiyonluğa oynasaydı ve böyle bir kırmızı kart sonrası oyuncusu atılsaydı, bu hafta bütün medya bu olayı konuşacaktı ama şimdi kimse bahsetmeyecek bile bu haksızlıktan. Nasılsa kartı gören "mimli" Kazım, Galatasaray paramparça olmuş, yönetimi kendini kurtarma derdinde, maçın hakemi memleketin güvenilir hakemlerinden...

Maçtan ve karttan ziyade bu hafta konuşulacak olan konu, Bülent Ünder'in Pino'yu "ruhsuzlukla" suçladığı açıklamaları olacaktır... Kimileri hocanın televizyon kameralarına böyle bir açıklamanın yanlışlığına değinirken, kimileri de topçuların "biletinin kesilmesini" doğru bulacaktır...

Oysa benim takıldığım nokta Bülent Ünder ile çıkılan iki maç ve sonrası yaşanılanların Hagi'nin haklılığını ortaya çıkarması oldu. Antalyaspor maçında kaleye geçen Ufuk'un yaptığı hatalar ve tereddütler sonrası bu gece kaleyi tekrar Zapata alırken, Bülent Hocanın gelir gelmez Hagi'nin en eleştirilen yanı olan Neill-Cana bölge rotasyonuna el atıp, kamuoyunu memnun edecek şekilde Arnavut topçuyu orta sahaya çekince de Galatasaray, Antalyaspor önünde top yapamaz oldu, rakibini zorlayamadı bile...
Bu gece ise Insua'nın neden oynamadığını daha iyi anlamış olduk, tek isabetli ortası olmazken, ikili mücadelelerin de neredeyse hepsinde topu rakibe bıraktı Arjantinli futbolcu.
Ve Pino mevzusu ile kapatalım yazıyı...
Misimoviç üzerinden Hagi'ye sallayanlar, şimdi de Pino üzerinden Bülent Ünder'e yüklenecekler, oysa hocaların bu topçulara neden tavır takındıklarını düşünmeye zahmet dahi etmeyecekler. "Arma için, forma için oyna" diye bağırırken biz taraftarlar, hocaların futbolcularından arma ve forma için oynamasını istemelerini ve oynamayanları dışlamalarını neden yadırgıyoruz ki?
Galatasaraylılığı ile beğendiğimiz Abdürrahim Albayrak'ın Fenerbahçe maçı sonrası belki de kendisine Galatasaray adına en büyük mutluluğu yaşatmış Hagi'ye "Pino'yu neden oyuna almıyorsun? Galatasaray'ı mahvettin" diye çıldırmış gibi bağırması hala kulaklarımda. Peki, Bülent Hocanın bugün Pino'yu ruhsuzlukla suçlaması sonrası Hagi'nin de Pino'da aynı hareketleri görmesini neden düşünemedik de Hagi'ye salladık durduk...
Daha iki maç oynandı Hagi'den sonra ama onun yapmak istediklerini şimdi çok daha iyi anlıyoruz. "Zaman zaman" diyordu ya hoca, zaman kendisini haklı çıkarıyor şimdi...

Stat: Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena
Hakemler: Bünyamin Gezer, Orkun Aktaş, Mehmet Cem Hanoğlu
Galatasaray: Zapata, Sabri (Dk. 67 Pino), Gökhan Zan, Servet, Insua, Neill, Yekta (Dk. 5 Mustafa Sarp), Ayhan, Culio, Arda, Kazım
Trabzonspor: Tolga, Serkan, Giray, Glowacki, Piotr Brozek, Selçuk, Colman, Alanzinho (Dk. 61 Yattara), Jaja (Dk. 85 Ceyhun), Burak (Dk. 87 Pawel Brozek), Umut Gol: Dk. 81 Burak (Trabzonspor)
Kırmızı Kart: Dk. 74 Kazım (Galatasaray)
Sarı Kartlar: Dk. 23 Jaja, Dk. 53. Alanzinho, Dk. 82 Burak, Dk. 90+1 Colman (Trabzonspor), Dk. 24 Ayhan, Dk. 58 Neill, Dk. 63 Gökhan Zan, Dk. 90 Pino (Galatasaray)

Git


"Git"

Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar
Hadi git benden sana dilediğince izin
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin

Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın
Oysa ki hep yedekte hep elde var saymıştın
Hadi git ne bir adres ne bir hatıra bırak
Zannetme ki pişmanlık mutluluk kadar ırak

Ne vedaya gerek var ne de mektuba hacet
Git de allah aşkına bir selama muhtaç et
Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ bu düğüm
Her gece daha berbat daha vahim gördüğüm
Korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum
Sırf sana üzülüyor sırf sana acıyorum

Candan Ercetin

9 Nisan 2011 Cumartesi

Gaziantepspor Doka'nın Peşinde

Litex Lovech'in başarılı Brezilyalı oyuncusu Doka bugünlerde Gaziantepspor'lu yöneticilerin takibinde. Daha önce Litex'ten transfer ettikleri Beto ve Ivelin Popov'dan istedikleri verimi alan Antepliler, şimdi de turunculuların bir diğer başarılı oyuncusu Doka'ya kancayı atmış durumdalar. Bu hafta içi Bulgaristan kupasında oynanan Litex-Levski maçında izledikleri Doka'yı ( Seri penaltı atışları esnasında takımı adına penaltı da kaçırmıştı), yarın da CSKA karşısında seyredecek olan başkan İbrahim Kızıl'ın "adamları", Brezilyalı hakkında raporunu başkana ve Tolunay hocaya verecekler ve belki de seneye Türkiye Süper Liginde izleyeceğiz Doka Madureira'yı. Eski İstanbulsporlu Nesim Özgür'ün de menajerliğini yaptığı Doka, orta sahadan forvete yönelik oynamakta ve özellikle yaptığı asistler ile göz doldurmaktadır. Ligin devre arasında Trabzonspor'un da gündeminde olan Doka'yı, Antep'e Ivelin Popov tavsiye etmiş olmalı zira geçen sene Popov, Doka'nın asistleriyle az havalandırmadı fileleri...

Litex-CSKA Kapışmaları

Hafta içi oynanan Bulgaristan Kupası karşılaşmaları sonrası yarı finale kalan takımların kurası bugün çekildi ve finale bir adım kala Litex ile CSKA Sofya birbirlerine rakip oldular. Çeyrek finalde CSKA, zorlanmadan Cherno More'yi elerken, Litex ise Levski'nin Türk oyuncusu İsmail İsa için dramatik olan maçta Levski ile 1-1 berabere kalıp penaltılara giderken, İsmail'in kaçırdığı penaltı atışı sonrası yarı final vizesi alıyordu. Pazar günü Bulgaristan A Grupanın 21. haftasında da karşılaşacak olan iki ekip, 10 gün sonra da finale kalabilmek adına bir kez daha kozlarını paylaşacaklar. Turuncu-beyazlı Litex, Bulgaristan Liginde ikinci sırada bulunan Levski'nin önünde 8 puan farkla lider ve kupayı da alıp çifte şampiyonluk yaşamayı beklerken, CSKA Sofya ise kötü başladığı 2010-11 sezonunu en azından Bulgaristan Kupasıyla kapatma hesapları içinde. Bu arada Litex'i başarıdan başarıya koşturan teknik direktör Luboslav Penev için bu kadar kısa sürede eski takımına karşı iki maça çıkmak oldukça zor olsa gerek... CSKA taraftarının efsanevi oyuncularını onurlandıracağını beklemekteyim hem bu pazar hem de yarı final maçında...
Yarı finalin diğer karşılaşması ise Slavia ile pirin arasında oynanacak...

Stoichkov, Barcelona'nın Yeni Hocası Mı?


Sevilla ve Atletico Madrid'ten teklifler alan ve Haziran 2012'ye kadar sözleşmesi olmasına rağmen bu yaz başı görevi bırakacağını açıklayan Barcelona B takımı teknik direktörü Luis Enrique'nin yerine Katalanların ikinci takımını kim çalıştıracağı sorusuna cevap aranırken, Sport gazetesine göre göreve gelmesi en güçlü adaylardan biri Hristo Stoichkov iken diğer talipliler Jose Mari Bakero (Lech Poznan Teknik direktörü), Juan Carlos Unzue (Rijkaard ve Guardiola dönemlerinde kaleci antrenörü olarak Barcelona'da görev aldıktan sonra şimdi Numancia takımını çalıştırmakta), Sergi Barjuan (Barcelona genç takım hocası) ve José Manuel Lillo(Pep Guardiola'nın yakın arkadaşı)...
İspanya ikinci liginde üçüncü sırada bulunan Barcelona B takımının başına kim gelirse gelsin, Katalanların tek dileği Cruyff tarafından oluşturulan Barcelona felsefesini sürdürmesi. Barcelona'da 5 adet futbol okulu bulunan ve geçtiğimiz günlerde Guardiola'nın yardımcısı olacağı şeklinde İspanyol basınında haberler çıkan ve "Benim hayatım Barcelona ve şüphesiz ki Pep'in yardımcısı olmak bana gurur verir. Zamanın be göstereceği belli olmaz " şeklinde bu söylentileri yanıtlayan Stoichkov'un Katalanlarca çok sevilmesi kendisini bu göreve en büyük adaylardan biri olarak öne sıraya çıkarıyor...

8 Nisan 2011 Cuma

Hayatta Sarı-Kırmızı#1

Çöp Toplama Noktası @ Beyoğlu

Apartman @ Aksaray

Dur Düğmesi @ Taksim-Beylikdüzü Otobüsü

Bugünlerde 100. sayısı gazetele bayiilerinde satışta olan Galatasaray dergisinin ilk sayılarında belirli bir süre "sarı-kırmızı kareler" adlı bir köşe vardı. Günlük hayatta önlerine çıkan sarı-kırmızılı objeleri aynı kare içinde yakalayan okurlar fotoğrafları dergiye yolluyor ve o resimler de Galatasaray dergisinde yayınlanıyor, ben de her ay merakla bu resimleri bekliyordum. İlk digital makinemi de almamın en büyük nedenidir Galatasaray dergisindeki bu köşe: Ben de sarı-kırmızı fotoğraf çekip yollayacaktım. Araya askerlik girdi, amacımı erteledim, teskere aldım, geri döndüm ve baktım ki o çok sevdiğim köşe yayınlanmıyor artık dergide.
Çektiğim fotoğraflar elde kaldı, yollayamadım dergiye ama sarı-kırmızıyı yan yana aramaya hep devam ettim gezdiğim-gördüğüm yerlerde... Sonra "sarı kırımızı şeyler" adlı blogla tanıştım, oraya yollama kararım vardı arşivi, tembellik, iş güç derken hep erteledim, elde kaldı fotolar... Bu gece fotoğraf arşivini düzenlerken "sarı-kırmızı" adlandırılmış dosya tekrar karşıma çıkınca, blogta bu resimleri paylaşmaya karar verdim. Bundan sonra her hafta üç fotoğraf ile karşınızda olacağız, bakalım bir seri başlatıyoruz, umarım uzun soluklu olur... Sizin de paylaşmak istediğiniz fotolarınız varsa, kapımız sonuna kadar açık, bilesiniz...

Toprak Sahalarda Bu Hafta


Bölgesel Amatör Lige yükselme maçlarının Play Offları tüm heyecanıyla sona yaklaşırken, ikinci amatör lig maçları ise yeni yeni kızışmaya başlıyor...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Inter.2 - Schalke.5



  • Milano’ya gelirken asil dusuncemiz haftasonu oynanan AC Milan-Inter macina gitmekti. Yalniz buraya geldigimizde Italyanlara has ilginc bir uygulama ile karsilastik. Italya’da mac bileti alacak kisi kimlik ibrazini yaparak biletini aliyor ve bilette o kisinin ismi yaziyor. Ayni sekilde stad girisinde de kimlik kontrolu yapilarak bilet uzerindeki isim ile kendi ismi karsilastiriliyor. Dolayisiyla biletin uzerinde sizin isminiz yazmiyorsa maca girmeniz imkansiz. Derbi macinin biletleri haftalar oncesinden tukendiginden, "karaborsadan aliriz" diye dusunmustuk ama bu yontemle karaborsa bilet olayi Italya’da tarih olmus. Yine de stad cevresinde olaydan habersiz turistleri kaziklamak icin karaborsa bilet satanlar var, kesinlikle oltaya gelmemek lazim.
  • Italya Federasyonu bu yontemle karaborsanin ve futboldaki siddetin buyuk oranda onune gecmis. Tek dezavantaji bizim gibi sehir veya ulke disindan gelenlerin onemli maclar icin bilet bulma sansinin sifira yakin olmasi. Milano derbisine gidemesek de stad cevresinde derbinin havasini bolca kokladik. En cok garibime giden taraf mac oncesi Interli ve Milanli taraftarlarin ayni metro ile gelip, stad cevresinde birbirlerine karismadan kendi hallerinde takilabilmeleri. Dunyanin sayili rakiplerinden olan bu iki kulubun taraftarlarini bu seviyede gordukten sonra, bizim derbilerimizdeki goruntulerin bize ve bizim gibi birkac acinacak ulkeye ait oldugunu dusunmeye basladim.
  • Italyanlarla bizin bircok benzer yonumuz var. Stadin cevresinde ayni bizdeki gibi bol bol kofte ekmek benzeri yiyecekler, korsan atki formalar satan tezgahlar mevcut. Urun cesitleri cogunlukla domuz agirlikli oldugu icin uzaktan bakabildik.

  • Velhasil, derbi macinin ardindan kismet haftaici oynanan sampiyonlar ligi macina bilet bulmak oldu. Hani bizde genelde Galatasaray-Fenerbahce rekabetlerinde "birbirinizle ugrasacaginiza Avrupa maclarina enerjinizi harcayin" diye bir soz soylerler ya, derbiye bilet bulamayip, sampiyonlar ligi ceyrek finaline bilet bulabilerek aslinda burada da yerel rekabetin Avrupa'dan daha ciddiye alindigi sonucunu cikarabiliriz.
  • Stat, Avrupanin tarihi stadlarindan biri , icerideki akustik ve atmosfer gercekten muthis. Tribunler, Bernebeu'daki kadar olmasa da dik yukseliyor. 3 tribun 3 katli, maraton tribun diyebilecegimiz bir tribun 2 katli. Guzellikleri bir yana, stad zamana gore eski kalmis. 3.kata cikmak icin bilmem kac tane merdiven cikmaniz gerekiyor, cikamayacak durumdakiler icin yuruyen merdiven, asansor vs. yok. Tuvaletler eski, Sami Yen'deki tuvaletlerden farksiz. Dolayisiyla millet buldugu koseye ihtiyacini gideriyor ve her taraf malum koku ile kokuyor. Stadin bir elden gecirilmesi gerekiyor.
  • Taraftarlari incelemeye basliyoruz, Inter tribunlerinde kale arkasi 2.kattaki taraftarlar tezahurat ederken diger taraflar daha cok maci takip edip, cok atesli anlarda tezahurata katiliyor.

  • Schalke taraftari skorun da etkisiyle cok saglam bir deplasman tribunu ornegi verdiler. Ilk dakikada golu yemelerine ragmen tezahuratlarini her an duyurup takimlarini ayakta tuttular. İlk beraberlik golunde ve 3-2 galibiyeti getiren gollerde de mesalelerini yaktilar.

  • İşin ilginc tarafi Inter tribunun icersinde de maci Schalke formasiyla izleyen insanlar vardi ve bu insanlar skor Schalke lehine gelistikten sonra tezahurat da etmeye basladilar. Ama boyle bir durumda, sinir harbi icerinde oldugunu dusundugum Interlilerden en ufak bir soz veya tepki gelmemesi oldukca sasirtti beni. Futbol Avrupa'da artik izlenip keyif alinip gidilecek, uğruna herhangi bir catismaya girilmeyecek bir seviyeye getirilmis.

  • Inter haftasonu derbide yaptigi hatalarin aslinda benzerlerini yapti. Metzelder'in olmamasi defansı kalbura cevirdi, bir ara her gelen top gol olmaya basladi. Kaleci Cesar da aslinda maça iyi baslamisti ama sonra gercekten kotu goller yedi.
  • Inter taraftari 2-2lik ilk yarinin ardindan 2.yariya takimini bayagi atesleyerek basladi. Mac 4-2 oldugunda dahi taraftar hala takimina gaz vermeye calisiyordu. Sanirim cogunun aklında evlerinde 1-0 yenilmelerine ragmen deplasmanda galip gelinerek tur atlanilan Bayern Munih maci vardi. Ama ne zaman ki gercekten beni bile cileden cikartacak kadar kotu yenilen 5.gol geldi, sanki maç bitmis gibi herkes stadi terk etmeye basladi. Ama bu durumda dahi kale arkasinda bulunan Curva tribununden mac bitmeden stadi terk eden olmadi. Cefakar taraftar her yerde kendini belli ediyor.
  • Italyanlarda kadinlarin futbolu ilgisi oldukca yuksek. Tribunlerde ozellikle orta yasli kadinlari macin heyecanina kendilerini kaptirmis sekilde hop oturup hop kalkarken gormek mumkun.

  • Mac icersinde Inter'de Eto'o ve biraz da Sneijder takimini sirtlayan isimlerdi. Stankovic de aslinda iyiydi ama sanirim sakatlandigi icin ilk yarida oyundan cikartildi. Taraftarin Eto'o'ya karsi ozel ilgisi var. Ona ozel tezahurat yapiyorlar ve en kotu anda en kotu sutu atsa dahi alkisla destek veriyorlar. Bunun yani sira mac 5-2 iken Raul oyundan cikarken de Inter taraftarinin onu alkislamasi da ilginc buldugum bir baska hareketti.

  • Inter 4 gunde toplam 8 gol yedi. Sampiyonluk yarisinda ezeli rakibine yenilerek isi mucizelere birakti, sampiyonlar liginde buyuk olasikla elendi. Boyle bir ruh halinde bizim gozler ister istemez "Yonetim istifa" veya "Leonardo istifa" diyecek birilerini ariyor ama nafile. Mac sonunda taraftarin bir kismi stadi erkenden terkederek protestosunu gosteriyor diger kalanlar ise takimini alkislayarak soyunma odasina ugurluyor. Iste bizim anlayamayacagimiz bir tablo daha.
  • Interliler nasil Eto'o'ya ozel muamele yapiyorsa, Schalkeliler de icin de aynisi Raul icin gecerli. Mac sonu tum takimi ayri Raul'u ayri tribune cagirdilar.
  • Mac sonrasindaki trafik Italyanlarin bize benzeyen bir baska ozelligi. Arabayla gelme hatasında bulundugumuz staddan 2 saatte ancak cikabiliyoruz.

- Panoramik fotografı büyütmek için üzerine tıklayın-

5 Nisan 2011 Salı

Olmadı Şota


"Taraftarın kendi takımı aleyhinde bu kadar tepkisiyle ilk kez karşılaştım ve şaşırdım. Tribünlerde Galatasaray forması giyip küfür edenleri gördük. Maç sonrası oyuncuların da morali bozuldu. Verilen destekle artık en iyiyi yapacağız ve hedefimizden şaşmayacağız"

Yukarıdaki demeç Kayserispor teknik direktörü Şota'ya ait. Biz kendisinin samimiyetini inanıyor ve bu demecin içinde kötü niyet olmadığını biliyoruz lakin memleket medyasında "Galatasaray forması" kısmına takılıp, Şota'yı polemiklere sürükleyebilecek bir çok kişinin olduğunu da hocaya birileri açıklamalı, en başta Süleyman Hurma bu işi yapabilir.

Evet, o tribünde Galatasaray formalı taraftarlar vardır, hatta ilk takımları Galatasaray olan da vardır, Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı olanların olduğu gibi. Kayserispor'un renk benzerliğinden dolayı da maça Galatasaray forması ile gelen de olabilir, bu da doğrudur lakin sadece küfür eden ve yuhlayan ya da provoke eden bu arkadaşlar değildir. Kayseri şehri yıllardır birinci ligde, yeni adıyla Süper Ligde yer almasına rağmen, Bursa'da olduğu gibi bir tribün kültürü oluşturamadı, Anadolu'nun bir çok yerinde olduğu gibi başarı odaklı taraftarlar sürekli şampiyon olan İstanbul takımlarını tutmayı yeğlerken, Kayseri'de de maç oldukça, takım iyi gittikçe stada gelmeyi sürdürdü... Son yıllarda internetin hayatımıza girmesiyle futbolseverler de dünyada ve memleketteki tribün gruplarını daha yakından tanıma fırsatı bulup, kendi lokal takımlarını desteklemeye başladılar ve deplasmanlara da giden Çılgınlar ve Kapalı Kalearkası gibi gruplar oluştu Kayseri şehrinde. Bu arkadaşlar ve bir kaç dernek dışında hala Kayseri şehrinde tamamen "memleket takımını" tutan bir kitle oluşmadı. 1 lira bilet ve yanında yapılan kuru pasta ikramları ile stadın doldurulmaya çalışılması bunun bir ispatı değil mi? Ve söz konusu "seyirci" de ne zaman ne yapacağını bilmez, takımı da yuhlar, rakip takım gol attığında "üç üç üç" diye de bağırır, "herkes gider biz kalırız" şeklinde manasını bilmediği tezahüratlar da yapar... Çünkü müşteridir onlar ve müşteri de parasının karşılığını almak ister...

Şota Kayseri'de sezona iyi bir başlangıç yaptı, takım içinde iyi bir hava yakaladı ve ligin üstlerine oynayan bir takım yarattı. İşler de iyi giderken, kimseden "cızırtılı sesler" çıkmadı ama bir kaç mağlubiyet sonrası müşteri başladı homurdanmaya. İlk tepkiler futbolculara oldu lakin zamanla Şota da nasibini alacaktır bu yuhlamalardan, Tolunay Kafkas'ın yaşadığı gibi... Süleyman Hurma'dan medya ve demeç dersleri alırken Şota, Tolunay Kafkas da Kayseri stadındaki taraftar profili hakkında bir bir kaç kelam edebilir Gürcü hocaya...

Sultanlar Finalde


1-0 önde başladığımız Panküp Kayseri Şeker serisi de 3-0'la sona erdi. Artık Finaldeki rakibimizi bekliyoruz. Sultanlar şu ana kadar üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirdiler. Ligi 1. sırada bitirdiğimiz için finallerde saha avantajı elimizde olacak. 3 galibiyete ulaşanın şampiyon olacağı bu zorlu mücadelede sahamızdaki her maçı 12.000 seyirciye oynama isteklerini belirtti koç "Ceyhun Yıldızoğlu." Şampiyonluk yolunda onları kırmayız değil mi sevgili Galatasaray'lılar?

Tam Sopalık


Balotelli, Maseratti'sini park ederken, kaldırma çıkıp, önündeki sokak lambasına geçirince, Manchester Unired'li olması muhtemel arkadaş da "yumruk mesafesine" yaklaşıp, "Bu kaç?" işareti yapmış...
O anda Balotelli, o arkadaşa "sağlam bir sopa atmamışsa" kesin kafası güzeldir...

Antalyaspor:3-0:Galatasaray


Frank Rijkaard...
Gheorghe Hagi...
Bülent Ünder...
?
?
?

Stat: Mardan Antalyaspor
Hakemler: Özgür Yankaya, Serkan Akarca, Asım Yusuf Öz
Medical Park Antalyaspor: Ömer, Erkan, Ali Turan, Deniz, Yenal, Kerem, Uğur(Dk. 75 Sedat), İbrahim Dağaşan, Tita, Necati, Mehmet Yılmaz (Dk. 65. Ali Zitouni)
Galatasaray: Ufuk, Neill, Servet, Serkan, Hakan Balta, Yekta, Cana, Stancu (Dk. 77 Aydın), Kewell, Arda (Dk. 81 Mustafa), Pino (Dk. 46 Barış)
Goller: Dk. 31 Erkan, Dk. 58 ve 70 Necati Ateş (Medical Park Antalyaspor)
Sarı kartlar: Dk. 15 Ali Turan, Dk. 82 İbrahim Dağaşan, Dk. 88 Lucas Neill (Medical Park Antalyaspor), Dk. 30 Arda, Dk. 45 Serkan, Dk. 69 Ufuk (Galatasaray)

3 Nisan 2011 Pazar

Sen Üzülme Cüneyt Kaptan

"Takımlardan biri Galatasaray, rakibi hiç hatırlamıyorum, Galatasaray iç sahada oynuyor, baskıyı kurmuş, gol için saldırıyor. Hakan Ünsal olsa gerek, belki de Ümit Davala'dır, ya da bir başkası. Ceza sahası dışından şutu atınca, önümdeki sandalyede oturan "Galatasaraylı" ayağa kalkıp 'Ben senin ananı s...yim. Sen oradan gol atacak adam mısın, lan!" diye basıyor kalayı "tuttuğu" takımın futbolcusuna. Aradan 10 dakika, belki 15 dakika geçiyor ve aynı topçu aynı yerden ikinci şutunda takımı öne geçiriyor. Yüzü kızarması gereken önümdeki "Galatasaray"lı sevinçle ayağa fırlayıp 'İşte olum sen busun! Buradan vuracaksın' diye bağırınca, kahvehaneyi bir hışımla terk etmiştim"

Galatasaray futbol takımı kafilesi pazartesi günü oynayacağı Medikal Park Antalyaspor maçı için maçın oynanacağı kente maçın havasına girmek niyetiyle bir kaç gün evvel gidip Antalya'ya havaalanına indiğinde "en fazla 10" taraftarın küfürlerle karışık protestosuna maruz kalınca yukarıda anlattığım anı aklıma geldi. Bu yaşanılanlar takımın "çiçeği burnunda" sportif direktörü ve teknik direktörünü de oldukça etkilemiş ki, Cüneyt Tanman Galatasaray televizyonuna açıklamalarda bulunmuş. Cüneyt kaptanın söyledikleri aşağıda, koyu harflerle işaretlediklerim dikkate değer:

Bülent Hoca’nın gelmesiyle farklı bir hava oluştu. Yani Bülent Hoca, Tugay ve ben sportif direktör olarak farklı bir hava getirdiğimizi düşünüyorduk. Bütün sakatlıklar ve cezalara rağmen buraya çok keyifli geldik. Çağlar Birinci ile Sabri Sarıoğlu sakatlıkları sebebiyle gelmedi. Onun dışında dört tane de cezalımız var. Culio, Gökhan, Kazım ve Baros. Yani buraya 6 kişiden yoksun geldik. Ama yine de moralliydik. "Antalya maçını kazanıp, rüzgarı yakalayacağız, Galatasaray’ın çocukları göreve geldi" dedik. Oyuncuların kaybettikleri güvenlerini kazandırmak üzere önemli çalışmalar yapıldı ama tatsız bir sürprizle karşılaştık. Havaalanında gerçekten Galatasaray taraftarına yakıştıramadığımız hareketler oldu. Şimdi eleştiriyi kabullenebiliriz. Mutlaka taraftarın hakkıdır ama yakın mesafeden, 2-3 metre mesafeden oyuncuların suratına karşı küfredenler oldu. Şiddet yasası çıktı diyoruz ama sadece yasa çıkarmak çok önemli değil, asıl olan saygı. Bu oyuncular iki gün evvel maç oynamışlar. Milli Takım’a büyük hizmet vermişler. Hizmet verdikten sonra da böyle 2-3 metre karşılarından küfür edilmeyi hiç hak etmiyorlar. Ayrıca Galatasaray taraftarına da şunu söyleyeyim; herkes Galatasaray’a vuruyor. Galatasaray’da sıkıntılar vardı. Kongre bu sıkıntıları çok net olarak gösterdi. O stresi attık artık. Galatasaray taraftarı sahip çıkmalı. O zaman biz de bırakalım gidelim. Niye geldik biz buraya? Ayıptır, günahtır, yazıktır.

Dışarıda öyle bir porte çiziliyor ki; Arda kötüdür, şudur budur. Arda’yla ben iç içe yaşıyorum. Boş kağıda imza atıyor. Taraftara önce bunu söyleyeyim. Sakat olmadığı dönemde top mu oynamadı ne yaptı bu çocuk? Bir rüzgara kapılıp Türk futbol tarihinin en büyük yıldızlarından bir tanesini yok etmeye çalışıyoruz. Ayrıca şunu da söylemek istiyorum; bu takımın hepsini göndermeniz mümkün değil. Bu takımdan en az 10 kişi seneye de mücadele edecek. Yeniden önemli hedeflere gidebilmek için bu kadrodan oyunculara da ihtiyacınız var. 8 maç kalmış Bülent Ünder gelmiş, Cüneyt Tanman gelmiş, Tugay’ınız burada. Nedir bu? Ne yapmamız gerekiyor, ben gidip konuşayım. Kongre de olmuş. Her şey bitmiş. Orada her şey söylenmiş. Galatasaray’a yakışır işler olmuyor. Ben eski bir kaptan olarak hakikaten yakıştıramıyorum. Biz de bırakalım gidelim o zaman. Nedir bu yani? Galatasaray’a kim sahip çıkacak?

Biz bu psikolojide olduktan sonra oyuncuların ne durumda olduğunu anlayabilmek benim için hiç zor değil. Onun için lütfen diyorum. Bu tavırlar bu hareketler Galatasaray’a hiç yakışmıyor. Galatasaray’a biraz sahip çıkalım 8 tane maçımız var. Seneye önemli hedeflere gideceğiz. Bu kadronun içinde oynatacağımız oyuncular var.

Sportif direktörlük hiç önemli değil. Ben scouting ekibinin başına geldim her şeyi bıraktım. Cüneytlik falan önemli değil ama bu zor dönemde takımla beraber olmak istedim. Benim hedefim sportif direktörlük gibi noktalarda olmak değildi. Bu dakikadan sonra da umurumda değil. Biz burada bir şeyleri üstlendik ama hiç ummadığımız bir şekilde karşılandık. Oyuncular hak etmiyor. Bu oyuncular ülkenin Milli Takımı’na hizmet etmiş futbolcular ve pazartesi günü de çıkıp Galatasaray’a hizmet edecekler. Biz bunun altyapısını hazırlamaya çalışıyoruz. Oyunculara bunu aşılamaya çalışıyoruz ama yaşadığımız olay hoş değil. Galatasaray taraftarından özellikle rica ediyorum takımına biraz sahip çıksın çünkü her taraftan vuruluyor takıma. Sahada hakemler gerçi hakemlerle ilgili çok açıklama da yapmak istemiyorum. İstediğim kalan 8 maçta takıma sahip çıksınlar. Biri deplasman bir tane de seyircisiz oynayacağız. Herkes biraz sabırlı olsun. Gelecekte gerçekten Galatasaray’a layık olacak takımlar kurulacak, başarılar gelecektir. Biz 14 yıl şampiyon olamadık ama bu kadarını yaşamadık.
"Biz 14 yıl şampiyon olmadık ama bu kadarını yaşamadık"... Cüneyt kaptanın son cümlesi "kapak" olmuş yeni yetme Galatasaray taraftarına... Hagi giderayak, Cüneyt'in bu demecine yakın sözler sarf ettiğinde, hocanın pek haklı olarak söylediği "Galatasaray küçülüyor" sözüne takılıp, esas mesajı almadan, Galatasaray'a büyük başarılar kazandırmış "Profesörü" "hain" ilan ettiler. O yetmedi, Galatasaray'da büyümüş, Galatasaray ruhunu bir çoğumuzdan iyi bilen Arda'yı bir kaç yazar-yorumcunun "gazıyla" istenmeyen adam ilan ettiler... Futbolcuları suçladılar, "satıcı" dediler, kelleleri istendi... Yönetim "istifa davet" edildi, yerine kim gelecek hiç ama hiç bilemediler... Peki, herkesi suçlayan taraftar bu süreçte ne yaptı? Fenerbahçe maçı öncesi yapılan koreografiyi bile saklayamadı, gece gündüz bu gösteri uğruna emek sarf eden arkadaşlarına ihanet etmedi mi?

Çok mu seversiniz protestoyu? O zaman senin takımına turuncu, mor, pembe formalar yapılıp, ruhu elinden alınırken çıkıp bas bas bağırsaydınız. Senin tarihine geçmiş efsanelerin "tukaka" edilirken, çıkıp meydanlara bağırsaydınız. Sizin Galatasaraylı olmanıza neden olan maçların yaşandığı Ali Sami Yen'in koltukları kırılıp, sokaklara televizyon kameraları önünde şov maksatlı atılırken çıkıp meydanlara bağırsaydınız. Galatasaray'a ruh kazandıran Cevat Hoca görevden alınırken çıkıp meydanlara bağırsaydınız.

Bu yazıyı aslında yazma niyetim yoktu, o protestoyu da hiç önemsemedim lakin Cüneyt kaptanın sözlerini resmi siteden okuyunca, üzüldüm ve düşüncelerimi klavyeye döktüm. Biz blog vasıtasıyla sürekli yazıyoruz lakin bir kez daha aşağıdaki yazıyı okutmakta fayda var demek ki:

Biz öööle kendi hayatımızı efendi gibi yaşamaya çalışırken...ne biliyim...sağa sola salça olmadan... Belki en büyük keyfimiz...güneşin Allahına kadar vurduğu altın sarısı biramızı yudumlarken... Birbirimize aşk acılarımızı, ''pardon! gözüme toz kaçtı!'' hissiyatı içinde fısıldarken... Bacağımıza sürünüp duran bir KEDIYI okşarken, ''Ooluum bu KEDI hayvanı var ya, tekamül zincirinin en son halkası lan...BUDA'dan bile daha bilge lan bu hayvan!'' şeklinde naif muhabbetlerimizi yaparken... Kanımızı dökerek kurduğumuz ayyaş Cumhuriyetin en aşşağılık başkentleri Aksaray meyhanelerinde...ileri karakolları olan parklarda...gökte sadece sahici bi dolunay...elimizde güsel Marmara...şehirin götünde pireler uçuşurken ve biz terkedilen bir sevgili nasıl üşürse...işte ööle üşürken...ve daha onyedi...onyedi...on yedi...iken aşk konuşulur di mi...hayır...biz senin adını fısıldıyorduk Galatasaray...bunu hiç bilmeyeceksin! Gecenin cükünde...her Türkgh babası gibi ayyaş bi babanın sızmasını bekledikten sonra...yine boynumuzda sarı-kırmızı kaşkollar...yine aynı dolunayın altında buluşup...bağrında gecelemek için sana koşarken...içtiğimiz o güsel Marmaranın bile adın kadar içimizi ısıtamadığını hiç bilmeyeceksin Galatasaray! 1980'ler...sokağa çıkma yasakları...daha on yedi... on yedi...on yedi...bile diilken...geceleri...boynumuzda sarı kırmızı kaşkollar...elimizde sarı kırmızı pankartlar...bir militan gibi toplum polislerinden kaçarken... ve bütü yaşıtlarımız...geceleri...gayrımeşru bu şehrin gayrımeşru duvarlarına kahrolsun faşizm yazarken...biz geceleri aynı duvarlara...en büyük CIMBOM yazdık...ve bütün yaşıtlarımız...gündüzleri mütemadiyen fEbE iken...biz aleme inat seni sevdik... komik olan şuydu...tarihinin en zavallı dönemiymiş meğer...hiç şampiyon olamazdın o zamanlar...biz de zaten farkında diildik...hep güsel Marmaraydık çünki... daha on yedi...on yedi...on yedi...bile diildik...neden GAASSARAY? diyenlere... Because, GÜSEL MARMARAYLA GÜSEL GİDİYOR! derdik... ki...bunu hiç bilmezsin... Daha onyedi... onyedi...onyedi...bile diildim diyom...alooooooo? Ulan Gaassaray! söyleyecek o kadar çok şeyim var ki sana! Ulan! anlatacak o kadar çok hikayem varki Gasassaray! anam avradım olsun hiç bilemeyeceksin! Bu kediler var ya...çok enteresan hayvanlar abi...
(TribünDergi, Fergurel...)


2 Nisan 2011 Cumartesi

Preciado'nun Mourinho'ya Tokadı

''Mourinho benim hoşlanmadığım biri, bunu yüzüne karşı da söylerim. Eğer o sözlerini espri diye söylediyse kötü espri. Yok eğer Barcelona'dan birilerinin karşılık vermesi için ciddi söylemişse rezil biri ve kötü bir meslektaş. Eğer Madrid'de ona saygıyı öğretmezlerse ben öğretirim. O kim olduğunu sanıyor!'' şeklinde konuşmuştu Sporting Gijon'un hocası Preciado, Real Madrid'in hocası Mourinho'nun kendisini Barcelona'ya maç hediye ettiği şeklinde suçlamasının ardından...

Bu sözleri sarf ettikleri hafta belki Mourinho'ya haddini bildiremedi Preciado(1-0 mağlup oldular) lakin bu gece Bernabeu'da Real Madrid'i 1-0 yenerek hem Mourinho'nun kendi sahasında kaybetmeme serisine son verdi, hem de rakibine şampiyonluk yolunda sağlam bir çelme taktı... Saygıyı bilmem de haddini bildirdi Mourinho'ya Preciado...

Romario vs Renato



Brezilya'nın futbola kazandırdığı iki efsane Romairo ile Renato, bu kez aynı bayrak altında, farklı iki takım için, Dünya Kupasını bir kez daha kaldırmanın mücadelesini verecekler. Dünya Ayak Voleybolu Şampiyonasının yarı final maçında bu gece Romario'nun kaptanlığını yaptığı Brezilya 1 takımı ile Renato Gaucho'nun liderliğini yaptığı Brezilya 2 takımı finale çıkabilmek için yarışacaklar. Yarı finalin bir ayağında iki Brezilya takımı karşılaşırken, diğer finalist ise İtalya-Paraguay maçı sonrası belli olacak... Kimin kazanacağından ziyade, ortaya çıkan muhteşem hareketler için merakla izlendiğini düşündüğümüz turnuvada bir de sarışınlar-esmerler maçı yapılınca, Ipanema plajı tarihi günlerini yaşamış oldu...

1 Nisan 2011 Cuma

Kadın Basketbolu Üzerine


Uzun süredir ihmal ediyoruz kadın basketbolunu.(gerçi ben son zamanlarda aynısını bloga karşı da yapıyorum ya neyse) Özellikle Tamika'nın gelişinden sonra oluşan hava, sonrasında artan ve adeta tavan yapan özgüven takdire şayan. Hem kupada gösterilen muhteşem performans ve Final maçında verilen mesaj hem de ligin geri kalanında ve Playoff ilk turundaki oyun bizi -evet camia adına- çok mutlu ediyor. Tamika'nın gelişi adeta yapbozun eksik ve en önemli parçası konumunda kendine yer buldu. Galatasaray hem skorer hem de en üst düzey savunmacı bir oyuncuya sahip olarak özgüvenine kavuşmuş oldu. Işıl-Augustus-Catchings-Bahar-Fowles beşi ve rol oyuncularından oluşan bir bench iştahımızı kabartmıyor değil. Özellikle ilk beş adeta rakiplere parmak ısırtacak seviyede oyunuyor. Aman nazarımız değmesin.
Takımımız ligi birinci sırada bitirdiği için playoff'da her takıma karşı saha avantajı elinde olarak sahaya çıkacak. Hazır şampiyonluk yolundaki tüm rakipler kan kaybetmiş ve özgüven eksi yönde tavan yapmışken bu avantajın değeri 2-3 kat artmış görünüyor. Playoff ikinci turundaki rakibimiz Panküp Kayseri şeker takımı ve seriye ligdeki 2 maçı da kazandığımız için 1-0 önde başalayacığımızı belirtmemiz gerek. İlk maç ne zaman derseniz cevabı YARIN olur. Program aşağıda yazıyor ama Galatasaraylıların hafta sonu için yapılacak planlara en tepede yer vereceğini düşündüğüm bir maç olacağı kesin. Takımımıza yürekten başarılar diliyoruz.


Galatasaray Medical Park – Panküp Kayseri Şeker
Salon: Abdi İpekçi Spor Salonu
Tarih: 02.04.2011 Saat: 15.00
Yayın: Galatasaray TV (Canlı)

Hagi ve Söyledikleri

Galatasaray'daki teknik direktörlük görevinden ayrılan Gheorghe Hagi, ülkesine dönmeden önce Sabah gazetesine bir röportaj vermiş ve merak edilen konular hakkında açıklamalarda bulunmuş. Röportajda yer alan "Galatasaray'ın küçüldüğünü gördüm" cümlesine takılmış kamuoyu ve esas anlatılanları atlamış anlaşılan. Oysa Misimovic olsun, hakemler olsun, Tugay olsun, Hagi'nin söylediklerine kulak asmak gerekiyor. Bu arada hepimizin ortak görüşü değil miydi, Başkan Adnan Polat ve Adnan Sezgin'in Galatasaray'ı bugünkü duruma getirdiği, yönetimin iç çekişmelerinin Galatasaray'ın bu hale gelmesinde etken olduğu, hafta sonu yapılan Mali Kongrede yaşanılanlar, rakipleri güldürürken, Galatasaray'lıların yüzünü kızartmadı mı? Daha da ileri gidersek, bugün medyada dolaşan haberlere göre kongre süreci ve sonrasındaki belirsizlik, medar-ı iftarımız amatör branşları da sıkıntıya sokmuş ve sporcular gelecekleri hakkında endişelenmeye başlamışlar... Bunlar göz önündeyken, herkesin malumuyken, "Kral Çıplak" diyen Hagi mi suçlu?


"Benim en çok üzüldüğüm nokta beş yıl sonra tekrar geldiğimde Galatasaray'ın küçüldüğünü görmek oldu. Bu beni çok ama çok üzdü. Eski büyük Galatasaray gitmiş; yerine küçük bir Galatasaray gelmiş. Bunun en önemli sebebi bence iç kavgalar. Kulüp içindeki yapılan kavgalar her zaman camialara zarar verir. Ne yazık ki kimse bunu görmüyor. Güçlü olmak için önce kulüp içinde birlik ve beraberlik lazım. Ama gördüm ki Galatasaray devamlı içten yıkılıyor. Buna acilen çözüm bulmaları gerekiyor. Ben kalmışım, gitmişim çok önemli değil; önemli olan Galatasaray'ın büyüklüğü...

MİSİMOVİÇ ÇOK TERBİYESİZDİ, YOLLAMAKTAN ÇEKİNMEDİM

Küçük boylu Alex iyi oynadığımız derbide adeta bizi tek başına yıktı. Bu da kaliteli oyuncu farkı işte! Rakibimiz bunu da iyi kullandı oysa biz Fenerbahçe derbisinde galibiyeti çok haketmiştik.

Misimoviç kaliteli bir oyuncu değil miydi? Onu neden gönderdiniz o zaman?

Misimoviç çok sorumsuz bir futbolcuydu. Aynı zamanda terbiyesiz. Ne bana ne de arkadaşlarına saygısı vardı. Antremanlarda herkes çok çalışırken o çok gevşek ve yıldız futbolcu havasında ciddiyetsiz hareketler yapıyordu. Kaybettiğimiz maçlardan sonra kahkaha atıp gülen bir futbolcu benim gözümde sorumsuz biridir. Misimoviç "Garanti para alıyorum" deyip yan gelip yatımak istedi. Ben de buna müsade edemezdim Pişman da değilim. Galatasaray benim yuvam ne yaptıysam kulübüm için yaptım. Onun yerine 10 numara pozisyonunda Arda'yı düşündüm ama o da şanssız bir şekilde sakatlandı ve bunun acısını çok çektik. Gördünüz işte Arda, Avusturya maçında nasıl oynadı; adeta tek başına maçı kazandırdı. Arda kesinlikle çok yetenekli bir futbolcu onu çok aradım.

SOKAĞA ATILACAK PEÇETE DEĞİLİM

Başkan Polat "Gelecek sezon yoksun" deyince ben de hemen ayrıldım.

Galatasaray'la 1.5 yıllık sözleşme yapmıştım. Ancak başkanımız Adnan Polat'la son görüşmemizde bana "Sezon sonuna kadar kalabilirsin ama önümüzdeki sezon planlarımda sen yoksun'' deyince ben de görevi hemen bırakmayı uygun gördüm. Ben asla bir peçete gibi buruşturulup sokağa atılacak biri değilim. Benim ismim Gheorghe- Hagi ve benim bir saygınlığım var. Bu yüzden üzülürek de olsa görevimi erken bıraktım. Yoksa ben her zaman savaşmayı severim. Kolay kolay da teslim olmazdım ama olaylar benim üstümde gelişince savaşabilme imkanı da kalmadı. Karşılıklı saygı çerçevesinde görevimden ayrıldım. Başkan Adnan Polat'a ya da kulüp içinde bir başkasına kırgın değilim. Haksızlığa uğradım ama kimseyi suçlamıyorum. Medya bile her gün beni adeta astı. Oysa biraz saygı beklerdim. Onlar da hep gitmemi istediler ve gittim. Şimdi herkes mutlu olsun ama bunları haketmedim.

BENİ KOMİSYON ALAN HOCALARLA KARIŞTIRMAYIN!

Transferler konusunda çok eleştirildim. Başta da Stancu için! Stancu genç ve yetenekli bir oyuncu. Kimse ona zaman tanımadı. Yeni transferlerin her zaman uyum süreci vardır. Düşünün Chelsea Torres'e 50 milyon euro verdi ama 7 maçta hala golü yok. Torres kötü bir futbolcu mu; tabii ki hayır. Stancu 2 gol attı ama daha önemlisi saha içinde çalışkan ve özveriliydi. Benim transfer listemde Stancu yoktu. Kewell ve Baros forvette yeterliydi ama ikisi de sakat olunca listeye Stancu'yu ekledim. Zapata çok gol yedi ama hangi golde hatası vardı ki! Evet, doğru tek başına maç kazandıramadı ama yediği gollerde hatası yoktu. Sadece bir aydır idman yapmıyordu. Geçen sezon Romanya'da en iyi kaleci seçilmişti. Steaua Bükreş genç bir kaleci alınca Zapata'yı biz de bonservis ödemeden aldık. Bana yapılan bir diğer büyük haksızlık, benim transferlerden komisyon aldığım dedikodularıdır. Bu çok ayıp, ben Hagi'yim! Böyle şeylerle adımı lekeleyecek bir insan asla olmam. Bunu düşünmek bile bana yapılan büyük bir hakarettir. Beni başka teknik direktörlerle kimse karıştırmasın!

RİJKAARD'DAN İYİ TAKIM DEVRALMADIM

Galatasaray'da çalıştığım sürece çok haksız eleştiriler aldım. Ben Rijkaard'dan iyi bir takım teslim alıp, kötü yapmadım. Takım geldiğimde zaten kötü durumdaydı. Ben geldikten sonra sahada çok koşan bir takım yarattım. Önceden "Galatasaray sahada geziyor" diyenler sonra "En azından artık savaşıyorlar" demeye başladı. En önemli beş futbolcum hep sakattı. Kimse bunları görmedi. Arda gibi bir oyuncum sakatlığından dolayı benim hemen hemen hiç maç oynayamadı. Bir çok maça Baros'un sakatlığı nedeni ile forvetsiz çıktım. Kale önüne kadar topu getirip çok iyi işler yaptığımız halde golcü olmadığından sonuca gidemedik. Galatasaray'ın benim yönetimimde kötü oynadığı maç en fazla ikidir. Fakat şansızlıklar ve hakem hataları yüzünden birçok maçı kazanamadık.

HAKEMLERİ GEÇEMEDİK!

Özellikle hakemler Galatasaray'ı adeta doğradı. En az 8 net penaltımız verilmedi. Gösterilen ve gösterilmeyen bir çok kartlarla hep aleyhimize çalıştılar. Özellikle yeni stadımızın açılışında yaşanan talihsiz olaylar sonrasında bu hatalar daha da çoğaldı. Bu hatalar sahada ter akıtan futbolcularımı çok kötü etkiledi. Kaybettiğimiz bir maçtan sonra futbolcularım bana '' Hocam biz sahada herşeyimizi ortaya koyuyoruz ama hakemleri geçemiyoruz. Senin de bizim de emeklerimiz boşa gidiyor'' diye bana isyan ettiler. Haklılardı, cevap veremedim.

TUGAY'A BOZULMADIM

Futbolcularla ve Tugay'la kavga ettiğim çok yazıldı. Geçmişe dönüp bir bakın lütfen: Ben kiminle ne zaman kavga etmişim? Benim herkese saygım var. Tugay konusuna gelince o benim kardeşim gibidir. Çok sevdiğim bir insan asla onunla kavga etmedim. Ben ayrıldıktan sonra göreve devam etmesine de bozulmadım. Tugay doğrusunu yaptı.. O da benim gibi bu kulübü çok seven biri. Kaldığı sürece elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışacaktır.

KÖSTEBEKLER VAR!

Beni en çok şaşırtan takım içinde ne konuşuyorsak dışarı sızmasıydı. Biz eskiden büyük bir aileydik, yaşananlar Florya'da kalırdı. Bu kez gördüm ki, her şey bir gün sonra manşetlere çıkıyor. Bunlar bizi çok yıprattı. Herkes birbiriyle konuşmaya korkar hale geldi. Bunu önlemek için çok uğraştım ama başarılı olamadık.

31 Mart 2011 Perşembe

Sana Söz


"Senin koltuğuna oturanlar gaflet ve dalalet içindeyken,
Senin formanı giyenler, armanın asaletini taşımaktan uzakken,
Senin gözünle sarı-kırmızıyı sevenler, aşk acısını yaşarken
Sana söz...
Sana söz yine baharlar gelecek,
Yaktığın ateş hiç sönmeyecek...

Bu sene 5.si yapılan Murat Elsaleh fotoğraf yarışmasında finale kalan 10 resim arasında ultras/Movement blog olarak yolladığımız "Sana Söz" adlı fotoğrafımız da yer almakta. Her şeyin kötü gittiği bir sezonda, üstüne de iç sahada kaybedilen Fenerbahçe maçı sonrası Galatasaray müzesine uğrayıp, o şanlı tarihin kokusunu ve ruhunu bir kez daha içimize çekip, bu yaşanılanları müzenin penceresinden izler gibi duran Ali Sami Bey'e söz verirken, başarıyı simgeleyen kupalarla beraber "anı" yakalamışız...

Oylamada "Sana Söz" fotomuza oy vermek için buradan buyurun...

30 Mart 2011 Çarşamba

Müşteri Böyle Olur


Çıkarsan yedek takımla, taraftar pardon müşteri de parasını ister!

Arda da Bizimdir, Kewell da Bizimdir...

Avrupa'da kupalar almış, Barcelona'ya total futbolu yerleştirmiş Hollandalı Rijkaard Galatasaray'a gelince malum kişilerin "paçaları tutuştu", bir de yanında Neskeens olunca "korku ve haset imparatorluğu" tavan yaptı memlekette. Ses edilmedi ama içleri ağaç kovuğu gibi oyuldu, içten içe göçtü... Takım kazandı beklendi, takım kazandı susuldu, takım kaybetti ve çıktı ortaya"malum" kişiler... Sabotaj, şantaj, ihanet kelimeleri edildi, atıldı futbolcular taraftarın önüne... Gitti Rijkaard geldi Hagi, ilk maçında cesurca oynattı takımı, "tıstırdı" malum kişileri... Beklendi, beklendi ve Galatasaray tribünlerinin sevdalısı Hagi'nin ilk tökezlemesinde yine ortaya çıktılar malum kişiler... "Ciga" gitti yetinmediler, Galatasaray lig ve kupadan koptu yetinmediler, yönetim çalkalandı yetinmediler, bırakmadılar bizi bizimle, bırakmadılar Galatasaraylıları kendi dertleriyle, hüzünleriyle...

Sadece biz taraftarı değil, sarı-kırmızının yetiştirdiği en yetenekli gençlerden Arda'yı da bırakmadılar kendi kendine. Bir gece sarışın, ertesi gece esmeri deyip, onunla bununla geçirmedi gecesini gündüzünü Arda, bir kız sevdi hepimiz gibi, delikanlı gibi de çıktı söyledi, tepki almak korkusuyla "arkadaşız" yalanlarına baş vurmadı. Bırakmadılar Arda'yı, gol kaçırdı Sinem yazdılar, sakatlandı Sinem dediler... Attılar taraftarın önüne Galatasaray'ın kaptanını... Dedik ya yetinmediler, yetinmezler diye, sarı-kırmızılı parçalıyı en çok sevenlerden olan Arda'ya "bilerek forma giymiyor" dediler, Galatasaray kaybederken, görevden kaçıyor yazdılar, okuttular, konuşturdular...
Arda ile açmışken taraftarın arasını, Hagi'den sonra belki de Sami Yen'i en fazla heyecanlandıran topçulardan Kewell'ı yok etmeye yeltenmiş malum kişiler... Utanmadan yukardaki manşeti atıvermişler...
Dünkü maçta Arda golü çakınca, "bunu da yazın" işareti yapmıştı ya, iyi kapak olmuştu malum kişilere. Maçtan sonra NTV televizyonunda Özgür Buzbaş bu hareketi kime yaptığını sorduğunda Arda Turan'a "Onu anlayan anladı" şeklinde cevap verdikten sonra, Özgür, Kewell'ın Arda ile ilgili olarak sarf ettiği "Arda ilk geldiğinde çok mutluydu, bizi güldürüyordu"sözlerini sordu. Bu arada okumayanlara hatırlatalım Kewell'ın demecini (ultras/Movement notu:Tek bir olumsuz kelime yok):

"Arda'ya, daha doğrusu bir oyuncuya tavsiye veremezsiniz. Sonuçta herkes çocukken futbola başlar ve ilerlerken kararlar verir. Yönetim Arda'yı kaptan yaptıysa bunu kabul edeceksiniz. Dünyada birçok genç kaptan var. Arda'nın çok iyi bir kaptan olduğunu düşünüyorum. Bu kulübe de kaptan olarak çok yakışıyor bence. Zor bir sezon geçirdi, çok sakatlık yaşadı. Arda bence buranın 1 numarası olduğunu gösterdi. Bu arada Arda çok da komiktir. Beni de ilk geldiğimde çok güldürüyordu. Mutluluk çok önemli. Mutlu olduğunuzda iyi olursunuz. Arda'nın da mutlu olmaya ihtiyacı var. Arda'ya yapıştırılan etiket ne olursa olsun, Arda kendi olmak zorunda. Arda çok yetenekli bir isim. Her an her şeyi yapabilecek bir oyuncu Arda."

"ARDA AVRUPA TECRÜBESİNİ YAŞAMALI"
"
Bence yapabiliyorsanız, kesinlikle her zaman Avrupa'ya açılmalısınız. Arda'da da Avrupa'ya giderek o tecrübeyi yaşamalı. O fırsat kaçmamalı. Avrupa, futbol için en iyi noktadır. O tecrübeyi yaşamalı."


Arda da cevabında, "Arda hep aynı Arda, buna sebep olanlar düşünsün" şeklinde bir cevap verdi ve fazla da uzatmadı. Bizler o malum işaret sonrası, bu sözlerin medyaya gittiğini düşünürken, bugün gazetelerde Kewell ismini görünce, malum arkadaşların hala Galatasaray ile uğraşmaya ne kadar hevesli olduklarını bir kez daha okumuş olduk...

Ey Galatasaray camiası, artık ayağa kalkmanın zamanı gelmedi mi? İç çekişmeler, protestolar, şahsi hesaplar derken, kulüp sahipsiz kalmakta, "çakallar ve sırtlanlar" bu fırsatları hiç ama hiç kaçırmamaktadır... Arda da bizimdir, Kewell da bizimdir, Toschak'lar ise sizindir...

Edit: Arda Turan da resmi sitede konuyla alakalı bir açıklamada bulunmuş...

29 Mart 2011 Salı

Şapka Çıkartalım Şapka


"Emre Aktaş: 2010 senesinde, 1.ligden (Adanaspor'dan) süper lige giden oyuncudur, yeteneklerinin farkına varsa milli takımda oynayabilecek topçudur, diye de anılır..." yazar Adanaspor taraftarlarının çıkardıkları Adanaspor Sözlüğü'nde...

Emre, bu gece o bahsedilen yeteneklerini göstermiş oldu futbolseverlere ve ayakta alkışlattı kendini...

Bu vesileyle Adanaspor'a ait her türlü yazılı evrağı bana yollayan Hakan Tabakan ve Şenol Yıldızdoğan'a bir kez daha teşekkürler olsun...

28 Mart 2011 Pazartesi

Huzur İçinde Uyu "Çarli"

Adının Kazım olduğunu bilmezdik, zaten bilen de pek azdır herhalde, herkes onu Çarli diye bilirdi Nevizade gecelerinde. Bir masa ortamı olduğunda, hele hele sarı-kırmızıyı yan yana gördüğünde elinde bir kadeh uğrardı Çarlı, "Cim Bom için şerefe" tokuşturmaya. Hani bazı mekanların adamları vardır, o hep orada kalacak zanedersiniz ya, Çarli de öyleydi, Sami Yen'den çok İstiklal'in, Nevizade'nin, Beyoğlu'nun adamıydı o benim için, belki de bir çoğumuz için. Nasıl Alpaslan Abinin hep Sami Yen'de bulunduğuna inanıyorsak, Çarli de bizim için hala Nevizade'de elinde kadehi ile dolaşmaya devam edecektir. Huzur içinde uyu "Çarli" Kazım Dalga...



Mahalle Takımı blogtan Nazmi Hasdemir'in Çarli ile ilgi yazdıkları da burada...

Bizim gibi adı Ramses'e çıkmış taraftarlar tanır hepsini. Hiç kimse kimsenin adını bilmezdi, hiç bir iletişim yoktu aralarında. Her biri bir takımın militanı, fakir, okumamış, varoş çocuklarıydı. Semt kahvelerinde takılırlardı en fazla, maç olmadığı zamanlarda. Maç; nerde olursa olsun gidilecek olan savaş alanıydı onlar için. Kavga etmeden, dayak yemeden, dayak atmadan geçirilmiş maça maç demezlerdi. Tribünlerde, büyük maçlarda, bir metre daha fazla yeri daha işgal edebilmek için en ön saflardaydılar. Kimi, Peygamber'di, kimi Öcü, kimi Limoncu'ydu, kimi Ölü.

Dönemin Kurtlar Vadi'si tribünlerdi. Şu resimdeki Çarli'ydi. Hepimiz çocuktuk, aynı yaşlardaydık ama Çarli o zaman adamdı. Yani yaşı büyük manasında, en cesaretlisi oydu, en önce o yerdi copu. Deplasmanlarda idi asıl hüneri. Gidilen şehrin takımının taraftarlarıyla dalaşırdı. Hiç sebep yokken bile kavga ederdi. Ankara'ya bir tren dolusu deplasmana gidiyorduk, koskoca tren Eskişehir'e gelmeden durduruldu onun yüzünden. Trenden inip kaçtı, kaçtığı treni Ankara Garında karşıladı. Eskişehir deplasmanından dönerken Çarli'nin çıkarttığı kavga yüzünden binlerce taraftar Bozüyük'te bekletildik. Metin Oktay kurtarmıştı.

Bir ömürünü tribünlerde verdi denir ya, Çarli kelime manasında bütün organlarını verdi. Yazmaya kalksam sadece benim hatırladıklarım 3-5 sayfa sürer, Sakarya'da sıcaktan iti gibi kavruluyorduk, tuvaletlerde bile su akmıyordu, Çarli tel örgüleri aştı, sahanın içinden diğer tribünlere daldı, kasalarca suyu attı bizim tarafa. Coplar yetişmeseydi, at sucuklu sandöviçleri de atacaktı. Dövdüler, sürüklediler, kurtuldu, koştu Sakarya tribünlerinin önüne, malum cinsel hareketini yaptı.

Yabancı takımlar geldiğinde işi takımın kaldığı otelin etrafında konuşlanmaktı. Sabaha kadar gürültü çıkarırlar, aklı sıra futbolcuları uyutmazlardı. Hele ki yabancı takımın taraftarı gelmişse vay hallerineydi. Leeds United taraftarı, Galatasaray taraftarlarının arasında Çarli namlı biri yaşadığını bilse İstanbul'a gelirmiydi. Gelse bile Taksim'de gezermiydi, gezse bile içip içip bizimkilerle dalaşırmıydı. Çarli'nin Kazım Dalga olduğunu o olaydan sonra öğrendik. İşin içinde varmı yokmu bilemiyorum ama gözaltına alınmıştı. Alınmamış olsa o büyük olayda ben nasıl yoktum diye gücenirdi.

Çarli, tribünlerde telef olanlardandı. Ciğer içkiye, uyuşturucuya dayanamadı. Verem oldu, siroz oldu, kanser oldu. Son maçta gördüm kendisini, 5 kuruş parası hiç olmadı zaten, şimdi yatacak hastane parasını toplamak için maçlardan önce mekanlarda geziyor. Bir tanıyan olursa yancılık ediyor, bir bira bir duble rakı veren çok olur nasılsa böyle ortamlarda.

Bu Çarli, Galatasaray'lı bir berduş, gariban, sürünüyor, sağlığı el verdiği an maça geliyor, gördüğümüz an anılara dalıyoruz. Öyle bir geçmiş zaman ki, dediğim aynıyla vaki.

27 Mart 2011 Pazar

"Kazansaydık Linç Edilirdik"

Futbola Penev ve Stoichkov'u izlerken aşık olmuşken, basketbol dendiğinde ilk aklıma gelen isim Naumoski'dir. Zaman gazetesinden Ahmet Uykan, Makedon oyun kurucu ile okunası bir röportaj yapmış, buyurun:

Basketbola ne zaman ve nasıl başladın?
Aslında 15 yaşına kadar futbol oynuyordum. Santrfordum ve penaltıları çok iyi kullanıyordum.. Daha sonra Skopje takımının basketbol hocası bir gün idmanıma gelerek "Sen futbolda değil, basketbolda daha başarılı olursun." diyerek benim aklımı çeldi.

Türkiye'ye yolun nasıl düştü?
Ben Türkiye ile ilk olarak Jugoplastika'da oynarken tanıştım. O dönem G.Saray ile eşleşmiş ve İstanbul'a gelme fırsatı bulmuştum. Fakat takım olarak Aksaray civarında kaldığımız otelin çok kötü olması ve maçı oynadığımız Spor Sergi Salonu'nun tahtadan yapılmış tribünleri, bakımsız hali beni hayal kırıklığına uğrattı. Daha sonra 1992 yılında Efes'ten teklif geldi. Bu kez İstanbul'un biraz daha geliştiğini, en azından Aksaray'daki otellerden daha modern otellerin de İstanbul'da var olduğunu görünce teklifi kabul ettim.

Daha ilk yılında (1993) Efes'le Avrupa Kulüpler Kupası'nda finale çıktınız ve Torino'da Aris'e 50-48 yenilerek kupayı kaybettiniz. Ne oldu da maçı kazanamadınız?
Genç bir kadromuz vardı. Buna rağmen finale çıkmayı başardık. Final maçından önce hocamız Aydın Örs, bir toplantı yaptı ve, "Finale kalarak büyük bir iş başardık. Kaybetsek bile önemli değil. Yeter ki fark yiyip rezil olmayalım." şeklinde bir konuşma yaptı. Ben ise bu konuşmaya çok içerledim ve Aris'i yenebileceğimizi, korkmadan oynamamız gerektiğini söyledim. Zaten maça da son saniyeye kadar ortaktık. Fakat belki de Aris'e kaybetmemiz bir bakıma iyi oldu. Çünkü maçı kazansaydık 6 bin fanatik Yunanlı taraftar sahaya inip bizi linç edebilirdi. Bizi ise seçkin insanlardan oluşan küçük bir taraftar grubu desteklemişti. Zaten Arisliler maç biter bitmez bize sandalyelerle saldırmıştı.

Senin kendine has özelliklerin ve stilin vardı. 30 saniyelik hücum süresinin 25'ini tek başına kullanırdın. Yine terini formanın askılı tarafıyla silmen hâlâ akıllarda...
İnanın bunlar için herhangi bir özel çabam olmadı. Örneğin 30 saniyelik sürenin ne kadarını kullanacağımı Aydın Örs belirlerdi. Ben sadece onun sahadaki beyniydim. Ayrıca çok terlediğim için alnımdan akan ter damlaları gözüme girerdi. Ben de terimi en kısa yoldan silmek için formamın askılarını kullanırdım.

Namık Polat adını alıp Türk vatandaşı olmana rağmen neden Ay-Yıldızlı formayı giymedin?
Aslında bu sorunun direkt muhatabı ben değilim. Zira bana Türk Milli Takımı'nda oynamam için ne kimse bir teklifte bulundu ne de böyle bir düşünce içindeydi. Halbuki o zamanki kurallar gereği 3 yıl aralıksız Makedonya milli formasını giymeyip Türk Milli Takımı'nda rahatlıkla oynayabilirdim. Bu da bana büyük onur verirdi.

Türkiye'nin dünya ikinciliğini nasıl değerlendiriyorsun? İkincilik seni şaşırttı mı?
Doğrusu çok şaşırdım. İlk 5'e gireceğini tahmin ediyordum fakat madalya alacağını hiç ummuyordum. Tabii burada oyuncular kadar Tanjeviç'in de büyük bir özverisi vardı. Bence takımın genç oluşu ve en önemlisi başarıya aç oluşları dünya ikinciliğinde büyük rol oynadı. Ancak bundan sonra Türkiye'nin aynı başarıyı tekrarlayacağından pek ümitli değilim. Çünkü oyuncular doyuma ulaştı.

Efes ve F.Bahçe Ülker'in Avrupa'daki performansını nasıl buluyorsun?
Her iki takım da beni hayal kırıklığına uğrattı. Aslında zengin bir kadroya sahipler. Aynı şekilde iki kulübün de geniş imkanları var. En azından Fenerbahçe Ülker'in ilk 8'e kalması gerekirdi.

Senin bir de ülken Makedonya'da milletvekilliği yaptığını öğrendik. Neden siyasete girdin, politikayla şu an aran nasıl?
Evet, 2002 yılında hatırını kıramayacağım bir arkadaşımın partisinden Üsküp'ten milletvekilliğine seçildim. O zamana kadar siyasetle hiç ilgim yoktu doğrusu. Meclis binasının, politikanın bana göre olmadığını gördüm. Çünkü milletvekillerinin mecliste neredeyse kavgaya tutuşmalarına rağmen dışarıda sanki hiçbir şey olmamış gibi birbirine sarıldıklarını görünce siyasetten soğudum. Zaten 4 yıllık milletvekilliği süresince sadece 7 kez gittim.

Seni ne zaman tekrar basketbolun içinde göreceğiz? Bu yönde teklifler alıyor musun?
Ben Efes'te dolayısıyla Türkiye'de Naumoski oldum. Bu yüzden Türk halkına kendimi hâlâ borçlu hissediyorum. Hedefleri olan bir kulüpten teklif gelirse bu defa sportif direktör veya genel menajer olarak Türk basketboluna katkıda bulunmak isterim. Teknik adamlık bana göre değil. Antrenörlük çok farklı meziyetler istiyor ve benim yapıma ters geliyor.

Blog Widget by LinkWithin