15 Eylül 2011 Perşembe

Zokora, Sneijder ile Karşılaşırsa

Bu gece Trabzonspor, başında hocası olmadan Inter'i deplasmanda yenip, tarih yazarken, maçın kahramanı kimine göre rakip golcülere geçit vermeyen kaleci Tolga, kimine göre hatasız oynayan Celustka ve Glowacki, kimine göre de topla buluşamasa da yaptığı boş koşular ile Inter defansını oyalayan Halil olmuştu... Oysa ki, galibiyetin esas mimarı Didier Zokora'dır bana göre. Maçın ilk saniyesinden, son düdüğüne kadar Inter takımının ataklarının beyni olan Sneijder'e kene gibi yapışan Zokora, Hollanda'lıyı oyundan soğutup, İtalyan takımının etkisiz bir görünüme bürünmesine neden oldu. Ne zaman ki Sneijder topu alsa, Zokora "tatlı sert" müdahaleleri ile hemen yanında bitiverince (Teknik yönü güçlü topçuların nefret ettiği şeydir, kendilerine sert giren ve pes etmeyen rakiple mücadele), Sneijder topu ayağından düşüncesizce çıkarmak zorunda kaldı ve bu da Inter'in "darmadağın" gözükmesinin sebebiydi. Halil'in volesi ve Celustka'nın golünden ziyade, maçın kilit anları Zokora ve Sneijder'in karşılaşmasıydı ki, skorun bizim lehimize olmasını sağladı Fildişi Sahilli oyuncu... Futboldan ekmek yemek isteyen genç topçular, bu maçı bir yerden mutlaka indirsin ve Zokora'yı izlesin sadece maç boyunca...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Futbol Savaştır


Ajax tribünlerinden "Futbol savaştır" koreografisi...

CSKA Sofya:3-0:Lokomotiv Plovdiv


Bulgaristan A Grupanın 5. hafta maçında CSKA Sofya, kendi sahasında konuk ettiği Lokomotiv Plovdiv takımını Platini, Moraes ve Delev'in golleriyle 3-0 mağlup ederken, 15 puanla liderliğini sürdürdü. Kırmızı beyazlılar oldukça baskılı oynadıkları ve Moraes'in bir asist 1 gol ile yıldızlaştığı maçta rahat bir galibiyet alırken, deplasman takımı ise hakem hatalarından yakınıyordu maçın sonunda. Saha içinde oyuncular arasında pek sıkıntı çıkmazken, taraftarlar arasında meydana gelen olaylarda 20ye yakın taraftar göz altına alındı. Bunların bazılarının maç içinde meşale yakması, bazılarının ses bombası bulundurması gibi suçlamalarla Bulgar emniyetine götürüleceği basında yazılan haberler arasında. CSKA'da işler şimdilik iyi giderken, maçta yedek bırakılan Zicu'nun bu duruma isyan edip, takımı karıştırdığı söylentisi Radukanov'un neşesini bozacak gibi görünüyor. Öte yandan, transferin son gününde Mersin İdman Yurdu'na transfer olmasını beklediğimiz ve maddi konularda anlaşamayan Delev, yine golünü atarken, piyasasını daha da katladı...
Bulgaristan A Grupada 5. haftada bir ilk de yaşandı ve lige yeni çıkan Svetkavitsa, Lokomotiv Sofya'ya 4-1 yenilirken, ilk golünü de atmış oldu, ilk puanı ve ilk galibiyetlerini de dört gözle bekliyoruz...


ЦСКА - Локо Пловдив 3:0
1:0 Платини - 19' 2:0 Мораеш - 36', дузпа 3:0 Делев - 66'
ЦСКА: Мболи, Крачунов, К. Стоянов, Бандаловски, Адемар, Янчев, Галчев, Платини (Якимов - 87'), Делев, Мораеш (Костов - 79'), Нелсън (Зику - 69')
Локо Пловдив: Лучини, В. Георгиев (Даксон - 80'), Венков, Родригес, Бенжелюн, Тодоров (Лукич - 46'), Компанучи, Златински, Лазаров, Сержиньо, де Карвальо (Драги Коцев - 10')

13 Eylül 2011 Salı

İstanbul BB:2-0:Galatasaray


Kulüp başkanı ve asbaşkanı şike yapmak ve teşvik primi vermek suçlamasıyla hapishanede yargılanmayı bekleyen ve bu nedenle UEFA tarafından Şampiyonlar Liginden men edilen Fenerbahçe hakkında kanunda belirtilen küme düşürülme cezasına 18 takımın yer aldığı Türkiye Süper Liginde Galatasaray dışındaki bütün takımın başkanlarının "ekonomik sıkıntıya girmemek" için "Fenerbahçe düşmesin" (Fenerbahçe özelinde Galatasaray ve Beşiktaş da aynı kategoride yer almakta) dediği bir ortamda "bazılarının ayrıcalıklı" başladığı ligin ilk maçında "uğursuz" Olimpiyat Stadında Belediyespor ile Galatasaray karşı karşıya geldi geçen pazar gecesi...

Bir önceki sezona Rijkaard ile başlayan, ardından Hagi'yi göreve getiren ve Bülent Hoca ile sezonu kapatan ve tarihinin en sevimsiz sezonlarından birini yaşayan Galatasaray, Fatih Terim'i tekrar vazifeye çağırıp, yaptığı transferlerle taraftarına umut dağıtırken, lige de galibiyetle başlamak istiyordu. Öte yandan Abdullah Avcı'nın mütevazi ve taraftarsız İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile yıllardır başardıkları görmezlikten gelinip, "Galatasaray'a karşı oynatmıyor takımını" eleştirisini yapanlara hoca geçen sezonki galibiyetin tesadüf olmadığını göstermek için iyi hazırlamıştı takımını...
Sezon öncesi oynadığı Liverpool, İnter ve Real Madrid hazırlık maçlarında "geçer not" alan Galatasaray, Fatih Hoca'nın "başını yiyen" Olimpiyat Stadındaki mücadeleye aslında iyi de başlamış ve rakibini hapsetmişti kendi kalesine ama Selçuk ve Melo'nun başlangıcını yaptığı ataklarda Hasagic'in kalesine topu sokacak "eleman" yetersizliği kendini gösteriyordu. Fatih Terim, transfer döneminde sürekli golcü arayışlarında bulunmuş, bu isteğinde ne kadar haklı olduğunu da Baroş sergilediği isteksiz oyunla gösteriyordu. İleri uçta tek başına yer alan Baros, güçsüz bir görüntü sergilerken, sonradan "kurtarıcı" olarak oyuna giren Sercan'ın ise takıma daha "çaylak" olduğu gözden kaçmamıştı. Galibiyeti getirecek golü atacak oyuncuyu transfer edemeyen Galatasaray, golü kurtaracak olan Dünyaca ünlü Muslera'yı getirince pek de "havalanmıştı" Galatasaray taraftarı. Haklıydılar da zira, Dünya Kupası, Copa America ve İtalya liginde ortaya koyduğu performans ile ismini futbolseverlere tanıtan Uruguay'lı kaleci maçta yaptığı kurtarışlar sonrası, devre biterken "şaka" gibi bir gol yiyince,taraftarlar ellerini başlarına götürürken, Fatih Terim sadece "tebessüm" etmekle kalıyordu.
Ummadığı anda geriye düşen Galatasaray, ikinci yarının ilk dakikalarında beraberliği arzuluyor ama istediğini bulamayınca da oyun İstanbul BBspor'un arzuladığı şekli alıyordu. Geriye iyi kapanan Belediye takımı, yeni transferleri Webo, Doka ve Visca ile önce Servet ve Gökhan, sonrasında Servet-Ujfalusi ikilisini rahatsız ediyordu. Bulgaristan liginden bildiğimiz Doka, kendini pek gösteremese de Webo izleyenlerden olumlu puan alırken, Galatasaray defansının da ilerisi için "tehlike sinyalleri verdiğini" de açığa vurmuş oldu. Özellikle attığı ikinci gol, Galatasaray'da "sol" taraf sıkıntısını gösteriyordu: Geçen sezonun "sınıfta kalanı" Hakan Balta ve sakatlanana kadar oyunda olup olmadığı belli olmayan Çağlar, kendilerine bir çeki düzen vermezse,Taffarel, Muslera'yı sola planjon yapmaya daha fazla çalıştırmalı...

Pişti oynarken, daha ilk elde "pişti" yapan rakibinin sırıtmasına "ilk elin günahı yoktur" deyiminde olduğu gibi, yarının ne olacağı bilemediğimiz Türkiye Süper Ligindeki ilk maçında mağlup olsa da, gelecek maçlar için ümit verdi...

Ne Yaptılar:

Muslera: İlk maçta "nazar boncuğu" diyeceğimiz yediği hatalı gole rağmen, yaptığı kurtarışlar ile CV'sinden örnekler sergiledi. Galatasaray'ın önceki yıllarda yaşadığı kaleci sıkıntısı son bulacak gibi...
Ujfalusi: İlk transfer edildiğinde, İspanya liginden gelen "kasaplık" şöhreti nedeniyle kendisine pek ılımlı bakmamakla beraber, hazırlık maçları ve Belediyespor maçında sergilediği oyunla "aramızdakı buzları eritti". Defanstaki vazifesinin yanında, bu sene bol bol ileri uçta yaptığı asistlerle adından söz ettirecek Çek futbolcu.
Gökhan Zan: Hiç beklemediği anda formaya kavuştu Gökhan ve Fatih hoca bu sezon kendisine bolca şans verecek gibi, tabii sakatlıklardan başını kaldırabilirse...
Servet: Webo ile boğuştu ama yıldıramadı Kamerunlu oyuncuyu.
Çağlar Birinci: Geçen sezon boşa harcandı, bu sezon yeni hocayla gelen şansı kullanırsa, kalır takımda, yoksa düşüşü fena olur. İlk maçta varlığı hiç fark edilmedi, topa dokunup dokunmadığı bahis konusudur...
Melo: Hırsı, mücadeleci yapısı ve genlerinden gelen tola dikine gitme kabiliyeti ile Fatih Hocanın en büyük güvencesi olacaktır. Pazar gecesi sahanın ayakta kalan topçularındandı Galatasaray adına. Belediyespor'lu topçuya kafa atmaya yeltenmesi de sezon içinde göreceği kırmızı kartlara bir ön işaret...
Kazım: Geçen sezon iyi bitirmişti ama bu sezona pek iyi başlayamadı. Kenarda kayboldu gitti, pek ciddi gözükmedi, soyunma odasında Fatih hocadan ilk fırçayı yiyen topçulardan olmuştur...
Sabri: Kaptanlık baskı yapmış gibi Sabri'nin üzerinde. Basit oynamak yerine, fazladan işler yapmaya uğraşınca, gereksiz şut atıldı, isabetsiz orta yapıldı, hatalı pozisyon alındı... Ama Sabri, yine de Sabri'dir, zor vazgeçilir...
Selçuk: Büyük beklentiler ile transfer edildi, ilk maçta da kendisinden çok şey istenildi, elinden geldiğince oynamaya çalıştı ama daha çok insiyatif almalı, takımı oynatmalı, bunları da yapacaktır zamanla...
Eboue: Fatih hocanın jokeri olacağa benziyor, zaten bu özellikleri dolayısıyla hoca da transferinde ısrarlı oldu. İlk maçta da üç değişik mevkide oynayarak bitirdi 90 dakikayı.
Baros: Oldukça zayıf bir görüntü sergiledi, pozisyonlara girdi ama son vuruşlar cılızdı. Oyundan çıktıktan sonra soyunma odasına gitme "fiyakasını" Fatih hocaya nasıl açıkladığını merak etmekteyim...
Yekta:Pek bir varlık gösteremedi, daha iyi oyunlarını biliyoruz...
Sercan: Takıma ısındıkça başarılı olacaktır, yeter ki İstanbul gecelerine akmasın.
Engin: Bazen oynar, maç çevirir, bazen oynamaz, sahada gezer durur, pazar gecesi 10 dakikada "oynamadı"...



Stat: Atatürk Olimpiyat
Hakemler: Özgür Yankaya, İsmail Şencan, Mehmet Can Hanoğlu
İstanbul Büyükşehir Belediyespor: Hasagic, Cihan Haspolatlı, Can Arat, Zayatte, Ekrem Ekşioğlu, Visca (Dk. 65 Gökhan Süzen), Holmen, Efe İnanç (Dk. 77 Tevfik Köse), Mahmut Tekdemir, Doka (Dk. 89 Taner Yalçın), Webo
Galatasaray: Muslera, Ujfalusi, Gökhan Zan (Dk. 46 Yekta Kurtuluş), Servet Çetin, Çağlar Birinci (Dk. 63 Sercan Yıldırım), Melo, Kazım Kazım, Sabri Sarıoğlu, Selçuk İnan, Eboue, Baros (Dk. 79 Engin Baytar)
Goller: Dk. 42 Efe İnanç, Dk. 82 Webo (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)
Sarı kartlar: Dk. 14 Zayatte, Dk. 66 Gökhan Süzen, Dk. 76 Efe İnanç (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)

Saygıyla Anıyoruz


METİN OKTAY !

1936 yılında Rumeli’den İzmir’e göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Metin Oktay, futbol topu ile olan ilk tanışmasını kaleme aldığı kitabında şöyle anlatıyor;

Yumuşacık, yusyuvarlak...
Hareketli... Ele-avuca sığmaz... Zıp zıp zıplar, yerinde durmaz.
Onunla ilk tanıştığım gün, ayakkabısının bağlarını bile kendi bağlayamayan yürümeyi yeni yeni öğrenmiş minicik bir çocuktum. O kocaman şişko gövdesiyle karşımda duruyordu. Bağlarını bile bağlayamadım ayakkabımla, ’Sen de nereden çıktın?’ der gibi vurdum ona...

Yolumun üstünde duruyordu çünkü... Çekilip gitmesini istedim...
Ben vururum, o gider...
O gider, ben giderim...
O ilk vuruşla birlikte, yolum da değişti, hayatım da...
Yolumun üstüne çıkan koca şişkoyu kenara attım ama, yola devam edemedim.
Onun peşinden koştum, ötelerde bir yerde beni bekliyordu.
Gittim, bir daha vurdum.”

Futbol yaşantısına 1951 yılında İzmir’in 1.Amatör Ligi ekiplerinden Damlacıkspor’da başlar. Burada 1 sene oynadıktan sonra Yün Mensucatspor’a transfer olan Metin Oktay, 1954 yılında Belçika ile oynanan ve 4-0 galip geldiğimiz Genç Milli Takım maçında ilk kez milli formayı giyer ve 2 gol atarak bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Aynı yıl aralarında Galatasaray, Beşiktaş ve Adalet’in de bulunduğu taliplerinin arasından İzmirspor’u tercih ederek profesyonel futbol yaşantısına merhaba der.Attığı gollere İzmirspor’da da devam eden Kral, 1954-55 sezonunda 18 maçta 17 gol atarak İzmir liginde takımının şampiyon olmasına büyük katkı sağlar.

Bu başarılı sezonun ardından takımlar peşine tekrar düşerler. Fenerbahçe 20 bin lira verir, Adalet 10 bin fakat onun aklına ve yüreğine kazınmış tek bir takım vardır. Her şeyin para olmadığını orada herkese gösterir ve yıllık 8 bin lira ve bir chevrolet marka otomobile Galatasaray’a imza atar. Dünyalar onundur artık. Çocukluğunda, Galatasaray İzmir’e geldiğinde okuldan kaçıp,hayranı olduğu bu takımın maçlarını seyretmeye giden o çocuk, şimdi bu şerefli forma için ter dökecektir.

19 yaşındaki bu genç delikanlı Galatasaray’daki ilk yılında 19 gol atarak gol kralı olur ve Galatasaray da aynı sezon İstanbul Profesyonel Liginde şampiyonluğa ulaşır. Galatasaray’da geçirdiği 6 yılda büyük işler yaparak, hem saha içinde hem de saha dışında centilmenliği, yardımseverliği ve profesyonelliği ile herkesin sevgilisi olur.
1961 yılında futbol macerasını İtalya’nın Palermo takımında sürdürmeye karar verir ve 2 yıllık imzayı atar. Sanılanın aksine gidişi, insanlarda inanılmaz bir üzüntü yaratır, “o muhteşem çocuk gidiyordur artık”. O dönem Galatasaray Kulübü Menejeri olan Gündüz Kılıç Metin Oktay’a duyulan sevgiyi ve bu transferdeki burukluğu Palermo başkanına yazdığı mektubun bir kısmında şu şekilde dile getirir;

“Hayır! Hudutsuz kederimin size kırılmaya kadar genişleyebileceğini düşünmeyin sakın. Zira serinkanlı düşünebildikçe biliyorum ki zamanı gelince azı diş eti yarar, çıkar. Su kaynayınca kabından taşar. Evlat da kısmeti çıkınca evden kaçar. Bütün bunlara da kimse mani olamaz. Kısmet dedim de aklıma geliverdi. Ne yalan söyleyeyim, size karşılık şimdi hakiki duygumuz da, sevgili oğlumuzu iç güveyliğine kabullenen zengin bir kayınpedere karşı duyulabilecek kekremsi hislerden pek de farklı değil doğrusu.

Ah sinyor! Belki, sizce basit bir mukavele ile bağladığınız o insanın size neler kazandırdığını ve kazandıracağını katiyen bilemezsiniz. Mükemmel bir futbolcu. Her sezon riyazi (aritmetik) bir katiyet gibi, söylediği kadar gol atan bir futbol kralı. Gençliğine rağmen inanılmaz derecede olgun, karakter sahibi bir insan. Herkese yardıma hazır bir hayırsever. Hayır, hayır, bütün bunlar hiçbir şey değil. Siz Palermo’ya hiçbir kulübe nasip olmayan muazzam bir taraftar kitlesi kazandırıverdiniz. Şimdi Palermo Union Sportiva’ya kalben bağlı otuz milyon Türk taraftarınız var, inanın.”

Fakat ne Metin Galatasaray’ı unutur ne de Galatasaray Metin’i. Kral, bir yıl sonra tekrar yuvaya döner. Döndüğü yıl Türkiye Futbol ligi tarihinde uzun süre konuşulacak, 38 gol atma başarısını gösterir ve takımının şampiyonluğunda büyük pay sahibi olur.
Futbol yaşantısı boyunca 10 kez gol kralı olan Metin Oktay 1969 yılında hem İzmir’de hem de İstanbul’da olmak üzere iki jübile maçı yaparak futbolculuk hayatını noktalamıştır. Bu maç, Metin Oktay ve Can Bartu’nun maçın son dakikalarında formaları değiştirip asıl takımlarına karşı oynamaları ile ölümsüzleşmiştir.

13 Eylül 1991 yılında talihsiz bir trafik kazası sonucu yaşama gözlerini yummuş, sevenlerini yaşattığı onca sevinçten sonra ilk defa üzüntüye boğmuştur.
Bir Galatasaraylı için Metin Oktay dendiği zaman akan sular durur. O, Galatasaraylılığın ne demek olduğunu yaşantısı ve yaptıkları ile herkese anlatan, Galatasaray efsanelerinden biridir. Galatasaraylının sevgisi, onun adı ile başka bir hal alır.

Ve o;

-Karısının “ya Galatasaray ya ben” tehdidine GALATASARAY cevabını verecek kadar SEVDALI,
-Başka takımların verdiği yüksek transfer ücretlerine rağmen düşük bir ücrete rağmen Tek Sevdasını tercih edecek kadar TOK GÖNÜLLÜ,
-Ezeli rakip taraftarlarının kendisine ettiği küfre karşılık, onların önünde saygı ile eğilecek kadar CENTİLMEN,
-Sakatlandığı zaman, secde ederek iki eli önde ’Allah’ım sen bacaklarımı koru’ diye dua edecek kadar İNANÇLI,
-Kendisine uzatılan boş çeki “Bizi sevenleri üzmeyelim baba, bizi sevenlere ihanet etmeyelim” diyecek kadar SADIK
-“Galatasaraylılık bir din gibi bir mezhep gibi yerleşmiş köklü bir inançtır. Bunun için Galatasaray’ı tercih eder, Galatasaraylılığımla övünürüm. “diyecek kadar Büyük Bir GALATASARAYlıdır, yeri asla dolmayacak bir sevdalıdır.

Bir Galatasaraylının gelecek nesillere aktarıp, öğreteceği en büyük derstir METİN OKTAY…

Saygı ve Sevgiyle Anıyoruz...


11 Eylül 2011 Pazar

Djokovic & Federer



Açıkça söyleyeyim Novak, benim sevdiğim bir sporcu tipi değil. Zaten Federer'i sevdiğim ve desteklediğim için de sanırım bir kat daha itici geliyor bana tarzı. Ancak dün öyle bir oyun oynadılar ki tenise doyduk desek yeridir. Novak 2-0'dan gelip maça ortak olmakla kalmadı, son sette 5-3 gerideyken, Federer 2 defa maç puanı için servis kullanacak durumdayken, bir de seyirci desteği Federer'den yana iken, Federer'in maç servisine öyle bir return ile karşılık verdi ki Federer yerinden bile kımıldayamadı. Sonra da seyircilerin bulunduğu tarafa gidip "hala onu mu alkışlıyorsunuz, siz şimdi görürsünüz" dercesine ellerini kaldırıp baktı. Sonrada oyuna dönüp, seti çevirerek maçı da kazandı. Sezar'ın hakkını Novak'a vermek lazım. Federer'in de geçen yıl olduğu gibi bu yılda maç puanına kadar getirip kazanamadığı maç sonrası artık takkeyi önüne koyup düşünmesi şiddetle tavsiye olunur. Novak adına olağanüstü bir geri dönüştü. Finaldeki rakibi ise Nadal oldu. Bir harika maç daha bizi bekliyor.

Ne Sürpriz Ama

Milliyet'in web sitesinde ilginç bir uygulama var, okurların haberi başlıktan öğrenmeleri yerine, çarpıcı bir başlık atıp, haberin ilk cümlesini gizemli tutup, okurların web sitesinde gezinti yapmalarını yeğlemek adına yazacakları haberi en sona saklıyorlar web editörleri. Bu bir stratejidir, hit alma yoludur, beğenen vardır, sinir olan vardır ayrı konu da, bazen komik duruma da düşmektedirler.

İşte, bugünkü haber başlığı:
"Kaptanlık sürpriz isme verildi"

Haberin ilk cümlesi de şöyle:
"Arda Turan'ın İspanya'ya transfer olmasından sonra pazubandın sahibi belli oldu. Fatih Terim ilk akla gelen isme kaptanlığı vermedi"

Galatasaray'da kaptanlık için Milliyet'e göre ilk akla gelen isim kimdir, bilemiyorum, tahmin de edemiyorum ama Galatasaray taraftarının Arda'dan sonra kaptanlık bandını ilk takacak isim olarak Sabri'yi her ortamda söylediğini "sağır sultan" biliyor. Hatta blogta yaptığımız ankette de Sabri, kaptanlığa açık farkla layik görülmüştü geçtiğimiz günlerde...

Peki, durum böyleyken, merak uyandırmak adına komik duruma düşmek Milliyet'e yakışıyor mu?

9 Eylül 2011 Cuma

Iıııııııh! Eaaahhh!


Reklam güzel ama biz de tam tersine anlamsız bir görüntü çiziyoruz. Günlerdir hep bir şeyler söyleyip konuyu "ama" ile başlayan ve sürekli iyi bir yanımızı ön plana çıkarmaya çalışan yorumlar yapmaya çalışıyoruz. Bizim iyi yanlarımızı düşündüğümüz kadar, takım maçları düşünmüyor sanırım. Sonuç eşittir, yazının başlığı... Yine maça iyi başladık 22-10 öndeyiz Nowitzki 3 faul almış daha ikinci periyodun ortasında. Bu sefer geliyor galibiyet dedik ama kabul etmek lazım ki bizim kafalar başka yerde. Kafalar gibi ayaklar da gitmeyince Almanya gibi takım geriden gelip size ecel terleri döktürüyor, sonra da maçı elinizden alıp gidiyor. Artık kendimizi kandırmayalım. 10/22(%45) ile serbest atış, 5/17(%29) ile üçlük ve %38 ile hücum ettiğimiz ve koca maçı 9 asist ile tamamladığımız sürece bizim kazanma gibi bir durumumuz olamaz zaten. Son periyot biz ağırlığımızı koyarız derken, Schwethelm adında, bizim gibi bu sporla kafayı kırmış kişilerin bile ismini böyle turnuvalarda hatırladığı bir adam, 3/3 3'lük isabeti ile 11 sayı atarak periyoda damga vuruyor ve biz onu gözümüzle bile savunmuyoruz. Yıldızımız dediğimiz adamlar sorumluluk alma konusunda hala düşünce aşamasında bir de. Sonra da birilerinin desteği ile (sözün gerçeğini dilim varmıyor burada söylemeye) çeyrek final lafları yapmaya çalışıyoruz. O iş bir kere olur zaten ve Sırbistan'ı bu oyunla bu dağılmış kafayla yenmek ne kadar gerçekçi tartışılır. Biz Bormio'ya kamp yapmaya kondisyon depolamaya gitmiştik. Kondisyonu depolamak yerine bitirmişiz. Üstüne kafaları da orada bırakmışız. Sırbistan'ı yensek de çeyrek finalde bir şey değişmeyecek çünkü değişseydi bu zamana kadar çoktan değişirdi. İnşallah yanılırım.

8 Eylül 2011 Perşembe

Fransa, Almanya ve Diğerleri


Polonya maçı ile dip yapıp İspanya'ya kök söktürünce işler biraz değişir diye ummuştum. İspanya maçındaki son periyot algısı, uzun yıllar hafızalarda kalacaktır. Garip bir takımız ve garipliğimiz şuradan geliyor ki, ne zaman ne yapacağımız hiç belli olmuyor. Marca gazatesi, ülkesinin takımı olan İspanya'ya ilk 2 maç sonrası "Olağan Şüpheliler" başlığını uygun görmüştü. Turnuva ilerledikçe onların algısı değişti belki ama başlığı tekrar bizim adımıza atmaları konusunda hiçbir sakınca yok. Çünkü başlığa uygun turnuvadaki tek takım biziz. Polonya yenilgisinden sonra 24 saat içinde dip-zirve eğrisi arasında gidip gel, sonra İspanya gibi bir takıma son çeyreğin başında yediğin sayıdan sonra, potayı inişe ve kalkışa kapat, kamerayı Vilnius'a çevirdikten sonra her şey yeniden başladı de ve oraya giderken Panevezys hediyesi olarak bir galibiyet ve bilumum iyi-kötü tecrübeler götür, sonra da Fransa'ya 3. çeyrekte teslim olacak bir oyun oyna. İnişler çıkışlar böyle kalsa iyi. Son periyot Fransa 3'lüğü bulup farkı 15 yapınca, yine kimliğe dön ve yine farkı kapatıp son topa getir maçı... İp üstünde yürüyen cambaz misali bir yalpalıyoruz bir toparlıyoruz ancak şu gerçek ki maç sonlarını felaket oynuyoruz. Son topu 5 saniyede oyuna sokamamak bir gevşekliğin göstergesi her açıdan. Maç içinde zaman zaman harika oynayıp ritim buluyoruz sonra da ritim bir anda bizimle olan ilişkisini kesip uçup gidiyor ve dağılıyoruz. Ayrıca bana göre araya boş gün girmesi hiç bir şekilde bize yaramıyor ve zaten bu turnuvada alarm seviyesinde olan hücumumuz da ritim kaybı yaşıyor. Bunları da geçtim de bu kadar dip yapılan bir turnuvada böyle geri dönüşler göstermek de akıl karı değil. Bizim seviyemizdeki kaç takım Fransa gibi takıma fark 15 iken dönebilir. Bence hiç. İşte anlamlandıramadığım ve "mental" olarak empati yapamadığım tek konu bu. Abiyane tabirle "o gazla" maçları süpürme ihtimalimiz de fazlasıyla var. Ancak bir yerde basiretimiz mi bağlanıyor, yoksa gazın getirdiği rahatlıkla biz nasıl olsa alırız buradan deyip fazla mı esnek davranıyoruz son toplarda bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa sonraki iki maçı kimliğimiz olan savunmamızla kazanabileceğimiz ya da bu turnuvada edindiğimiz "rahatlık psikolojisi" ile kaybedebileceğimizdir. İkisini de çok kolay yapabiliriz gerçekten ama ben birincinin gerçekleşeceğini ve Almanları rahat geçip, Sırplarla gerçek anlamda bir final maçı oynayacağımızı düşünüyorum.( Sırpların geçen seneden kalan çizgfi muhabbetini unutmadıklarını da hatırlatalım) Neyse yarın olsun, totemleri yapalım ben yanılayım, ritim bulalım ve kazanalım. İnancım tam, ama kredileri tükettik. Yarın, fotoğraftaki enerjiyi yakalamak ümüdiyle...

Engel Değil Mesafeler Aşkı Yaşamaya


Twitter'dan Bank Asya 1. Ligi'nin paylaştığı taraftar deplasman mesafe cetveli yukarda...
Mesafeler engel olmasın aşkınızın peşinden koşmaya...
Kazasız belasız bir sezon olması dileklerimle...


5 Eylül 2011 Pazartesi

Sercan Yıldırım Galatasaray'da (2)


Tanju Çolak'ın hikayesinden yola çıkarak Sercan Yıldırım'ın Galatasaray'a transfer olacağını yazmıştık 23 Şubat 2010 salı günü. Bu gece resmi sitede yer alan transfer haberi sonrası sizi o gün yazdığım yazıya götürmek istedim... Ne kadar da benziyor kaderleri değil mi?

***
Samsunspor alt yapısından yetişmişti Tanju, Karadeniz çoçuydu öz ve öz. Anadolu'dan çıkıp, İstanbul'a gelmekti hayali, bir de o zamanların meşhur "artisti" Hülya Avşar ile tanışmak. Tabii, Mercedes'e binmek ve benzin istasyonu açmak da bunun arkasından geliyordu... Bu düşlerle atıyordu gollerini kırmızı-beyaz formayla, attıkça attı, sonra da kapağı Galatasaray'a attı. Şimdilerin bir Ronaldo'su, bir Kaka'sı tipi yoktu Tanju'da, daha ağırdı ama golü koklardı, topun geleceği yeri bilirdi, meşin yuvarlak ayağına geldi mi de affetmezdi. Gollerini sıraladıkça İstanbul'da, gazetelere de manşet oluyor, posterleri duvarlarını süslüyordu Galatasaray'a gönül verenlerin. Sadece sarı-kırmızılı taraftarların değil, bir de Beşiktaşlı Hülya Avşar'ın gönlüne düşmüştü "kral" Tanju, artık iki meşhurun resimleri yer alıyordu Fotospor gazetesinde... Bir ailesi vardı Kralın ama bir de hayali Samsun'dan gelirken İstanbul'a, güzellik kraliçesiyle yan yana olmak, o düşü gerçekleşince Mercedes işine girdi ama girdi ve çıkamadı, krallığının bittiği yer oldu orası... Öncesi ve sonrası zaten herkesin malumu ama niye bu hikayeyi anlattık derseniz, yeni kralın yaşamının Tanju'yla olan benzerlikleri hafızamızı o geçmiş günlere götürdü... Bursa'lı Sercan'dan bahsediyoruz, öz ve öz Bursa çocuğu olan Sercan... Yeşil-beyazlıların alt yapısından yetişip, iki sezondur Bursa'da attığı gollerle İstanbul'luların dikkatini çekmişti Sercan Yıldırım, hemen transfer haberleri baş göstermişti basında. Ama Sercan, bırakmamıştı memleketini, hemen gidip, yok olmak istemiyordu İstanbul'da... Belki de menajerlik şirketinin ortaklarından Tanju Çolak'ın tavsiyesini dinlemişti... Biraz daha beklemeliydi ama sonrasını genç golcünün hayaline yerleştirmişti belli ki eski Kral: İstanbul'da bir takıma transfer, gol krallığı, Avrupa kupaları, ün ve şöhret... Zaten stili de benziyordu Tanju'ya, fiziki yapısı da... Özel yaşantısı benzemese olur muydu, bize göre olurdu ama tesadüf bu ya, Tanju'nun yasak aşkının kardeşi Helin Avşar'a aşık olmuştu Sercan Yıldırım... Eskiden gazeteciler kovalardı aşıkları bir kare fotoğraf çekebilmek için, günümüzün modern "kuşu" twitter, uçurmuş Sercan-Helin aşkını cümle aleme, zaten "kuşum" dememiş miydi genç açıklar birbirlerine... Eski kral ile yeni kral abla-kardeşe aşık olurken, Sercan'ın araba merakı ve hız tutkusu da benzemiyor muydu bu uğurda cezaevine düşen Tanju'ya... Peki bu kadar tesadüften sonra, biz her ne kadar Sercan Bursa'da kalıp, "bayrak adam" olsun desek de, başlıktaki cümle yabana atılacak cinsten mi, siz söyleyin bana?
***

Deng'den Hido'ya: "Maddi- Manevi" Hacı...


Dünkü garip yenilgimiz sonrası durumumuz "horoz-yumurta" polemiği kıvamında bir hal almıştı. Deng ve Freeland bir düşünelim demişler sanırım. Bütün totemlerimi yapıp maçı bekledim ve Britanya'lılar da büyük oyuncu olduklarını gösterip, yatmadılar. En önemlisi "büyük sporcu ve profesyonel nasıl olunur"u bir kere daha dünyaya ve özellikle Polonya'yı küçümseyen bizim takıma göstermiş oldular. Maçın sonunda Deng, Sine Büyüka ile röportajında asıl "maddi-manevi"nin ne olduğunu hatırlattı. "Hido ve Ömer aşık bana çok büyük bir iyilik borçlular." dedi. Sonuna kadar haklı da. Böyle bir şans bir daha yüz yıl beklesen gelmez. İyi kullanma ve bu gazla rahatlamış İspanya'yı yenme zamanı.Hayırlı olsun 2. tur...

4 Eylül 2011 Pazar

Hain Değilim

"İnsanlar benim para için Liverpool'a hainlik ettiğimi söylüyorlar ama gerçek bu değil, ben hala Liverpool'u seviyorum ve orada çok iyi arkadaşlarım var. Transferimle ilgili benim dışımda gelişmeler oldu ama bunları daha sonra açıklayacağım."
Raul Meireles
Chelsea'li Futbolcu
Liverpool'dan Chelsea'ye transferi sonrası "hain" suçlamalarına cevap verirken
"her kim ihanet ederse her zaman yalnız yürüyecektir"

It's The Football

Kendilerine "Küf" adını veren ve soayal konularla ilgili eylemleriyle adlarını duyuran bir grup Ankara'lı gencin Türk milli takımının Dünya Kupasına katılamaması sonrası Kavaklıdere'deki trafik levhaları üzerine takımın Bosna-Hersek maç kadrosunu yapıştırmaları eylemi... Fonda da Fatih Terim'in İngilizce açıklamaları...


Spas Delev Mersin İdman Yurdu'nda

Bulgaristan milli takımının ve CSKA Sofya'nın genç yıldızı Spas Delev'in bütün yaz hangi takıma gideceği merak konusu olmuşken, bir çok takımın ismi Delev ile anılmasına rağmen transfer sezonu bitmesine rağmen, genç oyuncu kırmızı-beyazlı takımdan ayrılmamıştı. Aslında, UEFA Avrupa Liginde gruplara kalmaları halinde, CSKA'lı yöneticiler de oyuncularını satmayı pek istemiyorlardı lakin Steaua Bükreş'e elenmeleri sonrası, UEFA'dan gelecek parayı da kaybedince, eldeki "değerleri" satma yoluna giriştiler ve Delev'i Mersin'e yollama kararı aldılar. CSKA'nın Metalurg Skopje'yı 3-0 yendiği maçın ilk golünü atan ve karşılaşmanın 66.dakikasında oyundan alınan Spas Delev, maçın bitmesini beklemeden soyunma odasına gitti ve yaptığı açıklamada takımının kendisinin transferi ile ilgili girişimlerde bulunduğunu ve büyük ihtimal Mersin yolunu tutacağını söyledi. Bulgaristan'ın İsviçre ile oynayacağı milli maç kadrosundan da çıkarılan Delev'in, bugün Türkiye'ye gelip, transferi sonlandırması bekleniyor. CSKA Sofya teknik direktörü Radukanov da Türkiye'de transfer pazartesi gününe kadar devam ediyor ve Delev de Mersin ile anlaşırsa transfer gerçekleşebilir şeklinde konuştu. Bulgar basınında yazılanlara göre Delev, devre arasına kadar kiralık olarak oynayacak Mersin İdman Yurdu takımında ve beğenilirse CSKA genç oyuncunun bonservisini verecek Mersin'e...
Bu transferin önünde son anda bir engel çıkmaz ve transfer gerçekleşirse, Mersin İdman Yurdu oldukça değerli bir topçuyu transfer etmiş olur...

3 Eylül 2011 Cumartesi

Litvanya Yenilgisi Üzerine...


Çok iyi oynayıp, çok da üst düzey mücadele ettiğimiz bir maçtan, malesef sonunu iyi getiremeyerek mağlup ayrıldık. Bu mağlubiyetle ilgili söyleceklerimiz var elbet. Ancak işi krize sokmanın ve dünyanın sonu gelmiş gibi davranmanın bir anlamı yok. Ev sahibi olan, ekol bir takıma son 2 dakikaya kadar adeta kök söktürdük. Litvanya taraftarı belki de uzun yıllardır böyle stresli bir maç yaşamamışlardı. Boğucu savunmamızla 38 dakika iyi mücadele ettik. Son iki dakikada ise en güvendiğimiz yerlerden, yani savunma ve tecrübeden darbeyi yemiş olduk. Ersan'ın kendisine gelip muazzam bir maç çıkarması hoşumuza giderken, tecrübeli oyuncularımızın basit hatalarına takılmak zorunda kaldık. Takım halinde attığımız 3/18 üçlük isabeti oranı ise belki de en çok belimizi büken olgu olarak karşımızda duruyor. Bu şartlar altında kabul edilemeyecek bir durum açıkçası. Ayrıca ikili oyun savunmasında da yine kötü olduğumuzu gösterdik. Saras'ın yaptığı 7 asistin 5'inin ikili oyunlar üzerinden gerçekleştiği ortada. Geçtiğimiz yıl dünya şampiyonasında bu konuda iyice uzmanlaşmıştık ama daha doktora seviyesine gelebilmiş olmadığımız ortaya çıktı.

Şans faktörü her zaman ev sahibinin yanındadır. Litvanya'da bunu çok iyi kullandı ve farkın açıldığı bölümlerde son saniyede basketbol tabiri ile "elde patladı" dediğimiz topları hep sayıya çevirmeyi başardılar. Bunların dışında ise Ömer Aşık'ın oyunda olmadığı dakikalarda sıkıntı yaşadığımızı, Hidayet'e daha fazla pozisyon hazırlamak zorunluluğunu ortaya çıktığını, her zaman çok iyi oynadığımız maç ve periyot sonlarını berbat oynadığımızı dile getirmemiz lazım. Hücumda bizim her zaman sabırla ve inatla uyguladığımız top paylaşımı ve penetre üzerine dayalı oyunumuzu, yine son periyotta unuttuğumuzu hatırlatalım. Kerem'in yaşadığı talihsiz pozisyonun takımı etkilediğini de düşünmüyor değilim. Kerem'in hali, dün gece bizleri inanılmaz derecede üzdü ve korkuttu. Neyse ki durumu gayet iyiymiş ve bugünkü antrenmana tedbir amaçlı çıkarılmamış.

Tüm bunlar işin kötü tarafı olarak görülebilir. İyi tarafının ise bana göre kötülerden daha fazla olduğunu belirtmekte fayda var. İkinci periyotta baskıyı artırdığımız dakikada 5,30 dakika sayı şansı vermedik Lİtvanya'ya. Ayrıca Litvanya gibi şutör ve her maçı ortalama 80'li sayılarla kazanmaya alışmış bir takıma 3 çeyrekte 51 sayıya izin vermemiz başlı başına meziyet. Ribauntlarda Ömer'in faul problemine ve Litvanya uzunlarına rağmen başa baş olmamız, verdiğimiz 10 hücum ribauntlarının 6-7 tanesinin hep en uzak noktaya sekmesi, yani Litvanyalılara gitmesine rağmen ikinci hücumları da iyi savunmamız, yay içerisinde %59 gibi bir ortalama ile oynayıp faul yüzdemizi de düzeltmemiz çok önemli artılar. Tüm bunlar bize gösteriyor ki maçın sonucunu belirleyenin yine bizim olduğumuz. Yukarıda değindiğim gibi; Litvanya gibi ekol olan, yüksek egolara rağmen ev sahibi avantajıyla açıklarını şimdilik ortaya çıkarmayan ve tüm şansın kendilerinden yana olan bir takıma karşı galibiyetin bizim hatalarımızla belirlenmesi bizim adımıza sevindirici. Bu hatalardan ders mutlaka çıkarılmıştır ve nazar boncuğu olarak bu yenilgiyi bir kenara koyarak ilerlemek gerekmektedir. Ayrıca bir gurup maçı olması dolasıyla kaybın çok az, kazancın çok fazla olacağını da unutmamak lazım. Biz üst düzey bir takımız ve her takımın böyle tecrübelere ihtiyacı vardır. Bir de Ömer Aşık'ın Javtokas'a yaptığı bloktaki gibi bloklara. Turnuva adeta yeniden başladı.

Haçlılar


Bulgaristan-İngiltere maçında İngiliz taraftarlar...

Ben Futboldan Fena Halde Soğudum

Maç izlemeden geçen koca bir yazdaki açlığımızı dindiren ulusal düzeyde iki mücadelenin olduğu Cuma gününde, bir de Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ile Spor Toto Süper Ligte mücadele edecek olan kulüplerin başkanları ve yöneticilerinin bir araya geldiği bir toplantı yapıldı İstanbul'da. Basket ve futbol maçları sonrası yapılan yorumları okurken, gazetelerin alt satırlarına düşen toplantı notlarına bir göz attığımda, yazılanlar eğer doğruysa, bu memlekette futbol sever olduğumdan utandım, nefret ettim, soğudum...
İşte Milliyet gazetesinin internet sitesinde toplantıda konuşulanlar ile ilgili yer alan bilgiler:

Toplantıda kulüplerin ikinci gündemi 14 Nisan 2011 tarihinde yürürlüğe giren şiddet yasası oldu. Şike ve teşvik soruşturması nedeniyle yasa gereği tutuklanarak cezaevine konan kulüp başkanı ve yöneticilerine öngörülen hapis cezalarının hafifletilmesi ya da kaldırılması talebinde bulunan kulüpler, konunun yeni yasama döneminde ele alınmasını talep etti. Kulüp temsilcilerinin, “Evet bu yasanın çıkmasını biz istedik ancak ciddi hatalar yapıldığını görüyoruz. Bu böyle devam ederse ileride kulüplere yöneticilik yapacak kişi bulamayız” dedikleri öğrenildi.

Sporda Şiddet Yasası çıktığından beri, tribünde, sokakta, maç içi ya da maç sonu meydana gelen olaylarla ilgili bir çok taraftar göz altına alınmışken, bu renk sevdalılarının durumu gündeme gelmezken, kulüp başkanları kendilerine dokunan bir ceza ortaya çıktığında, yasanın değişmesi teklifinde "oldukça rahat bir şekilde" bulunabiliyorlar. Ortada bir yasa bulunmakta ve herkes adımlarını ona göre atması gerekirken, yöneticilerin isteklerine bakar mısınız? Bu ne demek oluyor :"Bizim yine teşvik primi verme, şike yapma ihtimalimiz var ama bundan sonra cezamız bu kadar ağır olmasın." Benim anladığım bu... Yoksa zaten, şike ve teşvik işlerinden uzak duran, tertemiz olan bir kişi, neden bu suçların cezasının düşünsün ki... Lafa gelince "Taraftar bizim her şeyimiz" diyenler, "her şeylerini" ağzılarına bile almazken, benim "saf" taraftarım kulüp başkanlarına toz kondurmaz, onlar için arkadaşlarıyla kavga eder, laf dalaşına girer, sokakta yürüyüş yapar... Bu isteği okuduktan sonra, Türk futbol maçlarını izlemek benim hiç içimden gelmiyor, sizi bilemiyorum...

Bu şoku yaşarken, Hürriyet gazetesinin web sitesinde yazılanlar, okuduklarımın üzerine tuz biber oluverdi:

HÜRRİYET’in geçtiğimiz gün duyurduğu, “Lig’de kalma zirvesi”İstanbul'da Four Seasons Otel’de yapıldı. Saatler 14.00’ü gösterirken, Bakan Kılıç, Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, Başkanvekilleri Lutfi Arıboğan ve Göksel Gümüşdağ ile kulüp başkanları bir araya geldi. Toplantıda öncelikli konu Fenerbahçe'nin küme düşme tehlikesiydi. Kulüp başkanları ortak kararlarını Bakan Kılıç’a aktardı:

“Gerekli kolaylığı sağlarız” dediler

Sayın Bakan, Fenerbahçe küme düşürülmesin. Eğer küme düşürülürse bu sadece F.Bahçe'ye değil, Türk futboluna büyük zarar verir. Futbol ekonomisi olumsuz etkilenir ve bunun zararları hepimize yansır. Biz federasyonun bu yönde alacağı kararı saygıyla karşılayacağımızı ve gerekli kolaylığı sağlayacağımızı taahhüt ediyoruz.
Kulüp başkanlarının talebini dinleyen Bakan Kılıç şu soruyu yöneltti:
Bu formülü tüm kulüpler kabul ediyor mu?
Herkes “Evet” yanıtı verirken, Galatasaray'ı temsilen toplantıya katılan Başkan Yardımcısı Adnan Öztürk’ün tepkisi herkesi şaşkına çevirdi:
Hayır.


Fenerbahçe küme düşürülmesin!!! Bunu isteyen kimler, Galatasaray dışında diğer 17 futbol kulübünün yöneticileri. Yani, elinden şampiyonluğu alındığını iddia eden Trabzonspor ve UEFA ve TFF'ye ligde daha yukarıda olmaları gerektiği hakkında dilekçeler yazan Bursaspor. Hatta, ligin sıralamasından dolayı Avrupa'ya gitme yolunda etkilenen Gaziantepspor, Kayserispor, Beşiktaş... Gerekçeleri ise daha da ilginç: Fenerbahçe düşerse, Türk futbol ekonomisi olumsuz yönde etkilenir... Peki, bu istekten benim anladığım şu: Türkiye futbol liginde Üç Büyük ve diğerleri şeklinde "yazılı olmayan" bir uygulama var(mış). (Bu blog yazarlarının gönlünün Galatasaray'dan yana olduğunu bilmeyen yoktur ama bizler Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe'den bahsederken, diğer takımları rencide etmemek adına "Üç Büyük" klişe tamlamasını kullanmaktan sakındık, kulüp başkanları kabul ediyor "Üç Büyük" tamlamasını.) Demek ki, kimse bu "Üç Büyüklerin" düşmesini istemiyor, onlar düşünce ekonomileri sarsılacakmış!!! Peki, her sezon ligler neden oynanıyor ki, eğer Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe "düşmeme garantisi" altındaysa? Bucaspor, Kasımpaşa, Konyaspor, Bursaspor, Karşıyaka, Göztepe, Sakaryaspor, Kocaelispor, kısaca taraftarı olsun olmasın, herkes bir alt lige düşerken, bu "Üç Büyük" düşmemeli, bunu isteyen de kendileriyle yarışan diğer takımlar. Bu sene sonu 3 takım bir alt lige giderken, taraftarları son haftalar kendilerini üzecekler, totemler yapacaklar, takıma destek adına gırtlak patlacaklar ama onların "başkanları" şimdiden düşmeyi kabul etmiş durumda, yeter ki Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş düşmesin...
İşin benim için daha vahim tarafı da, futbol zevk ve heyecanımın elimden alınmış olmasıdır. Geçen yıl, Galatasaray tarihinin en kötü dönemlerini yaşarken, takıma ne kadar güvensek de ister istemez aklımızın bir yanında "acaba" sorusu vardı, oysa heyecanımız, kaygımız, tasamış nafileymiş, bizim düşmemizi isteyen yokmuş ki!
Şimdi de gel, futbol maçı izlerken heyecan duy, takımının logosuna koluna dövme yaptır, okul harçlığını maç biletine harca, maçtan evvelki gece uyumadan Allah'a bin bir dua et, son dakikalar tırnaklarını kemir, atılan golde çılgınca sevin...
Ne gerek varmış... Bizim bildiğimiz o futbol artık başka futbolmuş ve biz de bu "danışıklı dövüşün" gözleri kör piyonlarıymışız...

Ben bu sene bu futboldan fena halde soğudum arkadaşlar, hem de öyle böyle değil...

2 Eylül 2011 Cuma

Britanya Galibiyeti ve Litvanya Maçı Üzerine...


İlk günkü antrenman maçından sonra, Britanya maçının biraz daha sert geçeceğini ummuştum. Ancak Britanya tabiri caizse elindeki mazotu idareli kullanmayıp bizim karşımıza tüm depoyu boşaltmış oalrak çıktı. Orhun Ene ve ekibi Britanya'nın ilk gün oynadıkları Litvanya maçını iyi analiz edip rakibin açıklarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyacak bir anlayışla hazırladı devleri. Bunun sonucunda da maç daha 2. periyot itibari ile bitip kalan bölüm eğlence havasında geçti. Tüm bu doneler gösteriyor ki bizim milli takımımız gerçekten üst düzey konsabtrasyona sahip ve hazırlık maçlarında onların üzerine biraz fazla gitmişiz. Ancak hazırlık dönemindeki Yunanistan maçını ayrı tutuyorum. O maçtaki görüntülerinin mazereti olamaz.

Milli takımımız Britanya'yı farklı bir şeklide geçerken, gözümüze bir çok güzellik de çarptı haliyle. Öncelikle Emir... Devşirdik ancak bir oyuncu bu kadar bir takıma uyumlu olabilir. Dün Hido'nun erkenden 2 faul alması sonrası sahneye çıktı ve olağan üstü saha görüşü ve oyun anlayışıyla maça damga vurmayı başardı. İlk defa bir Avrupa şampiyonasında oynayan bir oyuncunun, çoğu maçın koparılmaya çalışıldığı bölümde çift haneli skor ve skordan öncelikle sisteme ayak uydurmak için çabalaması sonucu yaptığı 6 asist sanırım herkesin kafasındaki soru işaretini kaldırmıştır. Emir'in attığı sayıların tamamının sistem gereği oluştuğu ve hiçbir zorlama atışa gitmediğini belirtmekte de fayda var. Şu meşhur abilik sistemi ve uzun kamp döneminin yansıması mı bilinmez ama Emir oyunuyla hem kendini büyütüyor hem de beraberinde ter akıtan arkadaşlarının işini kolaylaştırıp takımı için önemli bir opsiyon olma yoluna giriyor. Emir'le birlikte ismini zikretmemiz gereken bir diğer oyuncu da kesinlikle Enes. 19 yaşında ve 2 yıldır resmi maç oynamamış bir gencin bu kadar çabuk takıma ayak uydurması, onun ne kadar büyük bir karakter olacağının en önemli göstergesi. 2 yıldır oynamamasını geçtim, daha yaşı 19. Bu yaştaki bir çocuğun ne kadar maç tecrübesi olabilir ki zaten. Hele ki hayatı boyunca en önemli maçlarına Fenerbehçe forması giyerken 16 yaşında Tanjevic tarafından çıkan bir gençten bahsediyor ve Fenerbahçe'den sonra oynadığı remi maçın toplamı iki elin toplamını anca bulduğunu görüyorsak. Enes'in Nba kamp döneminde fazla ego yüklü olduğunu düşünüyordum. Ancak bu yapının sihri de burada sanırım. Takımdaki üst düzey oyuncuların takıma kattığı sinerji... Dün Ömer Onan'la Kerem Tunçeri arasındaki "sen at - yok vallahi olmaz sen at" tadındaki pozisyon, aslında bu takımın kimliğini özetliyor. Dün İtalya-Almanya maçını izledikten ve İtalyan sözde yıldızlarının girdiği ego yarışını gördükten sonra bir kez daha inandım ki ego denen olgu bizim takımda bir semt adından ibaret. Sözün özü; bu takım bir arada olmaktan, paylaşmaktan, dostukluktan, antrenman yapmaktan, basketbol tabiriyle pis işleri yapmaktan, birbirinin açığını zevkle kapatmaktan ve tüm bunları yaparken keyif almaktan haz ediyor. Geçtiğimiz yıl Dünya 2.si boşuna olmamışız dedirtiyor.

Tüm bu söylediklerim için erken olabilir, ancak 2. günü sonunda favori adı altında mücadele eden takımları da izledikten sonra edindiğim izlenim; şu anda turnuvadaki en hazır, en güler yüzlü, en oldun oyunu ortaya koyan, en mücadeleci ve kağıt üstünde olmasa da mental olarak en iyi kadro olduğumuzdur. Bugünkü Litvanya maçına da bu niteliklerle çıkacağız. Litvanya'nın da bizi hedef olarak görmesinde aslında bu neden yatmıyor mu?

Litvanya demişken konuyu artık bugünkü maça bağlayalım. Ev sahibi ile oynamak her turnuvada zordur. Bu ülke, Litvanya gibi basketbolu bilen, nerede olursa olsun takımını destekleyen ve basketbolu ülkenin en önemli spor dalı haline getirmiş bir ülkeyse bir kat daha zorlaşır galibiyet. Ancak burada bir nefes alıp Litvanya'nın bu argümanlar dışında aslında pek de iyi olmadığını söylemekte yarar var. Geçtiğimiz yıl Dünya 3.sü olan kadrolarına aşağı yukarı benzer bir kadro ile turnuvaya başladı ev sahibi. Geçtiğimz yılki kadroya ek olarak Lavrinovic'lerin Ksistof'u, büyük ego ve büyük oyun kurucu Saras'ı - namı diğer Jasikevicius- Bizim yeni transfer Songaila'yı ve Valenciunas'ı eklediler. Eksiğim varsa affola; karşılaştırmadım kadroları ancak bu saydığım oyuncular sisteme direk adepte edilmesi beklenilen, kariyerleri ve nitelikleri düşünüldüğünde kesinlikle yer verilmesi gereken oyuncular. Kağıt üstünde düşünüldüğünde ise bu takımı 1 değil, 2-3 seviye üste çıkarması beklenen isimler.

Böyle garip bir giriş yapmamın nedeni ise geçen yılki, Kleiza etrafında şekillenen mücadeleci takım ile bu seneki kendini şampiyon olma zorunluluğunda hisseden, bu yüzden kendisini fazlasıyla kasan ve egoların ön plana çıktığı bir takım olgusu. Lavrinovic ve Songaila ne kadar sorun ediyordur bilinmez ama Saras bir takım için büyük sorun olabilir.(ki oluyor da) Bu olguların en büyük getirisi ise savunma zaafiyeti ve skorun krize girdiği dönemde egoların oyunu yönetmeye çalışması olarak karşımıza çıkıyor. Kalnietis'le başladığında hücum gücü düşük oluyor Litvanya'nın. Saras oyuna girdiğinde Mr. Muscle rolüne hemen bürünerek hücumda tüm tıkanıklıkları çözerken, işin savunma kısmına geçildiğinde savunmayı bir göz egzersizi olarak görüyor. Bu da, rakiplere - özellikle bizim tarzımıdaki rakiplerine- yol, su, elektrik olarak geri dönüyor. Yani aşağı tükürsen sakal, yukaru tükürsen bıyık durumu... Takımdaki görev adamları da bu sistem içinde kaybolup gidiyor haliyle... Tüm bu söylediklerimizi maddeleyecek olursak:

* Sert savunma mutlaka bir yerde Litvanya'yı yıldıracaktır. Ön alanda yapılan baskıyı, bizim gibi üst düzey yapan başka bir takım belki de dünya üzerinde yok. Dolayısıyla savunmanın hücum tarafındaki getirilerini, her zamanki paylaşımcı hücum anlayışıyla artıya çevirmek, bu maçın en önemli kilit noktası olacaktır. Yani, hiçbir şekilde seyircinin gazına, skorun durumuna, rakibin tiyatral gösterilerine ve hakemlerin ev sahibi koruma stratejisine aldanmadan, 40 dakika, hatta sahaya çıktığımız ilk andan itibaren konsantrasyonu düşürmemek en önemlisi olacak

* Bizim için kritik nokta olan uzunlarımızı, gerçek anlamda test edebileceğimiz bir maç olacağı kesin. Dolayısıyla Enes'in ilk 2 maçtaki performansının üstüne çıkması, Oğuz'un mücadeleci ve zeka dolu pota altı oyunu ve en önemlisi Ersan'ın kötü görüntüsüne artıya çevirmesi için daha önemli bir maç olmayacağını düşünüyorum. Çünkü kendilerini bu maça iyi hazırlayıp iyi bir performans ortaya koyarlarsa turnuvanın geri kalanında da o özgüvenle daha rahat oynayıp herkese bir mesaj vermiş olacaklardır. Ayrıca şampiyonluk adayı takımların hiç birinde bu kadar hareketli, şutör ve aynı zamanda defosu bol başka bir kadro yok. Litvanya hücumda fazlasıyla can yakabilir ancak savunmada can suyu Javtokas'ın elinde bulunuyor. Hem Litvanya potasını delmeye çalışacak kısalarımızın hem de uzunlarımızın her iki pota altındaki performansı bu açıdan çok önemli. Özellikle Ömer'in serbest atışları...

* Ön alanda baskı sonrası Litvanya guardlarının sıkıntı yaşaması kuvvetle ihtimal. Kalnietis, Kaukenas ve Saras iyi bir savunmaya karşı daha oynamdı ancak Kaukenas'ın çok soğuk kanlı, Saras'ın da belki de Avrupanın en kurt oyuncusu olduğunu unutmamak lazım.(papalukas olmadığı için saha ona kaldı) Sinan formsuz olduğu için Saras, oyuna girdiğinde karşısında yine Ömer'i görecektir. Ömer bu coğrafyanın, belki de bu turnuvanın en iyi savunmacısı. Sezon içinde beraber oynadıkları için Saras'ın tüm numaralarını bildiğini ve üstün savunma zekasıyla Saras'ı devreden çıkarmak içinelinde bol malzeme olduğunu söylemek gerek. Bu arada, hakemlerin tutumu Ömer'in performansını belirleyecektir. Dolayısıyla Sinan'a ise bugün bayağı bir ihtiyacımız olacak.

* Litvanya'nın alameti farikası bilindiği gibi ikili oyunlar. Tamamı şutör bir takım ve uzun kadrosuna da sahip olunca bizim için yeri geldiğinde elzem olan ikili oyun savunmasının, negatif yönde ön plana çıkması ihtimal dahilinde. O yüzden bizim uzunlara yine büyük bir iş ve yüksek konsantrasyon gücü düşüyor. Ayrıca 3 numara pozisyonunda oynayan oyuncuların Jasaitis'e dikkat etmeleri gerek. Turnuvaya iyi başladı ve nereden olursa olsun şut sokma özelliği var. Kalibresi de oldukça geniş.

*En önemlisi ise takım oyununa fazlasıyla ihtiyaç var. Litvanya bize bilenmiş durumda. Sadece takım olarak olsa iyi; organizason, seyirci gibi faktörler de devrede. Bu yüzden çok dikkatli olmalı ve sakin kalmalıyız. İşi şut yarışına dökmek ve erken davranmak, Litvanyanın temposuna ayak uydurmak, harakiri yapmak olur. Hücumda bol bol penetre edip, sabırla topu dolaştırıp, en doğru kişiyle topu buluşturmalıyız. Sakin kalanın, işini yapmaya çalışanın kazanacağı bir maç olacağı kesin. Bunları yaptığımız sürece maç bizim lahimize çok rahat dönecek. Saydığımız bir çok nokta zaten, bizi takım olarak yansıtan özellikler. Dolayısıyla da içimiz rahat olmalı. Onlar düşünsünler bu saatten sonra... Başarılar 12 dev adam...

1 Eylül 2011 Perşembe

Türkiye:79 - Portekiz: 56


Şampiyonanın ilk günü için daha güzel bir maç olamazdı herhalde. Maç içinde her şey beklediğimiz gibi gelişti. İlk maçlar zordur demiştik. Bunun getirisiyle biraz tutk başladı devlerimiz maça. 3-4 pozisyon sonra bu tututkluk atılır üzerlerinden derken baktık ki 4 dakika da tek basket atabilmişiz. Tam kafamızda soru işaretleri belirmeye başlarken, Hido sahneye çıkıp onun soru işaretinin altındaki noktadan ibaret olduğunu gösterdi bize ve hücumdaki tıkanıklık bu yolla çözülmüş oldu. Sonrasında savunmasını oturtan oyuncularımız, baskıyı artırdı ve kaptığı toplarla hızlı hücumu çıkarak sayılar buldu. İlk periyotta özellikle Enes'in oyuna girdikten sonra ikli oyunlarda gösterdiği performans alkışlanacak cinstendi. 2 yıldır resmi maça çıkmamış bir oyuncunun, bu derece konsantre bir oyun oynaması bizim için, "acaba" ile başlayan soruları rafa kaldırmamız açısından kolaylık oldu. Tabi bu performansta, onu oyuna sokmaya çalışan Kerem, Emir hatta Ömer Aşık'ın çok büyük payı var.

15-9 biten 1. periyot sonrası, 2. periyot itibari ile baskıyı iyice artırdı takımımız. Rakip zaten zayıf olduğu için dış şutlarla bizi avlamayı düşündü ancak baskı sonrası yaptıkları kötü tercihler bize ribaunt olarak geri döndü ve hücumda Oğuz odaklı oynadığımız oyunlar sonrası Ender, Cenk ve Emir'den sayılar bulduk. Oğuz'un pota altındaki tehdidini ilk günden yansıtması da sevindiriciydi. Ayrıca yine Emir-Enes odaklı sayılar ve oyuna giren 2. beşin ilk beşi aratmaması ise gayet mutlu etti bizleri. Enes'in aldığı her topu olumlu değerlendirmesi sonrası daha ilk periyotta 12 sayıya ulaşması gerçekten yüzümüzü güldürdü. Fırkın 17'ye çıktığı 2. bölümde periyot sonuna doğru konsantrasyon biraz düşünce 5 sayı yedik üst üste. Sonrasında alınan molayla oyun toparlandı ve periyot 39-27 lehimize sonuçlandı.

3. periyoda tam anlamıyla geçen sene bu zamanlarda bıraktığı yerden başlamayı tercih etti oyuncularımız. İlk 5 dakikada rakibine basket imkanı tanımayan takımımız 14-1 gibi süper bir seri yakaldı ve maçı o anda koparmayı başardı. Ömer'in bu noktada yaptıpı savunma ve attığı 8 sayı dikizlenecek bir peroformanstı. Bu noktadan sonra, şampiyonada pek süre almasını beklemediğimiz İzzet'de oyuna dahil olup, iyi de bir performans ortaya koydu. Fark son periyotta 31'e dayandı ancak yine konsantrasyon düşüklüğü nedeniyle 10-0'lık seriye engel olamadık. Yine mola ile toprlanıp maçı, 79-56 lehimize sonuçlandırdık.

12 oyuncumuzun da süre aldığı galibiyetimizde, tüm oyuncular sayı ile tanıştı. Dün de söylediğimiz gibi (ve olması gerektiği gibi) 3. periyot itibari ile şarteli indiren milli takımımızda geniş rotasyon sonrası tüm oyuncularımız 20 dakika civarında süre aldı. Portekiz gibi takımlarla ilk maçı oynamak, hem ilk günün azizliğine uğramamak için önemlidir hem de moral açısından takımın performansını artıtır. Ancak şunu unutmamalıyız ki biz bu maçı ölçü almamalıyız. Hazırlık dönemindeki kötü etkilerden kurtulunduğunun görülmesi hoş, ancak Portekiz takımı, kıyas yapabileceğimiz bir rakip değil. Bizim için asıl test maçı, dün Litvanya karşısında izlediğimiz, bugünkü rakibimizBüyük Britanya olacak. Ev sahibinin her ne kadar bazı noktalarda sorunu olsa da sonuçta üst düzey bir takım ve adı üstünde ev sahibi. Litvanya'ya bazı noktalarda fazlasıyla direnen Britanya karşısında kendimizi gerçek anlamda test etmiş olacağız. Dün ön alanda baskı sonrası kötü şut tercihlerine ittiğimiz Portekiz'e nazaran Britanya iyi şut atan bir ekip. Ayrıca 3'lüklerde can yakabilecek kalibreye sahip oyuncuları da mevcut. (bkz: Dünkü litvanya maçı) Deng dün 40 dakika sahadaydı ve muhtemel bugün de aynısı olacaktır. Deng gibi üst düzey bir oyuncuya 40 dakika konsantre olmamız gerekiyor. Ayrıca Britanya takımının mücadeleci yapısı ve ribauntları çok zorlamaları da bir önemli detay olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bir defoları var ki ilk 5 dışında kenardan katkı alma durumları çok kısıtlı. Dolayısıyla biz maçı belki ilk etapta koparmakta sıkıntı çeksek de 3. periyodun sonuna doğru ya da 4. periyodun başında bu amacıma ulaşmamız kuvvetle ihtimal görünüyor. Portekiz maçında ön plana çıkan Enes, Cenk, Emir gibi oyuncuların da asıl vitrin maçı bu maç olacaktır. Takımın geri kalanı ise zaten gayet iyi göründü.

Dün, üzerinde durduğumuz gibi; bizim için bu maçlar kazanılması gereken ve olabildiğince kayıpsız ve yara almadan geçilmesi gereken engeller. Yarın oynanacak Litvanya maçı bizim en önemli test maçımız olacak, ancak ilk turda tek rakibimiz stratejik ve mental açıdan İspanya olacak görünüyor. İspanya maçına kadar kayıpsız ilerlediğimiz takdirde yükselen bir mental ve fiziksel oyun anlayışıyla ilk maç olmasına rağmen kötü görünen ve çok övdüğümüz İspanya'yı geçip büyük avantajla asıl maçlara yani 2. tura rahat geçebiliriz. Çünkü bizim için en önemli mücadeleler İspanya maçı ve sonrasındaki 2.tur mücadeleleri olacak.

TÜRKİYE (79): Cenk Akyol 8 (5 ribaund), Sinan Güler 1 (4 ribaund- 1 asist), Emir Preldzic 9 (1 ribaund- 2 asist), Ömer Onan 10 (1 ribaund- 1 asist), Ersan İlyasova 6 (8 ribaund- 1 asist), İzzet Türkyılmaz 2 (4 ribaund- 1 asist), Kerem Tunçeri 2 (6 asist), Oğuz Savaş 5 (1 ribaund), Ömer Aşık 4 (3 ribaund), Ender Arslan 4 (1 ribaund- 2 asist), Enes Kanter 14 (7 ribaund), Hidayet Türkoğlu 14 (3 ribaund- 1 asist),

PORTEKİZ (56): Antonio Tavares 5 (1 asist), Miguel Minhava 3 (2 ribaund- 3 asist), Fernando Sousa (1 ribaund), Claudio Fonseca 4 (4 ribaund), Felipe da Silva 9 (4 ribaund- 2 asist), Carlos Andrade 5 (5 ribaund- 1 asist), Jose Silva 3, Elvis Evora 12 (12 ribaund- 1 asist), Marco Goncalves 2 (2 ribaund), Miguel Miranda 8 (2 ribaund- 3 asist), Joao Santos 5 (3 ribaund)

1.PERİYOT: 15- 9
2.PERİYOT: 24-18
3.PERİYOT: 25-11
4.PERİYOT: 15-18
(fotoğraflar ntvspor.net'ten)

Cuma Günü Derbi Mi Olur?


Geçtiğimiz sezon Türkiye Futbol Federasyonu Galatasaray-Fenerbahçe derbisini cuma günü oynatmaya karar verdiğinde, bir çok kişi bu programlamaya isyan etmiş ama değiştirememişti Federasyonun kararını. Aynı tehlike şimdi de Bulgaristan'da yaşanmakta, Bulgar Futbol Federasyonunun CSKA Sofya-Levski Sofya derbisini cuma günü oynanacağını açıklamasından sonra. Üstelik komşudaki taraftarlar sadece cuma günü sıkıntısı yaşamayacak, bir de maç gece değil de öğleden sonra saat 14.30da. Bu durumda maça gidecek adamı bul bulabilirsen... Levski Sofya taraftarı gelecek sıkıntıyı görerek şimdiden başlamış yetkileri maç tarihini değiştirmeleri için uyarmaya ve diyor ki taraftarlar: "Bu kararın değişmesi için elimizden gelen her tür eylemi yapacağız ve bize rağmen hala maç Cuma günü oynanacaksa, o gün bizim tribünde bir tek taraftar görmeyeceksiniz." Boykot kozunu ortaya atmış mavi-beyazlılar, umarım CSKA taraftarı da onlara "el verir" de son yılarda moda haline gelen derbilerin hafta içi günlerde oynanması uygulaması son bulur. Derbi dediğin pazar günü olur, öyle değil mi?

Paranın Satın Alamadıkları

"Aşağıya düştüğünde neyin önemli olduğunu öğreniyorsun. Ben ortadaydım, sonra dibe düştüm. Yiyecek bir şeyim yoktu. Sonra çok fazla şeyim oldu ama hiçbir şey değişmedi. Ailenin, arkadaşların en önemli şey olduğunu anlıyorsun. Kaybolan çocukluğumu, küçüklüğümün evimi, arkadaşlarımı ve akrabalarımı parayla satın alamam. Her şeyi alabilirsin ama onları alamazsın. Bütün çocukluğum gitti ve bunu satın alamam. Ben en şanslılarından birisiydim, bu yüzden hiçbir şeyden şikayet etmemeyi öğrendim."
Ivan Ergiç
Bursasporlu Eski Futbolcu

Neydim Ne Oldum#26

Andrei Arshavin

Brigitte Bardot ve Zaratte

Bizim nesil Brigitte Bardot'u pek tanımaz lakin benim gibi doğumu 70li yıllara denk gelenler büyüklerinden bu ismi çok çok duymuşlardır, sinema ve kadın kelimeleri yan yana geldiğinde. Fransız sinemasının baş döndürücü güzellerinden Bardot'un fotoğrafını Zaratte'nin t-shirtünde görünce eski günlere döndük birden. Fransız aktrist hakkında uzun uzun yazmayacağım ama "ve Tanrı Kadını Yarattı" filmini şiddetle tavsiye ederim...

Di Canio Yumruk Yumruğa

Lazio tribünlerinin efsanesi Paolo Di Canio, İngiltere'de çalıştırdığı Swindon Town'ın Carling Cup'tan elenmesi sonrası soyunma odasına giderken takımın golcülerinden Leon Clarke ile futbolculuk günlerinde görmeye alışık olduğum şekilde yumruk yumruğa girmişler birbirlerine. Video yukarda. Bu görüntülere geçmişi hatırlayıp "bıyık altından" pis pis sırıtan ise Totti olmuştur Roma'nın öbür tarafından...

Blog Widget by LinkWithin