Avrupa Şampiyonası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Şampiyonası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2021 Salı

İtalya:3-0:Türkiye


Kıraç
'ın "Sen de askersin, sen de Mehmetsin, kana kan, dişe diş dağ gibiyiz" şarkı sözleri ile başlayıp, ülkemiz spor basınından  Fotomaç ve Fanatik'in ilk sayfalarında bahis reklamları altında  "Gazamız mübarek olsun " ve "Roma'yı yakın gelin çocuklar" manşetleriyle "gazlandığımız" Avrupa Şampiyonası açılış maçında İtalya'ya hiç de beklenmedik bir oyunla 3-0 kaybettik ne yazık ki... Futbolda her türlü skor vardır, 3 gol de yersin, kalende 5 gol de görürsün ama Fatih Terim öncülüğünde ilk defa katıldığımız Euro 96 ile başlayan " her rakiple kafa kafaya oynayan" bir ulusal takım yaratmışken, ev sahibi İtalya karşısındaki oyun  "şerefli mağlubiyetler" dönemini hafızalarımızda tekrar canlanmasına sebep oluyordu. Peki, neden bu kadar basiretsiz bir Milli Takım vardı?

Avrupa Şampiyonası eleme grubu maçlarında Dünya Şampiyonu Fransa karşısında gruplarda kaybetmeyen milli takım, Katar'da yapılacak Dünya Kupası eleme maçlarında da Hollanda ve Norveç'i yenerek büyük sükse yapmıştı. "Bizim çocuklar" dediğimiz, pırıl pırıl genç bir jenerasyon yakalamıştık, üstelik Avrupa'nın elit takımlarında oynayan topçulardan oluşturmuştuk bu ulusal takımı. Fransa'da takımını şampiyonluğa taşıyanlardan tutun da Şampiyonlar Liginde oynayan, Premier Ligde zirve mücadelesi yapan futbolculara kadar bu oyuncular Roma Olimpiyat Stadında "iki pas" yapamayacak seviyeye gerilemişlerdi.




Galatasaray'
da görev yapmış, Türkiye Kupası kazanmış Roberto Mancini, biz Türkleri çok iyi tanıyordu, küçümsendiğimiz zamanlarda başa bela açabileceğimizi analiz etmişti ve maça da oldukça temkinli başlattı takımını. Pandemi sebebiyle iki yıla aşkın süredir boş tribünlere oynanan maçlardan sonra ilk defa ulusal bir turnuvada tribüne taraftar alınmış ve deplasmanda olmasına rağmen Türk taraftarlar Roma'yı İstanbul'a çevirmişti. Taraftarın yüreklendirmesi, açılış maçı heyecanı ile "bizim çocuklar" ilk 5-10 dakika hiç de fena değillerdi ama zamanla nedense hocalarının motive edici sözlerinin arasındaki "garanticilik", onların da çekinmelerine sebep olmuştu. Sahada yer alan on bir topçunun dokuzu gurbette oynamasına rağmen, teknik direktörümüz Şenol Güneş, Türkiye'de yaşamaktaydı ve bizim "süper" ligimizi de bol bol izlemiş olsa gerek ki, Türkiye'de rakipten "korkup", "Bir puan olsun, bizim olsun" mantığıyla hareket eden meslektaşları gibi, 4-5-1 şeklinde bir dizilişi tercih etmişti. Hakan Çalhanoğlu, Yusuf Yazıcı, Kenan Karaman gibi daha çok topu rakip ceza sahası cıvarında tutmayı seven futbolculara savunma yaptırıp, Burak'ı da orta sahaya kadar çekmişti, Hal böyle olunca da, başta çekinen İtalyanlar, Chiellini ve Bonnuci dahil tüm hatlarıyla bizim yarı sahamıza akmaya başladılar... İnsigne ile ilk tehlikeyi yaratan gök-mavililer, daha sonra Chiellini ve İmmobile'nin kafa vuruşları ile golü ararken, Donnarumma ismini ise ilk defa dakikalar 32'yi gösterirken duyduk...


İtalyan
öne geçecek golü bulmak için kalemize gelirken, ceza sahası içinde de penaltı olacak pozisyonlar gördük lakin maçın hakemi açılış maçına layık oldukça tutarlı bir yönetim sergilerken, ligimizde görmeye aşina olduğumuz ucuz penaltıları elinin tersiyle itip, "penaltı penaltı gibi olmalı" kafa yapısındaydı... Tabii, sadece penaltılar değil, oyunu durdurmaması, verdiği avantajlar ve futbolcularla ilişkileri de maçın bu kadar hızlı ve heyecanlı olmasını da sağlamıştı. Hollandalı hakem Danny Makkelie'nin adını blog sayfalarımıza yazalım, geleceği parlak bir hakem...


Maçın ilk devresi golsüz bitince derin bir "oh çekmiştik" ama takımlar ikinci yarı için sahaya çıkıp, yayıncı kuruluş kulübeleri gösterip, Mancini hocanın ceketi atıp, beyaz gömleğinin kollarını sıvadığını görmek, içimize korkutmadı değil. Korkularımızda da haklı çıktık zira daha 10 dakika dolmadan ev sahibinin soldan geliştirdiği bir atakta top Merih'e çarpıp, turnuvanın ilk golü olarak tarihe geçiyordu. Yenilen gol moralleri bozmuş, takımın "guardı" düşmüş ve bu kez de İmmobile, maçın en çalışkan oyuncusu Spinazzola'nın vuruşunda topu çelen Uğurcan'ın çaresiz bakışları arasında fileleri havalandırıyordu. Uğurcan demişken, genç kaleci bir çok pozisyonda başarıyla kalesini savunmuş, yediği iki golde yapacağı bir şey yokken, maç boyunca ayaklarının elleri kadar yetenekli olmadığını ispatlarcasına, 3. golde topu rakibe verip, Insigne'nin de gol sevinci yaşamasına "yardım" ediyordu...




İtalyan oyuncular o kadar konsantre olmuşlardı ki, maç 3-0 ile devam edip, artık uzatmalar devam ederken Burak'ın şutunu kornere çelen Chiellini sanki galibiyet golü atmışçasına yumruk şov yapmaktaydı. 


Büyük hayallerle geldiğimiz Roma'dan üç farklı bir mağlubiyetle ayrılıp, Galler ve İsviçre maçlarını oynamak için ikinci "evimiz" Bakü'ye seyahat ederken, bu maçtan alınacak derslerle turnuvanın geri kalanında başarılı sonuçlar alacağımıza inanıyoruz...

İtalya-Türkiye maçı ve Avrupa Şampiyonasının ilk maçlarına dairi görüşlerimizi de Boş Mukavele podcastin 15. Bölümünde dile getirdik... Dinlemek için:

Spotify Linkhttps://spoti.fi/3xnkPJL

Apple Podcast Link: https://apple.co/3cI7qEl

Google Podcast Link: shorturl.at/jBRW3

14 Haziran 2021 Pazartesi

Tek Dişi Kalmış Canavar



Covid pandemisi sebebiyle 2021 yılında bir yıl gecikmeyle oynanan Euro 2020 Avrupa Şampiyonası atılan müthiş goller, yapılan basit hatalar, hayal kırıklığı yaratan ülkeler ve kupayı evine götüren takımla hatırlanacağı kadar, Danimarka-Finlandiya maçının ilk devresi biterken aniden yere yığılan ve yaşam savaşı veren Christain Eriksen'le de anılacaktır.

Danimarkalı futbolcunun yerde kaldığını gören başta kaptanı Simon Kjaer olmak üzere takım arkadaşları büyük bir soğukkanlık örneği göstermiş, yerde yatan arkadaşlarının etrafında bariyer örüp, yürek sızlatıcı görüntülerin yayınlanmasını engellemişlerdi. Bu talihsiz olaydan etkilenen iki takım oyuncuları da soyunma odalarına gitmiş ve karşılaşma saatlerden sonra kaldığı yerden devam etmişti. Kafaları arkadaşlarının sağlık durumuyla meşgul, bünyeleri sahada olan Danimarkalılar da hem tek kale oynadıkları maçta kalelerine ilk gelen topta golü yemi, hem de penaltı kaçırarak beraberlik şansını kaybetmişlerdi.

Saha içinde "ölüm-kalım" savaşının yaşandığı böyle bir durum sonrası maçın devam etmesini kaydetmiş olduğumuz Boş Mukavele #15 podcastte eleştirmiş ve endüstriyel futbolu "tek dişi kalmış canavar"a benzetmiştik. 


Bugün medyaya yansıyan haberleri okudukça da Endüstriyel Futbolun UEFA'yı ne kadar hapsettiği, insan sağlığının ve futbolcu psikolojisinin de sadece laftan ibaret olduğunu öğrenmiş olduk. Danimarkalı futbolcular soyunma odasına gitmiş ve maçı seyreden tüm futbolseverler gibi Eriksen'in sağlığı için dua ederken, ya maça devam etmeleri ya da ertesi gün saat 13'te oynamaları seçenekleri sunulmuş. "Kişisel olarak karar veremeyecek bir seçenekle karşı karşıya bırakıldık. Bu kararı şimdi verecek zamanın olmadığı birileri tarafından söylenmeliydi" diye kaldıkları tuhaf durumu belirtirken kaleci Kasper Scmeichel, Barcelona forması giyen Braitwaite de "İkisi de birbirinden kötü seçeneklerle karşılaştık. Kötünün iyisini seçmek zorunda kaldık ama sahada oynayamayacak durumda arkadaşlarımız vardı. Onların aklı sahadan ziyade Eriksen'deydi. Böyle bir durumda üçüncü seçenek verilmeliydi bize." diye isyanını belirtmiş...

Futbolcuları sahaya çıkmaları için zorlayan UEFA ise cumartesi gecesi twitter hesabından yapmış olduğu açıklamada maçın iki takım oyuncularının isteği ile oynandığını belirtmişti. 

Peki, Danimarkalılar oynamak istemedi de Finlandiya tarafı bu konuda ne düşündü acaba diye soracak olanlara da Finlandiyalı topçuların maçı devam etmek için sahaya çıkan Danimarkalıları alkışlamasını görünce, onların her türlü karara saygı duyacaklarını düşünüyorum...

10 Haziran 2021 Perşembe

Tarih Tekerrür Eder Mi?


Okul yoğunluğu, podcast telaşı, çoluk çocuk derken blog sayfalarına yazı karalamayı epeyce unuttuk, bu vesileyle vefakar blog okuyucularından özür dileyerek, başlamak istedim yazıya...

Bildiğiniz üzere pandemi nedeniyle EURO 2020 geçen yıl yapılamadı, biz de elimizde maç ve uçak biletleri hayallerimiz bir başka bahara kalmış olarak evlere kapanıp, bir seneyi geçirmek zorunda kaldık. Bir yıllık gecikmeyle yarın Avrupa Şampiyonası start alıyor ve turnuva boyunca elimizden geldiğince ilginç haber ve maç yorumlarıyla ultras/Movement sayfalarını canlı tutmaya çalışacağım.

Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında Türkiye'nin katılmadığı durumlarda Hırvatlar varsa, nedense kalbimi çalıyor damalı formalı Dalmaçyalılar, bu sene de "Bizim Çocuklar"la birlikte Hırvatları da ayrı gözle izleyeceğim, o nedenle turnuvayla ilgili ilk haber D Grubundan gelsin. İngiltere ve Hırvatistan pazar günü saat 16.00'da karşılaşacak ve bu maç öncesi ilginç bir istatistik göze çarpıyor.

İngilizler, bugüne kadar katılmış oldukları Avrupa Şampiyonalarında ilginçtir ilk maçları kazanamamışlar. Şöyle ki:

-1968'de Yugoslavya'ya 1-0 kaybetmişler,

-1980'de Belçika ile 1-1 berabere kalmışlar,

-1988'de İrlanda'ya 1-0 yenilmişler,

-1992'de Danimarka ile golsüz berabere kalmışlar,

-1996'da İsviçre ile 1-1 kalarak yenişememişler,

-2000'de Portekiz'e 3-2lik skorla kaybetmişler,

-2004'te Fransa karşısında 2-1lik bir mağlubiyet almışlar,

-2012'de Fransa ile berabere kalmışlar,

-2016'da Rusya ile 1-1lik bir skor var...



Öte yandan, Hırvatlar ise D Grubunda yer aldıkları tüm Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında gruplarından çıkma başarısı göstermişler. 1996 yılında İngiltere'de Portekiz'in ardından ikinci olurken, 2016 Fransa'da birinci ve 2018 yılında Rusya'da da Arjantin'in önünde grup lideri.

Bu ilginç istatistikler doğrultusunda bakalım pazar günü İngilizler, Rusya'daki Dünya Şampiyonasında elendikleri Hırvatlardan intikam alabilecek mi yoksa yine tarih tekerrür edip, turnuvaya galibiyet almadan mı başlayacaklar...




28 Ekim 2017 Cumartesi

Sekizin Hikayesi


Futbolun hiç kuşkusuz "starları" Maradona, Pele, Hagi, SocratesZidane gibi 10 numaralardır da bazen Lev Yashin, Dassaev, Dino Zoff, Higuita gibi kaleciler yaptıkları efsanevi kurtarışlarla "esas oğlanlardan"rol çalmasını bilir. Rüzgarın oğulları Metin Tekin, Caniggia gibi kanat oyuncuları da sıklıkla yer edinir futbolseverlerin kalplerinde, tıpkı Beckenbauer gibi bir zamanların "sarkık liberoları" gibi. Ama 8 numaralar çok nadiren ön plana çıkarlar, isimleri pek bilinmez zira gölgesinde kalır onlar 10 numaralı "jönlerin." Ama vakit gelir, bir gözükürler pir gözükürler, tarihe adları öyle bir yazılır ki, nesiller boyunca bahsettirirler o efsane "anlardan". Mesela, Prekazi'yi kim unutabilir ki Monaco ağlarını sarsttığı füzesiyle beraber. Lakin benim futbol zihnim 8 numaraları yeşil forma beyaz şortlu kısa bir adamın kafayla İngiltere ağlarını sarsmasını hatırlayacak kadar geriye gidiyor. 88 senesi İnstagram'ın, Twitter'ın Facebook'un, hatta internetin olmadığı dönemlerde yeni çıkmış renkli televizyondan izlediğimiz Almanya'da düzenlenen Avrupa Şampiyonasında Gullit'e, van Basten'e, Dassaev'e, Belanov'a kaptırırken mahalle arkadaşlarımız yüreklerini, Ray Houghton oluyordum boş arsadaki maçlarda tükenmez kalemle beyaz fanilamın sırtına yazdığım 8 rakamıyla... 6.dakikada İngiltere kalecisi Shilton'a attığı golle İrlanda futbol tarihini değiştirmişmiş bizim "ufaklık", o kadar tarih bilgimiz yoktu da, saha içi mücadelesi, "kibar" ayak içi paslarıydı beni kendisine aşık eden...

1988 Avrupa Futbol Şampiyonasına katılırken, İngiltere'nin teknik direktörü Bobby Robson oldukça iddalı demeçler veriyordu. "Son altı yılın en iyi takımıyla geliyoruz Almanya'ya ve iki senedir bu maça hazırlanıyoruz" diyordu kurt teknik adam. Futbolun mucitleri 1966'daki "tartışmalı" Dünya Kupası zaferi dışında memleketlerine herhangi bir kupa götürememişler, Euro 88'i "şeytanın bacağını kırmak" için hedef seçmişlerdir. Oysa ki "yeşilli çocuklar" çok rahattılar, sadece üç haftadır hazırlanmaktaydılar ada komşuları ile yapacakları maça... Tarihlerinde ilk kez uluslarası bir turnuvaya katılacak olan İrlanda Cumhuriyeti "halkı"da çok gevşektir. Pek habersizdir ülkelerinin futboldaki makus tarihini değiştirecek Charlton'ın çocuklarının yapacaklarından. Turnuva öncesi kendi evlerinde Polonya ile yapılan hazırlık maçına 15 bin taraftar gelmiş, daha da fenası hocanın topçulara moral vermek için halka açık topladığı barda, "bir imza, iki fotoğraf" isteyen bile çıkmamıştır. Ama, "armanın peşinden" gitmek isteyenler de yok değildir 3 milyonluk ada ülkesinde.  Bu "çılgınlar" cüzdanları kontrol eder, bankalara yol alır, krediler çekilir ve "ver elini Almanya"... Tabii, Fransa'daki Avrupa Şampiyonasında havaalanında karşılaştığım yeni nesil gibi şanslı değildir babaları ve dedeleri, onlar arabalarıyla, feribotlarla günler süren yolculuk sonrası ancak başarırlar Stuttgart'ta bir yorgunluk birası içmeyi. Yorucu olsa da, bilinmeyen diyarlarda kaybolunsa da, tadı tuzu değil midir yolculuklar deplasmanların, en sıkı dostlukların kurulduğu, otobüs sohbetlerinin yapıldığı, yeni "bestelerin" ortaya çıktığı zamanlar ve herkesin kendi özel hikayesini yazdığı anlar...


"Bırakın turnuvadaki şansımızı, bize kendi ülkemizde bile İngiltere'ye karşı şans tanıyanlar azınlıktaydı. Herşeye kulak tıkayıp, madem turnuvaya katıldık, sahaya çıkıp elimizden geleni yapmak istedik" diye açıklıyordu Ray Houhghton 29 yıl önceki hislerini. "Ellerinden gelenin fazlasına" da ihtiyaçları vardı Gary Lineker, Chris Waddle, John Barnes, Peter Beardsley, Bryan Robson gibi  yıldızlardan kurulu "korkulacak" bir takımın karşısına çıkarken. Kağıt üstünde "kediydi" İngilizler ama oynadıkları üç maçta puan alamadan, 2 gol atıp 7 gol yiyerek turnuvadan "fare" gibi sıvıştılar. Spor yazarları da maçın favorisi olarak Bobby Robson'ın takımını görüyordu, forvetinde Lineker gibi Avrupa'nın en iyi golcüsünün olduğu bir ekip için kazanmak yemek içmek gibi doğaldır şeklinde röportajlar veriyorlardı. Daha da fazlası, Brian Clough'un maçtan bir gece evvel "video-konferansla" Jackie Charlton'a "Keyfinize bakın, rahatlayın, sahada da böyle rahat bekliyorum sizi" imalı lakırtılarına, hocanın "Evet, kimse bizden burada bir başarı beklemiyor ama neden bazılarını şaşırtmayalım"  cevabı "doğacak güneşi" müjdeler gibiydi.

Ve Neckarstadion'daki o tarihi gün gelip çatmış, geceden kalan İngilizler daha tribünlere giremeden skorbordda İrlanda Cumhuriyetinin 1-0 önde olduğu yazıyordu. Kevin Moran kendi yarı sahasından İngiltere kalesine doğru uzun bir top "şişirmiş", iki İngiliz savunmacı aynı topa yükselince birbirlerine toslamışlar ve boşta kalan meşin yuvarlağı Tony Galvin ceza sahasına doğru "kepçelemişti". İngilizlerin sakarlığı yine devam etmiş, Kenny Sansom tuhaf bir vuruşla topu havalandırınca John Aldridge kafayla bizim 8 numaraya asisti yapar ve Roy Houghton meşhur Adidas Tango ile tarihe imzasını atıverir. Peter Shilton şaşkın, İrlandalılar ise sevinçten deliye dönerler. Saha kenarında Charlton da sevinç ile şaşkınlık arası duygu gelgitileri yaşar, "Nasıl yani, gol mü attık şimdi? " dercesine kafasını kaşır... "Geriye yaslandık ve İngilizlere dedik ki, 'Evet, biz bir tane attık ve şimdi sıra sizde, gelin ve becerebiliyorsanız siz de bize bir gol atın" diye anımsıyor o kalan 84 dakikayı tecrübeli teknik adam, rakiplerinin de son dakikalarda şanssız olduklarını da itiraf etmeden geçemiyor. Yedikleri golün şokunu atlatmak Robson'ın öğrencileri için 45 dakikaya mal olur, ancak ikinci devre daha tehlikeli giderler yeşil-beyazlıların savunduğu kaleye ama bir türlü topu üç direk arasından geçirmeyi başaramaz Lineker ve arkadaşları. Onların kısmetsiz mi beceriksiz mi oldukları tartışılır da, koyu bir Katolik olan İrlanda kalecisi Packie Bonner'in maçtan evvel takım arkadaşlarına "okunmuş" kumaşlar verip, maçta bunları taktırması da ilahi gücü kendi tarafına çekmesi değil midir?


Maçın hakemi Siegfried Kirschen son düdüğü çaldığında ise düğün ve cenaze birlikte yaşanır, bir tarafta neye uğradıklarını hala anlamamış "bayat balık "bakışlı İngilizler, öte taraftan doksan dakika başarıyla kalelerini savunmanın mutluluğundaki İrlandalılar. "Hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak bir andı, masaörümüz taraftara koşmuş, tribün önünde dizlerinin üstünde Tanrıya şükrederken, Kevin Moran'ın yorgunluktan ve susuzluktan ağzının etrafında beyaz köpükler oluşmuştu." diye Houghton anlatacaktır maç sonu coşkuyu ileriki günlerde.


İngiltere galibiyeti sonraki maçlar için "yeşil beyazlılara" büyük güven vermiş ve o gazla da Valeri Lobanovski'nin Rusya'sı önünde "harika" oynamışlar, öne geçmişler ama farkı arttıracak golleri bulamayınca sahadan 1-1 beraberlikle ayrılmışlardı. İngiltere maçının yıldızı Houghton'ın dediği gibi İngilizler onlara karşı ne kadar şanssızsa, kendileri de Ruslara karşı onun beş katı kadar kısmetsizdi. Bir de hakem gördüğünü çalmış olsaydı, belki de gruptan çıkacaktı İrlandalılar. Jackie Charlton'ın öğrencileri turnuvayı şampiyon olarak bitirecek olan Gullit ve van Basten'li Hollanda karşısında da Gelsenkirchen'de "kafa kafaya" mücadele etmiş, beraberliğin kendilerini gruptan çıkaracağı maçta bitime 7 dakika kala Kieft'in golüne engel olamayıp, ülkelerine dönmek zorunda kalmışlardı.


Almanya'ya gidişleri ne kadar suskunsa, Dublin havaalanına uçağın inmesiyle dönüşleri o kadar muhteşem olmuştu Ray Houghton ve arkadaşlarının. Binlerce İrlandalı ellerinde bayraklar milli topçularını karşılamaya gelmiş ve şampiyon edasıyla üstü açık otobüsle İngiltere destanı yazan kahramanlar şehri turlamıştı. "O günlerde sevinçliydik, coşkuluyduk ama neyi başardığımızın farkında değildik. Şimdi geriye baktığımda bu ülke futbolu adına ne kadar da büyük adım attığımızı anlıyorum" diye övünerek anlatıyor 88 yazındaki unutulmaz macerasını çocukluğumun kahramanı...

19 Kasım 2016 Cumartesi

Ronaldo'dan Teşekkür Konuşması



Portekiz'in Avrupa şampiyonası finalinde Fransa'yı yenerek kazandığı Avrupa Şampiyonluğunun ardından Cristiano Ronaldo soyunma odasında oldukça duygusal bir konuşma yapmış... Videoyu yukarda, tercüme aşağıda...

Şuradaki adama teşekkür etmek istiyorum.
Öncelikle, o olmadan bunların hiçbiri yapılamazdı.
İkinci olarak, tüm oyunculara, bütün ekibe, bizimle bu turnuvada olan herkese teşekkür ediyorum.
Hiç kimse Portekize inanmadı ama gerçek şu ki biz bunu başardık.
Hepimiz başardık. Biz başardık...
Çok mutluyum ve bu benim hayatımın en mutlu günlerinden biri.
Bireysel ödülleri, Şampiyonlar Ligini unutun.
Burada başardığımız benim hayatımın en mutlu anı.
3-4 defa ağladım, kardeşim bana sakin olmamı söyledi ama "Hugo, yapamam" dedim.
Şu gerçek ki, tüm samimiyetimle söylüyorum, oğlumun üstüne yemin ederek söylüyorum ki
çok çok çok mutluyum.
Bunu 100 kere tekrar edebilirim.
Çok mutluyum...
Bu ülkemizin özlediği bir kupaydı,
Hepinize şükürler olsun ki, 
oyuncular, teknik ekip, 
ve tekrar sana "hocam"
sendeki o inanç, gerçekten beni etkiledi.
Bütün sağlık ekibine, güvenliğe, Joaquin, Ricardo, Miguel, kardeşim...
Tüm içtenliğimle söylüyorum, gerçekten çok mutluyum.
Biz bunu hak ettik.
Ve şimdi biz Portekiz tarihinde yer alıyoruz.
Bunu başaran ilk takımız.


29 Haziran 2016 Çarşamba

İzlanda Hakkıda Kısa Kısa


2016 Avrupa Futbol Şampiyonası grup maçları ve ilk eleme karşılaşmaları sona erip, takımlar çeyrek finali beklerken, "futbolun mucidi" İngilizleri evlerine yollayan İzlandalılar turnuvanın gözbebeği oldular bile. Google'da en fazla arananlar arasına giren İzlanda futbolu hakkında , muhtemelen Fransa karşılaşmasını anlatacak spikerin de maç içinde paylaşacağı, bir kaç ilginç bilgi paylaşalım blogda.


*Alışıla gelmişin dışında takımın iki teknik direktörü var, biri daha önce İsveç ve Nijerya Milli Takımlarını çalıştırmış 67 yaşındaki Lars Lagerbeck, diğeri de "yerli "hoca Heimir Hallgrimsson. İşin ilginç tarafı turnuvadan sonra milli takımın sorumluluğunu tek başına alacak olan Hallgrimsson, 5 binden az kişinin yaşadığı Heimay adasında diş hekimliği yapmakta aynı zamanda.

*Biz de yapılan belediye seçimleri sonrası sandıklar sayılırken, bir çok sandıktan "Çare Drogba" oy pusuları çıkmıştı. İzlanda da geçen ay yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 30 yakın zarfın içinden İsveçli hoca Lars Lagerbeck'in adı çıkmış... Seçim demişken Johanna Siguroardottir'den bahsetmeden geçmeyelim. 2009 senesinde başbakan seçilirken, homeseksüel olduğunu belirtip, seçilen ilk kadın başbakan olarak tarih sayfalarında yerini almış Johanna.

*Ülke nüfusü az, bir de futbol ile alakalı kişilerin sayısı çok olmayınca, camia içindekiler birbirini tanıyor, aile havası oluşturabiliyor.  Bu sebeple ulusal takımın İzlandalı hocası Hallgrimsson, maçlardan evvel taraftarla buluşup, onlarla maç hakkında sohbet etmeyi ve sahaya sürecekleri kadroyu açıklamayı adet edinmiş. İşin güzel tarafı da, bir tane taraftar da takipçi toplamak, beğeni "kasmak" için bu bilgileri sosyal medyada paylaşmaması... Karşılıklı güven, karşılıklı saygı...


*İzlanda'da yaşayanların sayısı 332.529.  İstanbul'da kayıtlı 14 milyon 657 bin 434 kişinin yer aldığını düşününce, karşılaştırmayı varın siz hesap edin. Ve bu yaz İzlanda halkının %10'u Fransa'ya milli takımlarını desteklemek için gelmiş. Avusturya maçından sonra takımın oyuncularından Kari Arnason boşuna demedi "Sahaya adım attığımda tribünlere bakıyorum ve orada bizi desteklemeye gelen taraftarlarımızın yarısını tanıyorum.Belki hepsinin adlarını bilmesem de simayen bir çoğunu tanıyorum". Fransa'ya gelemeyenler de işi gücü bırakıp televizyondan takip etmiş olacaklar ki millieri, Macaristan maçını ülke nüfusunun %98,6 sı seyretmiş İzlanda Devlet Televizyonundan.  

*Fransa 2016 dışında İzlanda daha önce hiçbir büyük turnuvaya katılamadı. 2014 Dünya Kupasına katılacaklardı ki, play-offlarda Hırvatistan'a elendiler. Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Hollanda, Kazakistan ve Letonya'nın olduğu gruptan Avrupa Şampiyonasına gelmeleri bile sürpriz olarak karşılanmışken, şimdi çeyrek final oynayıp, yollarına devam etmek istemektedirler. Bu arada UEFA Milli Takımlar sıralamasında dört sene önce 130. sıralarda gezerken, şimdi ise 30. sıralarda kendilerine yer edindiler. Yükseliş inanılmaz...


*Coğrafi konum olarak da oldukça dezavantajlı bir durunda İzlanda. En sıcak mevsimin ortalaması 10 derece cıvarı. İyi taraftan bakalım, sivri sinek derdi yok. Sadece soğuk da değil, bir de karanlık bir ülke. Aralık ayında 20 saate yakın gece yaşanıyor ülke sınırlarında. Peki futbolu nasıl oynuyorlar? İzlanda Futbol Federasyonu son 15 yıldır ayak topuna sağlam yatırım yapmış, 30 tane soyunma odasından tribüne tam donanımlı her iklim şartında top oynanacak stadyum yaparken, bunların 7 tanesi kapalı salon şeklinde yapılmış. Ayrıca, halkın ve çocukların da top oynayabilmesi için 150'den fazla suni çim olan sahalar yapmışlar memleket genelinde, kısacası "halı sahası olmayan" okul bırakmamışlar. Şimdi çocuklar senenin her ayı istedikleri gibi futbol oynayabiliyorlar. Belki daha da fazlasını yapacaklardı ama 6 sene önceki global ekonomik kriz onları "teğet" geçmemiş, yatırımlara "fren" vurdurmuş.

*İzlanda Futbol Federasyonu sadece sahaya yatırım yapmamış, bir de eğitimin önemini kavramış ki, dört yaşından itibaren futbola başlayan her çocuğun yetiştirlmesi görevini UEFA Antrenör Lisanslı bir hocaya vermiş.  (Hocaların %70'i UEFA B lisans, %23'ü UEFA A Lisansa sahip) Bizdeki gibi "Ali, sen bir ara top oynadın, gel sana bir kurs açalım, şu çocukları çalıştır" dememişler, yollamışlar hocaları UEFA kursuna, işin temelini öğren, yeni nesli de en doğru bilgi ile yetiştir demişler... Köymüş, kasabaymış, fark etmez, takım çalıştıracak her antrenöre UEFA lisansı olma zorunluğu getirerek, standardı da yakalamışlar. Haliyle, ektikleri tohumların da hasadını toplamaya başladılar bile.

*Avrupa'nın üst düzey liglerinde oynayan 58 profesyonel futbolcuları var. Bir onların yarısı kadar (23) genç oyuncu da kıta Avrupasının çeşitli kulüplerinde gelişini tamamlayıp, A takıma çıkacağı günleri bekliyor.


*Takımın göze çarpan oyuncularından kaleci Hannes Halldorsson da futbola sonradan başlayanlardan  Asıl işi en geriden takımı yönetmek değil, kamera arkasından film yıldızlarını yönetmek. İzlanda, 2012 Eurovizyon Şarkı Yarışmasına Halldorsson'un çektiği kliple katılmış ama Azerbaycan'dan 20.likle dönmüşler. SagaFilm şirketi Hannes'in futbol kariyerinin sonlanmasını dört gözle bekliyor ki, tekrar kamera arkasına geçebilsin. Bu arada müzisyenlik yaptığını da hatırlatmadan geçmeyelim file bekçisinin.

*Sadece kaleci mi, takım kaptanı Aaron Gunnarsson da futbola sonradan başlayanlardan. Gunnarson takım arkadaşlarına asist yaptığı taç atışlarını kullanan kollarını hentbol oynarken güçlendirmiş.. Futbola son yıllarda yaptıkları yatırımları saymasak, ülkede hentbol en popüler spor durumunda.

*Takımın emeklilerinden Eidur Gudjohnsen'in de hikayesi anlatılmaya değer. Kendisi gibi futbolcu olan ve gelişiminde oldukça etkili olan baba Arnor'un en büyük dileğidir oğlu ile birlikte aynı takımda oynamak. İzlanda Futbol Federasyonu da bunu bildiği için Makedonya ile bir hazırlık maçı tertip ederler ama şans bu ya, U-18 maçında Eidur'un ayağı kırılır. Genç topçunun iyileşmesi iki sezon kadar sürer ve artık babanın emeklilik vakti gelmiştir, 2006 senesinde İzlanda'nın Estonya ile oynadığı müsabakada hakem oyuncu değişikliğini işaret ettiğinde baba Arnor tabelada bir kendi numarasını görür ve bir de oyuna girmeye hazırlanan oğlu Eidur'u...


*İngiltere'yı turnuva dışına ittikten sonra futbolcular ile taraftarların beraber yapmış oldukları Yeni Zellanda'lıların Haka'sını andıran Viking dansı çok ilgi çekmişti. Hikayesi nedir acaba bu dansın? İzlandalı taraftar "Huh" tezahüratının ataları olan Vikinglerden geldiğini iddia etse de, İskoçyalılar bunun geleneksel bir İskoç savaş marşı olduğunu ve Motherwell taraftarı tarafından tribünlere uyarlandığını, İzlandalıların kendilerinden "arakladığını" belirtmekteler. Kim doğruyu söylemekte peki? İzlandalıların anlattığı hikayeye geri dönersek, Vikingler bu "Huh" sesini arka arkaya ve her seferinde daha güçlü olarak düşmanlarını korkutmak için söylerlermiş vakti evvelinde. Bir de balina çağırmak için bu sözleri söyleyin İzlandalılar diyenler var ama  onlar azınlıkta.


*Avusturya'yı son saniye golüyle yenerken, bir yandan da maçı anlatan İzlandalı spiker Gudmundur Benediktsson sosyal medyaya damga vurmuştu. Herkes İngiltere maçını nasıl anlatacağını merak ederken, Benediktsson'a kötü haber memleketinden geldi. Spikerliğin yanında ikinci iş olarak yardımcı hocalık da yapan Gudmundur, KR Reykjavik'in ligde kötü sonuçlar almasından sonra takımdan kovuldu. Turnuvadaki popularitesiyle "Gummi Ben" aç kalmaz artık...

*Merak ettiniz mi niye isimleri -sson yahut -ssen diye bitiyor bu memleketin evlatlarının. İzlanda'da soyisim kavramı yok,  onlar babalarının adlarına -sson ve -seen ekleyerek soyadı oluşturuyorlar. Yani? Kalecimiz Halldor'un oğlu Hannes. Peki kızlar? Onlar da -dottir ekini alıyorlar...

*Yanardağları ve volkanları ile meşhur ülkenin resmi dini Hristiyanlık olsa da, halkın azımsanmayacak bir kısmı çok tanrılı dinlere inanmakta, cinlerden perilerden bahsetmekteler.

*Ülkeye Johanna Siguroardottir gibi homoseksüel bir başbakan seçiyorlar kendilerini yönetmesi için ama Johanna bir sene sonra striptiz kulüpleri  kapattırıyor.. Kim bilir ne gerekçeleri vardı?

*İzlanda'da ekonomik kriz baş gösterince, Mc Donald's da bu soğuk ülkeyi terk edip gitmiş, memlekette fast food kültürü de bitmiş lakin bitmeyecek olan tek şey, ninelerinden kalma olan çiğ deniz papağanı kalbinden yaptıkları geleneksel yemekler.


*İklimin insan karakterine etkisi tartışılmaz, İzlandalılar da doğa ve çevre koşulları sebebiyle "savaşçı" ve mücadeleci bir yapıya sahipler. Avrupa'nın en ucunda yer alan ada, o kadar yalnız ve terkedilmiş ki, İkinci Dünya Savaşı öncesi İzlanda Avrupa'nın en fakir memleketiymiş. Şimdi ise Avrupa'nın en refah ve gelişmiş ülkelerinden biri. Gelişim ve değişim büyük ama baki kalan İzlandalıların "mücadele ruhu"... Futbolcuları da dayanıklı  olmaları ve sıkı çalışmalarından dolayı tercih ediliyor Avrupa kulüplerince. Sloganları da belli İzlandalı gençlerin: Yurt dışına git. Mücadele et. Kendini göster...

21 Haziran 2016 Salı

12 Meşale








Hırvatistan-Çek Cumhuriyeti maçının bitimine sayılı dakikalar kala Hırvat taraftarların sahaya atmış olduğu meşaleler, maçın durmasına neden olmuş, o dakikaya kadar 2-1 önde olan Hırvatistan milli takımı, duraklamalarda bir gol daha yiyerek 3 puanı elinden kaçırmıştı. Maç sonu hem Hırvatistan, hem de Avrupa basınında bu olay geniş yer bulmuş, takımları galip gelirken böyle bir olayın "ihanet" olduğu yorumları yapılmıştı. Peki, sahaya atılan "12 meşalenin" hikayesi nedir? Hırvat bir taraftarın mevzu hakkında yazdıklarını okuyalım:

              "Hırvatistan'da yaşayan halkın çoğunluğu koyun gibi. Son 25 senede ülkemizde çürümüş hükümetler ve "malı götürürken" yakalanan politikacılar var, insanların hayat standardı her geçen gün kötüleşiyor ama tahmin edin ne oluyor? Halkımız sürekli aynı iki partiye oy veriyor, bir dört sene HDZ partisini, ertesi dört sene SDP partisine. Protesto mu? Hırvatistan'da böyle bir şey göremezsiniz.
                 Şimdi aynı hırsızlık ve çürümüşlüğün başka bir örneğini Hırvat Futbol Federasyonunda görüyoruz. "Koyunların" bir çoğu bile Federasyon Başkanı Suker'in yardımcılığını yapan Mamiç'in kötü olduğunu söylüyor ama bu rezaleti de görmemezlikten geliyorlar zira milli takım Euro 2016'da oynuyor, herkes halinden memnun. Ve halkın milyonlarını çalan bu " adi herif", VIP tribününde oturup, sırıtarak  kimin milli takımı çalıştıracağına, hangi oyuncuların kadroda yer alacağına karar verebiliyor.
                 Saint Etienne'de atılan 12  bugün tüm medyanın gündeminde, insanlar sokakta bu konu hakkında yorum yapıyor, ultralar terörist ve Hırvatistan düşmanı olarak lanse ediliyorlar. Facebookta herkes maç günü tribünde olan ve ultralara benzeyen insanların kişisel bilgilerini paylaşıyor. Altı aydır memleket adına hiç bir şey yapmayan bu "sahte" hükümet, bugün başbakanın çağrısıyla toplanıp, ultralar için yeni yasa ve kanun çıkarma görüşmelerine başladılar. Sanki bir şaka. İnanılmaz...
                  Ve bir ay içinde Hırvatistan'da biz yeni bir seçime gideceğiz ve bizim "koyunlar" tekrardan aynı partilere oy verecek, ya HDZ ya da SDP kazanacak. Hırvatistan'da hiç birşey  değişmeyecek çünkü biz aptalız. Fakat, hey! Unutmayalım, biz Avrupa Şampiyonasında oynuyoruz...


Balığa Gidiyoruz Hanım


Euro 2016 saha dışı taraftar olaylarıyla olduğu kadar, birbirinden ilginç pankartlarla da akıllarda kalacağa benziyor. İşte turnuvanın sürpriz takımı Galler'in taraftarının televizyon kameralarına doğru açmış olduğu bir pankart:

"Lütfen bizi çekmeyin zira eşlerimiz bizi Batı Galler'de balıkta  zannediyor."

17 Haziran 2016 Cuma

İsveçli Kızlar İçin


 Biz İsveçli kızlar için buradayız...


Bu Tom...
Tom burada değil, çünkü onun yeni bir kız arkadaşı var...
Siz Tom gibi olmayın...

17 Mayıs 2016 Salı

Portekiz EURO 2016 Kadrosu



Fransa'daki Avrupa Futbol Şampiyonası F Grubunun favori takımlarından Portekiz'de teknik direktör Fernando Santos 23 kişilik kamp kadrosunu açıklamış... Fenerbahçe'den Nani ve Bruno Alves'li Portekiz kadrosu aşağıdaki oyunculardan oluşacak:

Kaleciler: Rui Patrício (Sporting) Anthony Lopes (Lyon), Eduardo (Dynamo Zagreb)

Savunmacılar: Cédric Soares (Southampton), Vieirinha (Wolfsburg), Pepe (Real Madrid), Ricardo Carvalho (Monaco), José Fonte (Southampton), Bruno Alves (Fenerbahce), Rafael Guerreiro (Lorient), Eliseu (Benfica)

Orta Sahalar: William Carvalho (Sporting), Danilo (FC Porto), André Gomes (Valencia), Adrien Silva (Sporting), João Mário (Sporting), João Moutinho (Monaco), Renato Sanches  

Forvetler: Cristiano Ronaldo (Real Madrid), Nani (Fenerbahce), Ricardo Quaresma (Besiktas), Rafa Silva (Braga), Éder (Lille)

Hırvatistan EURO 2016 Kadrosu



Avrupa'da bir çok ülkede ligler sona erip, şampiyonlar büyük ölçüde belirlenirken, gözler de Fransa'daki Avrupa Şampiyonasına çevrilmeye başlandı. Biz de ultras/Movement blog olarak uzun bir süredir ara verdiğimiz maç yazılarımıza EURO 2016 maçları ile geri dönüş yapmayı planlıyoruz, umarım bir aksilik çıkmaz, bir sıkıntı olmaz da klavyemiz el verdiğince maçlarla siz sadık okurlarımızla birlikte oluruz. Yaz günlerimizi futbola doyuracak turnuvaya dair ilk haber olarak grupta ilk maçımızı oynayacağımız Hırvatistan'dan gelsin. Hırvatların çiçeği burnunda hocası Ante Cacic 27 kişilik EURO 2016 kadrosunu açıklamış. Beklenildiği gibi "Bana forma garantisi vermezseniz, milli takıma gelmem" diyen Dejan Lovren kadroda yok. Buna rağmen hoca Liverpool'lu savunmacıya kapıyı tam olarak kapamamış: "Takım arkadaşları ve hocasına nasıl davranması gerektiğini anlayacaktır, o zaman tekrar milli formayı giyebilir..."
Ante Cacic, Moldova ve San Marino hazırlık maçları sonrası takım kadrosunu 23'e indirecek ve nihayi listeye UEFA'ya bildirecek...

İşte Hırvatların 27 kişilik EURO 2016 aday kadrosu:


Kaleciler: Danijel Subasic (Monaco/FRA), Lovre Kalinic (Hajduk Split), Ivan Vargic (Rijeka), Dominik Livakovic (Zagreb)

Savunmacılar: Darijo Srna (Shakhtar Donetsk/UKR), Vedran Corluka (Lokomotiv Moscow/RUS), Domagoj Vida (Dynamo Kiev/UKR), Ivan Strinic (Napoli/ITA), Gordon Schildenfeld (Dinamo Zagreb), Sime Vrsaljko (Sassuolo/ITA), Tin Jedvaj (Bayer Leverkusen/GER), Duje Caleta-Car (Salzburg/AUT)

Orta Sahalar: Luka Modric (Real Madrid/ESP), Ivan Rakitic (Barcelona/ESP), Ivan Perisic (Inter Milan/ITA), Mateo Kovacic (Real Madrid/ESP), Milan Badelj (Fiorentina/ITA), Marcelo Brozovic (Inter Milan/ITA), Alen Halilovic (Sporting Gijon/ESP), Domagoj Antolic (Dinamo Zagreb), Marko Rog (Dinamo Zagreb), Ante Coric (Dinamo Zagreb)

Forvetler: Mario Mandzukic (Juventus/ITA), Nikola Kalinic (Fiorentina/ITA), Andrej Kramaric (Hoffenheim/GER), Marko Pjaca (Dinamo Zagreb), Duje Cop (Malaga/ESP)

15 Ekim 2014 Çarşamba

Bayrak Adam Cana



EURO 2016 elemeleri grup maçında Sırbistan ile Arnavutluk karşılaşıyor, tabii bu iki ülkenin tarihinden devam eden birbirlerine karşı "diş bilemeleri " de meşhur. Maçtan önce 3 bin 500ten fazla Sırp polisi olay çıkmaması için "yoğun mesaide". Maç başlıyor, Sırp taraftarının meşaleleri, tezahüratları her zamanki gibi de ilk yarı son ermeden birden stadyumun üzerinde mini bir helikopter beliriyor. Oyuncular oyuna odaklanmışken, tribünlerden yükselen uğultu helikopterin taşıdığı bayrağa çekiyor dikkatleri, Arnavutluk bayrağı ve Arnavutluk için savaşan kahramanların resimleri...
Bayrağın daha fazla dalgalanmasına Mitroviç izin vermiyor ve çevik bir hamleyle sıçrayıp alaşağı ediyor bayrağı ama "milli maç" bu, bayrak için ter akıtan rakip topçular da "onurları" için savaşmaya hazırlar, Arnavut topçulardan Lila ve Xhaka bayraklarını almak için müdahale ediyor, ortalık birden karışıyor. Tribünlerden atlayan Sırp taraftar Balaj'ın kafasına sandalye fırlatıyor, Lorik Cana'nın "Akıllı adam Arnavutlarla kavga etmez" sözünü duymamışa benziyor ve o hareketi yaptığına pişman oluyor zira kaptan gibi kaptan, adam gibi adam, "bayrak" adam Lorik Cana Sırp taraftarı "fena benzetiyor". Boşuna dememişler "Arkanda Cana varsa kavgaya girmekten çekinme diye"...
Olaylar daha da büyüyüp yatışmayınca da maç tatil oluyor...
Helikopterin sahaya nasıl sokulduğu, kim tarafından kumanda edildiği, sahaya Sırp taraftarın nasıl girdiği, güvenlik tedbirlerin yeterli olup olmadığı UEFA tarafından araştırılacak ve gereken cezalar verilecektir de Lorik Cana bu gece yine gösterdi kaptanda olması gereken özellikleri...
Galatasaray'da forma giydiği yıllarda da iyi oyun kötü oyun bir kenara sürekli mücadele eden, takım arkadaşlarını "kavgada" yalnız bırakmayan Arnavut futbolcu, bayrak için savaşmanın, bayrak için ölmenin lafta değil de icratta olduğunu göstermiş olduğu.
Milli takım, kulüp takımı fark etmez, kaptanlığın sadece pazu bandı takmaktan ibaret olduğunu düşünenlere gelsin bu maçın fotoları...




















Blog Widget by LinkWithin