Futbolcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbolcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026 Cuma

Aleksey Batrakov: Lokomotiv’den Avrupa’nın Zirvesine Uzanan Rus Yıldız


Aleksey Batrakov ile 5 Haziran 2026'da Dünya Kupası başlamadan önce yapılmış en son röportaj. Milli takım antrenmanının ardından Sport24 muhabirleri Andrey Babich ve Aleksandr Muyjnek, Aleksey genç futbolcu ile bir araya geliyorlar ve başlıyorlar sohbete. Biz de ultras/Movement okurları için bu görüşmeyi Türkçeye çevirip, derleyip toparladık. Buyurun bakalım...


Milli takım hocası Valeri Karpin'in uzun ve yorucu lig maratonu sonrası bazı oyuncuların milli takıma çağrılma konusunda  “sızlandığını” belirtip, kendisinin de gruba dahil olup olmadığı sorusuna, hayır diye cevap veren Aleksey sözlerine şöyle devam ediyor: "Milli takıma çağrılmak ve burada oynamak büyük bir onur. Burada deneyim kazanıyor ve gelişiyorum. Milli takımda üç maç oynamak elbette alışılmış bir durum değil ama beni rahatsız etmiyor. Ayrıca sezonun ardından biraz dinlenme fırsatı da buldum. Şampiyona bittikten sonra Moskova'da beş gün geçirdim ve kendime gelebildim."

Rusya Milli takımının kendisine ne kattığı sorulduğunda ise iki takımda farklı bir görevleri bulunduğundan, Lokomotiv'de oynadığından daha geride oynayıp  hücumları daha fazla başlattığından söz ediyor Batrakov ve bundan da keyif aldığını söylüyor. Lakin daha ileride oynamaya alışık olduğunu da ekliyor cümlelerine. Söz ulusal takımdan devam edip, Mısır mağlubiyeti sorulunca da rakibin iyi bir ekip olduğunu ama kendilerinin de onlardan geri olmadığını, Marmoush'u özellikle beğendiğini belirtip, maçtan sonra üç gün boyunca neden kaybettiklerini analiz ettiklerini ve bazı bölgelerde eksik kaldıklarını açıklıyor.


Muhabirlerin Mısır'ın Dünya Kupasında şansının ne  olduğu sorusuna da ikincilik için iyi şanları olduğunu söyleyen Aleksey tahmininde de isabetli oluyor zira Mısır grubu Belçika'nın arkasında ikinci bitirdi. Kendisine Rusya Milli Takımının Mısır'dan daha iyi performans gösterip göstermeyeceği sorulduğunda ise "Bunu düşünmek bile istemiyorum. Bir anlamı yok. Ben ne İspanya'yla ne de Fransa'yla oynadım; nasıl karşılaştırma yapabilirim? Rakiplerimizin seviyesi arasında ciddi bir fark var. Önce Nikaragua'nın temposuna ayak uyduruyoruz, ardından iyi organize olmuş Mısır'la karşılaşıyoruz. Buna alışmak kolay değil." diye yanıtlıyor soruyu.

Muhabirlerin hazırlık maçlarında yorulup yorulmadığını merak ettiklerinde de Aleksey "Tekrar söylüyorum, kıyaslayabileceğim bir deneyimim yok çünkü Rusya Milli Takımı'yla resmi maç oynamadım. Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası elemelerini görmüş oyuncular için daha zor. Her ne olursa olsun bütün futbolcular bu duruma alıştı ve bir gün değişmesini bekliyor. Milli takım maçlarındaki mücadele bundan etkilenmiyor. Hazırlık maçlarının bile büyük ilgi gördüğünü ve statların dolduğunu görüyoruz. Bu da yeterli motivasyon ve sorumluluk getiriyor. Sadece resmi turnuva maçlarının verdiği deneyimin hazırlık maçlarıyla doldurulamayacağından bahsediyorum." diye cevap veriyor.

Ve konu yavaş yavaş Avrupa futboluna gelip, Andrey Babich ve Aleksandr Muyjnek genç oyuncunun Şampiyonlar Ligi finalinde kimi desteklediğini soruyorlar, Batrakov'un cevabı Safonov'tan dolayı PSG oluyor. Tabii sadece Milli Takımdan arkadaşı değil bunun nedeni, aynı zamanda Arsenal'in savunma ağırlıklı oyununu sevmediğini, PSG'nin tarzını daha ilgi çekici bulduğunu anlatıyor. Khvicha Kvaratskhelia'nın gelişimini de kendisine örnek alıp, Avrupa'ya "kapağı atan" her topçunun sonrasında kaderinin kendi elinde olduğuna inanıyor Aleksey.


Ülkemizde de çok konuşulan PSG'nin Aleksey'i transfer etmek istediği söylentileri sonrası PSG logolu bir t-shirt ile fotoğraf çektirmesine de "kafa bulmak" için yaptığını, olası transfer haberlerinden bıktığını ve kendisinin o kadar da değerli olmadığını söyleyenlere karşı dalga geçmek için o pozu verdiğini anlatıyor. Smolov'un Batrakov'un PSG'de oynayamayacağı için PSG yerine Barcelona'ya gitmesi cümlesi hatırlatıldığında da "Bu Fedor'un düşüncesi. Başkasının düşüncesi farklı olabilir." diye özgüvenini gösteriyor. Muhabirlerin PSG gibi bir takımda oynamak için hangi yönlerini geliştirmelisin sorusuna "Her şeyimi" diyen Aleksey, Arsenal oyuncuları gibi iki saat koşmanın onun oyununa uygun olup olmadığı sorulduğunda Lokomotiv'de de topa çok fazla sahip olmadıklarını ama yaptığı işten memnun olduğunu belirtiyor. Muhabbet PSG'den devam edip, kendileri ile bir transfer görüşmesi içinde olup olmadığı sorulunca şöyle cevaplıyor genç topçu: "Benimle doğrudan kimse iletişime geçmedi. Kulüpler arasında bir şeyler oluyorsa menajerlerim bana haber veriyor. Ama şu anda milli takımdayım ve onlardan hiçbir şey söylememelerini istedim." Transfer Fransa ile ilgili olunca ülkenin dilini bilip bilmediği hususunda ise Fransızca öğrenmediğini ama İngilizce bildiğini de açıklıyor Batrakov.

Rusya Milli Takımı'na ilk kez çağrılan 18 yaşındaki Amir İbrahimov hakkında da konuşan Batrakov, Manchester United akademisinde yetişen genç futbolcunun teknik açıdan Rusya'daki yaşıtlarından daha ileri olduğunu söylüyor. "Teknik açıdan daha iyi. Fiziksel özellikleri de çok iyi. Avrupa'da buna biraz daha farklı yaklaşılıyor."  Batrakov, İbrahimov'un gelecekte Manchester United'ın ilk 11'inde yer almasının mümkün olduğunu da düşünüyor:" Yakın gelecekte bunun gerçekleşmesi mümkün."

Lokomotiv'in kaptanı Dmitri Barinov'un takımdan ayrılması da Batrakov'un gündemindeydi. Genç yıldız, eski kaptanın yokluğunun takım tarafından hissedildiğini kabul ediyor "Kaptanın ayrılığını fark etmemek mümkün değil. Bazı anlarda eksikliğini hissediyoruz."

Batrakov, Barinov'un gerektiğinde takım arkadaşlarını sert şekilde uyarmasının da takım açısından önemli olduğunu belirtiyor.

Röportajda muhabirlerin Arsenal karşısında kupadaki maçta penaltıyı kaçırdığı ve daha sonra penaltıları neden kullanmayı bıraktığı sorusuna :"Nisan ayında çok yoğun bir fikstürümüz vardı; bir hafta içinde üç maç oynadık. Önce Orenburg deplasmanı, ardından sahamızda Zenit ve sonra Samara maçı. Zenit karşılaşmasının uzatma dakikalarında penaltı kazandık. Ben daha 65. dakikada bacaklarımda kramp hissetmeye başlamıştım ve penaltıyı normalde olduğu kadar iyi kullanabilecek durumda değildim. Kolya Komlichenko da o sırada oyuna girmişti ve daha dinçti. Ayrıca penaltıları genellikle iyi kullanıyor." diye cevaplıyor.

Söz penaltıdan açılmışken, kız arkadaşı İra Podşibyakina'nın oynadığı “Banka” takımının maçında penaltı kullanması teklif edildi mi diye sorulunca, öyle bir şey olmadığını, bir şekilde nabız yokladıklarını,  kullanmaya hazır olup olmadığını sorduklarını söylüyor.  Ayrıca, şimdiki eşi İra'nın oynadığı Medya Ligini eskiden takip ettiğini ama artık ilgisini çekmediğini belirtiyor.

Geçtiğimiz sezonu üçüncü sırada tamamlayan Lokomotiv'in daha ileri gidebilecek güce sahip olduğunu söyleyen Batrakov, şampiyonluk yarışının gelecek sezon için gerçekçi bir hedef olduğuna inanıyor. "Elbette. Bahara kadar zaten zirvenin yakınındaydık. Sonrasında kazanmamız gereken maçları kendimiz verdik."

Batrakov için bronz madalya da özel bir anlam taşıyor. Genç futbolcu, bunun Lokomotiv formasıyla kazandığı ilk madalya olduğunu ve değerini küçümsemediğini söyledi.

"Bireysel olarak kazandığın en değerli ödül hangisi?" sorusuna ise "2011 yılında Lokomotiv formasıyla katıldığım ilk turnuvada takımın en iyi oyuncusu seçilmiştim. Hâlâ hatırlıyorum. Son dönemde ise geçen sezonun en iyi genç oyuncusu ödülü." diyor. 

Şimdiki eşi İra'nın kedisine motive olmak konusunda yardımcı olup olmadığı sorulduğunda "Elbette. Yanımda olduğu, bazı konularda tavsiyelerde bulunduğu ve benimle konuştuğu için ona teşekkür ederim." diyen Aleksey, İra'nın futbolcu olarak da tavsiyelinden faydalandığını şöyle dile getiriyor: "Evet, hatalarımı gösterebilir. Ama ben de kendi hatalarımı zaten anlıyorum. Ayrıca İra, Şampiyonlar Ligi'nde oynadı; ben ise oynamadım. Demek ki benden daha iyi!"

Batrakov, Rusya Premier Ligi'nde artık gelişebileceği alan kalmadığı yönündeki düşüncelere de katılmıyor. Kendisini hâlâ geliştirebileceğine inanan 20 yaşındaki futbolcu, Avrupa'ya transferin gerçekleşmemesi halinde de Lokomotiv'de kalıp kulübe başarı kazandırmaktan mutlu olacağını belirtti:

"Lokomotiv'de kalır ve kulübe başarılar kazandırırsam ben de mutlu olurum."

Bu açıklama, Batrakov'un kariyerinde Avrupa hedefinin önemli olduğunu ancak transfer gerçekleşmediği takdirde Lokomotiv'de kalmaya da sıcak baktığını gösteriyor.

Röportajın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise Batrakov'a Zenit iddialarıyla ilgili yöneltilen soru oldu.

Rus futbolunun önemli isimlerinden Andrey Arshavin kısa süre önce Zenit'in Batrakov'u transfer etmek istemesi halinde genç oyuncunun bu teklifi değerlendirmesi gerektiğini söylemişti.

Batrakov'un cevabı ise oldukça netti:"Avrupa'nın yanında Zenit'e transfer olmak kesinlikle motive etmiyor."

Bu açıklama, genç yıldızın kariyer planındaki önceliği açık biçimde ortaya koyuyor. Batrakov'un hedefi, Rusya'daki başka bir kulübe geçmekten ziyade Avrupa'nın üst düzey liglerinde kendisini kanıtlamak.

Aleksey Batrakov: Ödüllerle Değil, Hedeflerle Yaşayan Genç Yıldız


Aleksey Batrakov 2025 yılında Lokomotiv Moskova formasıyla mart ayından aralık ayına kadar her ay gol atarak 21 gol sevinci yaşayıp, Football dergisi tarafından Yılın Futbolcusu seçilince, Sovetsky Sport 14 Ocak 2026'da kendisiyle yapışmış oldukça uzun bir röportajı yayımladı. 

ultras/Movement blog takipçileri için bu röportajı da derlemek istedim ki Galatasaray'ın yeni transferini daha yakından tanımış olalım...

Nikita Plokhikh ve Nikita Vakhitov adlı muhabirler oylamada Matvey Kislyak, Stanislav Agkatsev, Igor Akinfeev ve Matvey Safonov'u geride bırakarak yılın futbolcusu seçilen Batrakov'a ödülünün kendisi için neler ifade ettiğini sorarak başlamışlar konuşmaya, Aleksey'in cevabı da: "Elbette memnunum. Ama daha önce de söylediğim gibi, ödüllere çok fazla önem vermemeye çalışıyorum. Her seferinde çok heyecanlanırsam, gelişimimde muhtemelen duraklama yaşarım. Her halükarda, güzel bir şey; doğru yönde ilerlediğimin bir işareti." şeklinde olurken, ödülün güzel bir şey olduğunu ama hala gelişmeye açık alanları olduğunu da eklemeden edememiş.

Muhabirlerin Rusya'da yılın sporcusu oylamasında üçüncü olduğunu hatırlatmalarına da " Alexander Ovechkin ve Islam Mahachev'in ardından üçüncü sırada olmanın utancı yok. Teşekkür ederim, çok memnunum." der Aleksey.

Batrakov, Rusya'nın en çok konuşulan genç futbolcularından biri olmasına rağmen şehirde şimdilik rahatça dolaşabildiğini söylüyor. Gözlük veya şapka takmadan şehir merkezinde yürüyebildiğini, insanların zaman zaman kendisine yaklaştığını ancak bunun sürekli yaşanmadığını anlatıyor. Ünlü olmanın getirdiği ayrıcalıklardan ise şimdiye kadar pek faydalanmamış:

"Dürüst olmak gerekirse, hayır. Konumumdan faydalanmadım ve kimse de öyle bir şey yapmadı. Belki restoranın müdürü öğrenir ve doğrudan masa ayırtabilmeleri için bir kartvizit bırakır. Ama hepsi bu."

Muhabirlerin sporcuların kamuoyu önünde idealist bir sporcu imajı sergilenmesi gerekip gerekmediği sorusuna ise ailesi ve arkadaşları arasında daha rahat olduğu için farklı davrandığını ama bunu bilerek yapmadığını belirtiyor Aleksey ve  insanların kendisi hakkında ne düşündüklerini umursamadığını ama bir hayran kitlesi olduğu için, muhtemelen ne olursa olsun onu destekleyeceklerini belirtiyor.

Röportajın ilerleyen dakikalarında Igor Akinfeev yakın zamanda bir giyim markası çıkardığından ve Batrakov'un da benzer planı olup olmadığı soruluyor, Aleksey'in cevabı: "Henüz değil. Bence çok erken; daha çok futbola odaklanmak istiyorum. Genel olarak ilginç bir hikaye; Akinfeev'in giyim markasını gördüm. Hayran kitlesini göz önünde bulundurursak, doğru bir karar." şeklinde olmuş. Konu değişmeden bir markanını reklam yüzü olmak isteyip istemediği sorusuna da Nike ile sözleşme imzalamak ve Ronaldo ile birlikte bir reklamda oynamak istediğini ama bunun hayalini kurarak uykuya dalmadığını da vurgulamış :"Ne olursa, ister olsun ya da olmasın... Onsuz da yaşayabilirim."


Griezmann'ın uzun süredir sosyal medyada Arsène Zakharyan'a yazdığının hatırlatılıp Aleksey Batrakov'un yakın bir zamanda João Félix'le yapmış olduğu görüşmeyi anlatması istendiğinde genç oyuncu şöyle cevap veriyor:

" Griezmann çoğunlukla Arsène'i övdü. Félix beni özellikle övmedi, sadece temsilcisi için menajerimin numarasını istedi. Konuşma orada bitti." Daha detaylı anlatması istendiğinde "Maçtan önce otele giriş yapıyorduk. Silyanov bana birkaç video gönderdiğini söyledi. Kontrol etmek için baktığımda mesajının altında Felix'ten bir istek gördüm. İlk başta sahte olduğunu düşündüm, ama sonra sayfaya girdim ve milyonlarca takipçisi olduğunu gördüm. Tabii ki şaşırdım, birlikte güldük. Güzeldi." diye devam ediyor Batrakov.

Basınla ilgili olarak onların ilgisinden sıkılıp sıkılmadığı sorusuna da  "Artık daha sık yanlarından geçip gidiyorum. Bunun işiniz olduğunu anlıyorum, ama aynı sorular çok fazla soruluyor. Birkaç yayın organı aynı şeyi üst üste sorduğunda, görmezden gelip yolunuza devam etmek istiyorsunuz. Ama mümkün olduğunca, iyi maçlardan sonra ve iyi bir ruh halindeyken durmaya çalışıyorum." diyen Aleksey, yenildikleri maçlardan sonra üzgün olduklarını ve konuşmak istememelerini gazeteciler tarafından anlayışla karşılanmasını bekliyor.

"Gazetecilerin size sorduğu en tuhaf soru neydi? Ya da sizi en çok rahatsız eden soru?" sualine de "Avrupa'ya taşınmakla ilgili. Cevaplayamadığım bir soru bu. Evet, istiyorum ama ne zaman bilmiyorum. Hepsi bu." derken Galatasaray'a gelerek de bu soruyu cevaplamış oluyor geç de olsa...

Kendisine saha dışındaki kişiliği açısından bir rol model sorulduğunda verdiği cevap dikkat çekici:

“Tek rol modelim Aleksey Batrakov.”

Genç futbolcu başkasının davranışlarını taklit etmek yerine sakin kalmaya ve kendi karakterini korumaya çalıştığını söylüyor.

Ödüllerinin ise büyük bölümünün babasının kuracağı müzeye gideceğini anlatıyor. Bunun kendisi açısından da faydalı olduğunu düşünüyor. Çünkü kazandığı ödüllere sürekli bakmanın rehavete yol açabileceğini düşünüyor.

"Belki de babamın müzesine gönderirim, böylece sürekli onlara bakmak zorunda kalmam ve gelişimimi durdurmam. Yoksa ödül orada olurdu ve ona bakıp 'Bu yılın en iyi futbolcusu, sorun yok' diye düşünürdüm. Bu yüzden yılda bir kez tatile geliyorum, sadece orada ne olduğunu görmek için."

Röportajda, Aleksandr Golovin'in kupa kazanana kadar CSKA'dan ayrılmayacağı sözlerinin hatırlatılıp, kendisinin de böyle bir hikayesi olup olmadığı merak edilince,  Lokomotiv ile kupayı kaldırmak için can attığını ve uzun zamandır kupa bekleyen taraftarları memnun etmek için elimden gelen her şeyi yapacağını belirtiyor Lokomotiv'in genç kaptanı ve Avrupa'ya gitmekle ilgili soruların kendisini çok rahatsız ettiğini belirtiyor. Muhabirlerin ısrarla "Önce hangisi olacak: Avrupa'ya gidişiniz mi yoksa Lokomotiv'in şampiyonluğu mu?" sorusuna da "İnsanların bana seçim yapmamı istemesinden nefret ettiğim türden bir soru bu. Her şeyin nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum." diyor.

Bu sezon Lokomtiv ile kupa kazanmayı hedefleyip hedeflemediği sorulduğunda da "Hedef koymazsanız, oynamanın ve gelişmenin ne anlamı var ki? Elbette kupayı ve şampiyonluğu kazanmak istiyorum. Lokomotiv için başka bir hedef olmamalı." diye kesin bir cevap veriyor.

Sıklıkla Matvey Kislyak ile karşılaştırılması hakkındaki görüşü merak edildiğinde ise "Bu rekabet sizin için devam ediyor, bizim için değil. Manşetlere taşınan bu haberleri siz yaratıyorsunuz. Bizi karşılaştırmak tamamen adil değil: farklı pozisyonlarda oynuyoruz. Matvey'nin gol oranı daha düşük çünkü daha aşağıda oynuyor. İki genç ve heyecan verici oyuncunun ortaya çıkmasından mutlu olmalıyız, bizi karşılaştırmamalıyız. Matvey'e başarılar dilerim." diye samimi bir cevap veriyor.


20 yaşındaki oyuncu, 21 gollük sezonun ardından bile kendisini yeterli görmüyor. Tam tersine, hedeflerini daha da yukarı taşıyor. "Çok daha iyileri var, bir sınır yok. Elli gol atmak istiyorum, hiç durmamaya çalışıyorum." Batrakov, Rusya Premier Ligi seviyesini aştığını düşünmediğini de özellikle vurguluyor. Ona göre hâlâ gelişmesi gereken birçok alan var ve kariyerinin bu aşamasında “artık daha üst seviyeye geçmeliyim” düşüncesine kapılmak doğru değil.

Ve laf yine dönüp dolaşıp Avrupa'ya transferine gelince: "Avrupa'da şansımı denemek istiyorum ama hayat farklı şekillerde ilerliyor. Igor Akinfeev bir noktada ayrılabilirdi ama kalmaya karar verdi. Herkes tekliflerden bahsediyor ama kim bilir, belki de hiç teklif gelmez. Lokomotiv benim yuva kulübüm ve onlara bir kupa ile teşekkür etmek istiyorum." diye yineliyor Lokomotiv'e bağlılığını...

Rusya'nın yasaklarının kalkıp Zenit ya da Krasnodar'ın Şampiyonlar Ligine gitme durumunda o takımlara transfer olma ihtimalinin olup olmadığı sorulduğunda Aleksey net bir cevap veriyor: "Bu ya Lokomtiv ile olur ya da farklı bir ligde başka bir takımla..."


Avrupa'da en sevdiği ligin İspanya La Liga olduğunu ve oynamak istediği takımın Barcelona olduğunu söyleyen Batrakov, Barca ile ilgili transfer söylentileri başladığında ne hissettiği sorusuna : "Eğer gerçeklerse, evet. İlk başta sahte olduklarını düşündüm, ama sonra 'Eğer doğruysa, elbette güzel olur' diye düşündüm." diyor. Ve menajerinin bir Suudi Arap kulübünün kendisine 120 milyon avro gibi bir teklif yapabileceğini belirtmiş olması ile alakalı soruya Aleksey "Böyle bir durumda transferi muhtemelen düşünürdüm. Aklınıza ne geleceğini bilmiyorum" şeklinde cevap veriyor...

Konu paradan açılınca "Sözleşmedeki rakamlara bakıyor musunuz, yoksa bu sizin için pek önemli değil mi?" diye merak eden muhabirlere "İmzaladığım şeye baktım. Rakamlar şu anda benim için pek önemli değil. Başka Rus kulüplerinden de teklifler aldım, ama şu anda bunların peşinde değilim; ben futbolun peşindeyim." diyerek geri dönüş yapıyor Batrakov.


Futbolculuğu kadar sosyal hayattaki giyim kuşamı ile de beğenilen Aleksey Batrakov, kıyafet konusunda takip ettiği belirli bir kişinin olmadığını, sosyal medyada insanların nasıl giyindiğine bakıp kendisi için tarz oluşturduğunu söylüyor.  "Sizce en şık Rusya Premier Lig futbolcusu kim?" sorusuna da Tokha Miranchuk ve Sasha Chernikov diye cevap veriyor. 

Röportaj esnasında üzerinde Travis marka spor ayakkabı, Burberry sweatshirt, Rooth tişört ve Avrupa'daki bir mağazadan aldığı kot pantolon olan Aleksey, ayakkabı tutkunu olduğunu, bir çok ayakkabısı olduğunu belirtiyor.

Moskova'da ayda 30.000 rubleyle geçinmenin zor olduğunu düşünüyor Batrakov ve geçinmenin satın alımlara bağlı olduğunu, kimi zaman 100 bin, kimi zaman 250 bin harcanabildiğini belirtmiş.

 Ehliyetini de bir kaç ay önce aldığını ve trafik sıkışıklığı olmadığı zamanlarda Moskova'da otomatik bir araç kullanabildiğini belirtiyor.

Batrakov'un futboldan arta kalan zamanlarında bilgisayar oyunlarıyla ilgilendiği de biliniyor. Özellikle Counter-Strike oynuyor ve FACEIT'te 10. seviyede olduğunu, ELO puanının ise yaklaşık 2100-2250 arasında bulunduğunu söylüyor. Ancak profesyonel bir e-spor oyuncusu olabileceğini düşünmüyor. Geçmişte çok daha fazla oynadığını, bugün ise bunu daha çok arkadaşlarıyla birkaç saat vakit geçirmek için yaptığını belirtiyor.

FIFA konusunda ise kendisine daha fazla güveniyor. En sevdiği FIFA oyununun FIFA 20, favori kartının ise TOTS Griezmann olduğunu söylüyor.

Kendisinin de oyunda yer almasını isteyen Batrakov, 80'in üzerinde bir reyting almayı umuyor. Ancak mevcut durumda 69-70 civarında bir puanı hak ettiğini düşünüyor.

Kendi istatistiklerini değerlendirirken de oldukça temkinli davranıyor. Hızına 73, şutuna 80, pasına 75, driplingine 70 ve savunmasına 63 puan veriyor. Fiziksel özelliklerde ise esprili bir yaklaşım sergiliyor.

"Envanterinizdeki en pahalı ürün hangisi?" diye sorulunca  "Son zamanlarda piyasada bir çöküş yaşandı. Ondan önce 35.000 rubleye bir M9 Ultraviyole bıçak aldım. Bunu satabileceğim bir şey olarak düşünüyorum. Tüm paranızı kaybettiğiniz bir alışveriş değil. İstediğim zaman satabilirim, bu yüzden biraz daha rahatım." diye cevaplıyor.

"Spor dizilerinde sürekli sporcular arasındaki kişisel ilişkiler gösteriliyor: Tartışıyorlar ve sahada birbirleriyle etkileşim kurmuyorlar. Profesyonel futbolda da böyle hikayeler yaşanıyor mu, yoksa hayal bile edilemez mi? "diye muhabirlerden gelen soruya Aleksey, böyle şeylerin olduğunu ama kişisel hayatınızı işinizden ayırmanız gerektiğini ve kendi kariyerinde böyle bir şey yaşamadığını açıklamış.

Meslektaşları tarafından iyi muamele görmenin kendisi için ne kadar önemli olduğu sorusuna "Herkesle iyi ilişkiler kurmaya çalışıyorum. Birinin yardıma ihtiyacı varsa, yardım etmeye çalışırım. Tıpkı normal bir insan gibi, yapmaya çalıştığım şey bu." diye cevap veriyor.

Röportajın sonlarına gelinirken kız arkadaşı ile nasıl tanıştığı sorulduğunda " O ​​zamanlar Ira, bir sakatlıktan iyileşirken spor salonunda egzersiz yapıyordu. Onu sık sık görüyordum ve bir noktada ondan hoşlandım: yavaş yavaş konuşmaya başladık ve her şey yolunda gitti." derken " İlişkide olmak, bekar olmaktan daha mı rahat hissettiriyor?" sorusuna "İlişkiler sorumluluklar ve bir ölçüde disiplin getirir. Bu bana saha dışında da yardımcı oluyor: Evde sorumluluklarım olduğunu anlıyorum ve bu beni doğru yolda tutuyor. Bu şekilde kendimi rahat hissediyorum. Benim yaşımdaki bazı insanlar dışarı çıkmak istiyor ama ben artık bunu pek istemiyorum." diyor.

Yaşadığı hayatla ilgili oldukça saygın olduğu ve beğenildiği için futbolculara ne gibi tavsiyeleri olacağı merak edildiğinde "

"Kendin ol, hepsi bu. Başkasına uyum sağlama ya da başkası gibi davranma. Bir maske takma ve sadece kendin ol."

Peki bu kuraldan saptığında kendisini kim uyaracak sorusuna da "Kız arkadaşımdan tutun da aileme ve arkadaşlarıma kadar. Bu yüzden sevdiklerime minnettarım." diyerek röportajı sonlandırıyor Aleksey Batrakov.

20 Ağustos 2026 Perşembe

Aleksey Batrakov'un Yükselişi: Tren Yolculuklarından Avrupa Hayaline


Galatasaray, belki de son yıllarda hiç görmediğimiz bir şekilde "transfer susuzluğu" çektiği bir iki ayı geride bırakıp bugün Rusların genç yeteneği Aleksey Batrakov'u sözleşme imzalamak üzere İstanbul'a getirdi. Ukrayna savaşı nedeniyle Avrupa'dan Rusya'ya yaptırımlar uygulanınca Rus ekiplerini UEFA'nın turnuvalarında seyredemiyoruz, bu sebeple de Rus Liginde oynayan topçular hakkında pek bilgi sahibi olamıyoruz. Ama, ülkede bir futbolcunun adı transferde geçince, youtube açılıp bir kaç "skill" videosu izleyen herkes o oyuncu hakkında "ulema" oluyor da, videoseverleri bir kenara bırakıp, Rus ve Avrupa basınında Aleksey Batrakov hakkında yazılanları blog sayfalarında paylaşmak istedim çünkü futbolcu sadece saha içinde yaptıklarıyla değil saha dışındaki yaşamıyla, ailesi ile ilişkilerle, okul yaşantısıyla, gelecek hayalleriyle bir bütündür... O halde bakalım bizim genç topçu nasıl bir oyuncuymuş... 

Öncelikle 24 Şubat 2025'te Championat sitesindeki röportajından öne çıkan başlıklara bir göz gezdirelim hep birlikte. 

Kış tatilini Maldivler yerine Milano'da geçirme tercihini sorarak başlamış muhabir ve Batrakov da İtalya'yı, özellikle de Milano'yu, yemeklerini, kültürünü çok sevdiğinden dolayı böyle bir seçim yaptığından bahsetmiş. Hazır Milano'ya gittiğinde de çocukluk aşkı Milan'ın San Siro'da şampiyonlar ligi maçını da seyretmiş. Milano'da başka ne yaptın diye sorulduğunda da :

"Javier Zanetti'nin restoranına gittim. Arkadaşlarımla, kendisini görme umuduyla oraya gittik; çünkü sık sık oraya geliyormuş. Bize ertesi gün geleceği söylendi. Ben de onunla fotoğraf çektirmek ve kaptanlık pazubandını satın almak istiyordum. Ayrıca onun kramponları da sergileniyor ama onları satın alamıyorsun. Pazubantlarını ve flamalarını ise satın alabiliyorsun. Çok heyecanlanmıştım; hem bir şeyler satın almak hem de onunla şahsen tanışmak istiyordum. Ertesi gün geleceğimiz konusunda anlaşmıştık." diye cevaplıyor Aleksey ama sonra garsonların Zanetti'nin gelmeyeceğini söylediklerini de hayal kırıklığı içinde belirtiyor.

San Siro dışında çocuklukta "kalbine giren" ilk takım olan Manchester United'ın stadı Old Trafford'u da gezmek istediğini belirtirken, Rooney gibi kızıl olmasından dolayı da kedisine Rooney adını vermiş. Çocukluğunda sevdiği bir başka takım olan Barcelona'nın Nou Camp stadına da gitmiş ama stadyum yapım aşamasında olduğu için sadece dışarıdan bakıp, Barcastore'dan çimler satın almış.

Röportajın devamında çocukluğunda okul ve antrenman sürecini nasıl yürüttüğü sorulduğunda şöyle diyor Aleksey:

"Bütün o dönem çok hızlı geçti. Bazı antrenmanları okul nedeniyle kaçırmak zorunda kalıyordum; bazen de tam tersine okula hiç gitmiyordum. Çoğu zaman annemle derslerden hemen sonra eve koşuyor, hızlıca yemek yiyor, trene atlıyor ve Moskova'ya yaklaşık iki saat gidiyorduk. Sonra bir 30-40 dakika da metroyla yolculuk yapıyorduk. Bütün bunları bir buçuk saatlik antrenman için yapıyorduk ve ardından aynı şekilde eve dönüyorduk. Ödevlerimi çoğu zaman doğrudan trende yapıyordum. İlginçti ama zordu. Hatta trenlerde zaman zaman korktuğum bile oluyordu."

Neden korktuğunu da dönüş treninin işçi treni olduğu ve insanların işten dönerken kalabalık olduklarını ve ezilecek olmaktan çekindiğini belirtmiş, hatta bir keresinde botu vagonla platform arasına bile sıkışmış.

Abisi ile şakalaşırken düşüp, alnının kapı pervazına çarpmasından dolayı kafasında iz kaldığını belirtirken, aile ilişkilerinde küçük kardeşlere gösterilen ilgiden de bahsetmiş.

Batrakov'un yükselişinde son dönemde Lokomotiv'de oluşan kadro değişiminin önemli bir payı bulunuyor. Anton Miranchuk ve Maksim Gluşenkov gibi önemli oyuncuların takımdan ayrılması, genç futbolcu için daha fazla forma şansı anlamına gelmiş ve Batrakov da bunun farkında ama röportajda kendisine verilen fırsatların bu kadar fazla olmasını beklemediğini söylüyor.

Röportajda belirttiğine göre asıl değişim özgüven konusunda yaşanmış. A takıma ilk çıktığı dönemde antrenmanlarda birçok şeyi fazla düşündüğünü belirten Batrakov, zamanla rahatladığını ve teknik direktörünün güveninin kendisine büyük katkı sağladığını ifade ediyor.

Şöhreti nasıl karşıladığı sorusuna ise :"Çok daha fazla röportaj yapılıyor ve benimle fotoğraf çektirmek isteyenler oluyor. Ama beni çok daha fazla tanımaya başladıklarını söyleyemem. Rusya'da halka açık bazı yerlerde beni sadece bir kez, bir restoranda garson tanıdı. Bana indirim yapacağını düşünmüştüm ama yapmadı. "diyor da Türkiye'de futbolculara verilen önemi yaşayarak görecek, cebini cüzdanına pek atmayacaktır.

İlgi görmek konusunda ise herkesin forma istediğini ama bunu reddetmek zorunda kaldığını belirtip, insanların kendisiyle çıkar için iletişim kurmak istemesini de popülerliğin dezavantajı olduğunu belirtmiş.

Muhabirin "Yıldız hastalığına nasıl kapılmıyorsun?" sorusuna da 

"Çevrem sayesinde: ailem, yakınlarım. Annem ve babam beni iyi yetiştirdi. Aynı kişi olarak kalmaya çalışıyorum, kendimi kontrol ediyorum ve kendimi fazla kaptırmamaya dikkat ediyorum. Nasıl futbol oynuyorsam yine öyle oynuyorum." diyerek cevap vermiş Aleksey ve kazandığı paralarla daha rahat alışveriş yaptığını, hatta gereksiz şeyler bile aldığını belirtirken, maaşı arttığında da ailesini Maldivlere tatile yollamış.

Söz aileden açılmışken, babasının kendisine verdiği öğüdü hep aklında tutuyor: "Kötü şeylere takılıp kalma. Karanlık dönemin ardından her zaman aydınlık gelir."

2017den beri yani yedi yıldır yatılı okulda kaldığı için ilk zamanlar kendi evinde kalmanın zevkli olduğundan bahseden Aleksey, zamanla temizlik işinin can sıktığından dem vurmuş. 

Futbol sahası ile saha dışındaki Aleksey'lerin çok farklı olduğu tespitine " Evet, daha sakin davranabilmek için kendim üzerinde çalışıyorum ama futbol duygularla oynanan bir oyun ve bazen onları kontrol etmek zor. Genç takımda takım arkadaşlarıma fazla yükleniyordum. Bazen bundan utanıyordum. Kaptan ve lider olarak herkese sürekli bir şeyler söylüyordum; sonra soyunma odasında bunun dozunu kaçırdığımı anlıyordum. Özür diliyordum." diye cevap vermiş genç futbolcu. 

İnsanlarda samimiyetsizlik ve kibir duygularından nefret ettiğini de eklemiş kendisini en çok sinir eden durumların neler olduğu sorusuna.


Batrakov çocukluk döneminde fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde kalıyormuş ve genç takıma kadar birçok oyuncudan yaklaşık bir kafa boy daha kısaymış ama ona göre bu durum dezavantajdan çok futbol zekâsının gelişmesine yardımcı olmuş. Fiziksel olarak rakipleriyle mücadele edebilmek için daha hızlı düşünmek, karar vermek ve pozisyonu önceden okumak zorunda kalmış ve bugün sahayı çok iyi görmesi ve hızlı karar vermesi, belki de bu dönemin bir sonucu. Üstelik Batrakov hâlâ büyümeye devam ediyor. Bir yıl içerisinde boyunun 168 santimetreden 172 santimetreye çıktığını esprili bir şekilde anlatıyor.

Aleksey, Akademide birkaç maç üst üste yedek kaldığı  zaman rekabetin aslında doğru bir şey olduğunu anladığını, antrenmanlarda öyle ekstra çalışmaya başlayıp bir gece aşırı yüklenmeden baldırının kasıldığını söylüyor.

"Uzaktan kumandayla yönetiliyormuş gibi görünen duran toplarının sırrı ne?" diye gelen soruya da hiçbir sırrının olmadığı, sadece antrenmandan sonra ekstra çalışma yaptığını dile getirmiş.

Genç futbolcunun oyun anlayışında birçok büyük yıldızın etkisi bulunuyor. Toni Kroos'un topa vuruş tekniğini izlediğini kabul etse de kendisini daha çok Luka Modrić'e yakın görüyor.

Özellikle Modrić'in dış ayakla yaptığı trivela paslar Batrakov'un dikkatini çekiyor. Kendisinin de bunu sürekli denediğini ancak Hırvat yıldızın yaptığı kadar başarılı olamadığını söylüyor.

Röportajın devamında Rusya Milli Takımı ve Lokomotiv Moskova'dan konu açılıyor. Batrakov'un kariyerindeki önemli dönüm noktalarından biri de Rusya Millî Takımı formasını giymesi olmuş.

Millî takımda daha deneyimli ve farklı liglerde oynayan futbolcularla aynı sahayı paylaşmanın kendisine çok şey kattığını belirten Batrakov, özellikle Aleksandr Golovin'in oyun hızından etkilendiğini ifade ediyor.

Valeri Karpin'in antrenman yaklaşımı da genç oyuncunun hoşuna gitmiş. Özellikle top kaybedildikten sonra hemen geri kazanmak için mücadele edilmesini isteyen Karpin'in bu yaklaşımını beğendiğini söylüyor. Galatasaray'da Okan Buruk'un sistemine de bundan dolayı uyum sağlayacağını tahmin ediyorum Aleksey'in.

Karpin'in genç oyuncuyla ilk karşılaşmalarından birinde yaptığı esprili yorum da Batrakov'un aklında kalmış. Karpin, onun fiziksel yapısına gönderme yaparak biraz daha spor salonuna gitmesi gerektiğini söylemiş.

Röportajın yapıldığı 2025 Şubat ayında Batrakov'un geleceğiyle ilgili en çok merak edilen konulardan biri Avrupa'ya transfer ihtimali. Genç futbolcu için Avrupa'da oynamak açıkça bir hayal. Ancak bunun gerçekleşmesi için belirlediği kesin bir yaş olmadığını söylüyor. Hatta bu konu hakkında fazla düşünmemeye çalışıyor zira Avrupa'ya transfer düşüncesinin kendi mevcut performansına ve gelişimine zarar verebileceğini düşünüyor.

Şimdilik hedefi çok daha basit: Sahadaki anın değerini bilmek ve gelişmeye devam etmek...

Batrakov'un röportajdaki en dikkat çekici cevaplarından biri ise futbol dışındaki hayalleriyle ilgili.

“En büyük hayalin nedir?” sorusuna verdiği cevapta ilk olarak anne ve babasının sağlıklı olmasını dile getiriyor. Yaklaşık beş yıl içinde bir aile kurmayı da kişisel hedefleri arasında sayıyor ki bir yıl sonra 16 Haziran 2026'da Irina Podshibyakina ile evlendi Aleksey...


Ve röportaj biterken, kısa soru cevap bölümünde aşağıdaki cevapları vermiş genç oyuncu:

— En sevdiğin kelime?

— Aile.

— Nefret ettiğin kelime?

— Bağımlılık.

— Neden “bağımlılık”?

— Bu bir hızlı soru-cevap bölümü. (Gülüyor.)

— En sevdiğin ses?

— Okyanusun sesi ve anne babamın gülüşü.

— Nefret ettiğin ses?

— Sivrisinek vızıltısı.

— Güç aldığın yer?

— Ailemle birlikte ev.


13 Aralık 2023 Çarşamba

We F@cking Played Great The Whole Season

 


"We f@cking played great the whole season and we deserved it." sözü hafızalardan silinmezken, üstünde Galatasaray forması varken yüzü kanlar içinde kalmış fotoğrafı ise hep hatırlanacak olan Johan Elmander'in Galatasaray sevgisi bitmek bilmiyor. Daha önce "Galatasaray beni tekrar istese de İstanbul'a kadar yürüyerek gelirim" diyen "Ulu" Johan, dün Galatasaray'ın Kopenhag maçında kale arkasında sarı-kırmızılı taraftarlar ile birlikte yer aldı...




21 Ocak 2023 Cumartesi

Mauro'nun Akli Fikri Takımında Mı?



Günlük twitter turumu atarken taraftar hesabı olsun, spor hesabı olsun bir çok hesaptan Wanda Nara'nın ağzından Icardi ile ilgili sözler etrafta uçuşuyordu. Kimi Wanda'nın Shakira ile aynı kaderi paylaştığından, kimi güçlü kadınların erkeklere yön verebildiğinden, kimi de ünlü çiftin boşanmasından bahsediyordu. Ama tümünde ortak bir cümle vardı "Mauro'nun aklı fikri takımında."





Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde oynadığı 10-15 dakikalık sürede bir asist bir golle galibiyete katkı yapan Arjantinli golcü, Galatasaray taraftarının gönlünde saray kurmak için beton temeli atmışken, sansasyonel sevgilisi Wanda'nın ağzından "Mauro'nun aklı fikri takımında." cümlesini duymak ister istemez biz Galatasaray taraftarının gönlünü okşarken, Arjantinli golcüye duyduğu hislerinin de karşılık görmesi pek de hoştu...

Ama... İşte o ama var ya... Blog yazmaya başladığım günlerden beri alışkanlık haline geldiği üzere haberi kaynağından doğrulamak alışkanlığı yok mu...Bakalım Wanda Nara bu sözlerin hepsini söylemiş miydi yoksa sanal medyada her zaman olduğu gibi takipçilerin duymak istediği sözcükler mi havada uçuşuyordu?

Wanda Nara ile yapılan röportajın kaynağı olarak Caras sitesi gösteriliyordu, ben de siteye girip röportajı buldum ve google translate yardımıyla İngilizce'ye, oradan da Türkçeye çevirdim. Bakalım neymiş orada söylenilenler:


Wanda Nara, L-Gante ile ilgili ilişkisi hakkında konuştu: "Onun başka ilişkileri olduğunu biliyorum ama birbirimizi seviyoruz."

Wanda Nara, Icardi'den ayrılığından, Maxi Lopez'le arkadaşlığına ve L-Gante ile ilişkisine kadar her şey hakkında konuştu.

Caras: "Özel hayatına geçelim, Icardi'den ayrıldın mı?"

Wanda Nara: "Evet Icardi'den ayrıldım ama aramızdaki seviyeli ilişki devam ediyor ve gelecekte de devam edeceğini umuyorum. Şu anda her iki taraftan da birbirine karşı büyük bir sevgi ve saygı var, ama gelecekte ne olacağını bilmiyorum. Bir çok açıdan ele alarak sonuçlandırdığımız bir karardı zira ikimizin de yapacağı çok iş vardı, son üç aydır Arjantin'de olduğum için sevsek de sevmesek de bu fikir ayrılıkları bazı şeylerin başlamasına neden oldu."

Caras: "Bu resmi mi yoksa duygusal bir ayrılık mı?"

Wanda Nara: " Gerçek şu ki şu anda ayrıyız ama ne benim tarafımdan ne de onun tarafından boşanma prosedürleri başlamadı. Zaman her şeyi gösterecek. Kağıtlar benim yaşantımı ya da duygularımı değiştirmiyor. Ve bir buçuk yıl önce Mauro ile aramızdaki bu büyük kriz meydana geldiğinde tüm ekonomik konular çok önceden çözülmüştü. Her ne kadar ilişkimiz kötü gitse de, ben her zaman Mauro'nun yanında oldum ve onu kariyeri boyunca hep destekleyeceğimi söyledim. Ve her nereye giderse de çocuklarımı yanına götüreceğimi belirttim."

Caras: "Bu arada günler önce Maxi Lopez'in Buenos Aires'te sizi ziyaret ettiğini biliyoruz. Onunla ilişkiniz düzeldi mi?"

Wanda Nara: "Evet, ilişkimiz yıllar önce düzeldi. Çocuklar şimdi büyüdü ve ben de topu artık onların tarafına yolladım, her birinin kendi telefonu var ve canları ne zaman isterse babalarını aramakta özgürler, artık aralarındaki ilişki bana bağlı değil, tam tersi kendileri halledebilirler. Şanslıyız ki, uzun zamandır çok iyiyiz ve babası ile aralarındaki mesafe uzak olsa da çocuklar bunu hiç hissetmiyorlar."

Caras: "Onun tekrar baba olduğundan dolayı mutlu musunuz?"

Wanda Nara: "Evet, Maxi iyi bir baba ve şimdi bu tecrübeyi başka bir yaşta ve başka bir yoldan yaşayacak. Bizim çocuklarımıza baba olduğunda çok gençti, kariyerinin zirvesindeydi ve bir yerden başka bir yere sürekli taşınıyorduk. Bir baba olarak onunla ilgili harika anılarım var."

Caras: "Onun şimdiki eşi Daniela Christiansson'ı tanıyor musunuz?"

Wanda Nara: "Evet, çocuklarımın doğum gününden. Ben çok Arjantinliyim o ise çok Avrupalı. Aramızda da çok büyük farklar var, İsveçli bir kadın ile Arjantinli kadın arasında fark su ve yağ gibidir. Tabii ki o Maxi'ye saygı duyuyor çünkü o Maxi'nin seçtiği kadın."

Caras: "Hayatındaki erkeklerden konuştuk ve şimdi sıra L-Gante'de. O senin erkek arkadaşın mı, sevgilin mi, arkadaşın mı?"

Wanda Nara: "İyi soru çünkü ona hangi sıfatı vereceğimi daha önce hiç düşünmedim. L-Gante çok sevdiğim biri ve onun da beni sevdiğini hissediyorum. İşlerimizi yaparken tanıştık, aynı duygusal durumu yaşıyorduk ve eşlerimizden yıllar önce ayrılmıştık. Ve her ne kadar aramızda büyük bir yaş farkı olsa da, aramızda harika bir bağ var. Her iki tarafta da aşk ve şefkat var ve her zaman yaşamımda olacağını biliyorum."

Caras: "36 yaşındaki bir kadınla 22 yaşındaki bir erkek nasıl birbirine bağlanıyor?"

Wanda Nara: "Onun başka ilişkileri olduğunu biliyorum, ona tavsiyelerde bulunacak iyi bir arkadaş gibi hayatında olanlar hakkında benimle sakince konuşuyor. Dünyanın değiştiğini duyuyorum, yeni nesil ilişkilerini ad koymuyor, bunu anlamıyorum ve de buna gülüyorum.  Bir çok konuda farklı bakış açılarımız var. Ona her şeyi çıkar gözetmeden anlatacağımı biliyor ve bazen böyle karakterler ya da sanatçıların etrafında çok fazla yalaka var ama ben öyle değilim."

Caras: "Seni onunla gördüklerinde çocukların ne söylüyor?"

Wanda Nara: "Hiç birşey. Onlar L-Gante ile tanıştılar ve iyi bir ilişkimiz olduğunu biliyorlar. 'Senin arkadaşın L-Gante' diye sesleniyorlar, onunla video oyunları ve Play Station hakkında konuşuyorlar.  Onları bir araya getiren konular bunlar."


Evet, Caras'taki röportaj bu şekilde...

Shakira ile ilgili sözleri de burada...

Google Translate'e de pek güvenmediğim için, Arjantin, İtalya ve İspanya futboluna hakim bir abime de danıştım ve beni haklı bulunca bu yazıyı yazma gereği duydum...

Yine de bir açık kapı bırakalım ve "Mauro'nun aklı fikri takımında." cümlesinin geçtiği röportajı gören-duyan-bulan varsa yorumlara yazabilir...

Icardi'nin ağzından yazılan "Wanda Nara'dan ayrıldıktan sonra tamamen Galatasaray'a odaklandım. Bekarlık sultanlıktır." tweetini ise sadece güzel bir espiri olarak blog sayfalarına koyuyorum...

Zira Caras'ta gexerken "aşk çocuğunun" Paris Hilton ve Shannon De Lima'nın da instagram hesaplarında karşılıklı beğenilerde bulunduğu yazıyordu...

30 Eylül 2022 Cuma

Albert Riera Röportajı

 


Albert Riera'nın teknik direktörlük macerasının başlangıcını hatırlayacaksınız: eski Galatasaraylı oyuncu, yeni çiçeği burnunda teknik adamın Olimpija Ljubljana'nın teknik direktörü olacağının açıklandığı basın toplantısına yirmiye yakın  maskeli taraftar baskın düzenlemiş ve İspanyol futbol adamını "yaka paça" koltuktan kaldırıp, orayı terk etmesini istemişlerdi. Green Dragons taraftar grubu üyeleri eski hocaları Robert Prosineçki'nin takımın başında daha üçüncü ayında olmasına rağmen kulüp başkanı Adam Delius'la yaşadığı tartışma sonrası görevden alınmasına öfkeliydiler. O gün Riera'yı istemeyenler, şimdi hocalarından çok memnunlar zira Olimpija on maçın dokuzunu kazandı ve Slovenya Prva Liga'da sekiz puan farkla lider.


"Çılgınca bir başlangıçtı" diyor gülerek Riera. "Kulüp yönetimi ile taraftarlar arasındaki durumun iyi olmadığını biliyordum. Liverpool ya da Manchester City İngiltere'de neyse, Olimpija Ljubljana da Slovenya'da o. Geçen sezon on takım arasında ligi üçüncü bitirdiler, yani Liverpool'un Premier Ligi orta sıralarda bitirdiğini düşünün."

"Taraftarlar hayal kırıklığına uğramış ve kulüp sahibini protesto ediyorlardı. Prosineçki'nin hoca olarak devam etmesini istiyorlardı. Hırvatistan ve Slovenya birbirlerine yakın, kardeş gibiler ve Prosineçki de orada bir efsane. Ama kulüp farklı tarz bir futbol oynamak için değişikliğe gereksinimi olduğunu düşünüyordu ve ben de o görev için hazırdım."

"O gün imza töreninde olanlardan hiç korkmadım. Tamamen benimle ilgili olmadığını biliyordum. Onlara, orada sadece futbol konuşmak için bulunduğumu belirttim. Kulüp yöneticileri taraftarlarla buluştu ve 'Birbirimizle kavga etmek yerine birlikte hareket etmemiz gerektiğini' söyledi. Ve futbolu biliyorsunuz, kazanmaya başlayınca, tüm problemler çözülüyor."

"Bazı kişiler bana şöyle diyordu 'Takım çok değişti, harika oynuyorsunuz, iyi sonuçlar alıyorsunuz, onlar senden özür dilemek zorunda', Hayır, özür dilememeleri gerekir. Takımda işler iyi gitmediğinde taraftarın mutsuz olması doğal. Özellikle Türkiye'de geçirdiğim zamanlarda böyle durumlara alıştım. İnsanların duygularını çok çabuk gösterdikleri bir ülke."

Mallorca adasında yetişen Albert Riera, İspanya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Türkiye, İtalya, Slovenya ve Rusya'da top koşturduğu dönemlerden edindiği tecrübelerini şimdi oyuncularına aktarıyor.  Tabii bu yaşantılar arasında Rafael Benitez'i eleştirdiği için Liverpool'dan yollanması, Galatasaray'da takım arkadaşı Melo ile yumruk yumruğa kavga etmesi ve maça gitmek yerine casinoya gittiği için Udinese'den kovulması da var.

"Futbolcu olmanın dünyanın en güzel işi olduğunu söylüyorum oyuncularıma sürekli" diyor Riera "Emekliliğe yaklaşan bir oyuncum olursa ona 'Oynayabildiğin kadar oynamaya çalış çünkü bıraktığın için pişman olacaksın' diyeceğim çünkü ben çok erken bıraktım ve de bunu hatırladıkça da hep pişman oldum."

"Sahada yapabildiklerin azaldıkça, motivasyonun da düşüyor. Arzun azalıyor. Yavaş yavaş "Sonraki adımım ne olacak?" diye düşünmeye başlıyorsun."

Riera, 2018 yılının Ocak ayında 35 yaşında futbola veda etti. Son takımı Sibirya'nın Tom Tomsk ekibiydi ama onlarla resmi maça çıkamadı zira finansal sıkıntılardan dolayı Tom Tomsk yönetimi onun lisansını çıkaramadı. Riera'nın eşi Yulia Sibirya'nın Omsk bölgesinden ve üç çocuğu da Rusya'da okula gidiyor.

"Futbolu bıraktıktan sonra, yeşil sahalardan bir süre uzak olmak istedim ama 20 yıl kadar profesyonel olarak top koşturduktan sonra futboldan vaz geçemiyorsun. Bir gün Rusya'da evde oturuyorduk ve eşime futbolla ilgili bir şeyler yapmam gerektiğini söyledim, şanslıydım zira bir kaç ay içinde İspanya Futbol Federasyonundan eski milli futbolcularla birlikte hocalık lisansı almam için çağrıldım."

"Xabi Alonso, Xavi Hernandez, Raul, Joan Capdevila ve Marcos Senna ile aynı gruptaydım. Doğal olarak bu teklife hayır diyemezdim. Hocalarımızdan biri Fernando Hierro'ydu. Raul ve Xavi ile aynı sınıfta olduğunuzu hayal edin. Fikirlerimizi paylaştık ve bu arkadaşlarla harika zaman geçirdik. Birbirimizden çok şey öğrendik. Harika bir tecrübeydi. Hayatımın bu yeni sayfasını açmak için bana büyük bir motivasyon oldu."

UEFA Pro Lisansını aldıktan sonra Olimpija Ljubljana'yla anlaşmadan önce Galatasaray'da Domenec Torrent'in yardımcısı olarak görev yaptı Albert Riera. "Kariyerimde çok fazla yer görmüş olmak bana kesinlikle fayda sağladı. Bir çok hocayla çalıştım ve onların her birinden alabileceğimi almaya çalıştım.  Mükemmel değilim, öyle de olmaya hiç niyetim yok ama ideallerim doğrultusunda gitmek tek arzum."

"Futbolda kazandığın maçlarla yargılanıyorsun ama İspanyol hocalar için ise kazanmak kadar bu oyunu nasıl oynadığın da önem arz ediyor. Elindeki oyuncu kadrosuna kendini adapte etmelisin. Mutfaktaki bir aşçı gibisin bir bakıma, elinde hangi malzemeler varsa, ona göre bir yemek ortaya çıkarırsın."

"Marcelo Bielsa'nın uzun zaman önce söylediği şu sözü çok seviyorum: İki tarz futbol vardır, birinde rakibin hata yapmasını beklersin, öbüründe ise karakter ortaya koyar ve rakibi hataya zorlarsın. Ben ikinci tarzı seviyorum. Ben iplerin takımımın elinde olmasını istiyorum, oyuncularımın rakipten daha üstün olduklarını hissetmelerini istiyorum. Bu benim sevdiğim oyun tarzı."

"Bana çalıştığım hocalar arasında teknik-taktik yönden en iyi menajerin kim olduğunu sorarsanız Rafa Benitez derim, en motive edici kim derseniz Luis Aragones derim, soyunma odasını en iyi kim yönetir derseniz Ernesto Valverde cevabı veririm. Futbol kariyerimde şunu öğrendim ki 25 topçunun tamamı tarafından sevilmek imkansız. Tüm oyunculara yakın davranan baba figürü olmak için zaman harcamaya gerek yok, futbolculara karşı sadece dürüst olmak yeter."

Riera'nın kariyeri futbola başladığı kulübü Mallorca ile 2003'te tarihi Copa del Rey kazanmaları sonrası yükselişe geçerken, Bordeax'da iki sene oynayıp, tekrar İspanya topraklarına Espanyol forması giymek için geri döndü. İngiliz futboluyla tanışması 2005-2006 sezonun ikinci devresi Manchester City'e kiralık olarak gitmesi ile oldu. City, Premier Lig'i 15. sırada bitirirken, Stuart Pierce yönetimindeki takımda yaşadıkları Riera için kültür şokuydu.

"Şimdi onlar canavar gibi ama o zamanlar City çok farklı bir takımdı" derken kahkaha atan Riera "İkili mücadelelerden kaçan ve hava topunda rakiple çarpışmaktan çekinen klasik bir İspanyol futbolcuydum. Daha çok oyunun taktik yönüne alışkındım."

"Stuart bana çok yardım eden harika bir insan. Benim biraz yumuşak bir çocuk olduğumu ve Premier Ligde oynamak için desteğe ihtiyacım olduğunu fark etti. İlk aylarda Premier Ligdeki hızlı oyuna alışmakta zorluk yaşadım ama zamanla City beni daha komple ve agresif bir oyuncuya dönüştürdü."

2007'deki UEFA Kupası finalinde Riera takımı Espanyol için gol atmasına rağmen takımı penaltılarda Sevilla'ya yenilmekten kurtulamadı. O sene Danimarka'ya karşı İspanyol milli takımı formasını da ilk kez sırtına geçirdi ve 16 maç boyuna ülkesi için ter döktü.

2008 yazında iki ezeli rakip Liverpool ve Everton Riera için kapıştı ve İspanyol oyuncu transferin son günü 8 milyon pound karşılığında Anfield'in yolunu tuttu.

"David Moyes'le görüşüyordum ama aynı zamanda Rafa Benitez de etrafımdakilere benim karakterim hakkında sorular soruyormuş. En sonunda benen seçim yapmak zorunda kaldım ve doğru tercihi yaptığımı da düşünüyorum. Fernando Torres, Pepe Reina ve Xabi Alanso Liverpool'a gelip, kendileriyle oynamam için bana tavsiyelerde bulundu."

Benitez'in takımı zirve yarışı yaparken Riera da 40 maçta 5 gol atarak harika bir sezon geçirdi. Buna rağmen sadece iki maç kaybetmelerine karşın, yaşadıkları çokça beraberlik onları şampiyon Manchester United'ın 4 puan gerisinde kalmasına neden oldu.

Ertesi sezon işler tamamen değişti, Alonso Real Madrid'e gitti, kulübün sahipleri olan Tom Hicks ve George Gillet'le yaşanılanlar sıkıntıları arttırdı. 2009-10 sezonunda sadece 9 kez forma şansı bulan Riera'nın da kafası hiç rahat değildi.

"Herkes bize neden geçen sezon olduğu kadar formda olmadığımızı soruyordu ve ben dürüstçe bunun sebebinin geçen sezon her şeyimizi verip çok ufak bir farkla şampiyonluğu kaybetmek olduğunu düşünüyordum. Manchester United'in bir çok maçı son dakikalarda kazandığını hatırlıyorum, bu çılgınlıktı."

"İkinci sezonumda fiziksel olarak iyi değildim, kendi formumu yakalayamadım. Kariyerimin ilk iki sakatlığını yaşadım. Diz ardı kirişimi at plasentası ile tedavi eden Sırbistan'da bir terapist olan Mariana Kovaçevic'e gittim. Yeni bir tedavi yöntemiydi ve Premier Ligden bir çok oyuncu bu tedavi için Belgrad'a gidiyordu. Ama bu tedavi bende işe yaramadı, maalesef mucizeler gerçek olamıyor ve o sakatlık hala orada duruyor."

Benitez'in gözünden düşerken ve 2010 Dünya Kupasına katılma şansının da azalmaya başladığı bir dönemde Riera, Mart 2010'da Radio Marca'ya hocasının kendisine tavırlarını eleştiren bir röportaj verdi.

"O asla oyuncuyla konuşarak var olan problemi çözmez. Oyuncularla diyalogu tamamen sıfır. Eğer fiziksel yönden bir sakatlığın yoksa ve hafta boyunca iyi idman yapmışsan ama hoca sana bir şey demiyorsa, kişisel bir sorun olduğunu düşünmekten kendini alamıyorsun" diye konuşmuştu o günlerde.

Bunları duyan Benitez öfkeden çılgına dönerken, bir daha Liverpool forması giyemeyen Riera şimdi bu çıkışından dolayı pişman ve teknik adam olduktan sonra da yaşadıkları ona oyunculara farklı bir bakış açısı sunmuşa benziyor.

"Kendi adıma tamamen bir öfke patlamasıydı ama Rafa'ya karşı bir şey değildi. Oyuncular bencildir, her zaman oynaması gerektiğini düşünür ama teknik adam sadece 11 kişiyi kadroya yazabilir."

"Kararları sevmeyebilirsin ama onlara saygı duymalısın. Oyuncularıma da söylüyorum:' Takıma zarar verecek bir şey yapacağımı düşünüyor musunuz? Sizler gibi ben de kazanmak istiyorum"

"Rafa ile ilgili sadece iyi sözler söyleyebilirim. Beni Liverpool'a getirip, bu takım için bana oynama şansı veren kişidir, her zaman ona minnettar kalacağım."

İkili yıllar yıllar önce  savaş baltalarını gömdüler ve kaderin cilvesi Riera ile bu konuyu konuşurken, röportaj yaptığımız Innside Hotel'in restoranının kapısında Benitez belirdi. Anfield'ta Manchester United'la yapılacak efsaneler maçı öncesi eski oyuncusu Momo Sissoko ile bir kahve içmeye randevulaşmış ve Riera ile görüşmeleri ikilinin sıcak bir kucaklaşması ile başlayıp, röportajımıza ara vermemize neden oldu.

"Onu tekrar görmek harikaydı. En son kendisiyle Galatasaray'ın Napoli ile hazırlık maçı yaptığında karşılaşmıştık" diye ekledi Riera...

"Hoca olduktan sonra onu daha iyi anladığımı belirttim. Herkesi mutlu etmek imkansız. Her zaman elimden geleni yaptığıma saygı duyduğunu söyledi. Rafa dedi ki ' Bana inan Albert, sen takımda oynamadığın dönemde oynamayı hak etmediğin için değil benim her maçı kazanmayı istediğim içindi.' Ne zaman Rafa'yı görsem ona sarılırım ve yaptığım hata için özür dilerim"

"Liverpool'a son gelişimden beri 5-6 sene oldu ve şimdi burada olmak şahane. Bu efsaneler maçında eski arkadaşları görüp, Liverpool forması için çeşitli dönemlerde ter döken insanları tanımak ayrıca çok güzel. Bu büyük kulübün parçası olmak benim yaşadığın en muhteşem tecrübelerdendi"

Liverpool 2010'da yedinci sıraya inerken ve Roy Hodgson Benitez'in yerini aldı, Riera da Yunanistan'ın Olympiakos takımının yolunu tuttu. Orada da eski bir tanıdık Valverde onu karşılayacaktı.

"Batan bir gemiyi terk ediyorum" diye benim ağzımdan cümleler uyduruldu ama asla böyle bir şey söylemedim" diye yüksek bir sesle öfkesini dile getiren Riera "Eğer biri benim bu sözleri sarf ettiğim bir röportaj bulursa ona para ödeyeceğim. Ben böyle kötü sözler asla söylemedim." diye devam etti konuşmasına.

"Liverpool'da olduğum için her zaman Tanrıya şükrettim ama ayrılmanın zamanın geldiğini de biliyordum. Rafa gitti ve Hodgson farklı bir oyun tarzı istiyordu. Yeni hocanın yeni bir şeyler istediği gerçeğini kabul etmelisiniz."

Yunanistan'da şampiyonluk yaşana Riera'nin yeni takımı arka arkaya iki şampiyonluk yaşayacağı Galatasaray olacaktı. Türkiye'de bulunduğu süre içinde de Brezilyalı takım arkadaşı Felipe Melo ile antrenmandan sonra soyunma odasında yaptığı kavga ile gazete manşetlerinde adından çokça söz edildi.

"Melo soyunma odasında benim en iyi arkadaşlarımdan biri olmakla beraber, aynı zamanda komşumdu. Biriyle aran çok iyiyse bu tarz şeyler olabiliyor. Her arkadaş gibi şakalaşıp tartışıyorduk. Ve her ikimizin de çok hırslı olmasından dolayı sinirlerin gerildiği bir an oldu. Ben ona vurdum, o da bana vurdu. 10 dakika boyunca birbirimize bağırıp, birbirimizi tekmeledik. Ama bir kaç saat sonra karşılıklı oturup, bir kadeh şarap içip, birbirimizden özür diledik."

"İkimiz için de büyük bir tecrübeydi ve bir daha ikimiz de böyle bir şey yaşamadık. Bu olaydan çok şey öğrendik. Tanrıya şükürler olsun ki Galatasaray'da geçirdiğim süre boyunca harika bir takımımız vardı. Kazanamadığında zor zamanlar geçiriyorsun ve orada futbola karşı çok büyük bir tutku var. Orada sadece kazanmalısın, nasıl olursa olsun, önemi yok."

Riera 2014 ylında Udinese'ye bonservis ödenmeden transfer edildi ama çok kısa bir süre içinde "kardeş" takım Watford'a kiralandı. İtalya'ya döndüğünde Seria A'da oynama hayalleri darmadağın oldu.  Kasım 2014'te Udinese'nin Chievo maçı kampına katılmak yerine poker turnuvasına katıldığı bahane edilerek takımdan gönderildi.

"Bu beni çok üzdü çünkü yalandı. Ben asla ne antrenman ne de maç kaçırdım ama gazeteler böyle yazdı. Gerçek ise ben Udinese'ye imza attığımda onlar bana İtalya Futbol Federasyonundan lisans çıkaramayacaklarını belirttiler ama gerçek bu değildi. Onlar beni bonservis ödemeden aldılar ve beni başka bir yere satmak istiyorlardı. Bu sadece bir ay içinde oldu. Bana bir eşyaymışım gibi davrandıklarını hissettim."

 "Onlara cevabım 'Hayır' oldu ve daha önce Seria A'da oynamadığım için burada futbol oynamak istediğimi söyledim. Kulübün sahibi Giampaolo Pozzo bana benim sözleşmemi ödeyemyeceklerini ve sonlandırmak için görüşmeler yapmak istediğini söyledi. Şükürler olsun ki Watford'un başında olan oğlu Gino ile aram iyiydi ve aynı şirket içinde bir görevden başka göreve geçmek gibi İngiltere'ye gittim, orada harika zaman geçirdim."

"İtalya'ya geri döndüğümde kötü hiç bir şey yapmadım. Her zaman profesyonel davrandım. Gazetelerde casinoda olduğum için maç kaçırdığım yazıyordu ama ben orada takımdan bir çok arkadaşımla izin günümdeydim, Udinese ile aramda çok iyi ilişki yoktu ve bu gerçeği söyleyemeyecek kadar da utangaç değilim."

Mallorca'ya ikinci gelişten sonra, Slovenya'da Zavrc ve oyuncu menajer olarak Koper formalarını giyen Riera, ülkeyle de bağlarını güçlendirdi ve Temmuzda Olimpia Ljubljana'nın başına geçti.

"Tecrübelerimi aktarmayı seviyorum. Oyuncu olarak sen baş roldesin, saha içinde gol atıp asist yapmak için varsın. Teknik adam olarak bunları yapamıyoruz, ama biz de plan yapıyoruz. Sahada maçı seyrederken, çalıştığımız gibi oynadığımızı görünce çok büyük mutluluk duyuyorum. Teknik adamlığın oyuncu olarak aldığım hisleri vereceğini asla düşünmüyorum ama saha kenarında yine de büyük bir tatmin hissi yaşıyorsun."

2018'den beri Olimpija'nın arzuladığı şampiyonluğu yaşatmak taraftarı kuşkusuz mutlu edecektir ama bunun ötesinde ne var?

"Tabii ki hayalim günün birinde İspanya ya da Premier Ligde bir takım çalıştırmak ama futbolda ne çok ileriye bakmalısın ne de geçmişte yaptıklarınla yaşamalısın. Futbol bugün içindir. Ben işime odaklanıyorum ve hep birlikte gelecekte neler olacağını göreceğiz."

Röportaj The Athletic'ten çevrilmiştir.

25 Ocak 2022 Salı

Sol Bekten Kaleci Mi


Futbol hikayeleriyle güzeldir. Hikayeler olmasa, Kamerun'un Komorlar'ı 2-1le geçip, Afrika Uluslar Kupasında çeyrek finale yükseldiği maçı bu satırlara hiç dökmezdik, belki böyle bir maçın olduğundan da haberimiz olmazdı. Peki bu karşılaşmayı özel kılan nedir?

Komorlar'ın Gana ile oynadığı ve son 16ya kaldığı maçta takımın kalecisi Salim Ben Boina sakatlanır. Öncelikle hangi yedek kaleciye şans vereceğini düşünen takımın hocası Younes Zerdouk'a esas şok maç öncesi yapılan PCR testlerinin sonuçları açıklanınca gelir: İki yedek kaleci de dahil olmak üzere 12 oyuncusunun sonucu pozitiftir. Her mevki bir şekilde dolacaktır da peki kaleye kim geçecektir? Eldeki kısıtlı kadro içinde hoca kararını verir: 1.70 boyu ile takımın en kısa oyuncularından olan 30 yaşındaki sol bek Chaker Alhadhur üç direk arasında oynayacaktır...

Alhadhur bir bant alır, yedek kalecinin 16 numarasının üzerine kendi forma numarası olan 3ü yazar, eldivenleri giyer ve kaleye geçer. Talihsizlikler orada da bitmez, maçın daha on dakikası dolmadan hakemin verdiği "acımasız" bir kırmızı kart sonrası Komorlar 10 kişi kalır. Eksik oyuncu, kalede devşirme kaleci herkes ev sahibinin farklı kazanacağını beklerken, Kamerunlular beceriksizleşir, Komorlar'lı topçular "canla dişle savaşır " ve Alhadhur da kalesinde devleşince maç ancak 2-1 sona erer...

Chaker Alhadhur için hikayenin sonu peri masalı gibi bitmez ama Ajjacio takımı hocasının "ihtiyaç anında imdat kolunu" çekecek bir oyuncusu vardır...



1 Ocak 2021 Cuma

Geçmiş Olsun Omar

 

O bir sağ bek...
O bir futbolcu...
Ama hepsinden öte o bir baba...
ve o bir insan...
Her baba gibi çocuklarını eğlendirmek için yılbaşı gecesi havai fişek patlamak isterken, meydana gelen kazada kötü şekilde yaralanmış.
O an çocukların yaşadığı korku  ve uzun yıllar unutamayacakları travma bir yandan, Omar'ın sağlık durumuna öte yandan...
Çok kötü, çok...
Allah'a şükür ki hayati tehlikesinin olmadığı haberi geldi.
Şimdi de dualarımız Omar'la...
Bir an evvel iyileş ve çocuklarına tekrar gülücükler içinde kucağına al...
Sen güçlüsün...
Hadi be Omar...

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Dennis Bergkamp Röportajı




Arsenal'in "Uçan Hollandalısı" Dennis Berkamp'ın Arsenal'e imza atmasının 25.yılı yaklaşırken, Daily Mail için eski takım arkadaşı Martin Keown, kendisiyle zoom üzerinden bir röportaj yapmış, Sportsmail'den Kieran Gill de onlara katılmış. Eski günlerden unutulmaz anılarla başlayan sohbette Hollandalının geçmişi dair bir çok ayrıntıyı da hafızasında sakladığı görülüyor.

Bergkamp: Zeminden sorumlu görevli bize sahaya girmeyi yasakladığı için küçük tahta bir kalas vardı orada.

Keown: Steve Braddock'tu o. "Sen Dennis Bergkamp olabilirsin ama cumartesiye kadar benim sahama girmezsin!" Senin gibi mükemmeliyetçi bir adamdı.

Bergkamp: Çok gülmüştüm. Herşeyi harika yapmak isteyen hırslı bir herifti. O sahaya yaptığı bakım için bir kaç ödül de almıştı, bu yüzden onu suçlayamam.

Gill: Total Futbol ile büyüdün. İnter Milan'dan Arsenal'e transfer olmadan önce "sıkıcı, sıkıcı Arsenal"i hiç duymuş muydun?

Bergkamp: Hayır! Bana verdikleri sözleri yerine getirmedikleri için İnter'den ayrılmaya karar verdim. Bir çok seçenek vardı ama İngiltere'ye gitmek istedim. Buraya tatile gelirdik, bu yüzden David Dein ve Bruce'la telefonda konuştum. Arsenal'in hikayesi şahaneydi. Topçuları ne çok yaşlı ne de çok genç olan, Londra'nın sıkı bir takımı olan Arsenal'de bir şeyler başarabileceğimizi düşündüm ve kendimi de hiç zaman kaybetmeden evimde hissettim. Ama 25 sene? Hiç farkına varmadım...

Keown: Yemekhanemiz vardı ama sen önceleri akşam yemeği için eve gidiyordun.

Bergkamp: Yemekler oldukça yağlıydı, hiç de futbolcuların yiyecekleri türden değildi.

Keown: Arsene Wenger bizim yemeklerimizi değiştirmeden önce, sen bize başka bir yol göstermiştin.

Bergkamp: Evet, Wenger değiştirdi. Bazen çok aşırıya kaçıyordu, hotele gittiğimizde bütün mini bar bomboş oluyordu. Tamam, alkollü içecekleri çıkart ama Pepsi ya da Cola'yı bırak. Herşeyi değiştirmişti de onu da suçlayamam, Avrupa tarzı bir uygulamaydı. Hollanda ve İtalya'dan geldim, diyetisyenler yoluyla yiyeceklerimiz kontrol altına alınıyordu. Ama Wenger'in yaptığı İngiliz topçular için tamamen bir şoktu. İsveç'te yaptığımız ilk sezon başı kampı hatırlıyorum, tabii ki uçakla gitmemiştim, oraya ailem ve eşim Henrita'yla gitmiştim. Maçımız vardı ve ertesi gün de çift idman yapacaktık. Eşimle yürüyüşe çıkmıştık ve de ne göreyim, tüm İngiliz topçular ellerinde biralar barın dışında kafa çekiyordu. Ertesi gün idmanda herhangi bir sıkıntı yoktu ve akşam tekrar barda aynı rutine devam ettiler.

"Bergkamp'ın babası oğluna isim verirken Manchester United'lı Denis Law'dan esinlenmiş ve onun da bir resmini asmış Amsterdam'daki evlerinin duvarına. Küçük Dennis de o duvara karşı topla "paslaşarak" futbola ilk adımını atmış"

Keown: Ben de aynıydım, Dennis. Duvarda kendimin çerçeveli bir fotoğrafı vardı.

Bergkamp:
Küçük Diego Maradona gibi!

Keown: Duvar en iyi arkadaşımdı çünkü topu her zaman bana geri veriyordu.

Bergkamp: Bizim nesil böyleydi. Ajax'ta gençlerle yaptığımız bir tartışma vardı. Onlar Play Station'larla, televizyonlarla, cep telefonlarıyla vakit geçirdikleri için dışarı çıkmıyorlar ve "10.000 saat kuralını" yerine getiremiyorlar. Oysa bana göre çok fazla antrenman yapmalılar.

Keown: Arsenal'e o inanılmaz yeteneğinle geldin ve Wenger'de de gelecekle ilgili inanılmaz bir vizyon vardı. Başlangıçta onunla nasıl anlaştın? Her birimizi 15er dakikalık mini-toplantılara çağırdığını hatırlıyorum. Bir liste yapmıştı ve en yaşlımız Andy Linighan'la başlamıştı.

Bergkamp: Aklımda olan tek şey Arsenal'in bana verdiği sözlerdi. Bruce'la bir sezon geçirmiştik ve hiç de fena değildi. Avrupa Kupalarına katılmıştık. Daha sonra, İskoçya'da sezon öncesi kampı yapmıştık ve o kovulmuştu. Arsene gelir gelmez, biz onunla oturduk ve konuştuk. Onun futbol felsefesi benim futbol anlayışımla uyumluydu- hücum futbolu, topa sahip olma ve yaratıcılık.

Keown: Wenger'in idmanlarındaki cansız mankenleri hatırlıyorum ve biz daha önce antrenman sahasında böyle bir şey görmemiştik. "Ne s..im bu yahu?" diye şaşırmıştık. Ama sen o anı kaçırmamış ve mankenin önünden ani bir dönüşle, mankeni egale etmiştin. Highbury'de bir maçta top bana gelmişti, ne yapacağımı bilmiyordum ki senin o dönüşü yaptığını gördüm, topu oynadım ve sonrasında gol yapmıştık. Newcastle'a da böyle harika bir gol atmıştın.

Bergkamp: Maçtan sonra "Bunu bilerek mi yaptın?" diye mesajlar almıştım. Aklımda hiç soru işareti yoktu, Robert Pires'in attığı pasla başlayan bir çok ufak hareketin sonucuydu. Şans değildi yani. Bütün mesele top,savunma ve kaleciye doğru kendini odaklamaktır, sonrası zaten geliyor.

Gill: Kariyerinin en iyi golümüydü?

Bergkamp: 1998 Dünya Kupası Çeyrek Finalinde Arjantin'e attığım daha özeldi. Saatlerce top kontrolü, bitiricilik, denge ve ayak çalışması sonucu gelen bir goldü.

Keown: Evet, özeldi o gol. 55 metreden gelen bir pası tek dokunuşla kontrol edip, savunmacıyı geçip, sağ ayak dışıyla golü atmıştın. Her türlü topu kontrol edebiliyordun, sanki ayağında kancalar vardı.

Bergkamp: Parlak parmak ucu! Topla rahat olmak olarak da adlandırabilirim. Ayağımdaki topa bakmak zorunda değilim, çünkü orada olduğunu biliyorum. Gözlerim bağlı bile bunu yapabilirim.


"Bergkamp'ın 2013 yılında çıkan Sükunet ve Hız adlı kitabının bir bölümü Türbülans adını taşıyor. Orada şu meşhur uçak korkusunu ve 1994 Dünya Kupasından sonra uçmayı neden bıraktığını anlatıyor. 'Inter'de oynarken deplasmana gitmeden önce havaya bakıp, hava durumunu düşünmek çok korkutucuydu' "


Bergkamp: Nereden geldiğini bilmiyorum. Uçmaktan ziyade psikolojik bir durum aslında. Beni gerçekten rahatsız ediyordu. Bir kaç deplasmandan sonra iyice kötü olmaya başladım, uyuyamıyordum. Sürekli uçuşu düşünüyordum ve bir karar vermek zorundaydım ki insanlar da beni iyi tanır, bir karar verirsem arkasında yüzde yüz dururum ve başka bir yol da seçmem.

Tabii ki kaçırmak istemediğim bir kaç maçı kaçırdım ama en sonunda bu korkuyu kafamdan silip attım ve harika bir kariyerim oldu. Bu beni daha iyi bir oyuncu ve insan yaptı, o yüzden iyi bir karardı.

Keown: Ama uçmadan A'dan B'ye gitmek için saatlerce yorucu yolculuk yapıyorsun. Örneğin, Newcastle deplasmanı. Uçardık ve oraya varıyorduk. Oysa sen hala Vic Akers'le (Arsenal'in malzemecisiyle) yoldaydın.

Bergkamp: Vic bu yolculukları seviyordu. Eğer tersini söylerse, ona inanmam. ben pek kafaya takmıyordum, bana rahatsızlık vermiyordu. Eğer takımdakiler uçarsa, ben de Vic'le mini karavanla gelirdim, kendimi daha iyi hissediyordum.

Keown: 2003'te sözleşmenin uzatılması esnasında bu durum bir problem oluşturdu mu?

Bergkamp: Hayır. Arsenal'e gelir gelmez bundan bahsettim ve onlar problem çıkarmadılar. Kendimi evde hissediyordum, çok anlayışlı davrandılar. Benim yapmak istemediğim şeyleri yaptırmak için bana baskı kurmadılar.

Keown: Bir savunmacı olarak sana karşı oynamanın nasıl bir his olduğunu biliyor musun Dennis? Oyun başladığında savunmacı der ki "Ben Bergkamp'ı alırım, diğer arkadaşım da Thierry Henry'i tutar. Sonra sen orta sahaya yöneldiğinde, Bergkamp'ı takip edersem, savunma Henry'yle baş başa kalır."

Bergkamp: Bu benim ufak savaşımdı.

Keown: Sekiz sene arka arkaya birinci ya da ikinci bitirdikten sonra Arsenal, üçüncü ve dördüncü olmaya başlamıştı. 2006'dan sonra takıma ne oldu?

Bergkamp: Arsene deneyler yapmaya başladı.

Keown: Beşli orta saha. Seni orada kullanmak yerine Fabregas'ta ısrar etti. Sen forvette başlar ve sonra orta sahaya kayardın ama Wenger bunu değiştirdi. Fabregas'ın yaptığı gibi oyuncu ortada başlayıp, hücüma katılırdı. Yıllar sonra Arsenal'in ünlü kanat oyuncularından biriyle konuştum, ona neden her zaman kenarda durduğunu sordum, serbest oyna dedim, Arsene öyle istedi dedi.

Bergkamp: 2006'dan sonra Arsenal'de oyun çok fazla orta sahada oynanıyordu. Hücüma giden oyuncu yoktu ve sadece tek bir forvet vardı.

Gill: Şampiyonlar Ligini kazanamamak her ikiniz için de büyük bir pişmanlık mı?

Keown: 1998 -2000 arasında iç saha maçlarımızı Wembley yerine Highbury'de oynamamıza izin verilseydi, Şampiyonlar Liginde çok daha ileri gidebilirdik. Nou Camp'ta 1-1 berabere kaldığımız maçtan sonra onların sahasının Highbury'den 10 metre daha geniş olduğu için Wenger'in endişelendiğini hatırlıyorum. Rövanşı Wembley'de 4-2 kaybetmiştik.

Bergkamp: Rakiplerimiz için Wembley'de oynamak bir hayalin gerçekleşmesiydi.

Keown: Fiorentina'lı Gabriel Batistuta'nın sahaya çıkarken ellerini ovuşturup "Wembley. Muhteşem" dediğini hatırlıyorum.

Bergkamp: Onlara yüzde beş daha fazla güç veriyordu. Daha iyi motive oluyorlardı. İlk senelerde kulübün Şampiyonlar Ligini kazanmayı planladığını düşünmüyorum. Ama geliştikçe, bir şansımız olduğunu düşündük. Finale çıktık ama kazanamadık.

"Henry ona "Usta" der, Wright ise "Uzay mühendisi" ve Bergkamp antrenmanlarda kendine has hareketler yapardı. " Bir kere bir gol atmıştın" diye hatırlar Keown "Marco van Basten'in İngiltere'ye attığı gibi. Herkes durmuş ve seni alkışlamıştı."

Johan Cruyff onu 17 yaşında Ajax'ta oynatmaya başlattı ve Hollanda basını Bergkamp'ı "gölge santrafor" olarak tarif ediyordu o yıllarda. Cruyff'tan, Wenger'den çok şey öğrendi, peki Arteta'ya nasıl bakıyor?


Bergkamp: Arteta'nın Chelsea'ye karşı ilk maçını izledim. Takımla yapmak istedikleri oldukça açıktı. Öndeki dörtlü topun peşinde olup, rakibe baskı yapıyordu, orta saha oyuncusu arkadaydı. Büyük bir boşluk vardı. Marco van Basten, Ruud Gullit ve Rijkaard'lı Arrigo Sacchi'nin Milan'ını hatırlıyor musun? İdmanlarda birbirlerine halatlarla bağlıydılar ki maçta da aralarındaki mesafe açılmasın. Bizim takımımızda bu müthişti, her zaman bağlantı vardı, boşluk hiç yoktu.

Keown: Arteta'nın üzerinde çalışacağı bir konu?

Bergkamp: Evet, onun üzerinde çalışıyor ama zamana ve değişik oyunculara ihtiyaç var. Yavaş yavaş topa sahip olmaya başlıyorlar. Sahada üçgenler oluşturuyorlar ve top ayağında olan herkesin üç seçeneği oluyor. Şu an eskisinden daha iyiler. Ama farklı bir kültür oluşturmak zaman alıcı bir şey. Bizim Arsene ile yaptığımız gibi saatlerce çalışmaları lazım.

"2008'de Bergkamp, Ajax'ta görev aldı ve Donny van de Beek ve Matthıjs de Ligt'in futbola sunulmasında ön ayak oldu ama 2017de görevi bırakmak zorunda kaldı."

Bergkamp: Genç takımla ilk onbir arasında bağlantı olmak istedim. İyi bir yoldaydık ama kötü bir şekilde sonuçlandı. Ama futbolun nasıl olduğunu bilirsin. Tekrar futbola dönmek isterim.

Keown: Özlüyor musun?

Bergkamp: Evet. Ajax benim için kapanmış bir defter. Tekrar gençlerle çalışıp, onları as takıma çıkarmak istiyorum, belki İngiltere'de olabilir.

Keown: Seni tekrar görmek isterim. Futbol seninle daha güzel bir spor.


15 Mayıs 2020 Cuma

Almanları Rezil Eden Fırıncılar


İkinci Dünya Savaşı başlamadan evvel Rusya'nın en iyi takımlarından biri Dinamo Kiev'di ve taraftarlar takım on birini ezbere sayabiliyordu, özellikle kalecileri Nikolay Trusevich herkesin dilindeydi. Savaşın başlaması ve geçen günlerde şehrin de kuşatılmasıyla birlikte, Dinamo Kiev takımı oyuncuları Kiev'den kaçamadılar ve bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler ama aralarındaki iletişimi de asla koparmadılar. Zaten koparamazlardı çünkü Trusevich'in de yardımlarıyla bir çoğu da şehrin 1 numaralı fırınında çalışıyordu.  Önceleri sadece hayatta kalabilmeyi düşleyen eski futbolcuların zamanla futbol sevgileri ağır bastı ve top koşturacak boş arsalar aramaya başladılar. Önce şehrin veletleri onları seyretmeye başladı idman yaparken, daha sonra babaları da geldi ve en sonunda şehri işgal etmiş olan Nazi kuvvetleri futbolculardan haber aldı.

1942 senesinin kış aylarında Almanların, Sovyet Rusya'da ilerleyişi yavaşlamış ve savaşı silahla kazanamayacaklarını anlayıp, Stalin ve onun kurduğu sistemi yıkmak için Rus halkına siyasi propagandaya başlamışlardı. Bu amaçla tiyatro ve sinema salonları halka açılmış, çeşitli broşürlerle tanıtım yapılmış ve özellikle de sportif karşılaşmalar desteklenirken, Kiev'deki futbolcuların kendi başlarına antrenman yapması işlerine gelmişti. Alman yetkililer hemen oyuncuları çağırır ve "Spora karşı değiliz, tam tersi destekliyoruz o yüzden koskoca stadyum dururken, neden boş arazide idman yapıyorsunuz ki?" diye bundan sonra antrenmanları stadyumda yapmalarını teklif ederler. Futbolcular bu teklifi kabul eder.


Çok zaman geçmeden aynı yetkililer futbolcuları tekrar toplar ve yeni bir teklif sunarlar: "Kiev normale dönüyor, görüyorsunuz sinema ve tiyatrolar açıldı, yakında stadyumu da maçlara açacağız. Herkesin bu barışçıl ortamı görebilmesi için bizim Almanların askeri yıldızlarıyla bir maç yapmaya ne dersiniz?" Eski Dinamolu topçular düşünmek için zaman isterler ve oradan ayrılırlar. Kimi faşistlerle maç yapmanın kendi milletine karşı rezilce bir ihanet olacağını söylerken, bir kısmı daha cesurdur: "Almanların teklini kabul edelim, onları sahadan süpürelim ve Kiev halkının gözü önünde rezil edelim. Böylece halkın moralini de yükseltmiş oluruz."

Maç teklifi kabul edilir, Trusevich eski takım arkadaşlarından bir kaç kişi daha bulur ve takım "Start" adını alarak idmanlara eskisinden daha hırslı ve sıkı bir şekilde devam eder.

"Alman Ordusunun Yıldızları-Kiev Şehrinin Yıldızlarına Karşı" yazan afişler şehrin her köşesine asılır, halk ileride "ölüm maçı" ile anılacak karşılaşmaya davet edilir.


Maç günü stadyum tıka basa dolmuştur. Bir tarafta yüzleri gülen ve maçı kazanacaklarından emin Alman askerler ve onların önemli komutanları yer alırken, diğer tribünlerde ise savaştan çıkan aç ve perişan Kiev halkı başlama düdüğünü beklemekteydi. Zenit Stadyumundaki maç başlamadan bir Alman komutan Start soyunma odasına gelir ve kibar bir Rusça ile şöyle der: "Bugünkü maçın hakemi benim, sizin iyi bir takım olduğunuzu biliyorum, lütfen kurallara uyun ve maç öncesi rakiplerinizi düzgün şekilde selamlayın" Ses tonu kibarcadır ama hakemin istediği Ruslardan Nazi selamı vermeleridir. 1938'de İngilizler, Berlin'de Almanya ile yaptıkları hazırlık maçında Nazi selamı vermişlerdi ve bu yıllarca onların utancı olmuştu.
Trusevich'in arkadaşları İngilizler gibi korkak değildi, onlar maç başlamadan evvel sahaya çıktıklarında Nazi selamı yerine, ellerini havaya kaldırıp, göğüslerine götürür ve Kızıl Ordu marşı okurlar. Oyun başladığında bir deri bir kemik kalmış, yırtık pırtık kıyafetli, çarık çürük ayakkabılı Dinamo'lu eski topçuların karşısında kırmızı yüzlü, güçlü, ayaklarında futbol ayakkabısı olan Alman asker-futbolcular çıkmıştı.  Kuvvetli olmaları bir yana, hakemin de kendilerinden olmasıyla komutanlarının gururlu bakışları altında forma çekme, dirsek, tekme gibi futbol dışı her türlü sertliğe de baş vuruyordu Almanlar ve ilk golü de "golyemez" Nikolay Trusevich'in kalesine atmayı başarmışlardı. Tabii kalecinin kafasını yarmayı da ihmal etmezler. Tribünlere korkarak ama yine de bir ümitle giden Kiev'lileri de bir endişe almıştı: "Savaştan sonra bir de sahada yüzümüze tükürecekler..."

Ama... Kimsenin beklemediği bir şey olur ve o çelimsiz ve güçsüz topçulara sanki sihirli bir değnek değmişcesine, Start'lı futbolcular silkinirler, top yapmaya başlarlar ve çok geçmeden beraberliği yakalarlar. Artık, tribünlerde roller değişmişti, Almanlar sus pus olurken, Kievliler çılgınca tezahürat yapıyordu. Trusevich'in arkadaşlarının durmaya niyeti de yoktu, ikinci golü de atarlar ve kalabalık kendinden geçmiş: "Yaşasın! Almanların kıçını tekmeliyoruz" diye bağırır...

Bu tezahürat şüphesiz Alman subayları da kızdırır ve halkın üzerine asker gönderip, susmaları için emirler verilir, hatta havaya ateş bile açılır. Silah sesleriyle beraber hakem de ilk devreyi sona erdiren düdüğü çalar.

Mağlubiyetten galibiyete geçmenin ve tribünleri coşturmanın sevinciyle Rus topçular ellerinde su mataraları birbirlerine sarılırken, soyunma odasına bir Alman komutan girer ve başlar kibarca konuşmaya: "Aferin. Harika top oynadınız ve hepimiz bunu beğendik. Sporcu gururunuzu yeterince okşadınız. Ama ikinci devre işleri akışına bırakın, sizin de bildiğiniz üzere maçı kaybetmek zorundasınız. Alman askeri takımları bugüne kadar hiç kaybetmedi, özellikle de işgal ettikleri topraklarda. Bu bir emirdir, ya maçı kaybedin ya da hepiniz kurşuna dizileceksiniz."

Start'lı futbolcular Alman komutanı sessizce dinler ve konuşma bitince ikinci yarı için sessizce sahaya çıkarlar. Hakemin düdüğüyle maç tekrar başlar ve çok olmadan Nazi askerleri üçüncü golü de kalelerinde görür. Stadın yarısı sevinçten kendinden geçerken, Alman tarafının mırıldanması homurtuya dönüşür. Ve ne olduysa dördüncü golden sonra olur, Alman subaylar elleri tabancalarında yerlerinden kalkar, askerler de stadın etrafını çepeçevre sararlar.

Aslında seyrettikleri bir "ölüm maçıdır" ama tribündekiler bunun farkında değildir, onlar sevinç ve coşkuyla sahada gördüğü manzarayı alkışlarken, neye uğradıklarını anlamlandıramayan Alman asker futbolcuların şaşkın bakışları arasında Start'lı oyuncular bir gol daha atar ve tüm komutanlar öfkeyle tribünleri terk eder.
Atılan 5 golden daha da küçük düşürücü olan ise Start'lı bir topçunun bütün Alman savunmasını geçip, kaleciyi de çalımladıktan sonra topu boş kale yerine orta sahaya yuvarlamasıdır. Maçı yöneten hakem de dakikaların bitmesini beklemez, son düdüğü çalar ve askerler sahaya dalıp, Rus topçuları yakaladıkları gibi kamyonlara yükleyip, toplu katliamları yaptıkları Babi Yar'a götürür.

Futbol tarihinde daha önce böyle bir olay yaşanmamıştır. Bu maçın başından sonuna kadar her şey politikti. Eski Dinamo'lu yeni Start'lı oyuncuların futbol dışında ellerinde başka bir silahları yoktu ve onlar da bu silahı becerilerini ve onurlarını kullanarak ölümsüzlüğü seçmişlerdi. Pek tabii ki kazanmanın ölüm anlamına geleceğini biliyorlardı ama maçı kazanarak hayatları karşılığında şereflerini kurtarmışlardı.

Lakin, "ölüm maçı"nın hikayesi bu kadar basit değildir. Hayatta her şeyin bir nedeni olduğu gibi, son maça gelene kadar bir sürü olay yaşanır Kiev şehrinde ve Almanların öfkesi günden güne de artar..

Dinamolu oyuncular şehri sadece kuşatmadan dolayı terk edememişlerdi, aynı zamanda Kızıl Ordu mensubu oldukları için de bir bakıma tutukluydular. Bir çoğu da 1nolu fırında çalışmaları sebebiyle fırıncılar takımına da kayıtlıydılar.

Almanların Kiev'de bir stadı vardı ama halk burayı kullanamıyordu. Bir gün sokakta gezenler bir afiş ile karşılaşır: "Ukrayna Stadının Açılışı. Ukrayna Stadyumu bugün jimnastik, boks, atletizm yarışmaları ve en önemlisi de futbol maçıyla saat dörtte açılacak"

Bu maçta Alman askerlerinden oluşan takım, fırıncılara karşı mağlup olur ama herhangi bir tutuklanma olmaz. Almanlar yenilgiye öfkelenir, 5 gün sonra daha iyi askeri futbolculardan oluşan bir takım kurarlar ve rövanş için sahaya çıkarlar da Start bu takımı da 6-0'la bozguna uğratır.

Bu maçla ilgili Nazilerin kontrolündeki şehir gazetesinde şöyle bir haber yer alır: "Ama bu galibiyet Start takımı için bir zafer olarak nitelendirilemez. Alman takımı bireysel olarak yetenekli oyunculardan oluşmuştu fakat tam bir takım olamamıştı. O yüzden şansa bir araya gelmiş oyuncuların böyle bir sonuç elde etmesi şaşırtıcı değil. Mağlubiyetin başka bir nedeni de Almanların idmansız olmasıydı. Öte yandan Start takımı herkesin bildiği gibi Dinamo'lu eski oyunculardan oluşuyor, yine de onların bugün gösterdiği performanstan daha iyisini bekliyor insanlar."

Gazetede çıkan bu taraflı yazı aslında gelecekte olacakların da habercisidir. İki gün sonra, tarihler 19 Temmuzu gösterirken Almanlar Start takımının karşısına bu sefer de Macarlardan oluşan bir takım çıkarırlar ama onlar da 5-1 gibi bir skorla boylarının ölçüsünü alırlar. Maçtan sonra şöyle bir haber çıkar gazetede: "Maçın skorundan farklı olarak, iki takım da denk kuvvetlere sahipti"

Nikolay Trusevich'in korumuş olduğu kaleye ilk defa gol atabilen Macarlar, rakiplerinden rövanş maçı isterler ve o karşılaşma da 3-2lik Start galibiyeti ile sonuçlanır. Bu sonuç, Start takımının yenilebileceği havası yaratır ve Almanlar da artık istedikleri zevki yaşayabileceklerdi.

Ve Ağustos'un 6sında Start ile Almanların "en güçlü", "yenilmez" ve "harika" takımı Flakelf'in bir maç yapılacağı anons edilir  Kiev caddelerinde. Gazete maçın tanıtımını yaptığı yazısında Flakelf takımını anlatırken resmen kendinden geçer, onların nasıl yenilmez olduğunu, her maç ne kadar çok gol attığından bahsedip, bunu istatistiklerle süsler. Ama bu maç da Almanların mağlubiyeti ile sonuçlan ve gazete ertesi gün karşılaşmadan söz bile edilmez.

Bu kadar "aşağılanmaya rağmen" Trusevich ve arkadaşları tutuklanmaz.  9 Ağustosta Novoye Ukrainskoye Slovo gazetesinde ufak bir haber yer alır: "Bu akşam şehrin en iyi iki takımı Flakelf ve Start arasında saat 5te Zenit Stadında maç yapılacaktır."

Start'ın eline son bir şans geçmişti, "ölüm maçında" işgalci Nazilerin dediklerini yapsalar, bir yanda fırında çalışıp, bir taraftan da futbol oynayabilirlerdi ama onlar şereflerini koruyup, Babi Yar'a gitmeyi seçmişlerdi...

Blog Widget by LinkWithin