UEFA Cup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UEFA Cup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2020 Cuma

Hagi'nin Oğlu Ianis


Daha karşılaşmanın ilk on dakikası biterken geriye düşmüştü Rangers, kendi evinde Braga karşısında. Bir kaç gün önce 1954'ten beri deplasmanda yenemedikleri Benfica'yı mağlup edip, "şeytanın bacağını" sağlam kıran Portekiz'in kırmızı-beyazlıları, UEFA Avrupa Liginde bir de İskoçya deplasmanından galibiyetle dönmek arzusundaydılar. Bir sıfır yetmezmiş gibi ikinci bir gol daha bulup farkı ikiye çıkarıp, derin bir nefes de aldılar ama hesaba katmadıkları biri vardı rakipte: Hagi'nin oğlu Ianis...
Devre arası transferde Belçika'nın Genk takımından satın alma opsiyonuyla kiralanan Ianis aynı babası gibi hiç de pes edecek hali yoktu. Maçın ilk yarısında attığı gollük pasları takım arkadaşları gole çevirememişti ama Ianis boş durmadı, sazı eline aldı ve sahneye çıktı. Önce ceza sahasına girer girmez rakibini geçip, sol ayakla fileleri sarstı, sonra da maç bitmeden babasının çok sevdiği "serbest vuruştan" galibiyet golünü attı takımının... Tabii, Steven Gerrard'ın sevinci görülmeye değerdi...
O anlarda tribünde başka bir tanıdık da göz yaşlarını tutamıyordu. Her ne kadar "sadece rüzgardı" demiş olsa da profesyonelliği bir tarafa bırakıp, bir kaç gün sonra çalıştırdığı Viitorul'un maçı olmasına rağmen oğlunun yanında yer almayı tercih etmişti "baba" Hagi ve belki de Ianis'in kariyerinde unutulmazlar arasına koyacağa maça şahit olmuştu... "Tüm ailem burada, ilk defa İskoçya'ya beni izlemeye geldiler. Onların gözleri önünde işimi yapmış olmanın gururunu yaşıyorum" derken genç topçu, Romanya dönüşü gazetecilerin mikrofon uzattığı Gheorge Hagi ise "Siz de gördünüz, o oldukça formda, harika oynuyor ve de mutlu. Kendisi için en ideal takımı buldu da bunları bana niye soruyorsunuz, Ianis artık yetişkin olduğunu ispatladı, iyisi mi onunla röportaj yapın..." diye mutluluk ve gururunu belirtmiş...

Ah be çocuk, ne kadar isterdik seni Galatasaray formasıyla görmek, ah...  Şimdi bir taraftan senin bu performanslarını gördükçe gurur duyuyoruz, bir yandan da her attığın golden sonra bizden uzaklaştığını biliyoruz... Ah şu Fiorentina dönüşü Belhanda'yı satıp, seni Galatasaray'a getirmediler ya...

22 Şubat 2019 Cuma

Benfica:0-0:Galatasaray


İlk maçta İspanyol hakem ile başlayan hatalar zinciri, dün gece de Rumen hakem ve yardımcıları ile devam edince Galatasaray bu sezon için Avrupa kupalarına veda etmek zorunda kaldı. Lakin Fatih Terim'in dediği gibi "değişen ve gelişen bir takımız" ve haziran ayında da yapılacak takviyeler ile Galatasaray, Ali Sami Yen'in kuruluş amacında belirttiği üzere "ait olduğu lige" çok daha güçlü dönecek, "mekanın sahibinin kim olduğunu" gösterecektir dosta düşmana...

Nasıl ki ultrAslan-ÜNİ, Anadolu'daki deplasmanları Galatasaray için Ali Sami Yen havasına çeviriyor, ultrAslan'ın Avrupa oluşumu olan ultrAslan Avrupa da Almanya, Fransa, Belçika, Portekiz demeden yurt dışı deplasmanları Galatasaray için "iç saha"ya dönüştürüyor. Estadio da Luz'da da UEFA Avrupa Ligi son 32 Turu rövanş maçı Benfica'lı taraftarların şaşkın bakışları altında sarı kırmızılı taraftarların üçlüsü ile başladı, Gençlik Marşı ile devam etti ve ev sahibi tribünlerin de "telefonlarının ışıkları" ile eşlik ettiği Nevizade Geceleri ile son buldu... Evet, taraftar ilk maçın skoruna bakmadan, "Galatasaray varsa, umut vardır" diyerek kendisine ayrılan bloğu doldurmuş, "sığmıyoruz" diyerek yan tarafların açılması için Portekiz polisleri ile tartışıyordu...


Fatih Terim'in takımı da Avrupa macerasına devam edebilmek için gollere ihtiyacı olduğunun bilincinde ev sahibi yarı sahasına oyunu yıkıp, erken bir gol ile ipleri eline almak istiyordu. Benfica ise İstanbul'dan rahat dönmüş, sağlam savunma yapıp, kalesinde gol görmemek temel gayesi içinde mücadele ederken, ani çıkışlarla Galatasaray'ı avlamanın peşindeydi. Düşündüklerini de yaptılar kırmızı beyazlı forvet oyuncuları, özellikle sarı-kırmızılıların atak sonlandıramadığı, ya da çok adamla hücüm ederken kaybettiği toplarla Muslera'nın kalesine ciddi şekilde geldiler de bu ataklarda ya Cervi, ya Pizzi, ya da Felix son vuruşlarda beceriksizdi, ya da Marcao liderliğindeki Galatasaray savunması dikkatliydi.

Bireysel yeteneklerin ön plana çıkmadığı, takım sistemi ve disiplini içinde mücadele eden "taş" gibi bir takıma karşı oynuyordu Galatasaray ve rakip ceza sahası içinde aradığı pozisyonları bir türlü bulamıyordu. Sağ kanatta Mariano, sol kanatta Nagatomo her zamanki gibi bindirmelerde bulunuyor ama onların önlerindeki Feghouli ve Onyekuru ile pas alışverişlerini engelliyor ev sahibi topçular, forvetteki Diagne'ye orta yapmalarına müsaade etmiyorlardı. İster altında "şahin" olsun ister Ferrari, yakıt koymazsan araba gitmez, Diagne'ye orta yapmazsan adam sahada dolaşıp durur... Luyindama ve Marcao'nun da hava toplarında başarılı olmaları vesilesiyle Fatih Terim deplasmanda gol atma yollarından birinin de duran toplardan olabileceğini hesaba katmış ve maç içinde de stoperlerini rakip ceza sahasına yollamak için  sürekli talimat veriyordu da, Belhanda "formsuz" gecelerinden birini yaşıyor, topu arkadaşlarının olmadığı yerlere atma "becerisi" gösteriyordu...


Sağlı sollu kanatları kapayan, rakibinin bloklar arası bağlantılarını koparan böyle komple bir takıma karşı pozisyon bulmanın tek yolu özellikle savunma ve orta saha oyuncularının kaptıkları toplarla rakip ceza sahasına doğru "driplingle" kamıkaze dalışı yapmaktı. Bir kaç kez bunu Nagatomo ile, Luyindama ile ve N'Diaye ile denedi Galatasaray ve belki de maç boyu en tehlikeli olduğu anlar bu pozisyonlardı ama son paslar yerini bulmayınca skorbord değişmedi...


Dakikalarla birlikte ümitlerin de tükenmeye başladığı anlarda Fatih Terim önce Sinan'ı, sonrasında Yunus ve Emre Akbaba'yı oyuna alarak elden giden turu tutmak için son kurşununu da kullandı. İşe de yarayacaktı bu değişiklikler, "umuda sarılacaktı" Galatasaraylılar son 10 dakikada, çünkü maçtaki tek isabetli ortada Diagne'nin kafa vuruşunda kaleciden dönen topu Emre Akbaba ağlara yollamıştı da yardımcı hakem "acımasızca" ve "bilinçsizce" ofsayt bayrağını kaldırmasaydı... "Vebali UEFA'nın boynuna, üvey evlat yaptıkları UEFA Avrupa liginin marka değerini düşürdüler" derken, çok da haklıydı Fatih Terim maç sonunda. Bir gün önce Şampiyonlar Liginde VAR'a bakılarak iptal edilen ya da geçerli sayılan goller, bir gün sonra "yan hakemin" insiyatifine göre sonuca bağlanan pozisyonlar...


Galatasaray'ın umuda yolculuğu hüsranla sonuçlandı belki ama "galiptir bu yolda mağlup"... Benfica gibi UEFA Avrupa Ligini kazanabilecek seviyede top oynayan bir ekibe karşı deplasmanda ortaya konan mücadele Türkiye Süper Ligi için ışık ve ümit verdi. Özellikle bu sene Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Liginde oynadığı tüm maçlarda gol atmayı başarmış rakibe karşı Galatasaray savunmasının kalesini kapaması takdire şayandı. Galatasaray her türlü gol atar, yeter ki gol yemesin ve  Diagne'ye güvenim sonsuz, "oryantasyon" dönemini atlatması ile birlikte gollerine de kaldığı yerden devam edeceğine hiç şüphem yok... Başlarında da Türkiye Liginin "master şefi" Fatih Terim olunca, 22. Şampiyonluk Pastası yine Sami Yen'de kesilecektir... Buna o kadar yürekten inanıyorum ama tek korkum var: Ligde hakemler ellerinde VAR olmasına rağmen tarafsız davranacaklar mı? Yoksa birilerini korumak için "ellerini çabuk" tutup, VAR'a bile bakmayacaklar mı?



STAT: Estadio da Luz
HAKEMLER: Ovidiu Hategan, Octavian Sovre, Sebastian Gheorghe, Radu Petrescu, Sebastian Coltescu, Radu Ghinguleac
SL BENFICA: Vlachodimos, Almeida, Grimaldo, Dias, Ferro, Pizzi, Cervi (Rafa 59’), Fernandes (Appelt 84’), Florentino, Felix (Jonas 76’), Seferovic
GALATASARAY: Muslera, Mariano, Nagatomo, Marcao, Luyindama, Donk (Sinan 77’), Ndiaye, Feghouli (Emre 84’), Belhanda, Onyekuru (Yunus 83’), Diagne
SARI KART: Marcao (4’), Ndiaye (90’), Jonas (90’)

21 Temmuz 2017 Cuma

Galatasaray:1-1:Östersund


El birliği ile Galatasaray kulüp tarihinde ilk defa Temmuz ayında Avrupa kupalarına veda etti.
Futbolcu transfer edilmeden eldekiler satıldı, "çer çöp" dururken birisi ego uğruna, birisi de "ne idüğü" belirsiz sistemine uymadığı için eldeki en değerli futbolcu Wesley Sneijder'i zorla Galatasaray'dan kopardı... Ne oturduğu koltuğun ağırlığını bilebildi birisi, ne de çalıştırdığı takımın büyüklüğünü anlayabildi öbürüsü...

"Uçaklar inecek" masallarıyla taraftar kandırıldı ama Bülent abinin dediği gibi artık "Başkanı, yöneticisi, teknik kadrosu ve futbolcularının olduğu bir uçak kalkmalı İstanbul'dan. Armayı burada bırakarak"...


STAT: Türk Telekom Stadyumu
HAKEMLER: Bastian Dankert, Mike Pickel, Rene Rohde, Robert Kampka
GALATASARAY: Muslera, Maicon, Ahmet, Linnes, Carole (Eren 57), Tolga, Selçuk, Yasin (Rodrigues 70), Belhanda, Sinan, Gomis
ÖSTERSUNDS: Keita, Petterson, Papagiannopoulos, Gero, Sema (Hopcutt 82), Widgren, Bachirou, Nouri, Mensah, Mukiibi (Bergqvist 69), Ghoddos (Edwards 68)
GOLLER:  Ahmet (69) / Nouri (60)
SARI KARTLAR: Gomis (20), Muslera (39), Tolga (49), Rodrigues (87), Belhanda (90+)

14 Temmuz 2017 Cuma

Östersunds:2-0:Galatasaray


Temmuz ortasında resmi maç, futbolsuz geçen bu yaz günlerinde çölde vaha misali yüzümüzü güldürürken, daha temmuz ortasında sinir ve öfkeden kudurmak, koskoca sezon ruh sağlığımız için hiç de olumlu bir sinyal değil. Hele hele bu felaket göz göre göre, bağıra çağıra geliyor ve müdahale etmesi gerekenler "sus pus" takılıyorsa, öfkemiz kat be kat artıyor.
Geçen sezon ligi dördüncü sırada bitirince Galatasaray'ın temmuz 14'te UEFA Avrupa Liginde maça çıkacağı belliydi ve teknik direktör Igor Tudor ile yöneticiler ona göre kamp programı yaptılar (mı?). Hele ki kuralar çekilip, rakibin liglerin devam ettiği İsveç'ten olduğu öğrenilince, işin daha sıkıya alınması gerekiyordu. En azından biz öyle olmasını beklerken, Dursun Özbek yönetimi hiç gereği yokken elindeki en değerli oyuncu olan Wesley Sneijder'i takımdan "kovmak" için kafayı çeşit çeşit senaryolara yorarken, "uçaklar inecek" hikayeleriyle "transfersever" taraftarın gönlünü kazanıyordu. "Son iki yıldır ilk üçe girememiş bu takımı yeniliyoruz" sloganıyla daha yerlerine oyuncu alamadan Sabri, Hakan Balta, De Jong gibi oyuncuları kadro dışı bırakan Hırvat teknik adam  "Oyun planımda Sneijder'a yer yok" diyerek Hollanda'lıya da kapıyı kapamıştı. Bu şartlarda yaz ortasında mont-eldiven giyilen İsveç'in Östersunds kabasında suni çim sahada sezonun ilk maçına çıktı Galatasaray. Oyun başladı başlamasına da Galatasaray'lı topçular topa ilk defa dakikalar 03.32'yı gösterirken dokundu ama sonrasında yine top 2 dakika boyunca ev sahibinin ayağındaydı. İşin daha da vahimi Keita'nın koruduğu kalenin ceza sahasına ilk girdiğimizde skorborddaki saat 14.38'i işaret ediyordu. Koskoca 15 dakika Galatasaray rakip ceza sahasını göremiyordu. Ne Real Madrid karşısında, ne Juventus karşısında, rakip kim olursa olsun Galatasaray'ın böyle mahkum ve etkisiz oyununu hatırlayanları yorumlar bölümüne bekliyorum, ben hatırlamıyorum da... "Östersunds maça müthiş derecede iyi konsantre olmuş" diyordu karşılaşmayı anlatan Cem Yılmaz, peki Galatasaray koskoca Slovakya kampında neye konsantre olmuştu? 21. dakikada Yasin'in getirdiği ve Gomis'in gelişine kötü vurduğu top ile Selçuk'un 30 küsür metreden kullandığı serbest atış dışında Galatasaray, kendisinden hayli hayli zayıf olan rakibi karşısında etkisizdi. Peki neden? Galatasaray'ın Sneijder'i yoktu da ondan... Orta sahada aldığı topu ayağında tutacak, gerektiğinde sorumluluk alacak, Gomis'e ara paslar atacak, kanatlarda Yasin ve Rodriguez'i kaçıracak "on numara" olmayınca, koskoca bir hiç gibi geçen bir 45 dakika izledik Galatasaray adına. Maç sonu Sneijder sorusunu duyunca "hayalet görmüş gibi" kaçan Igor Tudor, rövanşta Belhanda olacak diyordu basın toplantısında da, ben Faslı topçuya nedense pek güvenemiyorum, zira aynı hazırlık maçında sakatlanan ve tedavisi daha uzun sürecek diye açıklama yapılan Eren'i sahada görüp, Belhanda'yı sakat mazeretiyle kadroda göremeyince, nedense Belhanda'nın ipiyle kuyuya inmekte tereddüt ettim.


İlk yarıdaki golsüzlüğe lanet ederken, daha da kötüsünün olacağını tahmin edebiliyorduk ama dile getirmekten korkuyorduk. Golü bulabilirdi Östersunds ve felaket de gerçekleşti, hem de Galatasaray'ın "biraz" daha derli toplu gözüktüğü bir zaman diliminde. 1-0 mağlupken, eşitlik için rakip kaleye gitmek gerekirken, kenarda Eren'i görünce maç boyu sahada hayalet gibi dolaşan Sinan'ın çıkmasını bekliyorduk ama tabelada Gomis'in numarası yanıyordu, tam da yeni transferin oyunun içine girmeye başladığı anlarda, topla sıkça buluşup, rakip kalede pozisyonlar yakaladığımız dakikalarda.  Geçen sezon bolca yaptığı "manasız" değişikliklerden birini daha yapmıştı Tudor, şaştık kaldık... Sinan'ı da değiştirmek için 87. dakikayı bekledi ki yerine giren Emrah daha erken girse, fark yaratabilecekti. Emrah Başsan belki 3-5 dakikada fark yaratamadı ama Carole "kötü bir sol bek nasıl olur" konusunda geçen sezondan beri açık ara önde, farkı her maç açıyor... Karşılaşmanın ilk dakikasından son dakikasına kadar tel tel dökülen Carole'un kanadından iki golün de gelmesi tesadüf olmasa gerek. Bizim hocamız topçularına rakiple alakalı neyi çalıştırmış bilmem de rakibin İngiliz hocası Carole'un geçen sezon Fenerbahçe derbilerinde nasıl takımını mağlup ettirdiğini oyuncularına belli ki izlettirmiş. Merak ediyoruz, Fransız oyuncuda bu ısrar neden? Galatasaray'ın öncelikli ihtiyaçlarından biri sol bek iken sağ beke transfer neden yapılıyor? Hakan Balta ve Linnes sol tarafta Carole'dan çok daha iyi oynayacakken, hatta iddia ediyorum sağ ayaklı Sabri dahi Fransız sol bekten faydalı olabilecekken neden Carole? Umarım bir gün bir gazeteci Tudor'a bu soruyu sorar da belki de hoca cevap verir...

Gece felaketti ama ilk defa resmi bir müsabakada Galatasaray forması giyen Gomis ve Maicon gelecek adına ümit verdiler. Bafetimbi Gomis sırtı kaleye dönük aldığı toplar ve arkadaşlarına yarattığı pozisyonlar ile Drogba'yı anımsatırken, Maicon da takımın yediği ikinci golde "berbat" bir çalım yemesine rağmen, saha içinde duruşu, defansta "ağır abi" tavırlarıyla Galatasaray'da formanın hakkını verecek oyunculardan biri.


Kuruluş amaçlarından biri "Türk olmayan takımları yenmek" olan Galatasaray, uzun zamandır bu gayesini gerçekleştiremiyor ve bu gece de kendi seviyesine hiç yaklaşamayacak bir takım karşısında aldığı mağlubiyetle tarihine kara bir leke daha sürdü. Igor Tudor maç sonu "Biz bu turu geçeceğiz" derken acaba yenilecek bir gol halinde rakibe dört gol atılması gerektiğinin farkında mı? Biz taraftar olarak "Galatasaray bitti demeden bitmez" diyoruz ve "Galatasaray'ın olduğu yerde umut vardır" diye önümüze hep ümitli ve hevesli bakıyoruz ama bu takımın başındakiler kulübün vizyonundan oldukça uzaktalar ve ne yaptıklarını bilmez halde camiayı uçuruma sürüklemekteler.


STAT: Jamtkraft Arena
HAKEMLER: Juan Martinez Munuera, Diego Barbero Sevilla, Cesar Manuel Noval Font, Mario Melero Lopez
ÖSTERSUNDS: Keita, Pettersson, Papagiannopoulos, Widgren, Mensiro, Mukiibi (Bergqvist 75), Sema (Somi 88), Bachirou, Nouri, Gero, Ghoddos (Hopcutt 80)
GALATASARAY: Muslera, Linnes, Ahmet, Maicon, Carole, Yasin, Tolga, Selçuk, Rodrigues, Gomis (Eren 69), Sinan (Emrah 87)
GOLLER: Ghoddos (68), Hopcutt (90+)
SARI KARTLAR: Gero (18), Pettersson (35) / Tolga (17), Yasin (90+4)

21 Nisan 2017 Cuma

8 Değil 18 Penaltı Atılsa, Fabri Kurtaramazdı


"Ah be Fabri, insan bi' penaltı kurtarmaz mı be Fabri?" diye ahlanıyordu fırında simit kuyruğunda bekleyen Beşiktaşlı bu sabah. Kargalar daha kahvaltısını etmemişken, teknik taktik kasmak istemediğim için aldırış etmedim de "Kurtaramazdı efendim, sekiz penaltı değil onsekiz penaltı atılsa yine de kurtaramazdı"... Futbolun artık dev bir sanayi haline geldiği,  şansın mümkünce minimize edildiği yerde, Lyon dersine iyi çalışmış öğrenci görünümündeyken, Beşiktaş penaltı atışlarında sınıfta kaldı dün gece kendi taraftarı önünde. İlk maçın 2-1 ile sonuçlanması neticesinde, deplasmana gelecek olan Fransızlar, her türlü skorun yanında karşılaşmanın eşitlikle sonuçlanıp, penaltı atışlarına da gitmesini hesaba katıp, antrenmanlarında 11 metre atışlarını da tecrübe etmişler, hem de ciddiyetle, bilimsel verilerle... Oysa Şenol Hoca, takımın belki de en iyi topa vuran topçusu Talisca'yı son penaltıcı yazarak, acemice bir karar vermiş, penaltı işini pek de hesaba katmadığını göstermişti. Bereket, Brezilyalıdan önce topun başına gelen dört arkadaşı hata yapmadı da sıra Talisca'ya geldi, hatırlanacağı üzere çeşitli final karşılaşmalarında yaşanılan onca acı tecrübeden sonra hocalar penaltıcıları seçerken en iyi atanları listenin en başına yazmaktadırlar... Neden mi, 5 penaltı atacağın garanti mi? Ya sıra gelmezse?

Dün geceki penaltı atışlarına dönersek, Beşiktaş'ta en başarılı atışı kullanan oyuncular Ryan Babel ve Atiba Hutshinson oldu. Hollandalı, bir kaleci için en zor yer olan bel üstüne topu vurarak, Lopes'i, çaresiz bırakırken, Atiba da sağ üst köşeye attı, direkten gol oldu.  Öte yandan, takımı adına ikinci penaltıyı kullanan siyah beyazlı oyunculardan Cenk yerden sağ alt köşeye attı ki Lopes köşeyi tuttu, uzanamadı, Tolgay kaleciyi terse yatırdı ama o da sol alt köşeye attı. Serbest vuruşlarda köşelerden örümcek avlayan Talisca da kendisinden beklenmeyen bir vuruş yaptı, Cenk gibi sağ alt köşeye vurdu, Lopes yine az kalsın çıkarıyordu.

Rakip takımda ise Fekir kalenin sol üst köşesine, Ghezzal yine sol üst köşeye, penaltı atışları için oyuna giren Rybus da yine sol köşeye attı ama istediği gibi bir vuruş yapamadı, top kalecinin diz kapağı hizasında gitti. Beşinci penaltıyı atan Valbuena da çalıştıkları gibi sağ üst köşeye attı.
Tolisso en kötü penaltı atan oldu, sağ alt köşeye vurdu ki Fabri'nin kurtarışa en yakın atıştı, mümkün ki hocasının dedikleri dışında hareket etti Lyon'lu topçu.

Seri atışlara geçildiğinde senaryo yine aynen devam etti, Necip kalenin sol alt köşesine atarken, Lyon'lu savunmacı Diakhaby hocasının çalıştırdığı gibi kalecinin sol üst tarafına atıyordu topu. Beşiktaş'ta sıra Tosiç'e geldiğinde, Sırp futbolcu Cenk ve Talisca'nın yaptığı gibi kalecinin sağ alt tarafına vurdu ama şans bu sefer Lopes'in yanındaydı.  Maçı kazanma topunu alan Jallet, maç öncesi konuştukları gibi kalecinin çaresiz kalacağı taraf olan üst köşeye garanti bir vuruş yaptı ama ayarı kaçırınca elini başının arasına almak zorunda kalıyordu. Futbol tanrıları Beşiktaş'a maç boyunca verdikleri şanslardan birini daha vermişti ama Mitroviç diğer arkadaşları gibi "spontane" bir vuruş yaptı, kalecinin sağ alt tarafına attı, Lopes kolayca topa hakim oldu. Tur penaltısı için meşin yuvarlağı beyaz noktaya diken Gonalons, Fabri'nin sağ üst tarafına atarak geceyi sonlandıran futbolcu oldu...

Dedik ya, sekiz penaltı değil on sekiz penaltı atılsa Fabri'nin yapacağı hiç bir şey yoktu zira Lyon'lular derslerine iyi çalışmış, kaleciye hiç şans bırakmamışlardı...


1 Eylül 2012 Cumartesi

Süper Falcao

Futbolculuk kariyerinde final oynamak her topçunun hayalidir, bunu pek azı başarır, çoğu da o son maç heyecanını yaşamadan veda ederler yeşil sahalara. Bir de herkesin gözü önündeki o final maçında gol atmak var ya, bizim başkan Ünal Aysal'ın spor medyasına kazandırdığı deyimle" pastanın çileği" gibidir, başarının tacıdır, bir ömür anlatılacak hikayedir torunlara. Finallerde gol atanlar hatırlanır, konuşulur aylarca, yıllarca, zaman pek silemez onların tarihinin sayfalarında bıraktığı izleri de Falcao'nun bu gece yaptıklarını tarif edecek kelimeleri yan yana getirmek için kelime dağırcığı oldukça geniş olmalı insanın. Bir oyuncu finalde gol atar, pek nadir olsa da "hatrik"de yapar en can alıcı maçta ama Kolombiyalının Cech'i mağlup ettiği üç pozisyonda da ustalık en üst seviyedeydi. İlk golde Çek kalecinin gol alanını kapamasına rağmen, oldukça soğuk kanlı bir bekleyiş ve "klas" bir aşırtma ile takımı öne geçirirken, farkı ikiye çıkardığı goldeki köşeye "ayak içi plase" futbol programlarının jeneriklerinde uzun yıllardır gösterilecek türdendi. Belki de en kolay gibi gözüken son golde ise Arda'nın asistinde rakibini tek hamleyle geçip, kalecinin bacakları arasından filelerle buluşturması İspanyol basınına Süper Falcao manşeti attırıyordu...





10 Mayıs 2012 Perşembe

Atletico Madrid Şampiyon

 "Yarın çocuklar okullarına giderken gururla Atletico Madrid formasını giyecek. Kupayı kazanmanın en güzel hissettirdiği nokta bu."
Diego Simeone
Atletico Madrid Teknik Direktörü
UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğunu değerlendirirken

27 Nisan 2012 Cuma

Avrupa "İspanya" Ligi


Marca gazetesinin web sitesine attığı başlık...

İspanyollar, Şampiyonlar Liginde bir "El Clasico" beklerken, önce Chelsea, Barcelona karşısında bir "mucize" gerçekleştirdi ve Nou Camp'tan final biletini aldı, ardından Real Madrid'in fiyakalıları Ronaldo ve Ramos'la birlikte Kaka penaltıları atamayınca, Bayern evindeki finale giden takım oldu.
İspanya yasa büründü...
Bu gece UEFA Avrupa Liginde bir finalistin İspanyol olacağı kesindi, Arda'nın Atletico'su Valencia'yı deplasmanda yendi. Öte yandan Athletic Bilbao Sporting Lisbon'u 3-1 ile geçince finalin diğer takımı da İspanyol olmuş oldu...
İspanya'ya amorti vurmuş oldu...

18 Ağustos 2011 Perşembe

Steaua Bükreş:2-0:CSKA Sofya


Başlıktaki maç skorunu görenler, Rumenlerin iç sahada oynadıkları UEFA Avrupa Ligi Play Off turu ilk maçında rahat bir oyun sonrası, turu alacak skoru kazandıklarını düşünebilirler ki, oldukça normaldir, fakat Cluj'un Constantin Radulescu stadında oynanan karşılaşmanın baş rollerinde deplasman takımı ve taraftarı yer alıyordu.
Steaua Bükreş'in kendi sahasına lisans alamaması sonrası bu karşılaşma için Bulgaristan sınırına en uzak yerlerden biri olan Cluj'u seçmesine rağmen, kırmızı-beyazlı taraftarlar kendilerine ayrılan tribünü doldururken, maç öncesi de yol parası kadar kara borsaya bilet için para dökmek zorunda kaldılar. 20 bin kişilik stad tamamen ev sahibi taraftarlar tarafından doldurulurken, meşaleler yakan, ses bombası atan, tribünde görsel şovlar ve tezahürat yapan ise CSKA'lı ultraslar oluyordu. Özellikle de "kardeşlik diyalogları" olan Steaua'lı ultraslara destek için açmış oldukları "Becali, paralarını al ve git! Steaua'yı bırak" pankartı, ev sahibi tribünlerden alkış alıyordu.
Taraftar deplasmanı nasıl "Bulgarska Armia" stadına çevirdiyse, Radukanov'un takımı da evde oynar gibi baskılı başlamıştı oyuna, zaten hoca da takımı bozmamış, deplasmanda oynamasına rağmen Platini, Zicu ve Delev'den oluşan üçlü forvetini muhafaza etmişti. İlk 15 dakikada oyun CSKA'nın hakimiyetindeyken, sonrasında ev sahibi Tatu ve Tanase ile M'Bolhi'nin kalesinde tehlikeler yaratma uğraşı veriyordu. Bu ataklardan birinde CSKA defansı "uyukuda" yakalanınca Costea'nın iki adımdan vuruşunu M'Bolhi klas bir şekilde çizgi üzerinde kurtarıyor ama dönen topta CSKA'lı savunmacılar ikinci kez aynı hatayı yapınca bu kez Galamaz takımı öne geçiriyordu. Golün şaşkınlığını atan kırmızı-beyazlılar, ki maçta siyah formayı tercih etmişti, Steaua kalesine Bandalovski ve Ademar'ın kanat bindirmeleriyle giderken, kahramanımız Delev, 30. dakikada topu beraberlik fırsatı yerine kale arkasındaki taraftarına yolluyordu. Devrenin bitmesine yakın ise futbol dilencilerinin "ağzının sularını akıtacak" pozisyonlar gerçekleşiyor, bir tarafta Tatu, penaltı noktasının 5 adım ilerisinden boş pozisyonda topu M'Bolhi'ye nişanlıyor, dönen atakta Ademar'ın vuruşunu Tatarushanu kornere çeliyordu.
İlk yarıyı geride bitiren Radukanov, ikinci devreye Nelson'ı oyuna sokarak başlıyor ve iyice ablukaya alıyordu Steaua kalesini lakin aradıkları gol bir türlü gelmiyordu. Platini vuruyor, Yanchev plaseliyor, Bandalovski Messileşiyor ama CSKA'lılar aradıkları golü kaydetme becerisi gösteremezken, ilk yarı iki adımdan topu kaleye sokamayan Tatu, takımının ikinci yarıdaki tek pozisyonunda, ceza sahası dışından yerden sert vuruyor ve Steaua taraftarının maç boyunca ilk defa tezahürat yapmasını sağlıyordu. İki farklı geriye düşen CSKA Sofya'lı topçular, kendilerine avantaj getirecek gol için bastırdıkça bastırıyor ama "olmayınca olmuyor" kuralı da devreye çoktan girmiş gözüküyordu: 89. dakikada Zicu'nun topu boş kaleye sokamamasına başka ne denir ki?
Deplasmanda belki de gruplara kalmayı garantileyeceken CSKA Sofya, şimdi bir hafta sonra Vasil Levski stadındaki rövanş maçına 2-0lık bir dezavantaj ile başlayacak, ama bu geceki oyunu sergilemeleri halinde taraftarlarının da desteği ile iki gol atmaları imkansız da değil, yeter ki kalelerinde gol görmesinler, zira böyle bir talihsizlik durumunda 4 gol atmaları gerekecek ki, bu da hiç kolay değil...

19 Mayıs 2011 Perşembe

2011 UEFA Cup Winner Porto

Biri 33

diğeri 42
yaşında gencecik iki hocanın mücadelesini izlemek oldukça keyifliydi dün gece.
Kazanan kendi ligini de nağmalup şampiyon bitiren Porto oldu ama esas galip her yönüyle Portekiz futbolu oldu...

16 Aralık 2010 Perşembe

Porto:3-1:CSKA Sofya

UEFA Avrupa Ligindeki son maçında "formalite" icabı Portekize giden CSKA Sofya, Porto'ya 3-1 kaybederek son maçını bitirdi ve "annesinin" ligine döndü ama bugün Bulgar Futbol Federasyonundan gelen haberle moraller daha da bozuldu zira CSKA Sofya yönetimi çeşitli kulüp ve bankalara olan borçlarını 14 Şubata kadar ödemediği takdirde Bulgaristan A Grupadan düşürülecek.
Önce dün geceye dönelim. Bu senenin son maçında, belki de bir çok oyuncunun son kez CSKA forması giyeceği maça kırmızı-beyazlılar Beşiktaş deplasmanındaki oyun tarzıyla başladılar: rakibi kendi yarı alanında kabul edip, Spas Delev ile kontra bulmak arzusundaydılar. Bu ev sahibinin de işine geldi ve Porto sağlı sollu M'Bolhi'nin üzerine giderken, 22. dakikada ceza alanı içindeki bir karambolde Otamendi, Porto'yu öne geçirdi. Golden sonra da ev sahibi baskılı oyununa devam etti ama M'Bolhi günündeydi. İlk yarı tek golle biterken, devreden dönüşte CSKA Delev ile yakaladığı ilk pozisyonda golü buldu ama ev sahibi yine bir karambolde çok geçmeden öne geçmesini bildi. 2-1 önde oynayan Porto, attığı golden sonra bir de penaltı kazandı ama Rusya'ya transferinden evvel M'Bolhi, kurtardığı penaltı ile CSKA taraftarının gönlüne iyice kazındı. Maç böyle bitecek denirken, Rodriguez takımının üçüncü golünü kaydetti...
Karşılaşmayı kaybeden CSKA, memlekete döndüğünde küme düşürülme haberiyle esas şoku yaşadı. Bulgar Futbol Federasyonu başkanı Mihailov'un açıklamasına göre, CSKA 14 şubata kadar kulüplere olan borçlarını ödemediği takdirde, ligten ihraç edilecek. Uzun zamandır para bulma derdinde olan Titan grubu, bu haberle iyice köşeye sıkışmış durumdalar. Şimdi tek çare futbolcu satmak olavak ve ilk akla gelen Spas Delev ve Markinyos. Bu arada CSKA'da kiralık oynayan M'Bolhi de Rus ekibi Krilia Sovetov'a transfer oldu.

2 Aralık 2010 Perşembe

CSKA Sofya:1-2:Beşiktaş


Maçtan günler öncesi Bulgar basını ve CSKA Sofya forumlarından edindiğimiz izlenimler biletlerin pahalı olmasına rağmen, maça katılımın gruptaki diğer maçlara göre fazla olacağı yönündeydi. Aslında, taraftarın hazzetmediği kulübün sahibi Titan grubu, CSKA'lıların takıma olan bağlılıklarını yine kullanıp, para kazanmak adına maç biletlerini yüksek tutmuş, öğrenci ve emeklilere de göstermelik indirimler yapmıştı. Titan yönetimi gidip, takım da kendi stadı olan Bulgarska Armia'ya dönene kadar iç saha maçlarını boykot eden kırmızı-beyazlı taraftarların bir kısmı yine Vasil Levski stadındaki maçı televizyondan izlemeyi yeğlerken, Beşiktaş'a, aslında Türklere karşı tarihi "acıları" olanlar ise Sector G'de toplanmışlardı.
Kadro kurmakta sıkıntı çeken iki hocadan CSKA Sofya teknik direktörü Radukanov, kalede M'Bolhi'yi görevlendirirken, en fazla sıkıntı çektiği bölge olan defansta Vidanov ve Stoyanov'u merkeze yerleştirirken, sağ ve sol beke de Minev ile İtalyan oyuncu Grillo'yu koymuştu. Onların hemen önünde Yanchev ve Galchev, Guti ile Tabata'yı durdurmakla meşgulken, Marquinhos ise "serbest adam"ydı takımın. İleri uçta görev almasını beklediğimiz Spas Delev, İtalya ve Yunanistan gelen "görücülerine" sol kanatta göürünürken, sağ tarafta maç boyunca pek bir varlık gösteremeyen Tonev ve ileri uçta Michel Platini görev yapacaktı.
Maça geçmeden Radukanov'dan devam edelim ve Titan grubunun sahibi Dimitar Borissov, 2-1lik yenilgide "milyonluk Beşiktaş'a karşı oynattığı oyun nedeniyle Milen Radukanov'u tebrik edip, önümüzdeki sezon da kendisiyle devam edeceklerini belirtmiş Bulgar basınına maçtan sonra sıcağı sıcağına. Peki, Star TV'ye maçı anlatan spikerin bol bol bahsettiği Alex Borisov kim derseniz, o da teknik direktörlük belgesi olması sebebiyle takımın kağıt üzerindeki çalıştırıcısı, Jovanovski'nin görevi bırakması sonrası Radukanov, Bulgar Futbol Federasyonundan özel izinle 2-3 maç takımın başında çıkmıştı, sonra da formaliteleri aşmak adına yukardaki formulü buldu CSKA yönetimi: Borisov hoca, Radukanov yardımcı!

Kendi güçlü tarafının farkında olup, Beşiktaş'ı da iyi analiz eden kırmızı-beyazlılar, rakibi üzerlerine çekerken, fiziki dayanıklık olarak takımın bu günlerde en formda oyuncusu Spas Delev ile son adam ile kaleci Cenk arasında büyük boşluklar bırakan Beşiktaş'ı avlamak amacındaydılar. Marquinhos'un şahsi yetenekleri ile araya attığı toplarda sürekli ofsayta yakalanan genç oyuncu, 44. dakikada o kadar boş kaldı ki, "şaşkınlıktan" topu kaleye yuvarlayamadı. Bulgarlar kaçan pozisyona şaşırırken, Platini'nin uzak köşeye yolladığı plaseyi Cenk'in "insanüstü" bir refleksle kurtarmasına "ağzı açık" kalmayan kalmamıştır herhalde bu gece...
Sakatlanmak pahasına takımını kurtaran Cenk'i alkışlarken, Fenerbahçeli Volkan ve bizim Arda'da görmeye alışık olduğumuz "boğazlık" seçiminden dolayı da kınadık maç izlerken. Ne işe yarar o alet hala anlamış değilim. Hayatında bir kez bile top peşinden koşmuş herkes bilir ki, bir kaç koşudan vücüdün sıcaklığı yükselir ve kutupta da oynasan, soğuğu hissetmezsin...
Kalede Hakan'ı gördüğümüzde, bu yağışlı havada hata yapmasını beklerken, "yine sağlam maç çıkarıyor" diyerek nazar değdirdiğimiz M'Bolhi ayağının kayması ile Beşiktaş'ın galibiyetini garantiliyordu. CSKA Sofya nasıl bir ilk gol yediyse, Beşiktaş da "karbon kağıdı" konuşmuş gibi aynısını Sheridan'ın kafasından yerken, İrlandalı golcü oynadığı 15 dakika içinde bir kez topa dokundu o da gol oldu... 2-1den sonra CSKA'lılar "neden olmasın" diyerek Beşiktaş'ın üzerine gelmeye çabaladılar ama güçleri ve yetenekleri 1 puanı alacak seviyede değildi...

CSKA kalecisi M'Bolhi'yi beğendiğimizi bu blogun takipçileri iyi bilir, bu gece de yaptığı hata dışında yine başarılı bir karşılaşma çıkardı, özellikle genç Ali'nin "iki adımdan" vurduğu topu dışarı atması alkışlanacak türdendi. Sadece kalede güven vermesi değil, aynı zamanda maç öncesi dua etmesi, kale direklerini öpmesi, arkadaşlarını "gazlaması" gibi Mondragonvari hareketleri sebebiyle de Galatasaray kalesinde görmek istemekteyim kendisini, fakat devre arasında büyük ihtimal Rusya ligine transfer olacak Cezayir asıllı kaleci. Gecenin diğer göze çarpanı Spas Delev de Rusya'ya gidecekken "parasal konular" sebebiyle gerçekleşmedi transferi. Bu gece Lazio ve Olimpiyakos'tan menajerler gelmişler 21 yaşındaki forveti izlemeye, o da 1 milyon dolar gibi bir rakama uçacak yuvadan. "Bizde onun gibi çok adam var" deyip, Delev için biz de fiyat yoklaması çekmeyip, yaşlı topçulara milyon dolarları akıtmaya devam mı edeceğiz acaba?
CSKA Sofya taraftarlarıyla başladık, onlarla bitirelim. Beşiktaşlı taraftarların "Levski Sofya" diğer bağırmasına Galatasaray yahut Fenerbahçe kontrası çekmeyip, milliyetçi duyguları kabarıp bolca ulusal marş okudular hem ilk yarı hem de ikinci yarı. Diğer maçlara oranla getirdikleri bol miktarda Bulgar bayraklarıyla da yaptıkları kareografiye katkı sağladılar. Maçın 30lu dakikalarında yakıp sahaya atmaya başladıkalrı meşaleler ise Beşiktaş'a karşı değil, takımın sahiplerini boykot etmek içindi ki, devre arasında taraftarın yanına gelip, bu işe son vermelerini isteyen CSKA yöneticilerinden Dimitar Dimitrov'un CSKA Fan Club lideri Dimitar Angelov ( Duce) ile tartışmasının büyümesi sonrası, CSKA'lı yönetici linç olmaktan Bulgar polisi tarafından kurtarıldı.
Tribünlerde ufak çaplı olaylar olsa da, maç öncesi ev sahibi takımın Beşiktaş'lı yöneticilere yemek vermesiyle başlayan dostluk rüzgarları maç sonunda da devam etti: Beşiktaşlılar Avrupadaki 100. golü atıp, gruptan çıkmayı garantilemenin mutluluğu ile Türkiye yolunu tutarken, CSKA'lılar ise oynadıkları oyunun verdiği ümit ile Bulgaristan A Grupa şampiyonluğu için daha iddialı konuşmaya başladılar.


Stat: Vasil Levski
Hakemler:Tom Harald Hagen, Frank Andas, Svein Inge Wiken, Kristoffer Helgerud (4.)
İlave Yardımcı Hakemler: Svein-Erik Edvartsen ve Dag Vidar Hafsas

CSKA Sofya: M'Bolhi, Vidanov, Stoyanov, Yanchev, Delev, Galchev (Dk. 75Sheridan), Tonev (Dk.75 Yanev), Minev, Marquinhos, Grillo, Michel.

Yedekler: Chavdarov, Trifonov, Saidhodzha, Iliev, Yanev, Sheridan, Dechev.

Teknik Direktör: Sasho Hristov

Beşiktaş: Cenk Gönen (Dk.46 Hakan Arıkan), Hilbert, Ersan Gülüm, Zapotocny, İsmail Köybaşı, Fabian Ernst, Mehmet Aurelio, Guti, Nobre (Dk.46 Ali Kuçik), Tabata (Dk.75 Necip Uysal), Holosko.

Yedekler: Hakan Arıkan, İbrahim Üzülmez, Umut Kaya, Ali Kuçik, Necip Uysal, Erhan Güven, Quaresma.

Teknik Direktör: Bernd Schuster

Goller: Zapotocny (Dk.59), Holosko (Dk.64), Sheridan (Dk.79)

Sarı Kartlar: İsmail Köybaşı (Dk.26), Hilbert (Dk.84)
Yanchev (Dk.57), Yanev (Dk.86) CSKA Sofya

5 Kasım 2010 Cuma

Rapid Wien:1-2:CSKA Sofya

UEFA Avrupa Ligi L grubunda dördüncü maçlar bahisçilerin kağıtlara "banko" maç olarak yazacakları iki karşılaşma olarak göze çarpıyordu. İç sahada rakibine yenilen Beşiktaş ile yine kendi sahasında Rapid'e kaybeden CSKA Sofya, bu gece deplasmana çıkacaklardı ve kazanmaları zor ihtimal olarak gözüküyordu. Aslında iki maç da beklentileri boşa çıkarmayacak şekilde ev sahiplerinin baskısı altında başladı ama sonucu pek çok bahisçiye "kağıtları çöpe attıran" bir finalle sonlandı.
Beşiktaş maçını siyah-beyazlıların peşinden koşan bloggerlar daha iyi anlatacaktır, biz Bulgarlardan bahsedelim biraz. İç sahada oynayan Rapid Wien, taraftarının da desteğini arkasına alarak fırtına gibi oyuna başladı ve daha ilk dakikada M'Bolhi'nin kalesini direkler korudu. Fazla geçmeden Yasin Pehlivan'ın sert şutunu Cezayirli kaleci çıkarırken, Bulgarlar derin bir nefes alıyordu. Genelde oyunu kendi yarı alanında karşılayan CSKA, kontra ataklarla ev sahibini zorlamak niyetindeydi ama Tonev'in orta sahaya yakın mesafeden vurduğu topun direkten dönmesi dışında Raimund Hadl' bu atakları karşılarken üzeri pek de kirlenmedi desek yeridir. Oyuna fırtına gibi başlayan Avusturyalılar zamanla duruldular ve devre biterken kırmızı-beyazlılar neredeyse maçta dengeyi de sağlayabildiler.

Maçın ikinci yarısı kaybedecek bir şeyleri olmadığı bir kez daha hatırlatılan CSKA'lı topçular, daha yürekli gidince ev sahibinin üzerine 50. dakikada da kaptan Yanchev'in ceza sahası dışında vurduğu müthiş füzenin gol olarak ağlarla buluşması ile de arzuladıkları golü buldular fakat onların sevinci sadece 6 dakika sürdü ki Aquaro'nun ceza sahasındaki müdahalesine Galler'li hakem beyaz noktayı gösterdi ve Hamdi Salihi eşitliği sağladı. Beraberlik ev sahibini yüreklnediriken, M'Bolhi'nin koruduğu kaleye gitme telaşındaki Radip'liler, defansı unutunca, hatta bir de hata yapınca Bulgarların en çok gol atan oyuncusu Markinyos deplasman takımına Avrupa Liginde ilk üç puanı getirecek golü kaydetme başarısı gösteriyordu.

Hem ligte hem de UEFA'da kötü gidişi teknik adam değişikliği ile çözmeye çalışan Titan grubu sahipleri yardımcı antrenörlerden Radukanov'u takımın başına geçirmişti ve genç hoca Bulgar A Grupada başarılı sonuçlar alırken, Avrupa'da da takıma ilk galibiyeti getirerek güven tazeledi.


21 Ekim 2010 Perşembe

CSKA Sofia:0-2:Rapid Wien

CSKA Sofia taraftarının kulübün sahibi Titan grubunu protesto ettikleri için iç sahadaki maçları boykot etme kararlarını sürdürdükleri karşılaşmada Rapid Wien, deplasmanda CSKA'yı ilk yarıda attığı iki golle mağlup etmeyi bildi ve grupta üç puanla tanıştı. 8 bin kişinin izlediği Vasil Levski stadında oynanan karşılaşmaya ev sahibi teknik direktör forvete Sheridan'ı yollayıp, sağ ve sol tarafına Nelson ile Delev'i yerleştirirken, Yanchev ve Trifonov'u da onlara asistlikle görevlendirip, diğer maçlara göre daha ofansif bir kadroyla maça başlamıştı. Bu karar işe de yaradı ki, Delev'in getirdiği toplarda Sheridan ve Markinyos pozisyona girdi ama bunları golle sonuçlandıramadı, özellikle Nelson'ın ve Markinyos'un sağlı sollu pozisyonları CSKA'yı grupta ilk puan için ümitlendirirken, maçın 28. dakikasında kornerden gelen topu Vennegoor M'Bohli'nin kalesine yollayıp Bulgar takımının hayallerini yıkarken, dört dakika sonra da Hofmann skoru belirleyen golü kaydetti. Devre biterken, CSKA en azından bir gol atmak için şuursuzca rakip kaleye gitti ama istediğini alamadı.

İkinci devre Jovanovski, Minev'in yerine Tiboni'yi alarak oyuna başladı ve Rapid kalesinde de pozisyonlar buldu lakin gol atacak beceriden uzaktı Bulgar takımının oyuncuları. Onlar kontrolsüz rakip kaleye gidince, deplasman takımı da kontra ataklarla M'Bohli'yi zorladı lakin farkı açacak golü bulamadılar.
Taraftarının desteğinden yoksun oynadığı maçtan punsız ayrılan CSKA, L grubunda son sırada yer alırken, Beşiktaş'ı 3-1 yene Porto liderliğini sürdürürken, Beşiktaş 6 puanla ikinci, Rapid 3 puanla üçüncü sırada yer alıyor.

1 Ekim 2010 Cuma

CSKA Sofya:0-1:Porto


UEFA Avrupa Ligi L grubunda dün gece oynana karşılaşmalarda ev sahibi taraftarlar yapmış oldukları korografilerle büyük beğeni toplarken, desteklediklerini verdikleri futbolcuları onlar kadar başarılı değildi ve sahadan başları önde ayrıldılar. UEFA Avrupa Ligi kuraları çekildiğinde takımın durumuna bakıp, pek ümitli konuşmayan CSKA Sofya taraftarı, kırmızı-beyazlı topçuların İnönü'den son dakika yedikleri golle ayrılmaları, ki Beşiktaş lehine fark bekleyen çoğunluktaydı, sonrasında Avrupa kupası maçlarına daha ümitli bakmaya başlamıştı ve Porto maçına da CSKA taraftar grupları günler öncesinden sözlenerek büyük bir koreografi hazırlama telaşına düştüler ve dün gece de bu işten alınlarının akıyla çıktılar...
İlk maçta Rapid Wien'i 3-0 ile geçen Porto, Sofya deplasmanına da galibiyet hedefiyle gelmişti ve bunu daha maçın başında ev sahibini baskı altına alarak göstermiş oluyor, dakikalar 16yı işaret ederek ofsayt kokan bir golle Porto takımı Falcao öne geçiyordu. Oyuna tutuk başlayan CSKA, taraftarı her ne kadar tezahüratlarla desteklese de, Jovanovski'nin talimatlarını oyun alanına yansıtamıyor, üstelik kalesinde de tehlikeli ataklar görüyordu ki, Hulk, Belluci ve Falcao'nun ataklarında M'Bolhi devreye giriyor, onun yetişemeyeceği yerde de üst direk kurtarıyordu Bulgar takımını...
İlk yarı Porto'nun hakimiyeti ile geçerken, ikinci yarı kaybedecekleri herhangi bir şey olmadığının farkına varan CSKA'lı topçular, taraftarının da yoğun desteği ile daha cesurca gitmeye başladı Helton'un koruduğu kaleye ve de Sheridan'ın başlattığı ataktan Platini ile yararlanamadı. Devam eden dakikalarda yine Platini-Sheridan ikilisi Porto kalesinde tehlikeler yarattı ama bu iki topçu son topları kale çizgisinden geçirmekte oldukça beceriksizdi. Özellikle 75. dakikadan itibaren ev sahibi ekip, mavi-beyazlıları adeta "ablukaya" aldı ama maçı çevirecek golü bulamayınca UEFA Avrupa Ligindeki ikinci maçından da puansız ayrılmak durumunda kaldı...



17 Eylül 2010 Cuma

Beşiktaş:1-0:CSKA Sofya


"Türkiye'ye turist olarak gelmedik, Beşiktaş'ın son dört maçını izledik ve onları iyi etüt ettik, puanla Bulgaristan'a döneceğiz" demişti CSKA Sofya'nın teknik direktörü Jovanovski, Türkiye'ye ayak bastığında karşısına çıkan basın mensuplarına. Makedon hoca bu cümleyi sarf ederken özellikle Beşiktaş'ın İnönü'de kaybettiği İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçını kast ediyordu ki maça da takımının gücünü bilerek, savunmada alan kapatıp, ilerde Nelson ve Sheridan ile "yakalarsam atarım" mantığı ile sahaya sürecekti takımını...

Bulgar A grupada alınan başarısız neticelerin faturası kalecilere çıkınca, UEFA Avrupa Liginde daha sağlam bir takım yapmak adına Slavia'dan kiralanan Cezayirli M'Bolhi maçta kendisine en fazla iş düşmesi beklenilen oyunculardan biriydi lakin ev sahibi Beşiktaş kendisinden beklenilen baskıyı ilk kırk beş dakika kuramayınca Cezayirli kaleciyi pek izleme şansı bulamadı maçı takip eden seyirciler. 4-3-3 sistemiyle İnönü'ye yayılan CSKA Sofya'da Vidonov ve Aquaro Beşiktaş'ın gol ayakları Nobre ve Holosko'ya nefes aldırmazken, sağda Stoyanov ve solda Trifonov kartalın kanatlarını korumakla görevliydiler. Geri dörtlüdeki oyuncular kendilerine yüklenilen vazifeyi tam anlamıyla yerine getirirken, orta sahada onlara yardım edip,ofansif anlamda gol pası atacak pozisyondaki Yanchev, William ve Marquinhos'tan William Thierry oldukça kötü bir günündeydi ki Makedon hoca ikinci yarıya Galchev ile başladı mücadeleye ve CSKA'nın orta sahası daha da güçlendi. Kadro yapısı itibarı ile Beşiktaş'la orta sahada kapışamayacağını gören Jovanovski'nin deplasmanda gol atması için iki yol vardı, ya Beşiktaş defansı hata yapacak ki, Marquinhos böyle bir pozisyonda şok bir gol atacaktı, ya da orta sahaya yakın defans hattını kuran Beşiktaşlıların arkasına Nelson ya da Sheridan'ı sarkıtacaktı. Kırmızı-beyazlı futbolcular ikinci yolu denediler, ilk yarıda Nelson, ikinci devrede Sheridan uygun pozisyonlar da buldu ama son hamleyi yapmakta "sıkıntı" çektiler...

İlk devre istediğini alan Bulgar takımı, ikinci devre kendi yarı alanına daha da gömülünce, Beşiktaş özellikle İbrahim ve Hilbert ile kanatlardan oldukça zorlamaya başladı CSKA kalesini ama siyah-beyazlı topçular son pozisyonlarda topu kale çizgisini geçirecek vuruşu yapmaktan uzaktılar. Arzulanan golün gelmediğini gören Schuster, sakatlıktan yeni kurtulan ve belki de Fenerbahçe maçına sakladığı Quaresma'yı oyuna alarak baskıyı daha arttırdı M'Bolhi'nin kalesinde ama Cezayirli kaleci, Türk futbol çevrelerine "piyasa" yaparcasına soğukkanlı bir şekilde kalesinde devleşiyordu. Dakikalar 90'a yaklaşıp, Beşiktaş arzuladığı golü bulamayınca, ev sahibi çok adamla gelmeye başlayınca CSKA kalesine, Hakan Arıkan da Sheridan ile daha sık karşılaşıyordu. İrlandalı golcüye, bu ani baskınlarda Marquinhos ya da Trecarichi'den gereken yardım gelseydi, Jovanovski'nin planı tamamen tutacaktı. Aslında grup maçlarının başlangıcında deplasmanda gelen beraberlik de CSKA Sofya için başarı olarak kabul edilecekti lakin bitime sayılı dakikalar kala Ernst, Schuster'in o soğukkanlı halini bozduracak golü atınca, Bulgar takımı puansız dönmek durumunda kaldı Sofya'ya...

Maçı anlatan adaşımız Sabri Ugan'a blogumuz vasıtasıyla CSKA Sofya hakkında bazı bilgiler edinmesi konusunda yardımcı olduk ama pek detaylı incelememiş demek ultras/Movement'i, zira son 10 dakikada oyuna girme hazırlıkları yapan Türk oyuncu Durmusali Saidhodzha için "oldukça tuhaf isimli bir oyuncu şimdi oyuna girecek" derken, Durmuş Ali adının memlekette pek sık rastlandığını, soyadın orjinalinin ise Saidhoca olduğunu hatırlatmakta yarar var.


Bin kadar CSKA taraftarı son dakikada gelen golle yıkılırken, maç sonrası Beşiktaş taraftarı ile CSKA'lılar arasında gördüğümüz kadarıyla yabancı madde "savaşı" yaşandı. Beşiktaşlıların sahayı terk ettiği dakikalarda ise sahada "yenileme" hareketleri yapan CSKA Sofya'lı oyunculardan Spas Delev ile Stoyanov arasında başlayan ağız dalaşı tartışmaya dönüşecekken, Yanchev iki oyuncuyu ayırarak olayın büyümesini önledi...



Stat: BJK İnönü
Hakemler: Laurent Duhamel, Stephane Duhamel, Christophe Capelli (Fransa)
Beşiktaş: Hakan, Ekrem, Zapotocny, Ferrari (Dk. 37 İbrahim Toraman), İbrahim Üzülmez, Guti, Ernst, Hilbert, Tabata (Dk. 72 Bobo), Holosko (Dk. 59 Quaresma), Nobre
CSKA Sofya: M'Bolhi, Stoyanov, Vidanov, Aguaro, Trifonov, Yanchev, William (Dk. 46 Galchev), Marquinhos, Tonev (Dk. 58 Trecarichi), Nelson (Dk. 79 Saidhodzha), Sheridan
Gol: Dk. 90 Ernst (Beşiktaş)
Sarı kartlar: Dk. 57 Stoyanov, Dk. 90+3 Aguaro (CSKA Sofya)

27 Ağustos 2010 Cuma

UEFA Avrupa Ligi Gruplar

Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor'un elemelerde veda ettiği UEFA Avrupa Liginin kuraları az önce çekildi ve memleketi bu kupada tek temsil eden takım olan Beşiktaş L grubuna düştü ve rakipleri de Porto, CSKA Sofya ve Rapid Vien oldu. Aslında ilginç bir grup Beşiktaş adına, zira Porto'yla şampiyonlar liginde karşılaşmış siyah-beyazlılar ve Quaresma'ya o maçta aşık olmuştu bir çok Beşiktaş taraftarı. Yine CSKA Sofya ile 2006 senesinde karşılaşan Beşiktaş, rakibini İnönü'de 2-0 yenmiş, deplasmanda 2-0 kaybetmiş ve maç uzatmaya gitmişti, lakin ekstra zamanda Beşiktaş iki gol atarak tur atlamasını bildi. Rapid Vien ise torbada kalan bu sene Fenerbahçe'nin belalıları olan Young Boys ve PAOK'la beraber son üç takımdan biriydi ve L grubuna gelen takım oldu, oysa gönlümüzde kardeş olduğunu iddia eden Beşiktaş ile PAOK'un karşılaşması vardı...
Diğer gruplar ise yukarıdaki resimde belirtildiği gibi oldu...


20 Ağustos 2010 Cuma

Son 10 Dak'ka

Ligte sıkıntılı günler geçiren ve hocasını görevden alan CSKA Sofya, yeni teknik direktör Giorgi Jovanovski yönetiminde çıktığı UEFA Avrupa Ligi Play Off turundaki The New Saints maçından son 10 dakikada attığı üç golle gülerek ayrıldı. Zayıf rakibi karşısında taraftarın da desteği ile baskılı başlayan kırmızı-beyazlı oyuncular, bir türlü aradıkları golü bulamayınca ilk devre golsüz sonuçlandı. İkinci yarıya mutlak galibiyet hedefiyle daha hırslı başlayan CSKA'lılar, istedikleri gol gelmeyince tribünlerden de ufak çaplı horultular başlamıştı ki 81de Akuaro, 82de Gregori Nelson ve 89da Spas Delev'in golleriyle rövanş için avantajlı skoru bulmakla kalmadılar, son maçlarda bir türlü galip gelememenin de stresini üzerlerinden attılar...
UEFA Avrupa Liginde mücadele diğer Bulgar temsicilerinden Levski, AIK deplasmanından 0-0lık skorla dönerken memlekete, şampiyonlar liginde gruplara kalamayıp, UEFA Avrupa Ligine inen Liteks, kalecisi ve golcüsünü İngiltere'ye transfer edip, hocasıyla da yollarını ayırdıktan sonra zayıf kadroyla çıktığı Debrecen deplasmanından 2-0 mağlubiyetle dönmek durumunda kaldı Sofya'ya...

Galatasaray:2-2:Karpaty Lviv


"Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla" cümlesi 80li yıllarda çekilen Türk filmlerinin unutulmaz replikleri arasında yer almaktadır. Filmin zengin ve kötü adamı, saf ve masum taşra kızını bir şekilde kandırıp, yatağa atmışken, kızımız son bir çırpınış olarak yukarıdaki cümleye etme gereği duymaktadır. Evet, toplum olarak kültürümüzde ruhun önemli bir yeri varken, futbolumuzun bundan eksik kalması düşünülebilir mi, tabii ki hayır... Cebindeki harçlığı, evinin geçimini, dükkanının kazancını bilete yatıran tribündeki taraftarın takımından beklediği ilk şey, heyecan verici bir oyun sonrası, bol gollü bir galibiyettir. Lakin, bu her zaman olmaz, futbolcular istedikleri pasları atamaz, el belde koşmadan topun kendilerine gelmesini beklerler, iki adımdan da topu rakip filelere yuvarlayamayınca başlar o klasik slogan: "Ruhsuz ipneler..." Peki, nedir ruhla oynamak, bol gollü bir galibiyet midir, rakibi silindir gibi ezip geçmek midir, fantastik paslar ve bel kıran çalımlar mıdır? Bunların hiç biri değildir, zira taraftar yenik olsa da, maçı kaybetse de, istediği pası arkadaşına veremese de, yeşil çim üzerinde çabalayan, didinen, hakem son düdüğü çalana kadar pes etmeden formasının terleten futbolcu ister. hani derler ya, "formsuz olabilirsin ama koşmamak için mazeretin olamaz" diye, o hesap işte...

Dün UEFA Avrupa Liginde gruplar öncesi oynadığı Karpaty Lviv karşılaşmasında Galatasaray takımının bırakın bedenini teslim etmeyi, ruhunu da unuttuğuna içim acıyarak şahit oldum. Çok maç gittim bu takımın peşinden, bunların büyük bölümü Sami Yen'de olmakla beraber, dış sahalarda da arkalarındaydık sarı-kırmızı forma taşıyan topçuların. Çok maç kazandık, beraberlikler izledik, mağlubiyetlere de şahit olduk içimiz kan ağlayarak ama bu karşılaşmaların bitiminde "yenilsen bazı bazı, taraftarın buna razı" diye bağırabiliyorduk, çünkü skorbordda yazılan skor bizi üzse de, topçular Galatasaray ruhuyla oynamışlardı, bize de bu yeterdi, "başarılar gelir geçer, asaletin bize yeter" bestesini "haybeden" mi yapmıştık...
Resmi maçlara OFK Belgrad maçıyla başlayan Galatasaray,takip eden Sivasspor karşılaşmasını da buna eklersek iyi top oynamıyordu, hazırlıksızdı, şaşırtıcı skorlar alıyordu, futbolcular pozisyonlarını kaybediyorlardı ama "ruhlarını" kaybetmemişlerdi, düne kadar, Kewell'ın ortaya çıkışına kadar... Üzerlerine "aslan formayı" giyen 1o Galatasaray'lı futbolcu, ilk yarı boyunca hangi takımda oynadıklarını bilmez bir biçimde sahada dolanıp durdular, ne attıkları pas yerlerine gitti, ne vurdukları şut üç direğin arasına isabet etti, ne de misafir takım oyuncularını kontrol edebildiler. Futbolun sistematiğini çoktan sallamış olan Galatasaray'lılardan tek isteğimiz vardı: Kendileri için yapmasalar da ( Kazanılan maçlar sonrası alınacak primler), giydikleri formanın sol göğsündeki armanın yüzü suyu hürmetine koşmaları... Ama, koşandan çok bakan olunca kaleci Aykut bir bir filelerle sarmaş dolaş olmuş topları çıkarmak zorunda kaldı. Skor iki sıfır olmuş, zaten uyurgezer haldeki 11 Galatasaray'lı iyice bitmiş, taraftar takımı ıslıklarken, ortaya yönetimin sezon sonu yollamak istediği Kewell çıkıyor ve sahada kaybedilen ruhu geri getirirken, ikinci maç için kırık dökük sarı-kırımızı kalplere ümit veriyordu. Hayır, yaptığı asistlerden bahsetmeyeceğim, skor kimin umrundaydı, derdimiz daha büyüktü ve telafi edilmesi uzun zaman alacak ruhumuzu kaybetmiştik. Başları önde, oyunu başlatmak için topu santraya götürmekten utanan Galatasaray'lı topçuları alkışlıyordu Kewell yumruklarını sıkarak, "haydi, haydi, bitmedi" dercesine yüreklendiriyordu... Oysa bunu taraftardan beklerdik, saha kenarındaki hocadan beklerdik, kaptan Arda'dan beklerdik ama yapan kimdi, sezon sonrası "sen çok sakatlanıyorsun, sonra da çok para istiyorsun" diyerek kapı önüne konulan ve transfer yapılamayınca "hadi gel anlaşalım" denilen Avustralyalı oyuncu...
Dünkü maçın özeti yukarıda yazılanlardır, bunun dışındakiler ise ayrıntılardır ama "şeytan ayrıntıda gizlidir" diyen olursa, Galatasaray'daki son durumla ilgili bir kaç paragraf karalayalım.
Öncelikle Aykut'la başlarsak, yenilen gollerde herhangi bir hatası olmamasına rağmen, Aykut'un maçın ikinci yarısında penaltı noktası cıvarına gelen bir topa bir çıkışı var ki, bu çocuğun da psikolojisini bozduğumuzun en büyük kanıtı bu olsa gerek. "Aykut'un yan topları zayıf", "Aykut kornerlere çıkmıyor", "Aykut'la olmuyor" denile denile, yazıla yazıla taraftarı da etkiledik, her golde Aykut yuhlanır oldu, kalecimizi de kaybettik. Sonra da "Şu Trabzonlu Onur, ne kaleci be" diye ağzımızdan salyalar akarken, bizim kalecinin onun yaşlarında Milli takımlarda oynadığını unutur olduk. "Eller" Valdez'e, Casillas'a genç yaşlarda kaleyi teslim edip, hatalarına sabrederken yabancı transfer sevdamızdan körelttik Aykut'u.

Kaleciler dünyanın her yerinde yalnız adamlardır, günahları hep onlar üstlenirken, onun önünde oynayanlara ne demeli. Transferi için İstanbul-Kayseri düşmanlığı ortaya çıkan Ali Turan, forma renklerinden olsa gerek hala Galatasaray'da oynadığını idrak edemedi. Adam kaçırmaları, bölgesini unutması, isabetli pas oranının düşüklüğünü geçtim, rakip ceza sahasına girip, "yanlış pas yapacağım" korkusuyla topu orta sahaya geri yollamasını kabul edemem. Ya da Hakan Balta'nın ileri çıkıp, kaybedilen topları eli belinde izlemesine ne demeli, bir sözcük bulamıyorum aynen ikinci golde yapmaya çalıştığı hareketin manasızlığını açıklayamadığım gibi.
Savunmacılar kötüyken, ortadakiler çok mu başarılıydı, öyle olsa ruhun kaybından söz etmezdik, değil mi? İki metre arayla "al gülüm ver gülüm" pas yapmak bir başarıysa, bravo! diyelim Sarp-Ayhan-Arda-Serdar grubuna...

İkinci yarının ortaları ve kapalı tribünün önünde bir taç atışı kazanıyor Galatasaray. Pozisyona yakın olan kaptan Arda topu alıyor atışı kullanmak üzere ama pas vereceği arkadaşları markajda ve işi yavaştan alırken kaptan, o bölgelerde taç atmakla görevli olan Ali Turan gelip, oyun alanını dışına çıkıp kendisinden topu istiyor lakin Arda bırakın topu vermeyi, onun yüzüne bile bakmıyor, topu yanına gelen bir Galatasaraylı futbolcuya öylesine yollarken, Ali Turan oyun alanı dışında baka kalıyor... Ruh dedik ya, şeytan ayrıntıda gizlidir dedik ya, alın size Galatasaray'ın ne halde olduğunun resmi... Oyuncuların birbirlerine saygısı dahi kalmamış ve bu durumun nedeni maalesef Rijkaard... Takımın sezon öncesi hazırlık programın yapılması, oyuncuların iyi hazırlanamaması, Galatasaray'lı futbolcuların yapısına uymayan sistemin ısrarla oturtulmaya çalışılmasını bir kenara bırakıyorum, oyuncuların birbirine saygı kalmadıysa, takım içindeki arkadaşlık havası, 90lı yılların deyimiyle "kolej takımı havası" bittiyse, kimse kusura bakmayacak ama hesap teknik direktöre kesilmelidir... Taraftar "Forever Rijkaard" diye pankart açıyor, yönetim "hocamızın arkasındayız" diye beyanat veriyor ama iki grup içinde de "cızırtılı sesler" yükselmeye başlamışken, 3 gün sonra içerde Bursa'ya kaybedilip, Ukrayna'da UEFA'ya veda edilip, dönüşte de Eskişehir'den "puansız" dönülmesi neticesinde "Yönetim istifa" tezahüratlarına cevap hocaya teşekkür edilmesi olmayacağını kim garanti edebilir...
Elimizde neresinden bakarsak bakalım simsiyah karanlık bir tablo var, ama Galatasaray'dan bahsederken de Hagi'nin yüreğimize kazıdığı "Galatasaray'ın olduğu her yerde umut vardır" sözü rengarenk bir palet gibi karşımızda duruyor ve üstad Kewell'ın mutluluğun resmini yapmasını bekliyor...


Stat: Ali Sami Yen
Hakemler: Mark Clattenburg, Darren Cann, Stuart Burt (İngiltere)
Galatasaray: Aykut, Ali Turan, Neill, Servet, Hakan (Dk. 78 Serkan), Mustafa, Ayhan, Serdar (Dk. 54 Barış), Arda, Kewell, Mehmet Batdal (Dk. 36 Baros)
Karpaty: Tlumak, Fedetskiy, Milosevic, Checher, Avelar, Golodyuk, Godwin, Khudobyak, Kozhanov (Dk. 65 Hudyma), Kuznetsov (Dk. 72 Batista), Zenjov (Dk. 85 Kopolovets)
Goller: Dk. 34 Kuznetsov, Dk. 41 Zenjov (Karpaty), Dk. 59 ve 86 Baros (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 28 Ali Turan, Dk. 57 Barış (Galatasaray), Dk. 64 Khudobyak, Dk. 90 Godwin (Karpaty)

7 Ağustos 2010 Cumartesi

UEFA Avrupa Ligi Kuralar

UEFA Avrupa Liginde gruplar öncesi son elemenin yapılacağı kuralar dün çekildi ve takımlarımıza aşağıdaki rakipler denk geldi:

Galatasaray-Karpaty Lviv
Liverpool-Trabzonspor
Beşiktaş-Helsinki
PAOK-Fenerbahçe

İlk bakışta en zor kurayı Trabzonspor'un çektiği gözükürken, Fenerbahçe de ondan aşağı bir rakiple eşleşmemiş gözüküyor çünkü PAOK da Fenerbahçe gibi şampiyonlar Liginin kapısından dönen bir takım. Yunanlılar AJAX'a ne içerde ne de dışarda kaybetmeden elendiler. Bir de ateşli taraftarları sayesinde iç sahada rakibi baskı altına alabiliyorlar. Bakalım UEFA bu maçlarda yine karşılıklı olarak taraftar yasağı getirecek mi?
Trabzonspor ise yıllar önce yendiği Liverpool'u bir kez daha yenmenin hesapları yapacak, yaşı genç olanlar babalarından dinledikleri Liverpool destanını belki de canlı yaşayacaklardır, belli olmaz. Bu arada Liverpool takımı da pek seviyor bizimkileri, hangi kupada oynasa, mutlaka yolumuz kesişiyor ve içerde kırmızılıları yenebilirken, deplasmanda "talihsiz" skorlarla dönüyoruz evimize...
Galatasaray ve Beşiktaş ise dişlerine göre rakiplerle eşleşirken, iki takımın da OFK ve Viktoria ile oynadığı maçlar da gösterdi ki, maç sahada kazanılıyor, işi ciddiye alırsan sevinirsin, yoksa "annenin ligine" dönersin...

İlk maçlar için tahminde bulunarak bitirelim:
Galatasaray-Karpaty Lviv:3-1
Liverpool-Trabzonspor:2-0
Beşiktaş-Helsinki:3-0
PAOK-Fenerbahçe:2-0

Sizin var mı tahmininiz? 4te 4 yapana u/M fanzin yollayacağım...

Blog Widget by LinkWithin