13 Mayıs 2020 Çarşamba
Penaltıya İsim Veren Adam
Antonin Panenka'ya telefon ettiğinizde, karşı taraftan cevap gelene kadar hep alışık olduğumuz "biip" sesi yerine hiç beklemediğiniz bir sınavla karşılanıyorsunuz. Ciddi bir ses tonuyla size :"En bilinen bıyıklı Çek futbolcu kimdir?" diye bir soru soruluyor ve seçenekler sıralanıyor:
a) Antonin Panacek (oyuncak)
b) Antonin Panenka
c) Antonin Panic ( bakire )"
Daha siz cevap vermeden, aynı ses devam ediyor "Yanlış cevap. Bu kadar düşük zekayla akıllı telefon kullanmamalısınız."
Bu şaka 30 saniye kadar sürüyor ve çoğunlukla da tamamını duyma şansınız oluyor zira Panenka telefonu çoğunlukla çabuk açmıyor. Daha da açık sözlü olursak, Panenka genelde telefonu açmaya tenezzül bile etmiyor. Bütün bunlar 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde penaltı atışında topu altına hafifçe bir dokunuşla yükseltip, kalecinin üstünden ağlara yollamasıyla tanınan adam hakkında çok fazla şey anlatıyor aslında. Bir çok futbolcu telefonuna özel zil sesi ayarlamakla uğraşmazken, 63 yaşındaki Panenka'ya telefonla ulaşmakta zorluk çekmemiz bile onun emeklilik günlerini koltukta oturup hatıraları yad ederek, telefonun çalmasını beklemekle geçirmediğini gösteriyor. Kendisiyle çiftler tenis turnuvası maçında buluştum. Kalçasındaki problemden dolayı sekiyordu, kortta çok da hızlı değildi ama ellerine oldukça hakimdi ve bir zamanlar attığı penaltılar ve serbest vuruşlarla kalecileri "bozguna uğrattığı" gibi rakiplerini teniste de zorluyordu. Maçlar arasında kendisinin uzun kariyeri hakkında konuşma fırsatı buldum.
K: İsminiz her zaman 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde atmış olduğunuz penaltı atışıyla anılıyor. Bunun bir lütuf mü yoksa lanet mi olduğunu mu düşünüyorsunuz?
A: İkisinin arasında bir şey. Açıkçası, penaltıdan dolayı hem mutluyum, hem de gururluyum. Fakat öte yandan Panenka adını duyan herkesin aklına penaltı geliyor. Futboldaki düsturum :"Taraftarı ve kendini eğlendirmek için oyna". Barlarda ve diğer mekanlarda insanların benim hareketlerim ve gollerim hakkında konuşmalarını isterdim. Bütün kariyerim boyunca bunu başarmak için uğraştım ama penaltı hepsini gölgede bıraktı. Bu sebeple penaltıyla gurur duyuyorum ama dediğim gibi lütuf mu yoksa lanet mi olduğu hakkında biraz da kararsızım.
K: Fakat penaltıyla ilgili sorulardan rahatsızlık duymuyorsunuz?
A: Kesinlikle hayır. O meşhur penaltıyı belki de bininci defa anlatacağım ama işin parçası bu, buna alışmak zorundasınız. İstesem de istemesem de atmış olduğum penaltı futbol tarihine ve kariyerime geçti ve ben anılarımı ve duygularımı anlatmaya açık bir insanım. Benim gibi penaltı atarak yaptığımı taklit edenlerin var olduğunu gördükçe, bu meşhur penaltının unutulmadığını bilmek beni sevindiriyor. Ve maç anlatan spikerin "Panenka penaltısı" dediğini duyduğumda müthiş mutlu oluyorum. 35 sene evveldi ama çocuklar bile o vuruşu biliyorlar. Üçüncü nesle bile ulaştık."
K: Bir futbolcunun Panenka penaltısı denediğini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?
A: Mutlu oluyorum ama sadece denemeyle olacak bir şey değil. Çok kolay da değil. İki yıl boyunca o vuruşu yapabilmek için çok çalıştım. Olay penaltıda topu kalenin ortasına vurmak değil sadece çünkü aynı zamanda büyük de bir risk alıyorsunuz. Antrenmanlarda oldukça çok çalışmalısınız bu vuruşu.
K: Sizin favori Panenkanız hangisi?
A: Zinedine Zidane ya da Thierry Henry'nin atmış olduğu penaltı. Penaltının hala inanılmaz derece başarıya sahip olduğunu düşünüyorum. Belki 35 defa bu "dokunuşu" yaptım ve sadece bir kez kaçırdım. Daha önceleri penaltıları normal şekilde atıyordum ve çokça da kaçırıyordum. Bu vuruş hala büyük bir silah.
K: Andrea Pirlo ve Sergio Ramos'un Panenka penaltısı atmasıyla sizin vuruşunuz Euro 2012'nin en çok konuşulan konuları arasına girdi? Bunu deneyeceklerini hiç düşündün mü?
A: Kimsenin böyle bir şeyi beklediğini düşünmüyorum ama açıkça beni mutlu da etti. Ve yıllarca benim söylediklerimi de haklı çıkardı: Bu vuruş gerçekten büyük bir silah. Eğer uygun zamanlama ve iyi bir dokunuşla vuruşu yapabilirsen, başarı şansın %100. Penaltı atışları esnasında tüm kalecileri izliyorum ve hiç biri kalenin ortasında beklemiyor.
K: Pirlo'nun penaltısı sonrası size ulaşmanın zor olduğunu biliyorum, telefonunuz oldukça meşgul olmalı. Kaç adet röportaj yaptınız o dönemde?
A: Sayıyı hatırlamıyorum ama sabahtan akşama tüm gün telefondaydım. Yıllar sonra Almancamı tazeledim çünkü Arjantin, İspanya, Avusturya, İtalya ve Fransa gibi futbolla yatıp kalkan ülkelerden telefonlar aldım. Çılgıncaydı. Gazetecilerin o vuruşu Panenka penaltısı diye anlatmaları çok hoştu. İngiltere'de bile bu penaltıdan bahsetseler, birini hatırlayacaklardır. (Gülüyor)
K: İki penaltıdan hangisini daha çok beğendin?
A: Pirlo daha iyi bir vuruş yaptı. Onun penaltısı benimkine çok benziyordu, Ramos biraz daha yükseğe attı ama bir defans oyuncusu olması sebebiyle onun böyle bir işe kalkışması da şaşırtıcıydı. Lakin, açık olan bir şey var ki, her iki topçu da bu vuruşu önceden çalışmışlar, yaptıkları şans değildi yani.
K: Penaltı atmanın sırrını nasıl açıklarsınız?
A: Penaltı her zaman atıcı ile tutucu arasında bir savaştır - sinirlerine en fazla kim hakim olabilecek? Hiç bir kaleci kalenin ortasında durmaz - bütün stratejimi buna bağlamıştım. Kaleci bekler ve ben ayağımı topa temas ettiğimde, o herhangi bir köşeyi seçerek atlar. Topu hafifçe kaldırdığımda rakibim artık hareket halindedir ve geriye dönemez. Öte yandan eğer sert bir vuruş yaparsam, kaleci ani bir refleksle kurtarış yapabilir. Bu yüzden ben topu havaya yumuşakça vuruyorum. Biraz zaman alıyor ama kalecinin geri dönme şansı olmuyor.
K: Kolay gibi gözüküyor?
A: Ama değil. Normal bir penaltı atacağın konusunda kaleciyi ikna etmelisin ve her zaman bunu ya bakışlarınla ya da hareketlerinle yapmayı denemelisin. Ben, nereye istersem, kaleciyi oraya yollamayı başarırdım.
K: İlk denemelerinizde başarılı olduğunuzu anlıyorum da daha sonraları kaleciler sizden şüphelenmedi mi?
A: Avrupa Şampiyonasından bir kaç hafta evvel Dukla Prag'la oynuyorduk. Milli takımdan arkadaşım olan rakip kaleci İvo Viktor, benim bu tarz penaltı atacağımı biliyordu. Ama kalenin ortasında ayaklarının üstünde kalmadı çünkü bir kaleci için köşeye atlamadan sabit kalmak zordur, eğer bir tarafa atlamazsan ve golü yersen, hiç bir çaba göstermediğin için tepkileri üzerine çekersin.
K: Ne kadar çalıştın bu penaltı için?
A: Yaklaşık olarak iki sene. Her idmandan sonra kalecimiz Zdenek Hruska'yı kaleye geçirirdim. Penaltılarda çok başarılıydı, beni bir çok kez yendi ve ona iddialardan çok para kaybettim. Onu alt etmek için ne yapabilirim diye düşünüyordum. Ve ilk aklıma gelen bu vuruş oldu. Bununla birlikte, her gün penaltı atışı çalışıyordum. Zaten haftada bir ya da iki gün denemiş olsaydım, bu vuruşu asla geliştiremezdim.
K: Peki hocalarınızın tepkileri nasıldı?
A: Onlar kararı bana bırakmışlardı. Benim nasıl atacağımı biliyorlardı. Ama bunun gazetelerde fazla yazılmamış olması ve Sepp Maier'in benim takımım Bohemians 1905'in maçlarına gelmemiş olması işin güzel tarafıydı. (Gülüyor)
K: Belgrad'daki finalde penaltıyı atarken, bu sizin ilk denemelerinizden biri miydi yoksa sonrakilerden miydi?
A: Onuncu, belki de ondan daha öncekilerden biri de olabilir.
K: Fakat takım arkadaşlarınız size pek güvenmiyordu, kaleci Ivo Viktor çok da mutlu değildi...
A: Bu doğru. Şampiyona boyunca onunla aynı odayı paylaşıyordum ve bu vuruşun oldukça riskli olduğunu, denemem halinde beni odaya almayacağını söyledi, ama en sonunda yine de odanın kapısını açmıştı...
K: Eğer kaçırmış olsaydınız, başınıza gelecekler hakkında sonrasında hiç düşündünüz mü?
A: Yetenekli bir tornacıyım ve ÇKD'de ( Prag'taki en büyük makine fabrikalarından biri) 30 yıllık bir tecrübeye sahip olurdum diye şakalar yapıyordum. Bilemiyorum, belki kariyerim biterdi. Sistemle "kafa bulduğumu" düşündükleri için beni cezalandıracaklarını duymuştum bir ara. Belki toplum düşmanı gibi algılanacaktım ve bir yerde kaloriferci olarak çalışacaktım.
K: O yüzden kaçırmayacağınızdan emindiniz?
A: Yüzde bin. (Gülüyor) Belki de turnuva boyunca yaşadığımız coşkuyla ilgi bir şeydir bu özgüven. Turnuva öncesi kimse bize şans vermiyordu, finalde kaybetmiş olsaydık bile, Çekoslovakya dönüşünde insanların bizi saygıyla selamlayacağını biliyorduk. Baskı altında olan taraf Almanlardı.
K: Atmış olduğunuz penaltıdan dolayı Sepp Maier'in sizinle uzun yıllar konuşmadığı doğru mu?
A: Adımı duyduğunda pek olumlu tepki vermediği doğru. Bir çok batılı gazeteci onunla dalga geçtiğimi yazdı o günlerde ama doğru değildi. Penaltıyı gole çevirmenin en kolay yolu olarak görmüştüm vuruşumu. Peki problem neydi? Problem, beni kimse tanımazken, onun dünyanın en iyi kalecilerinden birisi olmasıydı. Onun için kabullenmek pek de kolay olmadı.
K: Belgrad'tan 35 yıl sonra geçen yıl Prag'da buluştunuz. Maier bunu kabul etti mi?
A: Evet, bir sıkıntı yok. Golf oynadık ve bira içtik.
K: Futbolun çok daha endüstriyelleştiği finalden 30 sene sonra bu "unutulmaz penaltı vuruşunu" yapmış olsaydın, ne kadar çok kazanacağını hiç düşündün mü?
A: Açıkça galibiyetten ve penaltıdan çok fazla karlı çıkacaktık, şüphesiz ki pazarlama günümüzde tamamen farklı boyutlarda. Oysa, o sene ülkeye dönüşümüzde ayaklarımızın yere sağlam basması konusunda tembihlendik. Günümüzde olmuş olsaydı o "unutulmaz an", çok daha fazla ticarileşebilirdi. Daha fazla kazanabilir ve hayatlarımız daha kolay olabilirdi.
K: Avrupa Şampiyonu olduğunuzda ne kadar kazandınız?
A: 16.000 koruna, yaklaşık olarak 530 Sterlin. Tabii, Almanlar çok daha fazlasını kazanacaktı. Fakat her şey parayla ilgili değil - manevi değeri çok daha fazlaydı.
K: Final maçıyla ilgili anılarınız nelerdir? 2-0 öne geçtiniz ama Almanlar beraberliği yakaladı.
A: Yarı final maçında da Almanların 2-0'dan geri geldiklerini biliyorduk. Kararlılık onların karakterinde var. Neredeyse son dakikaya kadar maçı önde götürdük ama tuhaf bir korner atışından beraberlik golünü yedik. Benim için iyi oldu aslında, yoksa penaltımı atamayacaktım...
K: Takım Belgrad'da niye başarılıydı?
A: Bu sorunun cevabı, biz mükemmel bir harmoniydik. Bütün futbolcular topla iyiydi ama değişik özelliklere sahiptiler: savaşçı olanlar, Pivarnik gibi hızlı gençler, Ondrus gibi "gaz verenler", Moder ya da benim gibi teknik oyuncular. Ve harika golcüler: Nehoda ve Masny. Turnuva öncesi pek konuşulmadı ama biz hazırlık döneminde iyi sonuçlar almıştık. Doğu Avrupa'dan bir takım olunca, sizi pek ciddiye almıyorlar maalesef.
K: Çekoslovakya döneminde bazen takımdaki Çek ve Slovak oyuncular arasında problemler oluyordu. Teknik direktörler bir gruptan fazla oyuncuyu kadroya almamak konusunda dikkatli davranıyorlardı. Buna rağmen sadece siz, Nehoda, Viktor ve Vesely 76 yılındaki Çekoslovakya milli takımının dört Çek oyuncusuydunuz. Bu neden problem olmadı?
A: Takımın ruhu ve havası müthişti. Önceki milli takımlarda bazı zıtlaşmaların olduğunu hatırlıyorum. Bunu bir problem olarak adlandıramam ama mesela yemek yerken, Slovak oyuncular bir masadaydı, Çekler başka. Taktik idmanlarda da durum farklı değildi. Önce Slovaklar için yapılıyordu, sonra Çekler için. Açıkça, bu yakışık olmayan bir durumdu. Ama bizim takımımızda sorun yoktu, hepimiz birdik ve bizi bir araya getiren kaptanımız Tonda Ondrus olmuştu. Onunla çok eğlenceli vakit geçirdik. Ve unutmamak gerekir, çok iyi hocalarımız vardı: Vaclav Jezek ve Jozef Venglos.
K: Final maçını kazandığınızda, bir çok takım arkadaşınız madalyalarını almaya Almanya ulusal takım formasıyla gitti. Komünist rejim yetkilileriyle bir sıkıntı yaşadınız mı?
A: Benim dışımda tüm oyuncuların forma değiştirmesi ve insanların bana vatansever demesi oldukça komikti. Ama bunun sebebi tamamen farklıydı. Ben son penaltıyı atarken diğer takım arkadaşlarım formaları çok önce değiştiği için bana zaman kalmamıştı. Ama kupa töreninden sonra ben de birini bulup forma değiştirdim. (Gülüyor)
K: Komünist rejim döneminde futbolcuların hayatı nasıldı?
A: Normal. Biz politikayla ilgilenmezdik. Profesyonel diye adlandırılıyorduk ama tek avantajımız işe gitmiyor olmamızdı. Tabii ki meşhurduk ve herkes gibi muz ya da portakal sırasında beklemiyorduk, bir çok kişiden fazla kazanıyorduk ama bugünden çok bir farkı yoktu hayatımızın.
K: Ne kadar kazanıyordun o vakitlerde?
A: 30 yaşındaydım, iki çocuk sahibiydim ve ayda 2300 koruna (yaklaşık olarak 80 sterlin) kazanıyordum. Eğer maçları kazanırsak 1200 ile 1600 koruna arası prim de kazanabiliyorduk. Hepsini toplarsak, bir çok vatandaş 2000-2500 koruna arası kazanırken ben yaklaşık olarak 4000 kazanıyordum.
K: Futbolcu olmanın en büyük avantajlarından biri sıradan insanlar sadece Sosyalist blok ülkelerini ziyaret edebilirken, sizin yabancı ülkelere seyahat edebilmeniz.
A: Futbol sayesinde bütün dünyayı gezdim. Dukla Prag kadar tanınmış değildik ama Amerika'dan iki davet aldık. Bohemians için tarihi bir andı: Honduras, Haiti ya da Nikaragua'da oynayan ilk Çek takımıydık. Muhteşem bir tecrübeydi.
K: Seyahatler genelde iki-üç hafta sürerdi. Neler yapardınız?
A: Bir kere Noelde orada kaldığımızı hatırlıyorum. Kolombiya'daydık. Çek asıllı Amerikalı bir iş adamı bizi kendi evine Noel yemeğine davet etti. Takımda aşçı çırağı olarak çalışmış bir arkadaşımız vardı ve bize svickova (Geleneksel sosla sunulan fırında pişirilmiş sığır bifteği) ve meyveli börek yapmıştı. Meyveli börekleri küvette hazırladık, koskoca bir boğa satın aldık ve onu bahçede pişirdik. 30 derece sıcaklıkta bir Noel yaşamamıştık daha önce.
K: Sizin eski takım arkadaşlarınızdan Karol Dobias daha önce yaptığım bir röportajda yurt dışında satıp, para kazanmak için Çekoslovak takımların yanlarında kristal hatıra eşyalar ya da ülkeye ait cam eşyalar götürdüğünden bahsetmişti.
A: Problem şuydu ki biz yurt dışına giderken, para almıyorduk. O yüzden seyahatlerimizi daha rahat yapıp, ailelerimize hatıralık hediyeler almak için biz de satabileceğimiz bir şeyler götürüyorduk yanımızda. Havai'de halkın da paraları olmadığı için değiş tokuş yaptığımızı hatırlıyorum. Bu nedenle onların harika ahşap el yapımı hediyelikler karşılığında onlara t-shirt, şort ya da spor ayakkabı veriyorduk. Bir oyuncunun bandajla bile değiş tokuş yaptığını hatırlıyorum. Hatta bir yolculuk öncesi altı kollu kristal bir avize aldık ama onu uçağa sokmakta problem yaşadık. Bu nedenle onu küçük parçalara ayırmak zorunda kaldık ama tekrar onu kurmaya çalıştığımızda bir türlü beceremedik. En sonunda beş kollu bir avize yaptık ve yedek parçayla onu sattık.
K: Pek çok oyuncunun böyle ilginç deneyimleri yoktur.
A: Evet, yolculuklar oldukça ilginçti. Bir kere şatoda kaldık, bir keresinde çatısız odalarda uyuduk. Martinik'te miydi, Guadelope'ta mıydı hatırlamıyorum da şehrin dışındaki çocuklarla ilgili bir çalışma için bizi "doğadaki okula" götürdüler. Ormandaki sesleri duyabiliyorduk, takımın yarısı korkmuştu. Odalarımızda koşuşturan kertenkeleler vardı, çoğumuz bu ortamda uymak istemedi ama yine de mutluyduk çünkü kertenkeleler zehirli örümcekleri yakalıyorlardı.
K: 32 yaşındayken Rapid Vien'e gitmek için Bohemians'ı bıraktınız. Niye onları seçtin?
A: Komünist yetkililer 32 yaşında ve 50den fazla milli takımda oynamış futbolcuların yurt dışında top koşturmasına izin veriyordu. Belçika'dan da teklif aldım ama onların teklifi 32 yaşıma girmeden 2 ay önceydi. Sonra İspanya, İsveç, Belçika ve Avusturya'dan teklifler de geldi. Eğer sadece parayı düşünseydim, İspanyol Murcia'dan gelen teklifi kabul ederdim ama 32 yaşında İspanya'ya gitmek ve küme düşmeme mücadelesi veren takımda oynamak kolay değildi. Rapid'de forma giyen Frantisek Vesely ve Pepi Bican'dan takımları hakkında iyi şeyler duymuştum ve Avusturyalılardan gelen teklif benim için iyi cazipti, şikayet edemem. Aralarından biri gibi davrandılar bana ve hala orada iyi bir şöhretim var, belki Çek Cumhuriyetinde olduğundan fazla.
K: Everton'a karşı 1985 yılı Kupa Galipleri Kupasını finalde kaybettiniz. Kötü giden neydi?
A: Dizimdeki problemlerden dolayı maça başlayamadım. Maçtan önce hocayla bir konuşma yaptık ve beni son yarım saatte oyuna almaya söz verdi. Uluslararası futbolcularla dolu Everton takımıyla mücadele edemedik, 3-1lik mağlubiyete rağmen, maçı seyredenlerin gözünde iyi bir intibah oluşturmuştuk.
K: Penaltıları bir yana bırakırsak, sizin serbest vuruşlarınız da meşhur. Serbest vuruştan kaç gol attığınızı hatırlıyor musunuz?
A: Bohemians'ta 70ten fazla gol attım ve bunların yarısı serbest vuruştu. Rapid için de oran üç aşağı beş yukarı aynı. Bunu başarmak için yetenekli olmalısınız ama yetenek tek başına da yetmiyor. 15-19 yaşlarım arasında serbest vuruşlara acayip çok çalışıyordum. Bizden daha uzun, güçlü ve hızlı büyük çocuklara karşı sokakta ya da parkta maç yapıyorduk, bu yüzden hem maçlarda oynayıp, hem de teknik yeteneklerimi göstermek için bir yol bulmalıydım. Serbest atışlarımı barajın üstünden atıyordum ve bazı kaleciler beni şaşırtmak için baraj kurdurmuyordu ama ben de salak değildim, takım arkadaşlarıma baraj yapmalarını söylüyordum. Topu barajın üzerinden aşırtıyordum ve bu da hikayenin sonu oluyordu. (Gülüyor)
K: Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmadınız, sadece kısa bir süre yardımcı antrenör oldunuz. Neden?
A: Öyle bir hırsım yok. Eğer bir şeyi yapmak isterseniz, o konu hakkında yetenekli olmalısınız. Teknik direktör olmak için takımla iyi iletişim içinde olup, hem sert hem de titiz olmalısınız. Ben ise daha çok oyuncularla arkadaş olmayı yeğlerdim ama bu meslek için yanlış bir tavırdı. Futbolcular böyle şeyleri takdir etmeyeceklerdir.
K: Ama yine de futbolla iç içe oldunuz ve bir kaç sene evvel Bohemians'ı yok olmaktan kurtarmak isteyen taraftarlara yardımcı oldunuz.
A: Bohemians iflas etmişti ve taraftarlar benden kulübü kurtarmak için geliştirdikleri projeye katılmamı istediler. Hala büyük problemleri olmasına rağmen, Bohemians'ın varlığını sürdürdüğü için çok mutluyum.
K: Onursal başkansınız. Sorumluluklarınız neler?
A: Benim görevim yönetmekten ziyade temsil etmektir. Kulübün sponsorlar, basın ve diğer iş ortaklarıyla olan ilişkilerinden sorumluyum ve takımın imajını daha da geliştirmeye çalışıyorum. İngilizler bunun için güzel bir kelime bulmuşlar: Elçi. Bobby Charlton'ın Manchester United ya da Eusebio'nun Benfica için yaptığı elçilik gibi bir iş benimkisi de...
K: Penaltınız dışında, bıyığınızla da ünlüsünüz. Onu tıraş etmeyi hiç düşündünüz mü?
A: Asla. Bir teklif bekliyorum ve birileri bana milyon verirse, hiç vakit kaybetmeden bıyığımı tıraş ederim. (Gülüyor)
Bu röportaj Karel Haring tarafından The Blizzard dergisi için yapılmış olup, söz konusu dergiden tercüme edilmiştir.
Yazı: ultras/Movement Saat 18:37 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Çekoslovakya, Futbolun Edebiyatı, Roportaj
9 Mayıs 2020 Cumartesi
Socrates ve Futbolcuların Toplumsal Sorumluluğu
"Bira ister misin? Brezilya'nın en iyi fıçı birası burada..." Bunlar Brezilyalı efsane futbolcu Socrates'le onun memleketi Sao Paulo eyaletine bağlı Ribeirao Preto'da Pinguim barında karşılaştığımızda sarf ettiği ilk sözlerdi. Beni samimi bir şekilde karşılayıp kucakladı ve kariyeri, futbol ve politika hakkındaki düşünceleri hakkında açık açık konuştu. Dört saatten fazla konuşmuş olmalı. 2011 yılının Aralık ayında hayata gözlerini yuman Socrates'le karşılıklı içtiğim son biraydı. Sağlam içiyordu ama kendini de biliyordu. Daha önce yapmış olduğum belgeseller hakkında kendisiyle iki defa röportaj yapmıştım - ilkinde akşamdan kalmaydı ve uyuyakaldığı için buluşmamıza iki saat geç kaldı, diğerinde de röportajdan önce alkol aldığı açıkça belliydi. Ama asla bir George Best olmamıştı. Socrates körkütük sarhoş olmuyordu. O anlatacak bir sürü hikayesi olan "yaşamdan zevk almayı" bilen bir kişilikti. Fikirlerinde samimi, tutkulu, açık ve aynı zamanda komikti. Evet, her zaman komikti.
Socrates, 1982 Dünya Kupasında Brezilya Milli Takımının kaptanı olarak hatırlanacaktır futbolseverlerce. Sakalı, kıvırcık saçları, elinden sigarayı düşürmemesi ve topun ayağına yakışmasıyla bir anda dönemin kahramanı oluvermişti. Bir çok eski futbolcudan topu daha iyi koşturan bu doktor, Pele'nin tahtını da sallamaktaydı. Ama, Brezilya futboluna en büyük etkiyi, Corinthians futbol takımıyla yapmıştı. Brezilya'da askeri diktatörlüğün yaşandığı 1981 yılında Corinthians Demokrasisi adını verdiği radikal planla futbolu kullanarak bütün takımı demokratikleştirip, Brezilya toplumunu da değiştirmek istiyordu. Onun çok sevdiği Brezilyasında, o vakitler demokrasinin adından söz edilmezken, Socrates demokrasinin sembolü olmuştu. Kısaca, o yaşadığı toplumu değiştiren bir devrimciydi.
Bu Socrates'le yaptığım son röportajımdı- barda oturuyorduk ve o en sevdiği şeylerden bahsetmeye başladı: futbol, felsefe ve politikanın birlikteliği...
D: Her zaman bu kadar açık fikirli miydin?
S: Sana ihtiyar bir adamdan bahsedeceğim. Benim babamdan. Babam dünyaya geldiği Brezilya'nın kuzey doğusunda okuyamamış ama her şeyi de orada öğrenmiş. Okula gitmeden kendisini geliştiren, tamamen bir kitap kurduydu. O yüzden doğduğumda sanki bu ülkede yer alan bir çok değişik sosyal fikrin yer aldığı bir kütüphanede doğmuş gibiydim. Brezilya öyle bir ülke ki, her konuda büyük bir potansiyele sahip ama insanlarını yeteri kadar eğitemiyor. Bence ben de bu ruhla doğdum- düşüncelerimi yansıtma ve her şeyi sorgulama, özellikle sosyal konuları...
D: Futbol oynadığın dönemde, okuduğun gazeteyi takım arkadaşına verirken spor sayfasını yırtıyordun. Mesleğine saygı duymuyor muydun?
S: Aslında mesele bu değildi. Ben etrafımdakileri okumaları konusunda teşvik etmek için bunu yapıyordum. Brezilyalı futbolcular sadece spor sayfalarını okumayı tercih ederler. Gazeteyi satın alırdım, spor sayfasını yırtardım ve takım arkadaşlarımın okuması için bırakırdım. En önemli haberlerin spor sayfasında olmadığını vurgulamak istiyordum - politika, ekonomi ve diğer haberlerin daha önemli olduğunu anlamalarını arzuluyordum. Bu nedenle insanların diğer haberleri de okumalarına gayret ediyordum.
D: O halde spor haberlerine karşı değilsin?
S: Hayır, her ne kadar onları okumasam da, hayır. Aktif futbolculuk hayatımda asla spor sayfalarını okumadım...
D: Ya şimdi?
S: Şimdi okuyorum. Futbol oynarken asla okumazdım çünkü yaptığım mesleği etkileyeceğini düşünüyordum. İster olumlu olsun, ister olumsuz olsun her türlü eleştiri seni bir şekilde etkileyecektir, bu nedenle spor haberlerini göz ardı etmeyi tercih ettim. Eğer biri seni övmeye başlarsa, sen de ona inanmaya başlıyorsun. Bu yüzden bilmemeyi tercih ettim.
D: Futbolcuların büyük bir gücü olduğunu ama bu gücü kullanacak eğitimlerinin yetersizliğinden sürekli bahsedersin. Bunu biraz açar mısın? Futbolcunun nasıl bir gücü var?
S: Futbolcular çok güçlü. Çalışanın patrondan daha güçlü olduğu tek meslek futbolculuk. Futbolcu kitleleri elinde tutabiliyor ve onları yönlendirebiliyor. Ama futbolcu ortada savaşacak sosyal bir mevzu olduğunda elinde bu gücün olduğunu ve onu zekice kullanabileceğinin farkında olmalı. Tarihin başlangıcından bu yana insanoğlunun en önemli amacı yaşadığı toplum üzerinde etkili olabilecek iktidarı elde etmektir. İktidarı elde etmenin bir çok yolu var ama hepsinin sonucu aynı- iktidar popülerlik sağlar, popülerlik de iktidar. Futbolcular bu popülerliğe sahip, bu sebeple de inanılmaz güce sahipler çünkü medya ağızlarından çıkan her kelimeyi manşetlere taşıyor. Mesajlarının ne kadar etkili olacağı ise futbolcunun ne kadar ünlü olduğu ve formasını giydiği takımın gücüne göre değişiyor. Ama büyük bir ekonomik güce sahip olduklarını söylemeden de geçmeyelim, en azından şöhretli futbolcuların...
D: Brezilyalı futbolcuların büyük bir ekonomik güce sahip olduklarını düşünüyor musun?
S: Benim top koşturduğum yıllarla karşılaştırırsak kesinlikle evet. 20 - 30 yıl evvele göre günümüzde transfer teklifleri oldukça astronomik. Brezilya'ya kıyasla Avrupa'da futbolcuların kazançları arasında değişiklikler o kadar büyük değildir ama futbolcular hala organizasyonsuzluk sıkıntısı yüzünden kazanmaları gerektiği kadar kazanamıyorlar, ama yine de en azından durumları geçmişten daha iyi. Bu günlerde topçular futbol oynayarak zengin oluyorlar ve para da onlara bağımsızlık, iktidar ve kendi hayatını istediği gibi yaşama özgürlüğü veriyor. Futbolcuların, tek eksik yanları eğitimsizlik. Eğitimsizlik, tecrübe ve bilgi.
D: Bütün bu güçle futbolcu ne yapabilir?
S: Toplumu değiştirebilir. Futbol oynadığım dönemde ben toplumu değiştirebildim. Ünlü ve popüler olduğum için ülkemdeki demokratikleşme sürecinde aktif bir katılımcıydım. Ve söz konusu gücümü toplumu değiştirmek için kullandım. Böyle bir süreçte insanın tek ihtiyacı yaşadığı topluma olan inanç, halden anlama ve savaşma isteği. Ama tek problem bir çok futbolcu bunu anlayacak seviyede eğitimli değil ve bu yüzden maalesef ellerindeki güçle yaşayabilecek şartlarda hayatlarını yaşayamıyorlar.
D: Ama bir çok futbolcu kendine dikkat ediyor gördüğümüz kadarı ile?
S: Ne kadar aktif olduk istedikleriyle ilgili bir konu bu. İnsanlar ilgisiz de olabilir.
D: Futbolcuların kendilerinden başkalarını düşünmek gibi bir sorumlulukları olduğuna inanıyor musun?
S: Bence bir çok konuda eksiklikleri olan bizim gibi bir ülkede yaşıyorlarsa, onların da sosyal sorumlulukları olmalı. Futbolcular yaşadıkları toplumun sesi olabilirler - başka bir deyişle mecliste koltuğu olmayan bir milletvekili gibi davranabilirler. Sadece birlikte yaşadıkları toplumu değiştirebileceklerinin farkına varsalar yeter. Benim görüşüm bu.
D: Ama Brezilyalı futbolcular arasında bir "sessizlik yemini" mevcut. Genelde konuşup, ceza almaktan korkuyorlar...
S: Politik olarak cahil bir topluma sahibiz. Eğitimsizliğin yanında en büyük problemimiz de bu. Bunun sebebi de son yüzyılda ülkenin başına musallat olmuş bir çok siyasi rejim. Neredeyse 50 yıl kadar süren iki tane diktatörlük yaşadık ve bunların meyvesi olarak da politik bilince oldukça uzak bir nesle sahip olduk. Sokaktaki ve spordaki bütün bu sessizliğin sebebi gerçekten bu.
D: Futbolcuların en azından ortaöğretimi bitirmeleri şartıyla profesyonel olabilecekleri konusundaki planların hakkında bilgi verir misin?
S: Bu benim hayallerimden biri ve onun için de Mecliste deyim yerindeyse bir savaş veriyorum. Bakış açıma göre futbolcu ulusal bir figürdür - inanılmaz derecede tanınan biridir ve sözü Brezilya Devlet Başkanından bile daha fazla dinlenir. Prestij ve başarının en büyük sembolüdür. Özellikle de maddi durumu daha kötü olanlar için, futbolcu hayatta bir hedeftir - binlerce kişinin bulunmak istediği yerdedir. Bu yüzden futbolcu olduğu yere en az eğitim ve bilgi ile gelirse, kendisini örnek alacak gençleri de kötü etkileyecektir. Ve sonra ne mi olacak? Bizler zaten her geçen gün daha eğitimsiz ve daha kültürsüz nesiller yetiştiriyoruz. Zaten fakirler, hayatları "bitmiş" ve neden eğitim almak için uğraşsınlar ki? Onların idölleri okumamış ki, onlar neden farklı davransınlar? Ben futbolu yeni nesillerin daha fazla eğitimli olmaları için bir araç olarak kullanmak istiyorum. Eğer futbolcu olmak istiyorsan, sen de okula devam etmelisin. Böylece profesyonel olamasalar bile - ki çok az bir kısmı olacaktır - en azından herkes öyle ya da böyle, az çok eğitim almış olacaktır. Bir çok çocuk için futbolun tek bir ümit olduğu gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Ve onların aynı zamanda eğitime de ihtiyaçları var. Bu şekilde çocukları ders çalışma konusunda yüreklendirebiliriz.
D: Peki senin bu çalışmalarda rolün nedir? Bu değişikliği anlatmak için neler yapıyorsun?
S: Aslında bu hükümetin görevi. Ben sadece bunun önemli olduğu konusunda politikacıları ikna ediyorum. Çok az kişinin - belki de hiç kimsenin - önemsemediği bu konuda bir fikir tartışması ortamı yaratmak istiyorum. Futbola sadece bir oyun olarak değil de toplumun bir parçası olarak bakmak oldukça hayati. Futbolcular da toplumun bir öğesi olarak görülmeli ve bu nedenle daha iyi eğitime ihtiyaçları var.
D: Bir şeylerin gerçekleşme ihtimali nedir?
S: Doğru insanlarla konuşmaya bağlı. Ve bu da kolay değil.
D: Corinthians Demokrasisi nasıl başladı?
S: Demokrasiyi seviyorum. Daha tutarlı ve mantıklı başka bir rejim düşünemiyorum. Örneğin, ailende bir çok konu seni ya da diğer aile fertlerini ilgilendirir. Bunları tartışabilirsin - herkesin katılımıyla- ve en sonunda çoğunluğun vermiş olduğu kararla en iyi çözümde karar kılabilirsin. İşte demokrasi tam da böyle bir şey. Her zaman bunu sevmiş ve onun için savaşmışımdır. Fakat demokrasinin gerçekleşmesi için bir yerlerde birileri bazı güçlerinden vazgeçmek zorundadırlar. Hiç kimsenin bir diğerinden fazla gücü olamaz ve herkes belli ölçüde tevazu sahibi olmalıdır. Bir şekilde ruhuma işleyen ve hayatım boyunca uğruna savaştığım görüş budur. Bu kişisel bir savaştır. Günlük yaşantım ve mesleğimle ilgili şeyler için savaştım. Sadece mesleğimin getirmiş olduğu sonuçlarla yaşayıp, acı çekmek yerine koskoca bir futbol kulübünün yapısını değiştirme şansını eline geçirmiş aktif bir katılımcı olmak istedim. Kulüpte kriz vardı, felaket bir sezon geçirmiştik ve yeni bir başkan geldi. Topçular kulübü yönetenlerle daha açık ve geliştirici konuşmalar yapmaya başladılar. Bu nedenle, kaptan olarak kulübü daha ileriye götürecek bir çözüm buldum - "Hepimizin karar verme sürecine katılacağı ve herkes için en iyinin ortaya çıkacağı yeni bir demokratik rejimi kabul etmeye ne dersiniz?" Ve biz bununla neyi mi yarattık: Sorumluluk... Grubu ilgilendiren her konuda oylamayla karar verdik. Antrenmanın saat kaçta olacağı, deplasman maçına saat kaçta yola çıkılacağı, nerede konaklayacağımız gibi basit şeyler için bile oylama yapıyorduk. "Goodbye, Mr. Chips" filmindeki öğretmen gibi. Takıma yeni katılan futbolcular bile oylamaya katılıyordu. Yeni Corinthians yaşamını en iyi temsil eden kişileri seçiyorduk ve bunu yaparken de herkesin eşit derecede oyu vardı, çoğunluk kazanıyordu. Kulüp menajerinin yedek kaleci kadar ağırlığı vardı. Malzemeci ya da masör de Brezilya milli takım kaptanı olan benim kadar kulübün bir parçasıydı. Ve bu yaptığımız, kulüp içindeki statülerine bakmaksızın herkese kulübün işleyişine inanılmaz derecede katılım imkanı tanıyordu.
Bir futbol takımı içinde inanılmaz derecede bir rekabet olur, herkesin birinci önceliği ilk onbirde oynamak, sonra da takım arkadaşları arasından sivrilmek. Bu da olumsuz manada rekabetçi bir hava yaratır. Ama biz herkesi işbirlikçi bir ortama soktuğumuzda takım içindeki rekabeti azalttık ve böylece maç sonuçları da düzelmeye başladı, çünkü bireysellikten uzak inanılmaz bir takım ruhu yakalamıştık. Böylece de Corinthians Demokrasisi ortaya çıkmış oldu.
D: Herkes yeni sisteme uyum sağladı mı yoksa karşı çıkan oldu mu?
S: Başlangıçta bir çok insan tepki göreceği korkusuyla fikir ve önerilerini belirtmekten çekiniyordu. Ki zaten o dönemde hükümet de "sesi çok çıkana" karşı oldukça sertti. Futbolu günlük yaşamdan farklı düşünemezdiniz, bu nedenle insanlar "fikirlerini söylemekten kaçınmaya" alışmışlardı. Lakin, zamanla futbolcular daha cüretkar olmaya, fikirlerini daha açıkça belirtmeye başladılar. Şüphesiz bütün bu gelişmelere karşı çıkanlar vardı ama hayatlarında daha önce böyle bir şey görmemiş olanlar için bunun normal olduğunu düşünüyorum. Yaşamlarında hiç oy kullanmamışlardı ve çoğunluğun söyleyecek sözü olan bir toplum görmemişlerdi. Ama hala bir oyuncu bize katılmak istemediyse bu onun problemiydi. Oy kullanmamış bir kişi gibi düşün - oldukça adil, sana söz söyleme hakkı verildiğinde fikrini beyan etmemişsen, işler istediğin gibi gitmediğinde de şikayet etmeye hakkın yok...
D: Corinthians Demokrasisiyle başardığın işten dolayı gururlu musun?
S: Geçmişe müthiş bir gururla ve zevkle bakıyorum. Daha önce böyle güzel ve inanılmaz bir şey yaşamamıştım. Hepimizin yaşadığı şey özel bir anın gerçekleşmesiydi - özellikle de Brezilya'nın askeri bir diktatörlükle yönetildiği dönemde. Popular kültür sayesinde - ki burada o rol futboldaydı - askeri diktatörlük tarafından yönetilen ülkeye müthiş bir demokrasi getirmiştik. Popüler bir kulüp olan Corinthians'ın ünlü futbolcuları olarak bizler hiç bir şüpheye yer bırakmadan demokrasi kavramını topumun bilincine yerleştirmiştik. Şüphesiz ki muhafazakar kesimler bizim yaratmış olduğumuz hareketi engellemeye çalıştılar ama toplumda gelişmeye başlayan ilerici fikirler bu hareketi destekledi, hatta daha da ileriye götürdü. Futbolu temeline oturtan sosyal bir gelişmeydi ve zamanının da çok ötesindeydi. Bundan sonra böyle bir şeyin olabileceğini hayal bile edemiyorum. Futbolun oldukça tutucu ve muhafazakar bir spor olduğu düşünülürse, bu başardığımızı şimdi düşünmek bile imkansız.
D: Demokrasi hareketini engellemek isteyen çok sayıda karşıt fikirli insan var mıydı?
S: Şüpheniz mi var? Futbolun içindeki muhafazakar kesimler diktatörlüğün onlara sağladığı konumdan faydalanıyorlardı. Bu nedenle bizi istemediler. Biz "kötü örnektik". Fakat Corinthians'ta meydana getirdiğimiz "mini-toplum" farklı bir şeyler gerçekleştirmek istiyordu ve bunu da başardı. Dürüst olmak gerekirse, çok da uğraş verdik. Fikirsel bir savaş verdiğimiz için üzerimizde de büyük baskı vardı. Bugün yaşadığımız ülkeden oldukça farklı şartları olan bir ülkede yaşıyorduk. Muhafazakarlar günümüze kıyasla çok daha güçlüydüler ve biz de bazen dayanılmayacak seviyeye gelen baskılara karşı yine de "yerimizde" inatla durabildik. Tabii, toplumu değiştirmekle mükellef kurumlar da bize destek oldu. Geleceğin devlet başkanı Lula'nın İşçi Partisi ile yan yana büyüdük; kulüpte bir konser organize edip, futbol maçı ayarlayıp ya da mangal partisi düzenleyerek onların seçim kampanyası için ilk finansal kaynağı sağladık.
D: Başarılı bir takımınız olduğu için Corinthians Demokrasisi fikri tuttu. Ortalama bir profesyonelin sizin gibi üst düzey futbolcular kadar gücü var mı?
S: Bu önemli bir nokta. Bazı insanlar toplumu değiştirecek kadar toplumsal güce sahip oluyorlar. Ama çoğunluk bunu elde edemiyor. Fakat bu her toplumda aynı - bazı kişiler yaptıklarıyla dikkat çekerler, bazıları önemsenmez bile. Gücü olmayanlar bunu başaramaz, nasıl yapabilsinler ki?
D: Her şey yeteneğe mi bağlı yani?
S: Evet. Her şey yetenek ve inandığın bir fikir uğruna savaşmaya bağlı. Eğer gücün olup, onu kullanmak istemezsen, bu gerçekten anlamsızdır.
D: Profesyonel olarak futbol oynayıp, aynı zamanda üniversitede de okumanın imkanı olduğunu düşünüyor musun?
S: Tamamen önceliklerinizle ilgili bir soru bu. Brezilya futbolu oldukça muhafazakardır - eğer futbolcu okur ve başarılı olursa kendilerine sıkıntı yaratacağı korkusuyla futbolcuların eğitim almamaları için elinden geleni yaparlar. Hiç bir patron altında çalışan işçisinin kendisinden daha akıllı olmasını istemez - özellikle de haklarını bilenleri hiç sevmezler. Bu nedenle sistem herkesin kendi pozisyonu koruması üzerine kuruludur. Ama futbolcu eğer kendi eğitimini önceliklerse, her iki alanda da başarılı olabilir. Bir vatandaş olarak tamamen buna hakkı var. Ama futbolcunun sahip olduğu gücün farkında olmasını istemeyen güçler onu eğitimsiz bırakmak için çalışacaktır. Demokrasi hareketi ülkede diktatörlüğü ortadan kaldırıp, demokrasiyi yeniden inşa etmeye çalıştıkça, çok daha politik oldu. Fakat eşit ve adil şartlarda bir başkanlık seçiminin yapılması sağlanamayınca birden bu fikir hareketi sona erdi.
D: İtalya'da yapılan 1982 Dünya Kupasında oynamak için ülkeden ayrıldığında başlatmış olduğun bir işi terk etme duygusu yaşadın mı?
S: Tek kelimeyle harap ve bitap düşmüştüm. Tamamen tükenmiştim. Çünkü bir şey uğruna savaşmak yaşamın bir parçasıdır. Farklı öneme sahip bir çok savaşlarımız oluyor bu hayatta. Birine başlarsın, sonra bir diğerini kazanmak istersin. Ülkenin başkanını seçecek seçimlerin demokratik bir ortamda yapılması için iki yıl boyunca savaşmıştık. Fikirlerimizi halka indirerek, Sao Paulo, Anhangabau'da bir milyondan fazla vatandaşı sokaklara dökmüştük. Belki 1.5 milyon kişi vardı orada. Tamamen çılgınlıktı ve bu eylem meclise gitti ama onaylanmadı. Meclistekiler demokrasi hareketimizi "kısırlaştırdı" ve bu beni tamamen yıktı. Eğer yasa değişikliğini geçirirlerse, ülkeyi terk etmeyeceğimi bir çok defa söylemiştim, yasa geçmeyince sözümde durmamın yerinde olması gerektiğini düşündüm ve ayrıldım.
D: Gerçekten meclisin bu yasayı geçireceğine inanmış mıydın?
S: Sonucu duyduğumda ağladım. Popüler hareketlere inanmıştım. Fakat en nihayetinde öyle ya da böyle karar verme yetkisi hükümetteydi. Lakin, bu karar kaçınılmaz sonucu sadece bir kaç sene geciktirdi, çünkü çok zaman olmadan diktatörlük devrilmişti. Bir geçiş hükümeti ülke yönetimini devraldı ama en azından artık memlekette askeri rejim yoktu.
D: Corinthians Demokrasisi neden sona erdi?
S: Grubun en çok öne çıkanı olduğum için, bence benim ayrılmam en önemli etkendi. İnandıklarımız uğruna en fazla savaşandım ve toplum ile basına fikirleri ileten kişiydim. İtalya'ya gittiğimde Corinthians'ta bir liderlik sorunu baş gösterdi. Ayrıca, takıma 10 yeni oyuncu getirdiler ve takımın havası tamamen bozuldu. Böylece bizim hareketimizin amacı ve bakış açısı da değişti.
D: Ülkeyi değiştirmek isteyen bir futbol kulübüydü, öyle mi?
S: Sadece işleyişi değiştirmek isteyen bir kulüp değildi. Toplumun ihtiyaçlarını yansıttığımızı düşünüyordum. Kulüp belli konuları ve tartışmaları yüksek sesle dile getiren toplumun bir katalizörü gibiydi. Yalnızca yaptığımız da buydu aslında. Ama Brezilya'yı değiştirmek isteyen tek grup biz değildik, başkaları da çaba içindeydi. Bizim sahip olup, diğer gruplarda eksik olan şey ise bizim mesajı iletebilme gücümüzdü. Ülkedeki en sevilen sporu yapan herkesçe bilinen Corinthians'ın futbolcuları olarak diğer bağımsız kişilerden daha fazla güç ve popüleriteye sahiptik. Bu sebeple kalabalıkların temsilcisi ve sözcüsüydük.
D: Futbolun günümüzde hala bu kadar muhafazakar olduğunu düşünüyor musun?
S: Kesinlikle. Değişen hiç bir şey yok. Futbol her şeyi yok eden bir tümöre sahip.
D: Corinthians Demokrasisinin tekrar ortaya çıkabileceğine inanıyor musun?
S: Bizim toplumumuza ve insanların ne kadar ileriye gitmek istediklerine göre değişir. Böyle şeyler, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda ortaya çıkmazlar. Zamana ve mekana bağlı olarak değişen bir çok etkene sahip olmalısınız. Antik Yunandaki demokrasi sadece belirli bir çağda ve belirli bir yerde ortaya çıktı. Tamamen çeşitli faktörlere bağlı. "Her şey ne kadar iyi olsa da, haydi bakalım farklı bir şeyler yapalım" diyebilecek yüreklilikte kişiler ya da gruplarla başlar devrimci hareketler. O yüzden bu süreci ortaya çıkarabilecek uygun şartları ya beklemelisin ya da yaratmalısın.
D: Brezilya futbolunda sınıfsal ön yargılar var mı?
S: Hayır. Brezilya toplumu zaten ön yargılı, özellikle ekonomik açıdan - siyahi vatandaşların daha fakir olması şansa olmasa gerek - ama futbolda ekonomik anlamda ya da davranışsal manada ön yargılar toplumsal hayata göre daha az. Spor yaparken her çeşit ırk ve sınıfsal statüdeki insanla birlikte belli amaç doğrultusunda omuz omuza mücadele sergilediğin için spor sana ülkendeki gerçeklere daha derin ve etraflıca bakma imkanı sağlıyor. Botafogo'da gençken top oynadığım yıllarda yiyecek ekmeği olmayan başka bir çocukla aynı takımda top koşturuyordum. Ben kurslara gider, tıp eğitimi alırken, bu çocuğun tek derdi karnını doyurmaktı. Onun evine gittim ve onun gerçeği ile yüzleştim.
30-40 yıl önceye kadar Brezilyalı futbolcular mesleği sokaklardan öğreniyorlardı. Futbol elit kesimi de çok ilgilendirmediği için, "orta direk" asla kafasını bu işlere takmazdı . Bu nedenle düşük gelirliler bu işe kafa yordu çünkü bu onlar için hayatta profesyonel bir başarı elde etme şansıydı. Ne zamanki spor gelişip daha ticari olmaya ve paranın kokusu alınmaya başlandı, orta sınıf kulüp sahipleri yeşil sahaya odaklanmaya da başladılar. Futbolu bir meslek olarak görüp, takımda forma almaya çalıştılar. Ama onların ekonomik gücü olmasına rağmen futbol yetenekleri yoktu. Onlar her zaman yaptıkları gibi kulüpleri yönetiyorlardı. Bu sebeple onların bu gücü, fakir insanların onlarla yarışmasını biraz daha zorlaştırdı. Lakin yetenek hala değer görüyordu ve fakir sporcular için çok az kapı kapanmıştı. Bütün bunlara rağmen bugün 40 sene evvele göre futbolcu olarak kulübe girmek daha zor çünkü diğer sınıflardan insanlar da takımda forma giymek için yarışıyor ve onların imkan ve olanakları daha fazla.
D: Topluma yardımcı olup, insanları futbolun gücünü kullanarak eğitmek isteyen eski futbolcuların kurmuş olduğu organizasyonlar hakkında ne düşünüyorsun?
S: Harika iş yapıyorlar ama en nihayetinde bu hükümetin görevi. Hükümet sorumluluğunu yerine getirmediği için bu gibi kurumlar ortaya çıkabiliyorlar. Kimsenin böyle bir işi yapmak zorunda olmadığı günleri düşlüyorum, olması gereken bu.
D: 2001 Brezilya Futbol Federasyonu seçimlerinde karşı aday olarak ortaya çıktığın doğru mu?
S: Evet. İnsanların ülke futbolunda olup bitenler hakkında gerçekten konuşmaları için seçimlerde karşı aday olarak ortaya attım kendimi. Bu federasyon nasıl bir şey, biliyor musun? Sanki bir diktatörlük... Federasyonda görev yapanlar dışında kimse onların arasına katılamıyor. Sadece onların söz hakkı var ve istediklerini yapıyorlar. Kimse onlara bulaşamıyor. Bu nedenle ben sadece bir çok kişinin dahil olduğu bir tartışma ortamı oluşturup, "tepedeki" bazı şeyleri değiştirmek istedim. Federasyonda hiç bir futbolcu görevli değil, oysaki en fazla ilgili olması gereken kişiler onlar...
D: Platini'nin UEFA'da çalıştığı gibi sen de federasyonda çalışmayı hiç düşünmedin mi?
S: Benim görüşlerim onunla tamamen karşıt. Ben bir şeyleri değiştirmek istiyorum, güce sahip olmak istemiyorum. Güç sahibi olmak kolay, toplumu değiştirmek oldukça farklı bir şey. Fakat, Brezilya futbolunda çalışmak konusunda kendim için pek de ümitli değilim. Benim en iyi bildiğim ve tutkunu olduğum şey futbol ve sahip olduğum CV ile spor dışında bir şey yapamayacağımı da biliyorum. Lakin, hem doktor hem de yönetici olan eski milli bir futbolcu partinin dışında nasıl bırakılabilir ki?
D: Bir iddiaya göre Muammer Kaddafi seni Brezilya hükümet başkanlığı seçimlerinde destekleyecekmiş. Ne diyorsun bu konu hakkında?
S: Kaddafi tarafından yapılmış bir şaka olarak düşünüyorum bunu. Belki ilerde bir gün bu fikri değerlendirmeye alabilirim ama şimdi değil. Riberao Preta'da politik sekreter olarak çalıştım ama hiç bir şeye adaylığımı koymadım. Dürüst olmak gerekirse aklıma bile gelmedi. Böyle küçük şeylerle uğraşmak oldukça zor bir uğraş. Ben büyük resmin peşindeyim - ulusal politika. Ama oraya gelmek için de benim özellikle hoşlanmadığım bir çok farklı iş yapıp çeşitli basamaklardan geçmelisin.
D: Brezilya'nın 2014 Dünya Kupasına ev sahipliği yapmasıyla ilgili sürece nasıl bakıyorsun?
S: Çok büyük bedel ödeyecekler - hem de çok. Bir çok insan zengin olacak. Ama ne Brezilya futbolu, ne kulüpler, ne futbolcular ne de taraftarlar bu işten faydalanabilecekler. Yine de birileri gittikçe zengin oluyor. Bir çok stadyumumuz olmasına rağmen, hala yeni stadyumlar inşa ediyorlar ve onları bir daha da kullanmayacaklar. Ev sahibi şehirlerden biri olan Cuiaba'nın 60 bin kişilik bir stadyum yapma projesi var. Sadece şehirden değil, eyaletten bütün takımların taraftarlarını alsan bile o stadı senede sadece bir buçuk kere doldurabilirsin. Bu nedenle kimsenin asla gitmeyeceği bir stadyum inşa ediyorlar. Aynı şey Manaus ve Natal için de geçerli, Sao Paulo'yu bile bu listeye ekleyebiliriz. Onlar Sao Paulo'nun Morumbi stadını kullanmak istemiyorlar. Sanki en önemli sorun buymuşçasına birileri para kazansın diye yeni bir stadyum yapmak istiyorlar. Futbol çimler üzerinde oynanan bir oyun - gerisini kim takar ki? Söyle bana, kim? Bir çok insanın televizyonda seyredeceği maç için kim 60 bin kişilik stadyum inşa etmek ister ki? Üstelik Brezilyalılar tribünde de olmayacak - bilet alacak para bulamayacaklar zira. Nijerya'yı, Kamerun'u, ABD'yi, hatta İtalya'yı seyredecek 60 bin kişi bulamayacaksın. Sadece Brezilya milli takımı bu kadar fazla insanı maçlarına çekebilir.
D: Sence Brezilya Dünya Kupasını kazanabilir mi?
S: Brezilya sadece kazanmak için oynar. Onlar her zaman kazanabilirler ama kupayı alıp alamayacaklarını kimse bilemez. Fakat şöyle bir şey var ki, Dünya Kupası en iyi takımın kazandığı kupa değildir. Bir sirkten bile daha karmaşıktır. Bir ayda 7 maç yaparsın. Ulusal lig maçları gibi değildir. Kazanmak için tek önemli şey maç gününde tam formda olmaktır. Uluslararası bir lig görmek istiyorum, belki de en şahanesi bu olacaktır - dört senede bir içeride ve deplasmanda maçların yapılacağı bir turnuva. Harika olmaz mı? Brezilya-İtalya maçı önce Maracana'da, üç ay sonra da San Siro ya da Roma Olimpiyat Stadında İtalya-Brezilya maçı. Eğer böyle olsaydı, Arjantin '94'te, Brezilya '82'de, Hollanda '74'te, Macaristan '54'te Dünya Şampiyonu olabilirdı, çünkü o zaman iyi futbol oynayan kazanacaktı. Sadece bir maçla Dünya Şampiyonu olmamalısınız. 2002 Fransa'ya bir bakın - Zidane sakatlıktan dolayı takımda olmadığı için ilk turda kaybettiler. Zidane olmayınca takım da olamadılar. Oysa ki Dünya Kupasından bir iki ay evvel, dünyanın en iyi takımıydılar. Eğer bu bir lig şampiyonası olsaydı, Zidane bir ay içinde iyileşir, Fransa da kupayı kazanabilirdi. Futbol hakkında en iyi şey de zaten emek ve ortaya çıkan ürün değil mi? Diğer türlü, bir oyuncu sakatlanır ve her şey altüst olur. Bunda eğlenceli bir şey yok. Bu sadece ticaretin bir yolu. Dünya Kupaları bir kaç kişiye para kazandırmak için düzenleniyorlar artık...
*The Blizzard dergisinin "The Best Of Five Years" sayısından çevrilmiştir.
Yazı: ultras/Movement Saat 23:24 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Brezilya, Futbolun Edebiyatı, Roportaj
17 Haziran 2019 Pazartesi
Brezilya'nın Beyaz Forması
Ve Brezilya milli takımı "uğursuz" adlettiği beyaz formaları ile kendi ülkesindeki Copa America'da sahneye çıkar... İlk maçta Bolivya'yi 3-0 la geçtiler ama bakalım bu işin sonu nasıl olacak? Tarih tekerrür edip, yine kendi ülkelerinde finalde "utanç" verici bir hezimet yaşarlar mı? Seyredip göreceğiz ... Hoş Uruguay 1950'de Maracana'da yaptığını bir kez daha yaparsa da tadından yenmez ya, o da ayrı bir hikâye olur...
Beyaz formanın hikayesi ne mi? O da Futbolistas adlı kitaptan aşağıdaki alıntıda yer alıyor...
Yazı: ultras/Movement Saat 01:19 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Copa America, Formalar, Futbolun Edebiyatı
19 Aralık 2018 Çarşamba
Dinamo Bükreş-Universitatea Craiova
"İyi ki varsın passolig. Sayende; farklı kültürler görüyor, eski stadlarda maç izliyor, yeni dostluklar ediniyor, kağıt bilet koleksiyonumu geliştiriyorum. Hala sisteme teslim olmayan tüm abilerim ve kardeşlerime selam olsun. Passolig kalksa da kalkmasa da kazanan biz olacağız. " diyordu twitter hesabında Egemen... Ne yalan söyleyeyim, manifesto gibi bu tweeti görünce dayanamadım, kendisini hiç tanımamama rağmen, yüreğimdeki hisleri paylaştığı için özelden bir tebrik ve teşekkür mesajı attım ve gitmiş olduğu Dinamo Bükreş-Universitatea Craiova maçını ultras/Movement blog için yazmasını istedim. Kırmadı bu isteğimi, Türkiye'ye döner dönmez yazacağına dair söz verdi ve bugün itibarıyla anılarını bizimle paylaştı. Ben de lafı uzatmadan, kendisine bir kere daha teşekkür ederek, sizinle bir pasolig karşıtı seyyahın anılarını paylaşayım...
Dinamo Bukres-Universitatea Craiova
Romanya, Balkanlarda gitmediğim tek ülkeydi. Bu yüzden her zaman müsait bir zamanda Romanya’ya kaçma fırsatı kolluyordum. Twitterda takılırken karşıma Bükreş’in karlar altında fotoğrafları çıktı ve gördüğüm gibi de bir Bükreş planı yapmaya başladım. Eğer Bükreş’e gideceksem güzel bir maça da denk gelmem gerek. Ama benim güzel maçtan beklentim futbol olarak değil tribünsel olarak güzellik. Ne yazık ki debileri kaçırmıştım. Takımları pek bilmediğim için Dinamo Bükreş tribününden arkadaşımla iletişime geçtim. Bana “Muhakkak Craiova maçına gelmelisin” dedi. İnternetten ufak bir araştırma yapınca aralarındaki husumeti gördüm ve Bükreş’e biletlere bakınmaya başladım. Craiova ile Bükreş şehirlerinin arası çok uzak değil. Aynı şehrin takımları değil ama yakin şehrin takımları. İki takım da köklü ve taraftarı olan kulüpler.
Neyse lafı uzatmayayım, uçaktır, evdir ayarladım. 2 hafta kaldı, 1 hafta kaldı, 5 gün kaldı, 3 gün kaldı derken Bükreşte’ydim. Romanya’da aşırı çingene var ama oradaki çingeneler Türkiye’deki çingeneler gibi insani darlamıyor, dilenmiyor veya para istemiyor. Tabi bunları yapan çingeneler var ama çok çok az. Bukreş’e vardığım gibi aşık olduğum kar ve soğuk beni karşıladı. İliklerime kadar Balkan soğuğunu hissediyordum ve bu durumdan çok hoşnuttum. Bükreş şehrine bayılmadım ama izlenimlerimce kotu bir şehir de değil. Beklentilerimin azıcık altında kaldı ama yine de görülmeye deler bir şehir olduğu kanaatindeyim.
Özellikle piata unirii kısmına bayıldım diyebilirim. Boğazına düşkün birisi olarak Bükreş’e gidecek olanlara iki lezzet önerim var. Biri ünlü sokak lezzeti olan “covrigi” diğeri ise geleneksel köfteleri “mititei”. Rumenler hakkında düşüncelerim ise şöyle: İtalyanlar, Slavlar ve Balkanlar bir yerde yaşasa ortaya Rumen diye bir irk çıkar. Dilleri, kültürleri, yaşama tarzları, mutfakları gibi birçok etken bu üç kültürün karışımıyla cıkmış gibi. Tabii bu benim görüşüm.
Mac gününden bir gün önce kar yağışı şiddetini arttırdı ve maç gününde de yağmaya devam etti. Mac öncesi Dinamolu arkadaşımla buluştum, Dinamolu çocuklarla mangal yapacaktık ama yağan kardan dolayı bu plan iptal olmuştu. Mac öncesi takıldığımız mekan içinde slot makineleri olan bir konteynırdı. Bir gün önce tayfadan bir çocuğun doğum günü olduğu için 5 kasa biramız ve Polonya’dan gelen 4 sise vodkamız vardı. Git gide sayımız arttı ve ufacık konteynıra sığamaz hale geldik. Derken besteler başladı. Paok’un exo trela bestesi ritminde: “Ole ole ole ole ole ole ola Ole ole ole Buga vinde marijuana Ooooooo ketamina si heroina si lsd” söyleniyordu; anlamı ise şöyle: “Buga marijuana, ketamin, heroin ve lsd satiyor.”
Sonra bir haber geldi maç yarim saat ertelenmişti. Craiova taraftarı soğukta bekliyordu ve bu durum Dinamoluları çok mutlu etmişti. Tribünde sözü geçen, yaşı bize göre hayli büyük olan bir abi “Eğer bugün 3 farklı yenersek soyunuyoruz “dedi. Kimse buna ihtimal vermiyordu çünkü Dinamo bu sene çok kötü futbol oynuyordu. Derken yine neşeli besteler söylenmeye, alkoller içilmeye, slotlar oynanmaya başlandı. Sonra bir yarim saat daha ertelenme ve maçın iptal olabilme haberi geldi. Açıkçası bu durum biraz keyfimi kaçırmıştı çünkü buraya maç için gelmiştim. Ama korktuğum gibi olmadı. Stadyuma geçtik, kağıt biletimizi aldık ve tribündeydik. Dinamo Bükreş taraftarının başkanla bazı problemleri varmış ve bu yüzden çoğu kesim başkanı protesto etmek için maçlara gitmiyormuş. Ayni zamanda Dinamo son 6 maçını kazanamadığı için ve hava çok soğuk olduğundan tribünlerde büyük boşluklar vardı. Craiova şampiyonluk yarışında olduğu için kendine ayrılan yeri tıka basa doldurmuştu. Deplasman tribünü ev sahibi tribününden kalabalıktı desem abartmış olmam. Mac sırasında aramızda kar topu savaşı yaptık, hava aşırı soğuktu ama içtiğimiz alkoller nedeniyle bu soğuğu pek hissetmiyorduk. Kale arkasında yaklaşık 50-60 kişiydik. Dillerini bilmediğim için bestelere tam eslik edemiyordum. İlk yari bitti ve arkadaşıma söyledikleri besteleri yazmasını istedim. Bir yandan yazıp bir yandan da tercümesini yaptı.
En çok söyledikleri bestelerden biri suydu “V-am dat afara din stadion V-am dat afara din stadion V-am dat afara din stadion Peste ziduri de beton!”
Bu beste 10 sene önce Dinamonun Stadında; Dinamolular ile Craiovalar arasındaki mevzuya atıfta bulunuyor ve anlamı şu şekilde:” Sizi staddan dışarı tekmeledik, sizi staddan dışarı tekmeledik, beton duvarların üzerinden sizi staddan dışarı tekmeledik” Bu beste Craiovalilari baya sinir ediyordu. Ayni zamanda Craiova tribününe doğru “mülteciler hoş geldiniz” demeleri de dikkatimden kaçmadı. Bu tarz birkaç ırkçı söylemleri de oldu ve gerginliği baya arttırdı. Ayni zamanda Craiova taraftarının kadın tribün lideriyle alakalı da bir besteleri vardı ama sözünü simdi hatırlayamayacağım, eğer merak eden olursa bana ulaşırsa bilgilendiririm.
İkinci yari başladı; sahneye İtalyan forvet Mattia Montini çıktı ve 3. golünü attı. Bir anda kendimi üstüm çıplak şekilde tellerde buldum. O karlı tribünde hep bir ağızdan “Seria per noi, Mattia Montini Lalalala!” bestesini söylüyorduk. İtalyanca bestenin anlamı “Sen bizden birisin Mattia Montini” gibi bir şeydi sanırım ama tam net hatırlamıyorum.
Mac berbattı, tribünler tıklım tıklım değildi belki ama samimiyet, ruh ve kağıt bilet vardı. Üstü kapalı modern arenalar ve elektronik kartla “seyredilen” maçlar bana göre değil, sevemiyorum. Romantizm yapmak istemem ama hiçbir dünya kupası finali veya şampiyonlar ligi finali bana o gün yasadığım hissiyatı hissettiremez gibi geliyor. Endüstriyel futboldan, fahiş bilet fiyatlarından, ruhsuz beton yığınlarından hiç haz etmiyorum.
Buraya bir dipnot açmak istiyorum:Yurt dışında gittiğim maçlara passoligi boykot ettiğimden dolayı gidiyorum. Bundan 5 sene önce passolig gelmeden önce birçok dostum ve dost bildiğim kişiler “asla almam, asla teslim olmam” hatta “alırsam ibneyim, etek giyerim” diyordu. Çoğu sözünü yedi; kimi kartını kırdı, kimi pişman oldu, kimi halinden memnun. Ama benim simdi değinmek istediğim nokta farklı. Romanya Liginde Steaua Bükreş ve FCSB diye iki farklı takim var. Çok detay verip yazımı uzatmak istemiyorum fakat bu örnekte Steaua Bükreş şikeden, ekonomik krizden batma durumuna geldi ve FCSB takimi kuruldu. Steaua Bükreş taraftarları Outlaws, Shadows gibi gruplar bu durumu protesto etti. Dinamolu arkadaşlarımdan öğrendiğime göre başta normal seyirciler FCSB’nin maçlarına gitmeye başladı, sonra yavaştan taraftar grupları FCSB’yi desteklemeye başladılar. Şimdi taraftarı olduğum Eskişehirspor maddi imkansızlıklardan dolayı kapanma eşiğinde. Yeni bir takim kurulma söylentileri geçiyor. Benim passoligim olmadığı için Eskişehirspor’un üvey evladıyım, söz söyleme yetkim yok ama yarın öbür gün yeni bir Eskişehirspor kurulursa umarım taraftarımız bu plastik takimi boykot eder ve bu boykot passolig boykotuna benzemez...
13 Kasım 2018 Salı
Patron O İşi Çoktan Halletti
3 Ocak 2018 Çarşamba
Futbol Kitabı Dağıtacağız...
Blogun çıkış noktasıydı ultras/Movement fanzin. İlk sayıyı çıkarmıştık, hatta onun da hikayesi vardı, yardım amaçlı satmış, durumu olmayan çocukları Anıtkabir'e götürmüştük toplanan fanzin parasıyla. Elimde kendimce "futbolun edebiyatına" dair yazmış olduğum yazılar vardı, ultras/Movement fanzinin ikinci sayısı için derleme yaparken, fanzinle ilgili gelişmeleri duyururum diye ultras/Movement blogu açmıştım da blog 11 yıldır devam ediyor, fanzinin ikinci sayısı çıkamadı maalesef. Neyse, konuya dönelim eski defterleri karıştırmadan, önce okuduk, sonra yazmaya meraklandık. Hakan Dilek okuduk, Tanıl Bora okuduk, Bülent Timurlenk'in Tribün Dergi'deki yazılarını okuduk, Eduardo Galeano okuduk, Nick Hornby okuduk... O yıllar hem futbol kitapları çok azdı, sadece dört yılda bir Dünya Kupası olduğu sene hatırlanırdı kitapçılar tarafından, hem de öğrenci olunca parayı tasarruflu kullanmak zorunda kalıyorduk. Hatırlıyorum da Tüyap Kitap Fuarı başlamadan bir kaç ay evvel "kemer sıkma" politikası güder, para biriktirir ve fuarda futbola dair bulduğum tüm yayınları yazar-yayınevi seçmeden son parama kadar alırdım... Şimdi geriye dönüp bakıyorum da hatırı sayılır bir futbol edebiyatı külliyatı oluştu evimde... Bunları niye mi yazıyorum, geçen gün idefix'ten sene sonu kampanyaları dolayısıyla yapmış oldukları indirimlerden 10'a yakın futbol kitabı alınca, üniversitede zar zor kitap aldığım günleri hatırladım ve blog üzerinden sosyal sorumluluk projesi yapmaya karar verdim. Aslında buna benzer çalışma için yayınevlerine yazmıştım sponsorluk yapmaları adına ama geri dönüş olmadı maalesef... ultras/Movement blogu kurduğumdan beri ara ara google reklam teklifleri geliyordu da, oralı bile olmuyordum, ama şimdi dedim ki blogun kenarına ve postlar arasına reklam alsam ve buradan gelecek gelirle kitap alıp, takipçilerime dağıtsam nasıl olur? Tabii, bu işe giriştim, google ne verecek ne vermeyecek hiç bir fikrim yok lakin başladık işte, en azından üç-beş ayda bir kitap ücreti toplarız diye düşünüyorum...
Sizden ricam, birlikte kazanalım, birlikte harcayalım... Blogu okumaya girdiğinizde, sağdaki reklamlara tıklarsanız, kitap kampanyamıza sizin de katkınız olur.
Okuyalım, okutalım... Futbol edebiyatı okuyalım...
6 Ağustos 2016 Cumartesi
Beşiktaş-Fenerbahçe Maçı…Canlı
Bir çok dergide öyküleri ve denemeleri yayımlanan Kemal Çavuş dostumuzun son öyküsü de futbola dair, bizi kırmadı, daha dergilere yollamadan ultras/Movement blogda yayınlamak için bize yolladı, kendisine teşekkür ediyoruz...
Beşiktaş-Fenerbahçe Maçı…Canlı
Hala hatırladıkça acı acı gülmekten kendimi alamıyorum. Uzak bir ile tayin olmuştum ama bürokratik işlemler tamamlanmadığı için birkaç gün daha beklemem gerekiyordu. İyi bir otele yerleştim. Canım çok sıkkındı. Daha doğrusu şaşkındım, sanki kocaman bir el beni tutup, yaşadığım yerden kaldırıp, çok uzak başka bir yere koymuştu. O gün Beşiktaş Fenerbahçe maçı vardı. Ben de maçı seyretmek için kaldığım otelin karşısındaki kahveye gitmeye karar verdim. Kahvede maç seyretmenin, otelde tek başına seyretmekten daha zevkli olacağını düşündüm.
Maç olduğu halde kahvehane hiç de kalabalık değildi. Demek ki buralarda insanlar maç için kendini fazla yırtmıyor diye düşündüm. Maç başladı. Nedense çok heyecanlıydım bazen küfür bile kaçıyordu ağzımdan. Benden başka seyreden yoktu. Ben bağırdıkça, yaşlı birkaç kişi dönüp bakıyordu, sonra sohbetlerine devam ediyorlardı. Bir seferinde gol pozisyonu oldu kendimi kaybettim: “Ulan bir kere de vur şu topa be, bir kere olsun vur!” Kafası puşili birkaç ihtiyar gene dönüp bana baktılar ama öyle sakindiler ki, sessizce uzun ağızlıklı sigaralarını tüttürmeye devam ettiler. Sanki ağızlarından duman değil de kocaman sessizlik üflüyorlardı. Ettiğim bütün küfürler onların üflediği sessizlik tabakası altında ezilip yok oluyordu. Ben kuduz gibi debelenmeye devam ediyordum. Neyse sonunda maç bitti. Kahve dolmaya başladı. Ne oluyor demeye kalmadan bir de baktım ki kahve ağzına kadar dolmuştu. Dışarıda bile, kapı aralığından maçı ayakta seyretmeye razı olan seyirciler vardı.
Ne olduğunu geç de olsa anlamıştım tabi ama iş işten geçmişti. Şaşkınlığımdan bir türlü kalkamıyordum. Sanki doksan dakika boyunca kendi kafamda yarattığım görüntülere bağırmış gibi hissediyordum kendimi. Benden başka kimsenin görmediği görüntülere... Derken maç tekrar başladı. Bundan önceki maç boyunca ben bağırırken arada bir bana bakan ihtiyarla göz göze geldik. Sonra kahveciden ve ihtiyardan duyduğum utanç artık dayanılmaz hale geldi, üstelik; ikinci bir “şimdiki zamanı” yaşamayı kaldıracak gücüm de kalmamıştı. Sessizce yerimden kalktım. Kahveciye çay parasını uzattım ama almadı sonra da sırtıma vurup, “hadi bakalım, bu da benden olsun” dedi. Otelin yolunu tuttum. Yatağa uzandım. Ben küfür ettikçe bana bakan o puşili ihtiyarın bakışları uzun bir süre gözümün önünden gitmedi.
Kemal Çavuş
19-05-2016
Yazı: ultras/Movement Saat 16:07 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Futbolun Edebiyatı, KaralamacA, MakalE
22 Temmuz 2016 Cuma
Türkiye Futbol Fanzinleri Sergisi
Avrupa Futbol Taraftarlar Derneğinin geçtiğimiz günlerde İzmir'de düzenlediği bir dizi aktivite arasında bir de Futbol Fanzinleri Sergisi yer alıyordu. Futbola dair her türlü koleksiyonlarıyla tanınan Barış Karacasu'nun arşivinin konuk olduğu sergide bizim ultras/Movement Fanzini de görmek bizi mutlu etti. Blog yazmaya başlamadan çıkarmıştık u/M fanzini ve yazılarımızı ikinci sayıyla devam ettirmek amacındaydık ama bloga yazmak, okuyucularla interaktif iletişimde olmak daha cazip gelse gerek, bir türlü ikinci sayıyı çıkaramadık. Bu yaz blogda yer alan yazılardan bir derleme ile ikinci sayıyı çıkarma planım vardı ama yaz bitiyor, hala bu işe başlayamadık, o da "yalan" olacak gibi. Ama bir gün ikinci sayı çı-ka-cak...
Yazı: ultras/Movement Saat 00:22 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Futbol Kitapları, Futbolun Edebiyatı
20 Temmuz 2014 Pazar
Sopalı Pankart Fanzin
NEDİR BU SOPALI PANKART ?
Sopalı Manifesto
İsmi duyunca irkilebilirsiniz,''ne ulan bu sopalı'' diyebilirsiniz ama korkmaya gerek yok.Arkanıza yaslanın ve okumaya devam edin.
Sopalı Pankart/Fanzine günümüzde endüstriyel çarkta dönen futbola karşı birkaç müptezel tarafından sırtlanışmış bir davadır.Sopalı,renkleri ayırt etmeden aynı çatıda buluşturup birşeylerin hala saf,hala eski kaldığını savunanların yeridir.Sopalı,tribünlerin de endüstriyelleşmesine,rantına,karaborsasına karşı dimdik ayakta duranların yeridir.Sopalı,taraftarı sömüren kulüp mağazalarına da karşıdır.Sopalı parçalıdır,çubukludur,damalıdır ama reklamsızdır çünkü reklama gerek yoktur.
Sopalı Pankart/Fanzine;meşaledir,sistir,konfetidir,el emeği pankarttır.Sopalı bu tribünün dinazorudur.Saatlerce yol çeken,kilometrelerce çile çeken,yağmurda,çamurda,karda takımıyla şehir şehir gezendir.Sopalı puan durumuna,fikstüre hatta lige bile bakmaz.Sopalı amatördür,profesyonelleşemeyenlerdendir ve halinden de memnundur.
Sopalı Pankart/Fanzine tribündür,hayatın içinde kabuk bağlamayan yaraların dışa vurumudur.Sopalı masumiyettir,kaderdir,Beyoğlu'nda arka sokaklarda unutulmuş bir kitapçıda ki sayfaları en çok çizilmiş kitaptır,Kadıköy'de kaybedenler kulübüdür.Sopalı bizden biridir ve bizden kalmaya devam edecektir.
Sopalı her yerdedir,heryerde karşınıza çıkabilir,belki bir gün deplasman yolunda..
Yolunuz açık olsun, üç beş sayı değil üçyüz beşyüz sayı çıkarırsınız diye dilerken, ultras/Movement blog sayfaları, yazılarının da sizlere açık olduğunu belirtiriz...
1 Eylül 2013 Pazar
Futbol Kütüphanesi
Türkiye'nin ilk ve tek futbol kütüphanesi 24 Ağustos günü Trabzon'da açıldı. Ayak topunu seven, onun üzerine fikir yürütmekten hoşlanan ve futbolla alakalı yayınları okumaktan haz duyan bir grup Trabzonlu gencin başlattığı proje ile bir dükkan kiralanmış ve içine elde avuçta kaç dergi, kitap, atkı varsa getirilerek futbol temalı kütüphanenin açılışı yapılmış. Sahaflarda, kitapçılarda futbola dair ne varsa toplamaktan hoşlanan biri olarak bu çalışmayı taktir ettim ve Trabzonlu arkadaşlara ultras/Movement ve elimde bulunan diğer fanzinler ile kitaplardan yollayarak destek olmak niyetindeyim. Siz de bu çabaya katkıda bulunmak isterseniz buyurun iribat adresleri:
Trabzon Fikir ve Futbol Kültürü Derneği (Joganita) Tel numarası : 0462 321 2529
Çarşı mahallesi Çınaraltı Sokak Yavuz Selim iş merkezi Kat 1 No 75
Facebook: https://www.facebook.com/Joganita
Yazı: ultras/Movement Saat 15:17 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Futbol Kitapları, Futbolun Edebiyatı
6 Ağustos 2013 Salı
Bu Gün De Ölmedim Anne
Sıkıldım, dertlendim ,sevgilimle buluştum
Bu gün de ölmedim anne.
Kapalıydı kapılar,perdeler örtük
Silah sesleri uzakta boğuk boğuk
Bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük
Bu gün de ölmedim anne.
Üstüme bir silah doğruldu sandım
Rüzgar, beline dolandığında bir dalın
Korktum, güldüm, kendime kızdım
Bu gün de ölmedim anne.
Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir ,nereye gider?
Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar
Bu gün de ölmedim anne.
"Bu gün de ölmedim anne" şiirini Ahmet Kaya'dan bilirdik de, şairi Ahmet Erhan'ın Adana Demirspor'da sol açık olduğunu bilmezdik... Geçtiğimiz günler de Ahmet Erhan da unutulmaz sol açık Metin Kurt'un yanına göçtü bu diyardan, yaradan mekanını cennet eylesin, bu güzel insanın ardından Hürriyet'te Okan Konuralp, şöyle sıralamış duygularını:
Biz, yeni yetme üniversiteliler, şimdilerde eski şanını kaybetmiş, başka bir “şey” olmuş Büyük Ekspres’e “ONLAR” için giderdik.
Kulak misafirliğinin tüm raconlarını biliyor olmamız, sıklıkla “ONLARIN” masasına en yakın masaya oturmamızdandır. Henüz ilhamı tamamlanmamış, demine ermemiş, ermiş de görücüye çıkmamış, henüz dergiye düşmemiş, kitaba girmemiş dizelere kulak kesilişimiz boynumuzu, boyumuzu uzatmıştır.
BÜYÜK EKSPRES KUŞAĞI
Murat Koçak, seksen sonrası Ankara’nın şairliğini “Büyük Ekspres Kuşağı” olarak adlandırıyorsa, anlamlıdır, biz o kuşağın masalarının çevresini kuşatan komşularıydık, gençliğimizin övünç madalyonudur, yüreğimizde taşıyoruz, kişisel tarihimizin en güzel komşuluğudur.
Hatta bazen birer bira, bir tek rakı içme zamanını masalarında geçirmişliğimiz vardır, içkimiz bitmez de bitmezdi. Kulağımızın misafirliğe çıktığı o masaların en farklısıydı Ahmet Erhan, uzaktan hayran olduğumuz ağabeyimizdir. Haydar Ergülen, Adnan Satıcı, Akif Kurtuluş, Behçet Aysan ve ve Ahmet Erhan… Havada “Deniz.. Unutma adını” kitabından bir dize yakalayıp, gülümsemiş miyizdir?
CAMUS, AHMET ERHAN HAYRANIDIR
Albert Camus, aslında Cezayirlidir; Cezayir Üniversitesi Futbol Takımı kalecisi, “Yaşama dair ne öğrendiysem futbol sayesindedir.
Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi” der. Ahmet Erhan hayranıdır. Masasının komşuları olarak, Albert Camus’un da Paris’te bir cafede Ahmet Erhan’ın şiirlerine okuyarak kahvesini yudumladığını hayal etmişliğimiz vardır.
Camus, Ahmet Erhan hayranıdır. Fransız L’Express dergisi yazarı Albert Camus ile Büyük Ekspres Kuşağı’nın büyük şairi Ahmet Erhan arasındaki “Ekspress” akrabalığı biraz da futboldandır, hayal etmek güzeldir.
GELMİŞ GEÇMİŞ EN İYİ SOL AÇIK
Adana Demirspor’un gelmiş geçmiş en iyi “sol” açığıdır Ahmet Erhan. Bizce öyledir.
Adıyamanspor’un sağ beki tarafından kırılmıştır kaval kemiği; kaval kemiği bir sağ bek tarafından kırılmışsa, pozisyonu bizce sol açıktır.
Futbola vedası bir “sağ bek” kastıdır, ağabeyimizin. Sahaya “kocaman” bir kırık sesi yayılıyorken, yaşıtı takımdaşı Fatih Terim o sağ bekin üzerine yürümüş müdür? Bu kaval kemiği kırıklığı yakınlaştırdı biraz da şiire kendisini. İnce hassas, ağabeyimizdir, futbola devam etseydi şairliği olmazdı ama futbolu için “Şiir gibi” derlerdi, inandığımızdır.
BUGÜN DE ÖLMEDİM ANNE
Kimileri için “Çağın en güzel yüzlü Edebiyat Öğretmeni” Hiç edebiyat derslerine Ahmet Erhan’ın girdiği öğrencilerle, girmeyen öğrenciler bir olur mu? “…Üstüme bir silah doğruldu sandım/ rüzgar, beline dolandığında bir dalın/ korktum, güldüm ,kendime kızdım/ bugün de ölmedim anne..” dizelerine meftun genç adamlardık. “Yetmiş altı yılında, bir haziran ayazında alkolden ölünce babası, bayrağı kaptığı gibi meyhaneye koşan, o gün bu gündür camlarında buğu olan” ise Ahmet Erhan.
SON AYAKTA YATILMALIDIR
Herkes beni “Anneci” sanır, deyip Babacılığını ilan eden de Ahmet Erhan. “Babamın yaşı 51’i geçmeye çalışıyorum” demişti bir söyleşisinde, 55 yaşında ölmüştür. At yarışını severdi ağabeyimiz, son ayakta yatan kuponlarıyla da mutludur. Son ayakta yatılmalıdır bu gece ağabeyimizin şerefine… Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın. Hoşçakal…
17 Haziran 2012 Pazar
Babalar Günü
Kalecin oluyorlar çocukken
Sen sevin diye gol oluyor bütün toplar
Bir zaman sonra libero
Arkanı topluyorlar
Top geçse, adam geçmiyor...
Yeni yetmeliğinde hepsi iki yönlü orta saha
Maddi-manevi pasların en güzelini atıyorlar.
Bazen de dokuz numaralar
Öğüt niyetine doksana takıyorlar, çıkartamıyorsun...
Sonra gidiyorlar...
"10 numaralar öldü" diyorlar ya şimdi
Belki de ondan işte...
Yazı: ultras/Movement Saat 15:43 1 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Futbolun Edebiyatı, Genel, Şiir




































