Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ocak 2018 Çarşamba
Futbol Kitabı Dağıtacağız...
Blogun çıkış noktasıydı ultras/Movement fanzin. İlk sayıyı çıkarmıştık, hatta onun da hikayesi vardı, yardım amaçlı satmış, durumu olmayan çocukları Anıtkabir'e götürmüştük toplanan fanzin parasıyla. Elimde kendimce "futbolun edebiyatına" dair yazmış olduğum yazılar vardı, ultras/Movement fanzinin ikinci sayısı için derleme yaparken, fanzinle ilgili gelişmeleri duyururum diye ultras/Movement blogu açmıştım da blog 11 yıldır devam ediyor, fanzinin ikinci sayısı çıkamadı maalesef. Neyse, konuya dönelim eski defterleri karıştırmadan, önce okuduk, sonra yazmaya meraklandık. Hakan Dilek okuduk, Tanıl Bora okuduk, Bülent Timurlenk'in Tribün Dergi'deki yazılarını okuduk, Eduardo Galeano okuduk, Nick Hornby okuduk... O yıllar hem futbol kitapları çok azdı, sadece dört yılda bir Dünya Kupası olduğu sene hatırlanırdı kitapçılar tarafından, hem de öğrenci olunca parayı tasarruflu kullanmak zorunda kalıyorduk. Hatırlıyorum da Tüyap Kitap Fuarı başlamadan bir kaç ay evvel "kemer sıkma" politikası güder, para biriktirir ve fuarda futbola dair bulduğum tüm yayınları yazar-yayınevi seçmeden son parama kadar alırdım... Şimdi geriye dönüp bakıyorum da hatırı sayılır bir futbol edebiyatı külliyatı oluştu evimde... Bunları niye mi yazıyorum, geçen gün idefix'ten sene sonu kampanyaları dolayısıyla yapmış oldukları indirimlerden 10'a yakın futbol kitabı alınca, üniversitede zar zor kitap aldığım günleri hatırladım ve blog üzerinden sosyal sorumluluk projesi yapmaya karar verdim. Aslında buna benzer çalışma için yayınevlerine yazmıştım sponsorluk yapmaları adına ama geri dönüş olmadı maalesef... ultras/Movement blogu kurduğumdan beri ara ara google reklam teklifleri geliyordu da, oralı bile olmuyordum, ama şimdi dedim ki blogun kenarına ve postlar arasına reklam alsam ve buradan gelecek gelirle kitap alıp, takipçilerime dağıtsam nasıl olur? Tabii, bu işe giriştim, google ne verecek ne vermeyecek hiç bir fikrim yok lakin başladık işte, en azından üç-beş ayda bir kitap ücreti toplarız diye düşünüyorum...
Sizden ricam, birlikte kazanalım, birlikte harcayalım... Blogu okumaya girdiğinizde, sağdaki reklamlara tıklarsanız, kitap kampanyamıza sizin de katkınız olur.
Okuyalım, okutalım... Futbol edebiyatı okuyalım...
15 Mayıs 2012 Salı
Sultanı Öldürmek / Ahmet Ümit
Beklenen kitap sonunda çıktı... “Kavim” ve son olarak “İstanbul Hatırası”
kitaplarıyla Ahmet Ümit çıtayı o kadar yukarı çekti ki, bundan sonraki eserlerinin
kapakları ister istemez aşırı beklentilerle açılacak. Allah ustaya kolaylık versin ne
diyelim.
İsmi romanın
konusuna uyacak şekilde özenle seçilmiş ve kitabın ileriki bölümlerinde adı
geçtikçe gülümsememe neden olan kahramanımız Müştak Serhazin psikojenik füg hastası.
Yani, çok ender de olsa bazı anlarda hayatındaki kontak kapanıyor ve tekrar
açıldığında yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyor. Çok ilginçtir ki, bu kitaba
başlamadan önce okuduğum “Paranoya” kitabının ana karakteri de aynı hastalığa
sahipti ve yine buradakine benzer şekilde kendi kendine bir cinayeti işleyip
işlemediğini sorguluyordu.
Romanda, Müştak 21 yıldır görüşmediği eski aşkı
Nüzhet’ten bir gün telefon alıyor ve akşam yemeğine davet ediliyor. Sonrasında kontak
kapanıyor ve açıldığında Müştak, Nüzhet’in apartmanının önünde ve yukarıda
boğazına Fatih Sultan Mehmet tuğrası işlenmiş bir mektup açacağı saplanarak öldürülmüş
Nüzhet, akıllarda olaya cuk diye oturan büyük ustanın enfes cümlesi: "Biri, sizi cinayet
işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira
olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi, bizzat
kendinizseniz, ne yaparsınız?"
Cinayet
silahından da anlaşılacağı üzere okuyucuyu her zamanki gibi tarihi olaylarla birlikte
hareket edecek bir polisiye bekliyor. Başta söylediğim gibi romandan
beklentiler o kadar yüksek ki, ilk yarı bu beklentilerin altında kalıyor.
Ahmet Ümit her kitabında aralarda durup yaşananlar üzerinde değerlendirme yaparak zanlıları tek tek analiz etmeyi seven bir yazar. Ama bu
romanda bu özelliğini abartmış gibi. Her iki bölümde bir, bak bu bunları yaptı
katil olabilir ama bunları da yapmadı aslında olmayabilir diye açıklama yapmak
bir süre sonra o bölümlerin okunmadan atlanmasına neden oluyor. Sonuçta okuyucu
da gelişmeleri takip ediyor ve aynı yorumları yapabilir; bu kadar sık ve uzun paragraflarla durum
değerlendirmesi yapılması tempoyu başlarda çok düşürdü.
Bir diğer tempoyu
düşüren öğe de tarihsel ayrıntılara fazla girilmesi. Elbette ki Ahmet Ümit’in
yaptığı araştırmalara olağanüstü saygılıyız. Hele ki kitabın sonundaki kaynakların
sadece ismini bile okurken insan yoruluyorken onları tek tek okuyan Ahmet Ümit’e
söz söylemek haddimiz değildir; velhasıl araştırdıklarını okuyucuyla paylaşma
hevesiyle çok fazla bilgi paylaşımına girmesi romanı biraz ana konudan
çıkardı.
Amma velakin, ne zaman ki
255.sayfadan başlayan İstanbul’un fethinin anlatıldığı kısma geliyoruz,
anlıyoruz ki kitap asıl şimdi başlıyor. Öğrenim hayatımızda hepimiz İstanbul’un
fethini çok defa okumuşuzdur ama emin olun ki hiçbirisi burada anlatılan
kadar harika olamaz. Fetih öncesi hazırlıklar, halkların ruh halleri, fethin
denizdeki ve karadaki savaşları, fetih sırasındaki halkların ve orduların durumları, hem
kazanan hem kaybeden tarafın her hareketi incelenerek nedenleriyle birlikte ele
alınarak müthiş bir şekilde anlatılmış. Öğrencilere tavsiyem okuldaki kitaplarından
ayrı olarak fethi bir de buradan okumaları.
100 sayfayı aşan
fetih bölümünün ardından olaylar hızlanmaya başlıyor. Olayın akışını yavaşlatan
öğeler göze batmayacak seviyelere düşüyor ve artık hem geçmişteki hem de günümüzdeki katilin
kim olacağını merak ederek sayfaları çevirmeye başlıyoruz.
Tarihsel bulgular ve polisiyenin yanı sıra Ahmet Ümit'in romanlarından eksik etmediği aşk teması da arada elbette atlanmamış. Müştak'ın, kendisini durduk yere terk eden sevgilisi Nüzhet'e tam 7 yıl boyunca her ay karşılıksız mektuplar yazması ve dile kolay 21 yıl sonra tam görüşecekleri günde cinayete kurban gitmesinin ardından, aslında onun da kendisine bir mektup yazdığını öğrendiği kısım boğazları düğümletecek cinstendi.
Ahmet Ümit önceki tarzlarına benzer ama farklı şekilde ele
alınmış bir eser yazmayı amaçlamış ve bunu da başarmış. Başkomiser Nevzat’ı ve
ekibini bu sefer yan rollere yerleştirmesi de bunun bir örneği denebilir. Belki tempoyu düşüren kısımlar biraz azaltılıp, finali de tarihsel olaylara uyacak bir şekle getirebilse biraz daha şık olabilirdi. Ama dediğim gibi, Ahmet Ümit bize bu zamana kadar o kadar doyurucu eserler sundu ki, her seferinde daha fazla ister olduk.
İstanbul Hatırası
gezisinin tadı damağımızda kalmışken, bu romanın da gezisinin yapılacak olması,
hele ki böylesine bir fetih anlatımının ardından beni oldukça heyecanlandırdı.
Katılmak isteyenler ayrıntılara buradan ulaşabilirler.
Kitabın bomba kısmı: Başarıya aç, suçluluk duygusuyla kıvranan bu ezik milletin elinden, bunu da almaya kalkışmayın.
Etiket fiyatı: 20 TL
Toplam sayfa: 511İlk baskı: Nisan 2012
Not: 7/10
Tanıtım filmi:
5 Mart 2012 Pazartesi
Zaman Çarkı / Ken Grimwood
"Sil Baştan" ve "Kayboluş" romanlarının tutmasından sonra Ken Grimwood’un bir kitabı daha Türkçe’ye çevrilmiş oldu, darısı kalan 3 kitabına. Bu kitap da diğerleri gibi fantastik bir kurgu üzerine oturtulmuş: Ölümsüzlük. Yazdığı kitaplardan bu işlere kafayı ciddi biçimde takmış olduğu anlaşılan yazar 2000li yıllarda daha uzun yaşasaydı çok daha ilginç romanlar ortaya çıkarabilirdi. Zaten 2003'te "Sil Baştan" kitabının devamını yazarken öldüğü söyleniyor.
Yaşlanmadan yıllarca yaşamak. İlk düşünüldüğünde herkesin tereddütsüz kabul edeceği bir teklif. Ama uzun vadede düşünüldüğünde o kadar da cazip mi acaba? Sen aynı kalırken sevdiklerin teker teker yaşlanıyor ve ölüyor, dünya değişiyor, krizler, buhranlar gelip geçiyor. Kaçınılmaz sondan kaçış olmadığı için birini sevmek artık ızdıraba dönüşüyor. Dahası insanlara bunun sebebini açıklamanız imkansız hale geliyor ve dolayısıyla kaçak hayatı yaşamak zorunda kalıyorsunuz.
Kitap, 20.yy Amerika’sında ve 17.yy Fransa’sında geçen, başta farklı görünen iki öyküyü bölüm geçişlerinde anlatarak başlıyor. 17.yüzyılda geçen hikayede doğan ana karakterimiz hiç yaşlanmadan günümüze doğru yaklaşıyor. 1980’lerde tanıştığı genetik profesörüne gönüllü denek olarak başvurarak bu işin sebebini bulmaya çalışıyor. Ama ölümsüzlük iyiye olduğu kadar kötülüğe de kullanılabilecek tehlikeli bir silah olduğundan, işler kontrolden çıkıyor ve kaosa yol açıyor.
Yazar, yine kendine has ilginç bir konuyu önceki kitaplarındakine benzer akıcılıkta işlemiş. Konu çok derin ve mantıklı bir açıklama getirilmesi zor bir konu olduğundan, kitabın sonu yine havada kalmış. En son Elise ismini alan ölümsüz karakterimiz, 3 asır boyunca yaşayarak günümüze gelirken o çağlarda gelişen tarihi olaylar hikayeyi daha renklendirecek şekilde anlatılabilirdi, ki Elise saraydan gelme birisi olduğu için ortam da buna müsaitti.
Bu kitabı okurken The Man from Earth filmi aklıma geldi. Kitaptan muhtemelen esinlenilerek yapılan bu filmde, ana karakter kitaptakinden daha uzun süre ölümsüz hayat sürmüş ve tarihi olaylara daha güzel göndermeler yapılmıştı, izlenmesi tavsiye edilir.
Genel olarak baktığımızda yazarın tarzını koruduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Fantastik bir konu, basit ve yalın bir anlatım ve tam olarak bağlanamayan bir son. Bu konuları, günümüzden 30 sene öncenin bakışıyla ele aldığı için her türlü saygıyı hakkeden eserler olarak görüyorum. Başka bir kitabı dilimize çevrildiğinde de kesinlikle bu sefer ne çılgınlık yaptığını merak edip alacağımdır.
Kitabın bomba kısmı: - Ölümsüzlükten bahsediyoruz diyelim. (...) Ve de doğum kontrolu hapı kadar kolay bir yöntemle herkese sunulmasının mümkün olduğunu varsayalım.
- Eğer böyle bir şeyi henüz üretilmeden basarsan bedeli çok ağır olur. Sokaklarda ayaklanmalar, örnek alabilmek için labaratuarı silahlarla basanlar filan(...) Gençler, işsizler kalıcı istihdamı tehdit olarak göreceklerdir. Yine ayaklanmalar. Bombalamalar.(...) Amaçları ilacı düşmanlarına vermemek olan diktatörlükler. Yeni doğanların sayısı azaldıkça sanat ve bilim alanında fikirler gelişmez olur.(...) umutlar tükenir. Sonra da çöküş.
Özgün adı: Elise
Etiket fiyatı: 16 TL
Toplam sayfa: 298
İlk baskı: 1979 (ABD), 2012 (TR)
Not: 6/10
20 Şubat 2011 Pazar
Kar Kokusu / Ahmet Ümit
1980 darbesi sonrası Moskova’da eğitim gören TKPli öğrenciler ile ilgili pek çok anı, biyografi, siyasi kitap yazıldı ama bu konuyla ilgili bir polisiye roman yazmayı düşünüp, yazabilecek sanırım tek yazar Ahmet Ümit’tir. Yazarlar ilk kitaplarında çoğunlukla kendi hayatlarından yola çıkarak konular belirlemeye çalışır, Ahmet Ümit ilk polisiye romanı Sis ve Gece’de olduğu gibi, 2.kitabında da yine kendi hayatında yaşadığı mekânlardan ve olaylardan bolca yararlanıyor.Moskova’da çeşitli ülkelerdeki komünist partilerin gönderdiği öğrencilerin eğitim gördüğü bir akademide Türklerin kaldığı kısımda Mehmet isimli bir öğrenci öldürülür. Yazarın cinayet sahnesini ve Mehmet’in ölüm anını mükemmel bir şekilde kaleme aldığını söylemeden geçemeyeceğim. Zaten bu olaydan olmadan önce, Türk örgütünün içinde bir köstebek olduğu bilgisini alan Sovyet istihbaratı cinayetin çözümü ile ilgili olaya müdahil olur. Kitap boyunca okuyucu bir yandan katili bulmaya çalışırken, bir yandan da dört bir yandan ülkelerini terk edip gelen yoldaşların yatılı bir okulda eğitim görürken yaşadığı olaylara ve tartıştığı fikirlere tanıklık ediyor. Bu kısımlarda, Ahmet Ümit’in diğer kitaplarında olduğu gibi riski göze alıp ara ara komünist ve Marksist ideolojinin eleştirisini cesurca yaptığını görüyoruz.
Bu roman, yazarın diğer romanlarına göre daha ağır bir anlatıma sahip. Olayın geçtiği mekânın Moskova ve zamanın da kış olması sebebiyle bazı yerlerde hikâyenin kara saplanıp ilerleyemediğini hissediyorsunuz. Roman içerisindeki kahramanların sayısının çok oluşu ve her birinin isimlerinin takma, geçmişlerinin ayrı bir hikâye oluşu okuyucunun kafasını bulandırıyor. Karakterler çok olunca kimilerinin geçmişi ayrıntılı anlatılırken, kimilerininki yüzeysel geçilmek zorunda kalınmış ve cinayet olayı kitabın devamında ister istemez belirli kişilerle sınırlandırılmış.
Kitabın polisiye kısmı, yazarın diğer kitaplarıyla kıyaslanmayacak kadar zayıf düzeyde. Hatta Ahmet Ümit’in bizi alıştırdığı kitabın sonunda ağzımızı açık bırakacak final sahneleri burada yok. Diğer taraftan, gençlerin idealleri uğruna yaşamlarını bozup dünyanın dört bir yanından, bilmedikleri bir ülkede eğitim görmeye geldiği bu dönem oldukça ilgimi çekti. Diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye’de o dönemde diktatörlük yönetimi hâkimdi ve o gençler yakalandıkları anda işkence altında hapsedilebilir ve öldürebilirdi. Bu sebeple, sözler dışında hiçbir resmi kayıtta o kişilerin o tarihlerde orada bulunduklarının belli olmaması gerçekten ayrı bir roman konusu. Tabii aradan bu kadar zaman geçtikten sonra, bütün bu mücadele sonunda, yaşananlar günümüzde nasıl bir değişim sağlamış, ne uğruna bu sıkıntılar çekilmiş diye sormadan da edemiyoruz.
Ahmet Ümit’in kitaplarını okumaya yeni başlayanlara tavsiye edebileceğim bir roman, ama 2000 sonrası yazığı kitaplarının lezzetini alanlar, bu kitapta kendilerini ateşli kumlardan soğuk Moskova gecelerine düşmüş gibi hissedecektir.
Kitabın bomba kısmı: Bir keresinde komünistlerin iktidar için değil, muhalefet için yaratılmış olduklarına kadar götürmüştü işi. Yaşanan yetmiş yıllık deneyim iktidar işinde çuvalladıklarının en açık kanıtıydı. Ama faşizme karşı direnişte, demokratik haklar için savaşımda, savaş kışkırtıcılığına karşı durmada destanlar yaratmıştı komünistler.
Etiket fiyatı: 13 TLToplam sayfa: 280
İlk baskı: 1998
Not: 5/10
13 Şubat 2011 Pazar
Kayboluş / Ken Grimwood
1970-80lerde kitaplarını yazmış olan Ken Grimwood’u, Türkiye’de geçen sene Türkçe’ye çevrilmiş olan “Sil Baştan” romanıyla tanımıştık. O kitap, ülkemizde geçen sene en çok satan 10 roman listesinden düşmeyince, yayınevi bu sefer de yazarın ilk kitabını dilimize çevirmeyi göze almış, çok da iyi yapmış. Yayınevinin yanı sıra, her iki kitapta da konuyla özdeşleşen ve yaratıcı kapak tasarımlarıyla İlknur Muştu da görevini layıkıyla yapmış. Bence orijinal hallerindeki kapakların bile önüne geçmiş.Elizabeth Austin, epilepsi (sara) krizleri geçiren bir genç kız. Bu hastalıktan kurtulmak için Prof.Garrick’in yeni bulduğu, beyne elektrot yerleştirilerek sara krizi başlarken, hastanın elindeki uyarıcı ile beyninin elektrik sistemini düzene sokmasına dayalı yöntemini denemeye razı oluyor. Profesör hazır beyni açmışken, ileriki deneyleri için de Elizabeth’in izniyle beyninin birkaç noktasına daha bu tip elektrot yerleştiriyor. İşte bu bilinmeyen elektrotlardan birisi Elizabeth’e hayatını başka bir insanın bedeninde geçirme kapısını açıyor.
Kitabın ilk kısımları Elizabeth’in ilk kriz zamanları ve ameliyat anları olmak üzere iki farklı zaman diliminde geçerken, kısa bir süre sonra bu iki zaman dilimi birleşip bu sefer de Elizabeth’in iki bedeni olarak iki farklı bölümde geçiyor.
Bu kitabını da okuduktan sonra şuna emin oldum ki, Ken Grimwood zaman ve insan psikolojisi üzerine ta o zamanlar derin düşüncelere sahip bir yazarmış. 35 sene önce yazdığı, içerisinde reenkarnasyon ve cerrahi müdahalelerle ilgili bölümler olan bir kitabı, zamanımızda da okuyabiliyorsak, yazarın zamanının çok ötesinde düşündüğünü ve hayal ettiğini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra, sara hastalığına tam erginliğe geçiş aşamasında yakalanan bir insanın yaşadığı travmaları, kendisine sosyal hayat içerisinde hep şüphe ile yaklaşılmasını, okuyucunun kendisini o karakterin yerine koyabileceği kadar güzel tasvir etmiş. Hele ki, kitabın kurgusundaki iki ana nokta olan sara krizi ile başkasının bedenine girme hadisesini bitime 100 sayfa kala o kadar akla yatacak şekilde birleştirmiş ki, bir an için gerçekten de sara krizinin sebebi bu olabilir mi diye aklımdan geçirebildi. İnsana korku hissiyatı veren elektrot 8 de ileriki sayfalarda karşımıza çıkar diye bekledim ama belki de onu tek başına başka bir hikâyede kullanmayı düşünmüştür. "Sil Baştan" kitabındaki kadar olmasa da burada da hafif erotizm içeren kısımları rahatça anlatmaktan çekinmeyerek de tarzını muhafaza etmiş.
Kendimizi zorlayıp kitapta garip duran kısımları bulmaya çalışırsak, belki Elizabeth’in saralı halini o kadar anlayışla karşılayan kocasının tedaviden sonra yaşadıklarıyla nedense çok ilgisiz görünmesi ve belki de saray soyundan gelen Philip’in geçmişini tam araştırmadan bir kadınla evlenebilmesi diyebiliriz. Ama bunlar kitabın akışını çok da rahatsız eden bölümler değil.
“Sil Baştan” romanının sonunu bağlamakta zorlanan yazar, bu sefer kitaba uyacak bir son tasarlamayı da başarmış. Hem final sahnesinde gelişme hem de kurgudaki başarıdan dolayı aslında yazarın sanki “Sil Baştan” birinci kitabıymış da, bu ikinci kitabıymış gibi duruyor. Araştırınca gördüm ki, yazar ikisinin arasında iki kitap bile yazmış. Toplam 6 kitap yazan Ken Grimwood 2003 senesinde vefat etmiş. İnternetten araştırdığım kadarıyla diğer kitapları da bunlar gibi ilgi çekici ve bu tarz tuttuğuna göre muhtemelen yakın gelecekte onlar da dilimize çevrilecektir.
Kitabın bomba kısmı: Elizabeth vericiyi kapadı. O da sarsılmış, kafası karışmıştı. Jenny’nin zihninin merkezine giriş gibi görünen bir şey bulduğunu hatırlıyordu. Sonra, ansızın, hiçbir belirti yokken, Jenny epilepsi krizine çok benzeyen bir hale girmişti.(…) Yoksa olabilir miydi? (…) Kendisi gibi biri, onun zihnini ele geçirmek için Elizabeth’le mi çatışıyordu. Fikir iğrençti, ortaçağın epilepsinin “vücuda şeytan girmesi” olduğu inancına benziyordu. Fakat o devrin insanları, acaba kısmen de olsa haklı mıydılar?
Etiket fiyatı: 18 TLOrjinal adı: Breakthrough
Toplam sayfa: 333
İlk baskı: 1976 (ABD), 2010 (TR)
Not: 9/10
25 Ocak 2011 Salı
Yenik ve Yalnız / Celil Oker
Uzun süren bir ayrılıktan sonra Celil Oker’in kaleminden soğukkanlı dedektifimiz Remzi Ünal’ın bir başka macerasına yeniden kavuştuk. Bu uzun ara, her ne kadar okuyucularını sıksa da, yazarın kitap sonu yazısında ve birçok röportajında dile getirdiği gibi, en azından yazmadığı zamanlarda bir yazarın neler hissettiğini ve yaşadığını anlamamız açısından da değişik bir deneyim oldu.Roman, yazarın eski hikâyelerinin birinde yan rolde geçen bir kadın karakterin emeklilik hazırlığı yapan Remzi Ünal’dan, kocasının işyerindeki çekmecesine bir zarf koymasını istemesiyle başlıyor. Remzi Ünal bu son işini kolaylıkla yerine getiriyor ama zarfı koyduktan 1-2 saat sonra adamın ölmesiyle işler büyüyor.
Remzi Ünal, genel dedektiflerden farklı olarak kitabın isminden de anlaşılacağı üzere, fazla derecede ezik, önüne gelenden laf yiyen, sevgilisi tarafından terk edilen, bir nevi yardımcı rollerden birindeymiş havasında. Birkaç aikido sahnesini saymazsak, genelde kahramanlarda görmeye alıştığımız karizma ve havadan da yoksun, kendi kendini bile aşağılayan farklı bir baş karakter. Diğerleri tarafından dikkate alınmayan bu tipin katili bulup işin sonunda kendini ciddiye aldırması işe ayrı bir keyif katıyor.
Kitapta ara geçiş olarak tabir edebileceğimiz bölümler sayfa doldurmak adına gereksiz uzunlukta olmuş. Örneğin, Remzi Ünal’ın kendisiyle konuştuğu kısımlar, özellikle de sigara muhabbeti fazla uzatılmış. Son zamanlarda yazılan kitapların yeni modası İstanbul’u ayrıntılarıyla, olayın bir kahramanı gibi anlatma tarzının ara ara kullanılması fena durmamış. Olayın içine biraz daha fazla şüpheli sokmak adına Serra Çolak gibi bazı karakterlerin rol alması biraz zorlama olmuş. Olayın sonuna doğru, Hülya Yaman'ın, polislerin onu evinde gözaltına almaya geldiğinde kaçmasının üzerinden o kadar az süre geçtikten sonra, rahat rahat cenazeye katılması ve herhangi bir polisin cenazeye gelme ihtimali ile orada bulunmaması, kitabın mantık dışında kalan kısmı olmuş. Son olarak da, Remzi Ünal'ın katili bulurken daha önce bir çek üzerinde gördüğü imzadan yararlanması ve okuyucunun çeki görme şansı olmadığı halde, yazarın Remzi Ünal bu çeki gördüğünde bizi o kısımdan haberdar etmemesi “kaçak güreşme” olarak adlandırdığımız okuyucuyu aldatan şaşırtma türüne giriyor. Hepsini toplayınca, yazarın aranın fazla uzamasından dolayı bir an önce kitabı basma telaşı içine düştüğünü düşünüyorum.
Tüm bunların yanında, Remzi Ünal'a alakasız sorular sordurarak, ayrıntıları umursatmayarak, onun dikkatsiz ve boş vermiş hali o kadar güzel aksettirildi ki, bir an için yazarın gerçekten katili buldurmadan hikâyeyi sonlandıracağını düşündüm. Katilin kim olduğunun yanında, Remzi Ünal'ın katili konuşmanın başından beri bilmesi de, az önceki “kaçak güreşme”yi görmezden gelirsek, ayrı bir sürpriz oldu. Bu yöntemi geliştirip yazar, bir gün katilin kim olduğunun bulunmadığı halde yine de heyecan yaratan bir polisiye roman yazarak edebiyat dünyasına farklı bir imza atabilir.
Kitabın bomba kısmı: "Remzi Ünal... Şu Hava Kuvvetleri'nden müstafi, THY'den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, MS Flight Simulator'ın yüklü olduğu bilgisayar dört ayrı kutuya dağılmış, eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal"
Etiket fiyatı: 20 TLToplam sayfa: 287
İlk baskı: Ağustos 2010
Not: 5/10
16 Ocak 2011 Pazar
Kara Kule Silahşor / Stephen King
Stephen King’in birçok romanını severek okumama rağmen Kara Kule serisine başlamaya bir türlü cesaret edememiştim. Seriye esin kaynağı olan Yüzüklerin Efendisi kitapları da aşırı fantastik unsurlar nedeniyle, okurken bana bir noktadan sonra afakanlar basmasına neden olduğu için, asıl tarzının dışına çıkarak bu dalda yazılan bir Stephen King eserinde de benzer hisleri yaşayacağımı düşünürdüm. Öte yandan, Stephen King okuyanların yorumlarına baktığımda bu seriden de benzer keyifler aldığını görmem, bir şekilde bu ön yargımı aşmamı sağladı. Lakin, ilk kitabı bitirdikten sonra 1–0 önde olanın ben olduğumu söylemem gerekiyor.Yazarın bu kitabı yazış serüveni, seriye ara vermesi, geçirdiği kaza ve neden kendini seriyi bitirmek zorunda hissetmesi ile ilgili yazdığı sunuş ve önsöz kısmı, beni hikâye kısmından daha fazla etkiledi. Stephen King, ara ara diğer kitaplarında da yazdığı, yaşadıkları ve gençlik anıları ile örnekler verdiği bu tür yazılar ile kendini sanal bir öğe olmaktan çıkararak okurla samimiyet kurmayı başarıyor.
Bu güzel sohbetten sonra hikâyemiz isminin sonradan Roland olduğunu öğrendiğimiz silahşorun, çölde bir Siyahlı Adam'ı aradığı sahne ile başlıyor. Roland’ın, çölde bulduğu bir kulübenin sahibi olan delikanlıya anlattığı Tull adlı kasabada yaşadıkları ve tüm kasabayı silahtan geçirmek zorunda kaldığı bölüm kitabın en hareketli ve etkileyici kısmıydı.
Roland, çölde ilerlerken bu sefer bir bina içerisine oraya nasıl geldiğini hatırlamayan Jake isimli bir çocukla karşılaşıyor. Buradaki muhabbetlerden, anlatılan zamanın günümüz zamanlarında yaşanan büyük bir felaketten sonraki bir zaman dilimi, mekânın da Amerika olduğu sonucuna gidiyoruz. Ara ara Roland’ın çocukluk zamanlarının anlatıldığı kısımlardan da Kara Kule denilen bir yapıyı aradığı çıkarıyoruz. Bu sefer Siyahlı Adam'ın peşine çocukla birlikte gitmeye başlıyorlar. İşte bu kısımdan sonra beni yine afakanlar basmaya başladı. Diğer okurlar ne düşünür bilemem ama bir yağmurun yağmasının üç sayfa boyunca betimlendiği, beş sayfa sürekli çöldeki ortamın anlatıldığı, herhangi bir olayın olmadığı yazılar kesinlikle bana göre değil. Romanın türü de fantastik olunca, hiçbir abartı mantıksız olarak değerlendirilemiyor doğal olarak ve yazar da bu hakkını bolca kullanıyor.
Gel zaman git zaman derken Siyahlı Adam sonunda karşılarına çıkıyor. Bu karşılaşma anında Siyahlı Adam ile yaptığı pazarlık sonucunda Roland çocuğu satışa getirip terk ediyor ve Siyahlı Adamla tek başına görüşmeye başlıyor. Bu görüşme de tahmin edeceğiniz gibi bolca fantastik terim içeren, yavaş tempoda giden bir bölüm. Siyahlı Adam, kılık değiştirebilen büyücü türü bir şey olduğunu anlattıktan sonra kule ile ilgili bazı ipuçları veriyor ve ilk kitap bitiyor.
İlk kitap serinin en ince kitabı olarak bu durumdaysa, kitaplar kalınlaştıkça bir yağmurun yağması kaç sayfada anlatılır acaba diye endişe ediyorum. Fakat genel yorumlar bu kitabın başlangıç kitabı olmasından dolayı yavaş gittiği, diğerlerinin daha ilgi çekici olduğu yönünde. Seriye devam edebilecek miyim henüz bilmiyorum ama bir süre, daha günümüze özgü şeyler okuyup kafayı toparlamaya ihtiyacım olduğu kesin.
Kitabın bomba kısmı: Kara Kule’nin ilk dört öyküsünü yazma ve yayınlatma dönemleri arasındaki uzun duraklamalarımda (…) bir mektup daha geldi: “82 yaşında bir büyükanneyim. Seni dertlerimde üzmek istemem! AMA! Bugünlerde pek hastayım (…) Lütfen, lütfen” diyerek öykünün nasıl sonuçlanacağını kendisine özel olarak bildirmemi istiyordu. (…) Bu iki okuruma istediklerini (Roland’ın sonraki serüvenlerinin özetini) becerebilsem hemen verirdim. Ama ne yazıktır veremedim. Silahşor ve arkadaşlarının başına gelenlerin ne yolda gelişeceğine ilişkin o günlerde hiçbir fikrim yoktu. Bunu öğrenebilmek için yazmak zorundaydım.
Etiket fiyatı: 15 TLOrjinal adı: The Dark Tower The Gunslinger
Toplam sayfa: 271
İlk baskı: 1982 (ABD), 1993 (TR)
Not: 5/10
6 Ocak 2011 Perşembe
Son 18 Saniye / George D.Shuman
Sherry Moore ölülerin eline dokunarak, o kişilerin hayatlarındaki son 18 saniyeyi görebilme yeteneğine sahip kör ve oldukça çekici bir kadın. Bir roman yazmak için ne kadar müthiş bir çıkış noktası. Bunu nasıl yaptığıyla ilgili bilimsel bir açıklama gerekirse; insan beyninin ön korteksi insanın o an içinde düşündüğü anıları kaydeden, 18 saniyelik veri kapasitesine sahip bir organizmadır diye mantıklı bir gerekçe sunabiliriz. Neden sadece ölüler diye sorulursa da; canlı bir sinir sisteminin dış uyarılara kendini kapattığını ama ölü durumda gücü kesilmiş kablo bağlantısı şeklinde durduğunu yazarsak her şey dört dörtlük yerine oturur. Buraya kadarki doğru veya yanlış ama akla yatan unsurların üstüne, arka kapakta Stephen King’in övgüsünü de okuyunca bir gazla kitaba sarılıyorsunuz ve sayfaları çevirdikçe hayal kırıklıkları yaşaya yaşaya bitiriyorsunuz.Böyle bir fikri Adam Fawler yakaladığında Olasılıksız, Trevanian yakaladığında Şibumi, Stephen King yakaladığında Medyum gibi yapıtlar ortaya çıkarken, bu ilham ilk kitabını yazmakta olan emekli bir narkotikçiye nasip olunca ne yazık ki harap olup gitmiş. Bir insanın hayatının son 18 saniyesini film şeridi gibi görmekten yola çıkarak; insan doğası, psikolojisi ve ölümün doğallığı ile ilgili çok çarpıcı tespitler okumayı beklemiştim ama yazar nedense bu fikri basit bir polisiye türün içinde kullanmayı tercih etmiş.
45 bölümden oluşan kitabın ilk bölümü Sherry’nin yeteneğini kullanarak çözdüğü bir olay ile başlıyor. Kitabın ortalarındaki bir bölüm hariç, Sherry’nin şovunu okuyabildiğiniz adamakıllı tek yer burası. Bu kısımdan sonra romana her polisiye romanda görebileceğimiz türde bir polis, bir katil ve kafa karıştırıcı bir takım karakterler dâhil oluyor. Tribündeki seyirci olarak, sahadaki yıldızın yeteneklerini izlemek istiyorsunuz ama ne hikmetse pas bir türlü ona atılmıyor. Bizim Sherry’i başrolde göreceğinizi umarken, olay klasik hırsız-polis işine dönüyor ve yetenekli karakterimiz yan rollerde pısmış şekilde duruveriyor.
Sherry’i bir kenara bırakıp diğer öğelere bakar isek; hikâyedeki katil, zekâsını kullanıp cinayetler planlayan farklı bir tip değil, polisin de kadın olması dışında ilginç bir özelliği yok. Üstüne üstlük, yazar katilin kim olduğunu zaten kitap boyunca afişe ederek, polisiye romanlarda katili bulma güdüsüyle oluşturabileceği heyecanı da kendiliğinden yok ediyor. Diğer tarafta hakkında fiziki ve felsefi kavramlar okumak istediğimiz Sherry, evli bir kanun adamıyla içten içe bir aşk yaşayan fettan bir ev hanımı karakterine bürünüyor. Bir an geliyor – ne alakaysa - Sherry’nin tekmesinin de meşhur olduğunu anlıyoruz. Hatta o kadar meşhur ki, bir sahnede Kelly adlı kadın polisimiz, Sherry’i fazla tanımamasına rağmen bu tekmesini kullanarak bir plan yapıyor. Bu arada, kadın polisimizin de ayrıldığı eşine karşı duyduğu özlem sık sık konuyla alakası olmayan cümlelerle yer kaplıyor, ki eşini kitap boyunca bir kez bile göremiyoruz.
Romanın sonunda ne olacağı ile ilgili merak unsuru o kadar düşük seviyede tutuluyor ki, son 2-3 sayfada açıklanan normal bir kitapta etki bırakmayacak, ufak çaplı sürprizlere heyecanlanmak zorunda kalıyoruz. Kitabın devam serileri de yazılmış. Genel olarak bu kitaptan daha vasat olduğuyla ilgili eleştiriler duysam da; sırf karakterin ve fikrin özgünlüğüne kanıp, kendimi tutamayarak okuyacağımdır.
Kitabın bomba kısmı: Sherry Moore: “Bana son armağanın ne olduğunu biliyor musun? Kendi erişkin yüzümü senin gözlerinden ilk kez gördüğümü biliyor musun?”
Etiket fiyatı: 19 TLOrjinal adı: Seconds 18
Toplam sayfa: 318
İlk baskı: Mart 2006 (ABD), Ocak 2009 (TR)
Not: 5/10
21 Aralık 2010 Salı
Gereği Düşünüldü / Cihat T.
Edebiyat dünyasında klişe olmuş Türk yazarlardan polisiye yazan çıkmıyor sözünü tarihe gömmek istercesine son dönemde bolca yerli polisiye yazarlar ortaya çıkmaya başladı. Bununla birlikte her ne kadar gerçek hayatta fazla göremesek de, toplumsal mesaj kaygısı taşıyan yerli seri katil sayısında da artış yaşandı.Kitapların çevirmen satırını da okuyanların hatırlayacağı üzere, Cihat Taşçıoğlu aslında çok sayıda romanı Türkçeye kazandırmış bir çevirmen. Bu kadar romanı kelime kelime çevirecek kadar ayrıntılı okuduktan sonra, bir deneme de kendisi yapmaya karar vermiş anlaşılan. Kitap genel olarak Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası kitabının birkaç derece basitleştirilmiş hali gibi duruyor. Bu kitap ondan daha önce basıldığı için oradan esinlendiğini kesinlikle kastetmiyorum ama İstanbul’un kültürü ve tarihine hafif değinerek ve benzer mesajı vermeye çalışarak diğer kitapla aynı düşüncede hareket edilmiş. Lakin, kurgu süresince fazla sonuç odaklı gidilmesinden ve bazı sebep-sonuç ilişkilerinin yapmacık durmasından dolayı okuyucuya acele yazılmış izlenimi veriyor.
Yazar kitapta iki konuda kendine özgü bir yöntem izlemiş. Birincisi, soruşturmayı çözmede genellikle tecrübeli ve az buçuk yapılı polisler kullanılırken, burada silahını taşırken zorlanan, minyon yapısına rağmen pedalına ancak yetiştiği koskoca Mercedes’i kullanmaktan çekinmeyen, ağzından küfür eksik olmayan ilginç bir Oya Tan portresi çizmiş. İkinci olarak da, çoğu yazar olayın sırrını aydınlatmak için katili son 20–30 sayfada bülbül gibi konuştururken, Cihat T. bu konuşmayı ilk sayfadan son sayfaya kadar aralara yedirerek oluşturmuş, ki böylece diğer bayağı yönteme göre sürprizi en sonda açıklamak yerine roman içerisine dağıtmış.
Bunların dışında, çöp toplayıcısı Gürgen karakteri de gerçekten özgün bir tipti. Ama ne yazık ki bu güzel fikir kitabın sonuna doğru tam işlenemediği için biraz havada kaldı; biraz daha geçmişiyle mevcut olay arasında bir bağ veya kitap sonunda onun da içinde olduğu bir sürpriz aradı gözlerim. Yazık olmuş bu güzel düşünceye.
Roman içerisinde inşaat malzemeleri ve tekniklerini anlatırken meslekten birinin ağzından çıktığı belli olan tabirlerin kullanılmasından yazarın mimar olduğu kendini hissettiriyor. Yazar, taktik olarak kitabın sonuna kadar ipuçlarını minimum seviyede tutmaya çalışmış ama sona geldiğimizde olayın bir şekilde bağlanması gerektiği için bu sefer de ipuçları çok kolay çözülür olup, kitabın sonu biraz oldubittiye gelince klasik polisiye roman tarzının dışına çıkamamış.
Kitabın bomba kısmı: Tasarımlarımız var olduğu farz edilen bir altyapı üstüne kurulur; bunun kusurlu olması bizim meselemiz değildir; tasarım aşamasında altyapının tam ve eksiksiz olduğunu varsayarız. Banyonun muhteşem olması, ama kullanıldığında kanalizasyonun yetersizliği nedeniyle tuvaletin taşması bizim sorunumuz değildir.
Bu size ülkenin geldiği durumla ilgili bir şeyler çağrıştırdı mı?Etiket fiyatı: 15 TL
Toplam sayfa: 320
İlk baskı: Şubat 2008
Not: 6/10
16 Aralık 2010 Perşembe
Oyunbozan / Matthew Klein
Daha ilk sayfada anlatılan, bir dakika önce üçkâğıtçı rolünde olan kişinin bir dakika sonra dolandırılan durumuna geldiği muzip hikâye ile kitabın eğlenceli geçeceğini hissedebiliyorsunuz. Eski üçkâğıtçı, ama artık namuslu bir hayat yaşamaya karar vererek, bizim tabirle tövbe etmiş kahramanımız Kip Largo’nun, elinde olmayan koşullar sebebiyle son bir kez dolandırıcılık yapmak zorunda kalmasıyla Ocean’s Eleven tarzı olaylar başlıyor.Kitapta devam eden ana konunun aralarında yazar, eskilerden bilindik üçkâğıt hikâyelerini anlatıp, mevcut kurgudaki benzerliklerini ortaya koyarak romana ayrı bir tat katıyor. Bu hikâyelerin bazıları biraz fazla Amerikanvari gelse de, telgraf ve köpek numaraları gerçekten hoştu. Kip Largo’nun roman boyunca sergilediği soğukkanlı tavır, ekibindekilere bile tam olarak güvenmemesi ve en zor anlarda dahi verecek cevabı olması ona tam bir profesyonel üçkâğıtçı imajını veriyor. Bu kadar kişiyi tezgâha getirirken, fırsatı olmasına rağmen yaşlı ev sahibine aynı marifetlerini uygulamayarak, mazlumun yanında güçlünün karşısında mesajını da hafiften alıyoruz. Roman sırasında işler karşı tarafın tepkileriyle o kadar çok yön değiştiriyor ki; nasıl polisiye romanlarda katili her bölümde başkası sanıp, sonuna kadar merakla okursunuz, burada da asıl dolandırılan kişinin kim olduğunu bir türlü çözemiyor, sayfaları çevirip işin aslını bir an önce anlamak istiyorsunuz.
Kitap, genel itibariyle kolay ve fazla kafanızı yormayacak şekilde giderken, son 30 sayfada olaylar çözümlenirken biraz soru işaretleri bırakabiliyor. Örneğin, ben hala profesörün Rus mafyalarla başının belaya girmesinin tesadüf mü yoksa tezgâhın parçası mı olduğunu çözemedim. Yine de akışa uygun bir şekilde, okuyucuyu da şaşırtacak bir final geldikten sonra yazar hızını alamayıp bir final daha patlatıyor.
Yazar, dolandırıcılık üzerine hem kısa hikâyeler yazıp, hem bir ana kurgu oluşturup , hem de büyük bir dolandırıcılık tezgâhı için neler gerektiğini ders niteliğinde anlatarak gerçekten değişik bir stil denemiş. Bunları bir araya getirirken akışı bozmamış ve okuyucuyu da benzer şeyleri tekrarlayarak sıkmamış. Kurgu içerisinde kullandığı bilgisayar ve borsaya ait terimleri de üzerinde araştırıp yazdığı belli oluyor. Bunun, yazarın ilk kitabı olduğunu düşündüğümüzde, bize kendisini tebrik etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor.
Kitabın bomba kısmı: Dolandırılabilmesi, bir insanın aptal olduğu anlamına gelmemelidir.
Etiket fiyatı: 19 TLOrjinal adı: Con Ed
Toplam sayfa: 312
Not: 8/10
5 Aralık 2010 Pazar
Sis ve Gece / Ahmet Ümit
Ahmet Ümit’in 1996’da yazdığı ilk polisiye romanı olması nedeniyle, yazarın bu kitabına o günden bu güne gelişimini takip etmemizi sağlayan çıraklık eseri diyebiliriz. Ahmet Ümit’in eserlerini okumaya niyetli kişiler ilk bu kitabından başlayıp yayımlanma sırasına göre giderlerse, o kadar ayrıntılı bilgiler içeren kitaplarından sonra, sade bir polisiye hikâye barındıran bu kitabını okurken beklentilerini yüksek tutmamış olurlar.Roman, istihbarat bölümünde çalışan Sedat isimli baş karakterimizin vurulma anından sonra yaşadığı hayal dünyası ile başlıyor. Ahmet Ümit, diğer kitaplarında da konuların içerisinde karakterlerinin gördüğü rüyalara yer verirdi ama bence hiçbiri buradaki kadar yerine cuk oturmamıştı. Sedat’ın gördüğü rüyalar sadece rüya olmasının ötesinde geçmiş ile alakalı bilgiler içermesinden ve bu rüyaların ilkini uyurken değil de ölüm döşeğindeyken görmesinden dolayı işe ayrı bir mana katıyor.
Kitap temel olarak, iki çocuk babası Sedat’ın yasak aşkı olan Mine’nin kaybolması ve Sedat’ın onu bulmaya çalışırken yaşadığı çıkmazları konu alıyor. Bu arayış sırasında Sedat’ın sorguladığı insanların hayat hikâyelerinin ayrıntılarıyla anlatılması ve bunların ardından bu ayrıntıların aslında konu ile alakasının olmadığının öğrenilmesi, okuyucuyu meraklandırma amacından saparak; sayfa doldurmak için yazılmış diye düşünülmesine ve okuyucunun ilgisinin dağılmasına neden oluyor. Bunun dışında, Maria’nın kaçırılma sebebi olarak dilendiricilik ve organ hırsızlığı seçeneklerine o kadar yoğunlaşılırken, -fesatlığımdan mıdır nedir- benim aklıma ilk gelen fuhuş ihtimali üzerinde hiç durulmaması da biraz garibime gitti. Örgüt evleri baskınlarında polisin tavrının da fazla cesur bir şekilde ortaya konması, her ne kadar yazarla hemfikir olsam da kimilerini mutlaka rahatsız etmiştir.
Ahmet Ümit, şu ana kadar okuduğum tüm kitaplarında kahramanın ağzından olayları anlatmayı tercih etti. Bu yöntemle, okuyucu kahramanın yanından bir saniye bile ayrılmadan, onun ulaştığı tüm ipuçlarına eş zamanlı olarak ulaşıyor ve gizli kapaklı bir şey kalmıyor. Bu, güven vererek okunurluğu artırıyor, lakin bu yöntem nedeniyle, kitapta amcanın olaylara farklı bakış açısı daha derinden işlenemiyor. Elbette tercih yazarındır ama bir kitabını da 3.şahıs üzerinden yazmayı denerse, farklı lezzette bir şeyler ortaya çıkacağına eminim.
Bu kitabın filmi, ilk olarak Sinan Çetin tarafından çekilmesi planlanırken, çeşitli aksaklıkların ardından 2006’da Turgut Yasalar tarafından perdeye aktarılmış. Filmin müziklerinin ve çekim tekniklerinin eski tarz olması nedeniyle, ne yazık ki kitaba yakışır bir sanatsal yapıt ortaya çıkmamış. Ama her şey bir yana; Cuma karakterine İlyas Salman gibi, kitabı okurken hayal ettiğim profile tıpatıp uyan bir oyuncu bulunması takdiri hak ediyor. Ustanın ufak da olsa oynadığı sahnedeki hünerini görmek için bile film izlenebilir. Zaten, sonradan öğrendim ki bu rolle Ankara Film Festivalinde en iyi yardımcı oyuncu ödülünü almış.
Ahmet Ümit bilindiği üzere edebiyat dünyasına ilk şiir kitaplarıyla girmişti. Bu kitabında diğer kitaplarında rastlayamadığım, aşağıda da alıntı yaptığım bir şiiri de hikayeye yedirilmiş. Şiir kendi halinde zaten etkileyici iken, kurguya da uyunca daha da mükemmel hale gelmiş. Çoğu yazarın sahip olmadığı bu özelliğini diğer kitaplarında da kullanmasını dört gözle bekliyoruz.
Kitabın bomba kısmı:
Yağmurdan iki damla, kulaklarında küpe
saçlarında sarhoş ikindi esintileri
aysız gecelerin dantelleriyle örülü kirpikler
dudaklarında pembe kanatlı bir kelebek
tenin sabah güneşinde buğday rengi
gözlerinde kıvranan derin siyahi istek…
Biraz eğ başını, hafifçe gülümse, oldu.
Işık uygun, harika bir fotoğraf olacak bu;
Bir de fonda şu cüzamlı yeryüzü olmasa!
Ah, kurumuş deniz toprağındaki gümrah baca!
Ah, aç yolcuları taşıyan ekmekten tekne
Yine de seviyorum seni sakın kıpırdama!
saçlarında sarhoş ikindi esintileri
aysız gecelerin dantelleriyle örülü kirpikler
dudaklarında pembe kanatlı bir kelebek
tenin sabah güneşinde buğday rengi
gözlerinde kıvranan derin siyahi istek…
Biraz eğ başını, hafifçe gülümse, oldu.
Işık uygun, harika bir fotoğraf olacak bu;
Bir de fonda şu cüzamlı yeryüzü olmasa!
Ah, kurumuş deniz toprağındaki gümrah baca!
Ah, aç yolcuları taşıyan ekmekten tekne
Yine de seviyorum seni sakın kıpırdama!
Etiket fiyatı: 13 TL
Toplam sayfa: 265
Not: 6/10
Tanıtım filmi:
1 Aralık 2010 Çarşamba
Cep / Stephen King
Kitabı raflar arasında gördüğümde ne kadar da heyecanlanmıştım. Cep telefonu gibi son yüzyılın en yaygın icadının sebep olduğu kaos, Stephen King gibi teknolojiyle insanları korkutmasını en iyi bilen bir ustanın elinde ne de güzel işlenirdi. Çıtayı yüksek tuttuğum için mi bilemiyorum, eser ne yazık ki tam olarak beklediğim etkiyi bırakmadı bende.Stephen King romanlarının giriş kısımlarında genellikle mekânı ve karakterleri tanıtıp sonradan insanları gererken, bu sefer tasvirleri pas geçerek doğrudan maceranın içine sokuyor sizi. Biraz “The Happening” filminin başlangıcını andırsa da, kitabın en sevdiğim kısmı bu giriş bölümü oldu. Cep telefonları vasıtasıyla yayılan bilinmeyen bir frekans, cep telefonuyla konuşan herkesi etkiliyor ve insanlar kendilerini ve birbirlerini öldürmeye başlıyor, ortalık mahşer yerine dönüyor. Bu bölümde, aynı anda birçok yerde patlayan olaylar, okuyucuya o anı gerçekten yaşatırcasına başarılı şekilde anlatılıyor.
Bu etkileyici girişten sonra haklı olarak tempo biraz düşüyor. Telemanyaklar denilen cep telefonundan etkilenen grup geceleri uyudukları için, cep telefonu kullanmayan azıklıktakiler gündüzleri uyuyup gece yaşayarak bir şekilde hayatta kalmaya çabalıyor. Çoğunlukla kapalı alanlarda geçen bu bölümlerde sürekli aynı diyaloglar tekrarlanıyor, konuyu uzatmak için gereksiz açıklamalar yapılıyor.
Olay akışı, karşı tarafa yapılan bir baskınla hareketleniyor. Baskından sonraki gün telemanyakların evi sardığı sahne kitabın tavan yaptığı, en gerilimli kısmı. Ama bu noktadan sonra olaylar uzatılmanın yanında mantıksız bir hal de almaya başlayınca okuyucu sıkar hale geliyor. Bayat Amerikan filmlerinde bol bol silah çekilip kimsenin kimseyi vurmaması gibi, Hırpani Adam gibi komik bir isim takılan telemanyakların lideri, devamlı bizimkileri korkutuyor ama nedense bir zarar da vermiyor. Hani, Clay çocuğu için de endişelenmese, iki taraf arasında bir mesele kalmayacak, sanki kitap bu şekilde bitecek. Bunun yanında, sürekli 11., 19. ve 160.karayolu üzerinden yapılan uzun yer tarifleri Bostonlu olmadığımız için bize hiçbirşey ifade etmiyor ve o sayfaları atlamak zorunda kalıyoruz. Bu olaylara neden olan frekansın manası ile ilgili karakterler fikirlerini söylerken, yazarın da 11 Eylül'ün biraz fazla etkisinde kaldığını anlayabiliyoruz. Bir diğer kavrayamadığım nokta da; şehrin elektrikleri kesik olduğu halde cep telefonlarına sinyalin nasıl geldiği bir şekilde açıklanırken, bu kadar uzun süre cep telefonlarının şarjının nasıl dayandığının açıklamasına herhangi bir yerde rastlanamaması.
Çok fazla ihmalin ve tesadüfün üst üste geldiğini kabul ettiğiniz takdirde içinize sinebilecek bir sonla olaylar zinciri bağlanıyor. Akışın bu şekilde bitirilmesi bana çok klasik gelse de, bu kargaşaya sebep olan frekansın açıklama kısmı ve son sayfadaki bitiş, şahsen düşünce tarzıma uyduğu için geçer not aldı. Ama bu şekilde bir sondan çoğunluk memnun kalır mı bilemeyeceğim.
Öğrencilik yıllarımın torpillisi olan Stephen King bir kitap yazdı mı, beni alır kendi sanal dünyasına sokardı ve son sayfayı kapattıktan sonra da gerçek dünyayı sorgulamamı sağlardı. Bizi yaratıcı ölümlere, akıl dünyamızı zorlayacak kurgulara o kadar alıştırmış ki; bu sefer, normal bir seyirde giden bu kitabın kapağını göstermeseler yazarın Stephen King olduğuna asla inanamaz duruma gelmişim. İlerleyen yaşının verdiği yorgunluk diyelim ve büyük ustaya içten sevgilerimizi gönderelim.
Kitabın bomba kısmı: Yolculuklar sevenlerin kavuşmasıyla biter.Etiket fiyatı: 23 TL
Orijinal adı: Cell
Toplam sayfa: 429
Not: 5/10
Tanıtım filmi:
16 Kasım 2010 Salı
Kontratak / Şener Çelik Berkman
Amerikan tarzı hareketli sahnelerin arasına Türk tarzı siyasetin ve futbol terimlerinin yedirildiği ilginç bir roman. Kitabın kapağının çizgi roman tarzında olmasından ve kitabı fuardan "3 kitap 10 TL" kampanyasından almış olmamdan dolayı beklentimi yüksek tutmamıştım ama yazarın önsözdeki “satın almaya değer görüp okumaya zaman ayıracağınız için teşekkür ederim” sözüne cevaben, aldığım fiyatın üstüne de satın alınmaya değer görülecek bir kitap olduğunu belirtebilirim.Kitap, hiç lafı uzatmadan doğrudan Kuzey Irak’taki bir çatışma ile başlıyor ve tempoyu düşürmeden aynen devam ediyor. Genelde insan okurken tasvirlerin, durumların anlatıldığı kısımları bitirip bir an önce hareketli sahnelere geçmek ister ama bu kitapta sürekli üst seviyede süren tempo da bazen okuyucuyu yoruyor.
Konuyu özetlersek; uluslar arası bir konseyin toplantısına çağrılan Yavuz Sipahi isimli memleket sevdalısı gazetecimiz, toplantıyı gizlice kaydediyor ve evine postalıyor. Kayda erişmek isteyen güçler Yavuz Sipahi’yi öldürdükten sonra; oğlu Kemal Sipahi, üç dostunu da yanına alarak ünlü bir programın arasında korsan şekilde kaydı yayımlamaya çalışıyor. Elbette bu yayına kanalın güvenlik güçleri, özel tim ve uluslar arası konseyin adamları engel olmaya çalışıyor. Kemal Sipahi’nin üç dostundan biri terör çatışmalarına katılmış, eli iyi silah tutan Zara isimli bir kızımız ve kaydın konusu da Güneydoğuda kurulmak istenen Kürdistan olunca, malum konulara bolca değiniliyor.
Kitabın iki özelliği çok hoşuma gitti. Baskın yapılan TV katının planının çizilerek okuyucuya sunulması ve kitap boyunca bahsedilen kaydın CDsinin arka kapakta bulunması. Bu tür materyaller kitabı kâğıt üzerine basılmış kelimelerin ötesine taşıyıp, kurguyu aklımızda daha kanlı-canlı bir şekilde canlandırmamızı sağlıyor.
Öte yandan, kitapta çok sayıda mantık hatası var. İlk olarak, her dersi İngilizce verilen Boğaziçi Üniversitesinde Amerikalı bir öğretim üyesinin Türkçe ders anlatması, o okuldan biri olarak hemen gözüme battı. Bunun dışında, bu kadar güçlü bir uluslar arası konseyin, 24 dakikalık kayıt sırasında, toplantı salonundan yapılan bu gizli kamera çekimini kimin yaptığını bulamaması ve bulduktan sonra ancak o adam ülkesine döndükten sonra önlem almaya çalışması bana çok zorlama geldi. Filistinli cihat savaşçılarının niye müslüman olmayan bir lejyonerin komutuna riayet ettiklerini de anlamadım. Kitabın sonuna doğru da Zara polisler çatıya çıkmasın diye 1.kat merdiven girişine ısı sensörlü bomba koydu ve çatıya çıkıp çatıyla yangın merdivenin bağlantısını kopardı. Kitapta, burada polisler çatıya bir türlü çıkamadı ama bu durumda polisler yangın merdiveni ile 2.kata çıkıp oradan normal merdivenle çatıya çıkabilirlerdi. Mantığıma uymayan bu hata açıkçası o anda beni kitabın sürükleyiciliğinden kopardı.
Gençlerin bu kadar uğraşıp TV binasını basacaklarına, kaydı internete neden vermedikleri, her ne kadar kitap içerisinde beklenen etkiyi yaratmayacağı için tercih edilmediği anlatılsa, kafama takılmıştı. Kitabı bitirdikten sonra gerçeğe benzeyen, Amerikan aksanlı önemli birinin gizli kameraya çekilmiş havasında oluşan CDdeki videonun youtube sitesine konduğunu gördüm. İzlenen videonun etki yapmasını bırakın, kimse altına bu komplo teorisi de nedir, bu adam kimdir diye yorum bile yazmamış. O kaydı izleyenlerin %90ından fazlasının kitaptan haberi olmadığını kabul edersek, bu konuda yazara hak verdim.
Sonuç olarak, bu kitap filme çekilse fena bir şey ortaya çıkmaz ama roman olarak fazla yüzeysel durmuş. Öte yandan bundan daha basit romanlar yazıp, pohpohlanan yabancı yazarların yanında, farklı ve yaratıcı yöntemler kullanarak hoş okunur, modern bir popüler kültür eseri oluşturan Şener Çelik Berkman’ın emeği elbette ki alkışı fazlasıyla hak etmektedir.
Kitabın bomba kısmı: "Hiçbir mücadelede kafanı rakiplerinin gücüne takmayacaksın, oğlum. Sadece kendi atağınızı planlayın ve hücum edin!”
Etiket fiyatı: 22 TL
Toplam sayfa: 400
Not: 6/10
9 Kasım 2010 Salı
29.İstanbul Kitap Fuarı
- Beğendiğim çoğu yazarın söyleşilerinin ve imza günlerinin cumartesi gününe denk gelmesiyle kitap fuarı için ayırmamız gereken gün de belli olmuş oldu.
- Hiç ummadığımız bir cumartesi trafiği ile karşılaştığımız için saat 11.00’deki Cem Yılmaz söyleşisini ne yazık ki kaçırdık.
- Fuar bunaltıcı derecede kalabalıktı. Türkiye’de kitap okunmuyor diye klasik bir laf vardır, okumuyor hali bu ise okunuyor olsa nasıl bir fuar olurdu korkarak merak ediyorum. Fuarda gençleri, çocukları geçtim, pusetteki bebeği ile gelen anneler bile vardı. Bu ne sevgiymiş be!
- Kalabalığın bu şekilde insanları bunaltmasında organizasyonun da önemli rolu vardı. Yayınevlerinin stantları 5 ayrı salonda bulunmasına rağmen, bütün önemli yazarların imza günleri aynı gün aynı salona programlanmış. İmza sıraları birbirine karışacak kadar uzuyordu.
- Saat 13.15’te fuarın en şaşalı yazarı Jean Christophe Grange’nin söyleşisine katıldım ve organizasyonun bir başka hatası ile karşı karşıya kaldım. Bu kadar gösterişle getirdiğiniz bir yazarın söyleşinin, neden bu kadar küçük bir salona konduğunun nasıl bir açıklaması var acaba? İş böyle olunca merdiven boşlukları, koridorlar, millet nereyi bulduysa oraya oturdu.
- Söyleşi süresince Grange’ı biraz soğuk ve durgun gördüm. Tıka basa dolmuş böyle bir salon ve kendisine soru sorarken heyecandan ağlayan okuyucuları karşısında dahi yüzünde sıcakkanlı bir ifade göremedim, bilmiyorum belki de kültürlerin farklılığındandır.
- Söyleşide anında çeviri sistemi olmadığı, sorulan sorunun Fransızcaya çevrilmesi ve Grange’ın Fransızca verdiği cevabın tekrar Türkçeye çevrilmesi gereksiz zaman aldığı için salonda ister istemez kendi aralarında konuşmalar başladı ve salonun havası zamanla bozuldu. Bu kadar zaman kaybının yanında söyleşinin süresi de bir saatle sınırlandırılınca toplamda 6-7 soru sorulabildi.
- Söyleşiden birkaç not aktarırsak; Grange yazarlıktan önceki gazetecilik döneminde kitapta geçen cinayetlere benzer olay mahalleri incelemelerinde bulunmuş ve anlattığı her coğrafyayı görmüş. Kitapların filme aktarılması beklenen beğeniyi kazanamamasından dolayı artık filmlerin senaryolarını da kendisi yazacakmış. Yeni kitabından da birkaç ipucu aldık; bu sefer öldürülen kişi erkek olacak ve kitap diğerlerinin aksine sadece Fransa’da geçecekmiş.
- Söyleşinin ardından kitap imzalatmayı şöyle bir denedik ama yüzü aşkın kişiden oluşan bir kuyruk çoktan oluşmuştu bile, dolayısıyla saat 14.30’daki Ahmet Ümit söyleşine yöneldik.
- Grange’ın soğukluğunun üzerine geldiğinden midir bilemiyorum ama Ahmet Ümit’in neşeli bir gününde olduğunun izlemini salona girer girmez aldık. İçeri girince, Grange söyleşisinde bir soru üzerine kahramanlarına hep ayaküstü, dengesiz yemekler yedirmek zorunda kaldığını söylemişken, aynı tarz romanlar yazan Ahmet Ümit’in kahramanlarına nasıl zengin sofralar kurduğunu düşündüm ilk olarak.
- Ahmet Ümit’in söyleşisi de bir saat ile sınırlanmıştı, gerçi onun sabah da bir söyleşisi vardı ama ona katılamadığımız için yine tam doyamadan söyleşi bitti.
- Söyleşiden yine birkaç not aktarırsak; Ahmet Ümit birçok kitabı yabancı dile çevrilmesine rağmen, siyasi konulara değinmediği için geniş kitlelere ulaşmadığını bizzat Frankfurt Kitap Fuarındaki bir gazeteci ile röportajında yaşadığını anlattı. Bir şeyler yazmak isteyen okurlarının yazma ile ilgili tavsiye istemesi üzerine de “Ne olursa olsun yazın, yazın ki yazıp yazamadığınız belli olsun” diye çok şık bir cevap verdi.
- Söyleşi çıkışı Grange’ın imza sırası aynı yoğunlukta devam ediyordu. Bir daha kolay kolay bu fırsatı bulamayacağımız için 40–45 dakikalık bekleyişi göze alıp sıraya girdik. Bu kadar yoğunluk olunca aynı derbi maçları öncesi bilet kuyruklarındaki gibi herkese sadece bir kitap imzalatma hakkı veriyorlardı. Sıra bize gelince görevlinin biri ismimin yazılı olduğu bir kâğıtla, kitabımı aldı, Grange’a imzalatıp geri verdi. Ne bir göz teması ne de ufak bir samimiyet, biraz da mecburiyetten bu şekilde devam ettirildi imza sırası.
- Fuarda kitaplarda çok cazip indirimler vardı. Yayınevleri etiket fiyatları üzerinden %25'ten %50’ye varan iskontolar yapmıştı. Hele ki April Yayıncılık’ın “3 kitap 10 TL” kampanyası kaçırılmayacak cinstendi. Cüzdanı fuarda bırakıp geldik anlayacağınız.
- Dönüşte, sabahkinden daha da yoğun bir trafikle karşılaştık. Tüyap’ta eğer böyle uluslararası fuarlar yapılıyorsa artık buraya bir metro, hiç olmazsa metrobüs hattı ulaşmalı.
- Her ne kadar organizasyon aksaklıkları olsa da, genel olarak fuar keyif vericiydi. Sağa baktık Ayşe Kulin, sola baktık Cezmi Ersöz, arkaya döndük Can Dündar…Zaman darlığından ve yoğunluktan birçok düşündüğümüz şeyi de yapamadık, artık kısmet seneye…
7 Kasım 2010 Pazar
Beyoğlu Rapsodisi / Ahmet Ümit
Fonda Beyoğlu’nun olduğu 3 eski dostun hikayesi; Selim, Kenan ve Nihat. Bu sebeple, Beyoğlu ile benim işim olmaz diyorsanız fazla zevk alacağınızı zannetmiyorum. Ama eğer siz de öğrencilik yılları, iş yaşantısı, gündüzleri, geceleri, kederi, eğlencesi Beyoğlu’nda geçenlerden iseniz; sizi derinden vuracak bundan daha güzel bir hikaye bulamazsınız.
Galatasaray Lisesi’nde yatılı olarak okuyan üç arkadaş, iş yaşantılarına da Beyoğlu’nda devam eder. Kitabın konusunu her ne kadar kahramanlardan para durumu çok iyi olan Kenan’ın ölümünden sonra bir eser bırakma, dolayısıyla ölümsüz olma düşüncesi ile cinayet mahallerini konu alan uçuk bir fotoğraf sergisi kurma planıyla yaşanan gelişmeler olarak özetlesek de; okurken konuya takılmadan, bunu bir durum hikayesi olarak düşünmenizi öneririm.
Ahmet Ümit her romanında olduğu gibi burada da aktarmak istediği bilgileri okuyucuyu sıkmadan kitaba yediriyor. Afrika Han, Suriye Pasajı, Galata Mevlevihanesi, kiliseler, konsolosluklar hatta birçok kez gitmemize rağmen mazisini bilmediğimiz Çiçek Pasajı hakkında tarihi bilgiler verirken, size Baraka Bar’ın atmosferini yaşatıp, Musa Usta’da rakı-kebap yaptırıp, Rejans’da borşç çorbası tattırıp, Anti Laila gibi bir meyhanenin de olduğunu hatırlatabiliyor. Nevizade’de üç arkadaşa öyle bir çilingir sofrası kurduruyor ki; o sayfaları dönüp dönüp okutup keşke orada bir tek de ben atsaydım dedirtebiliyor. Ahmet Ümit’in çilingir sofralarındaki tasvir yeteneğini önceki romanlarından da biliyorduk ama güzel bir kadını nasıl bu kadar çekici şekilde betimleyebildiğini de öğrenmiş olduk. Katya’yı roman boyunca öyle çarpıcı kelimelerle tarif ediyor ki, okurken iç geçirmeyen erkek olmamıştır herhalde.
Bu kadar mekanının anlatıldığı bir romanda, bir Beyoğlu haritası kesinlikle kitaba konmalıydı. Çünkü mekanlar ve kahramanların bulunduğu noktalar sokak isimleri ile anlatılıyor ama bizde yabancılarda olan sokak ismiyle yol tarifi yaygın olmadığı için, okuyucu mekanı veya gidilen istikameti tam olarak algılayamayabiliyor. İlk 100 sayfadan sonra baktım olmayacak, internetten bir Beyoğlu haritasını çıktı alıp oradan takip ettim ve gerçekten de farkını hissettim.
Beyoğlu ile ilgili bilgiler ve tasvirler dışında, hayata dair birçok kavram ve olay da derinden hissettirilerek anlatılıyor. Eski dostlukların kıymeti, iş hayatında kurulan gelecek hayalleri ve hep son anda bozulan anlaşmalar, iş hayatının aile hayatında eşinizi çok sevmenize rağmen onunla tam ilgilenememe gibi yarattığı etkiler, hep gerçek hayattan bize sunulan aynalardı.
Açıkçası, kitabı Beyoğlu’nu ve hayata dair etkileyici noktaları anlatan bir durum hikayesi olarak kabul ettiğim için, son sayfalara kadar arada geçen soruşturma hikayesinin bir sonuca bağlanmasını beklemiyordum. Dolayısıyla, katilin bulunması benim için ayrı bir şok oldu. Kitabı polisiye tarz olarak düşünürsek, katilin ortaya çıkış biçimi gerçekten umulmadık bir biçimdeydi ama geriye dönüp baktığınızda polisiye tarafla ilgili mantığınıza yatmayan birkaç olay bulabiliyorsunuz.
Amacınız polisiye kitap okumak ise, Ahmet Ümit’in zaten bundan daha gizemli ve sürükleyici birçok kitabı var, onları okuyun. Ama bu kitabı polisiye olarak düşünmeden, Beyoğlu’nun sokaklarında geze geze, muhabbetlerin tadını çıkara çıkara okursanız, o zaman Beyoğlu’na gittiğinizde kesinlikle öncekilerden farklı bir Beyoğlu ile karşılaşıp, maceranın hala devam ettiğini hissederek etrafı daha dikkatli gözlerle inceleyebilirsiniz.
Kitabın bomba kısmı: "... evet kirli, eksiklikleri var, düzensiz, tehlikeli, yorgun, yaşlı... İşte tam da bu nedenle, yani tüm kötü koşullara rağmen hâlâ çekiciliğini koruyabildiği için İstanbul, yeryüzünün bütün şehirlerinden daha güzel."
Etiket fiyatı: 19 TLToplam sayfa: 385
Not: 8/10
31 Ekim 2010 Pazar
Kırılma Noktası / Barry Eisler
Kitabı almamın yegâne sebebi arka kapaktaki özetinde konunun bir kısmının İstanbul’da geçtiğinin yazması idi. Yoksa, kapakta geçen “Uluslar arası Bestseller” sözünün yazış olduğuna her türlü emindim, bu kitap uluslar arası bestseller ise diğerleri galaksiler arası bestseller olmalı.Ailevi meselelerden ötürü araları küçüklüklerinde bozulmuş Alex ve Ben isimli iki kardeş var kitabımızda. Alex, önemli bir yazılımın sahibi olan birinin avukatı iken müvekkili öldürülüyor ve kendisi bu gizli yazılımın şifreleriyle tehdit altında kalıyor. Ben, o sırada İstanbul’da gizli örgüt ajanı olarak İranlı hedeflerini haklamakla meşgul. Yazarın internet sitesinden İstanbul’u bizzat gezdiğini ve İranlıların suikastı için İstanbul’un karambola en elverişli mekanlarından biri olan Mısır Çarşısı’nın sokağında Kurukahveci Mehmet Efendi’nin önünü seçtiğini görüyoruz. Suikast sonrası, kahramanımız bir de Ankara’ya geçiyor; biraz da oradan bahsedildikten sonra tehdit altındaki kardeşi Alex’ten yardım çağrısı alıyor.
Bu iki kahramanımızdan başka Alex’in davasındaki ortağı İran asıllı avukat Sarah da macera içine giriyor. Bu yolla kitap süresince Amerikalıların İranlılara bakışı az çok inceleniyor, Ben sürekli İranlı olmasından dolayı Sarah’tan şüpheleniyor vs.vs. Türkçe'ye çevrilen yabancı kitaplarda şu Ben ismine de bir çözüm bulmaları lazım, diyaloglarda sürekli Türkçe'deki birinci şahıs zamiri olan "ben" kelimesi ile karışıyor.
Kitap, Alex ile Ben’in buluşmasına kadar hukuki ve bilişim dünyasına ait bir sürü terimle okuyucuyu boğuyor. Ben’in gelmesinden sonra biraz daha olaylar hızlanıyor, finalde de hafif sürpriz bir gelişme ile zaten fazla bir beklenti içinde olmadığınız için umduğunuz şekilde sonlanıyor.
Amerikalıların sürekli kendi değerlerini şişirip nasıl öne çıkarmaya gayret ettiklerini hayranlıkla izliyorum. Burada bile böylesine basit bir roman yazan bir yazarı “bestseller”, “hayran olunacak yazar” diye pohpohlayabilirken, biz nedense kendi değerlerimizin sürekli açığını arayarak, magazin seviyesine düşürüp basitleştiriyoruz. Sonuçta da, kendimiz de gidip cafcaflaşan diğer yıldızlara hayran olabiliyoruz.
Kitabın bomba kısmı: Bilgi özgürleşmek ister.
Etiket fiyatı: 17 TL
Orijinal adı: Fault Line
Toplam sayfa: 415
Not: 3/10
Tanıtım filmi:
23 Ekim 2010 Cumartesi
Kavim / Ahmet Ümit
Ahmet Ümit her ne kadar kitaplarında Agatha Christie’ye hafif özenerek iltifatlarını sunsa da, kendisinin yazdığı romanlar Agatha Christie’ninkilerden kat be kat farklıdır. Christie’nin romanları sayfalar boyunca katilin kim olduğuna odaklanır, Ahmet Ümit’in derdi ise katilden çok kendi bilgilerini ve araştırmalarını okura yansıtmaktır. Kurguyu bu bilgileri ulaştırmak için bir araç olarak kullanır, ama öyle yalapşap değil; harbi, hiçbir şekilde sırıtmayacak şekilde dizer ayrıntıları.
Kitapta, Anadolu’nun tarihi ve kültürü ile birlikte günümüzün ince konularına da çekinmeden giriliyor. Bir yandan belki de çoğu kişinin daha önceden hiç duymadığı Agnostizm, Nusayrilik ve Süryanilik konusunda ansiklopedik bilgiler verilirken; diğer yandan bir kişinin nasıl PKKlı ve ardından itirafçı olabileceği, iyi bir polisin ne sebeple kirli işlere bulaşabileceği, devletin de teröristinin olup olamayacağı, masum bir insanın cinayet işleyebilecek seviyeye hangi yolla gelebileceği mantıklı bir şekilde romana yediriliyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Nevzat ile Evgenia arasındaki masumane aşk ile romantizm sevenlerin de gönlü alınıyor.
Kitabın bir diğer beğendiğim özelliği de diyalogların sansürlenmeden, gerçeğe en yakın şekilde sunulması. Bu tarz, küfürlerden dolayı başlangıçta bazılarını rahatsız edebilme riski taşısa da, kendinizi o anki sahneye koyduğunuzda aslında yazarın abartısız gerçeği yazdığını anlayabiliyorsunuz. Özellikle Taksim Karakol’undaki Başkomiser Muammer ile travesti Kamelya’nın (meğerse asıl adı Abdurrahman imiş) muhabbetine ve Komiser Ali’nin öğretim görevlisi olan Cem’e söylediği “biz seni entel sanıyorduk sen mafya çıktın!” lafına çok güldüm. Bu tür şamataların yanında; Nevzat’ın kitabın sonlarına doğru Cengiz’in karısı ile yaptığı telefon konuşmasında da nutkum tutuldu.
Okurken ağzının suyunu akıtan mezelerle süslenmiş çilingir sofraları her zamanki gibi bu romanda da sıkça kuruluyor. Bu masaların birinde usul usul arkadan çalan Müzeyyen Abla’nın “Kimseye Etmem Şikayet” eserini yazının sonunda anmasak ayıp olur.
Kitabın şurası da gereksizdi, burada biraz mantık dışına çıkmış diyebileceğim şeyler arıyorum ama gerçekten bulamıyorum. Kitabı okurken hiç bitmesin de, kendi topraklarımızla ilgili bu ilgi çekici bilgilere Ahmet Ümit’in sade dilinden olabildiğince ulaşalım diyorsunuz. Öte yandan da sürekli içinizi “Katil kim?” sorusu kemirdiğinden sonuna da gelmek istiyorsunuz. Ve hiç merak etmeyin sonu yine kendine özgü, şık bir final ile bitiyor.
Kitabın bomba kısmı: Nevzat’ın Evgenia’yı düşünürken kendi kendine söylediği söz: “Boşta kalan akıl sevdiğini ararmış”
Etiket fiyatı: 20 TL
Toplam sayfa: 382
Not: 10/10
Kitap Müziği:
17 Ekim 2010 Pazar
Alaycı Kuş / Suzanne Collins
Açlık Oyunları ve Ateşi Yakalamak serilerinin sonuncusu. Ama ne sondu… Yazar ilk iki kitabı sırf bu kitabı yazabilmek için yazmış desek yalan olmaz. Baştan sona heyecan hiç dinmedi, yazar diğer kitaplarındaki gibi ilk yüz kusur sayfasını ağır tempoda giden girişlere ayırmadan, okuyucuyu sürekli merak ve gerilim atmosferine sokarak tetikte tutmayı başardı.Öncelikle 13.Mıntıkaya hasta oldum. Binalarda yapılan sığınaklarda yönetmelik gereği ne tür mecburi tesisatlar ve önlemler istendiğini meslek icabı bilirim. Askeri disiplinden taviz verilmeyen, her daim seferberlik halinde olan 13.Mıntıka'nın tamamen yerin kat kat altına, bu sığınak yönetmelikleri çerçevesinde inşa edilmiş olması beni resmen büyüledi. Bunun havalandırmasının, pis suyunun, temiz suyunun, su deposunun vs. nasıl tasarlandığını düşünüp, hayal etmek ayrı bir zevkti. Yazar da bunu hesaba kattığını Ceviz’in bombalanması sırasında Boggs’un “Havalandırma sistemine bakın. Tamamen ilkel. On Üç’teki sistemimizle alakası yok” sözleriyle belirtiyor.
Bu kitapta Peeta biraz pasifleştirilmiş ve Gale için yeteneklerini gösterme zamanı en sonunda gelmiş. Sonda Katniss’in hangisini seçtiğiyle ilgili bilgi vermeyeyim ama benim düşündüğüm kişiyi seçmediğini belirtmek istiyorum. Ya da Katniss’in en azından tek başına kalarak mutlu olması da fena olmazdı, her kadının sonu illa evinde oturup çocuk doğurmak mıdır? Gerçi kitabın sonlarına doğru yaşananları düşününce bu kadarı biraz fazla acımasızca olurdu sanırım.
Bu arada, Katniss’in damardan girerek söylediği “İdam Ağacı” şarkısını www.mockingjay.net sitesinin yaratıcısı Kimmy West müthiş seslendirmiş, aşağıda paylaşmak istedim.
Başkan Snow Açlık Oyunları’nı yaparken, arenalardan sağ çıkanların ileride kendisine karşı özel bir tim olarak geleceğini düşünmüş müdür acaba? Özel tim de harbi timdi yalnız, Beeta’nın korsan yayın becerisi, Boggs’un komutasında Leeg kardeşler, keskin nişancı Jackson, zıpkınına kurban Finnick ve elbette Gale ile Katniss’in yayları… Ekibin 3.kısımda yaşadığı çatışma harikuladeydi.
Serinin sonunun hakkı veriliyor; okuyucu, Gale mi Peeta mı geyiğini bir yana koyarsak, hiç beklemediği bir sürpriz ile karşılaşıyor. Bir an için Coin’in önerisiyle yoksa 4. bir kitap mı gelecek diye heyecana kapılsak da, Katniss ufak bir taktikle yine son mesajı veren oluyor.
Elveda Katniss; güzel bir dünyada çılgın maceralar yaşadık, okların hafızalardan silinmeyecek…
Kitabın bomba kısmı: "Bizler hafızası yetersiz ve kendi kendini yok etmek konusunda son derece hünerli, dönek yaratıklarız."
Etiket fiyatı: 20 TL
Orjinal adı: Mockingjay
Toplam sayfa: 416
Not: 10/10
Kitap müziği:
Kitabın bomba kısmı: "Bizler hafızası yetersiz ve kendi kendini yok etmek konusunda son derece hünerli, dönek yaratıklarız."
Etiket fiyatı: 20 TL
Orjinal adı: Mockingjay
Toplam sayfa: 416
Not: 10/10
Kitap müziği:
3 Ekim 2010 Pazar
Ölü Ruhlar Ormanı / Jean Christophe Grange
Ne yazık ki Grange’ın şu ana kadarki en kötü romanı. Çok monoton, ağır bir tempo, gereksiz, ileride işe yaramayacak bir sürü ayrıntı ve karakterler, Güney Amerika’da ilgi çeken birkaç tarihsel bilgi ve her zamanki gibi iğrenç bir son. Zaten genel olarak Grange, kitaplarının sonunu yazmada ciddi sıkıntı çekiyor. Bu kitabını kenara koyarsak, diğer kitaplarındaki müthiş kurgular, ipuçları ve olayların akışı, hep kahramanın abuk bir şekilde kurtulduğu, katilin gereksiz diyaloglarla işin sırrını bir çırpıda anlattığı oldu bittilerle tamamlanıyor. “Taş Meclisi” gibi heyecanla okuduğum, harika bir eserin nasıl berbat bir şekilde bittiğini hala unutamam. Fransızlara doğal mı geliyor bu tür bitişler anlayamadım gitti.Aslında yazar güzel bir fikir bulmuş. Otizm, genetik ve tarih öncesindeki cro-magnonları birleştirerek yamyam bir katilin anatomisine ulaşmayı amaçlamış. Ama işin sonunda ne otizmin bir manası kaldı ne genetik olarak farklı bir kromozom çıktı; cro-magnon muhabbeti ne alakaydı onu hiç karıştırmıyorum bile. Arka kapakta, “orman katilin içindeydi” diye çok merak uyandıracak bir cümle kurulmuş ama ne yazık ki kitapta onun da altı dolmuyor. Yani, yola çıkış biçimi güzel ama ulaşılan sonuç açıklayıcılıktan uzak ve havada kalmış. Bunda sanırım yazarın ticari heyecanlara kapılıp, apar topar kitabı satışa sunma hevesinin rolü büyük. Kitap içerisinde de o kadar çok marka geçiyor ki bunlardan da reklâm parası alınıyor herhalde diye düşünmeden de edemedim.
Kitabı bitirdikten sonra insanın kafasında o kadar çok mantıksız bölümler kalıyor ki yazmakla bitmez. Baştan kapak tasarımı zaten ofsayt, çocukları korkutmak için yapılan ucuz resimlere benziyor. Peşinden ana karakterimizin platonik aşkı geliyor; yazarın torpillisi midir, kitapta ne işe yarar? Ablasının ölümünü de hala çözemedik. Doğu Timor olayı diye bir şey vardı, sayfa sayfa anlatıldı, sonra noldu o iş? Ölen kadınların kilolu olmasına takmıştık kafayı, oradaki mesaj neydi? Katil sürekli Jeanne’yi ormana çekiyor, bir şeylerle yüzleştirmek istiyor iyi ama neden Jeanne? Hadi o çekmek istiyor Jeanne’nin işi gücü yok mu bütün servetini ve canını bu davaya adıyor? Hiçbir yetkisi olmadan nasıl bu kadar derin bilgilere ulaşabiliyor? Bu bilgilere ulaşırken o kadar bilmediği deliklere girip çıkıyor, yanında bir çakı da mı taşımaya gerek görmüyor? Katil aynı anda hem maymun tipli kıllı bir yaratık, hem ormanda kamufle olabilen bukalemun gibi bir şey, hem de bildiğimiz insan nasıl olabiliyor, mutasyona falan mı uğramış?
Ve en önemlisi; bir polisiye romanı çekici yapan cinayet delillerinin gözünüzün önünde olmasına rağmen okuyucu olarak bunu hissedip çözememenizdir. “Aaa, katil meğerse o baktığım fotoğrafta imiş, keşke daha dikkatli baksaydım” açıklaması, okuyucu fotoğrafı zaten görmediği için hiçbir şey ifade etmez ve biraz da okuyucuyu aldatmaya girer. Grange gibi ustaya pek yakışmadı.
Bu kitapta da yazar yine dünyanın bir bölgesine – Güney Amerika’ya – yaptırdığı gezi ile oranın tarihi ve coğrafyası hakkında okuyucuya ilginç bilgiler veriyor. Bu kısımda yazarın ciddi emeği belli oluyor, zaten Grange bu tip yerleri bizzat gezip, görerek ve araştırarak yazarak işini ciddiyetle yapıyor. Ama bu sefer tasvirleri yaparken, o ülkeleri biraz küçük görüyormuş gibi bir izlenime kapıldım, hatta eğer o ülkelerden birinin vatandaşı olsaydım bu beni rahatsız ederdi. Zaten tarihlerindeki faşist diktatörlük zorbalıklarını anlatarak iticilik yaratmışken, sürekli oralardaki kliması dahi olmayan odalardan, kötü kokulu varoşlardan bahsetmek ne kadar doğru oldu bilemiyorum.
Neyse, Grange da kötü yazma hakkını kullandı diye düşünerek bu kitaba fazla takılmamak en iyisi olacaktır. Son olarak, kitap içerisinde Joachim’in kafaya taktığı "Porque te vas" diye bir şarkı vardı, aşağıda onu dinlemenizi öneririm hoş bir melodisi var.
Kitabın bomba kısmı: Güney Amerika'daki darbe zamanlarında yapılan işkence ve zulümleri okuduktan sonra, katilin yamyamlığı, otizmi hepten gölgede kalıyor. Darbenin aslı oralarda yaşanmış.
Etiket fiyatı: 24 TL
Orjinal adı: La Forêt des Mânes
Toplam sayfa: 459
Not: 5/10
Tanıtım filmi:
Jeanette - Porque Te Vas .mp3
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









