Roportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2025 Cuma

Artık Asla Antrenörlük Yapmayacağım


Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi ilk hafta maçında deplasmanda Eintracht Frankfurt'a 5-1 kaybettikten sonra bazı "aklıevveler" sosyal medyada Okan Buruk hashtagleri açıp, yerine Jürgen Klopp'u getiriyorlardı(!)... Yanlış okumadınız, Liverpool'ı bırakıp, bir daha teknik adamlık yapmacağım diyen ve şu an Red Bull'un Küresel Futbol Danışmanlığını yapan Klopp'u...

Bugün The Ahtletic'i okurken, önüme Klopp ile yapılmış bir röportaj düştü, onun satır başlarını blog sayfalarına eklemek istedim...

Röportajı yapan Adam Crafton, başarılı hocaya eski takımını maçlarını hala takip edip etmediğini sormuş ve aldığı cevap: "Kesinlikle. Hayır. Liverpool’un oynadığı futboldan çok mutluydum. Bazı maçları izledim. Ama öyle ‘Oh, bugün cumartesi!’ gibi değildi. Maçların ne zaman başladığını bile bilmiyordum. Ben tamamen dışarıdaydım. Spor yaptım. Hayatın tadını çıkardık, torunlarla vakit geçirdik, tamamen normal şeyler. Tekrar çalışacağımı biliyordum. Ama aynı zamanda artık asla antrenörlük yapmak istemediğimi de biliyordum."

Son cümleye şaşıran muhabir "Bir daha asla mı?" diye sorunca şaşkınlıkla Kloop: "Şimdilik öyle düşünüyorum ama bilemezsiniz. 58 yaşındayım. 65’imde yeniden başlasam herkes, ‘Bir daha asla yapmayacağım demiştin!’ diyecek. Kusura bakmayın, o zaman %100 öyle düşünüyordum! Şu anki fikrim bu. Hiçbir şeyi özlemiyorum." diye gülerek cevaplamış...

Konuşmanın devamında Alman hoca: "Kariyerime bakarsanız, benden çok daha başarılı olanlar var" kendisinin her şeyi yaşadığını da eklemeden geri durmuyor ve kazandığı kupalar ile kaybettiklerini anlatıyor: "Çoğu insandan daha fazla Şampiyonlar Ligi finali kaybettim. Kaybetmeyi de, hayatın devam ettiğini de biliyorum. Bu tecrübeyi kendime saklamama gerek yok. Ama eskiden insanlara anlatmaya zamanım yoktu çünkü sürekli yeni maçlar geliyordu. Şimdi biri bana bir şey sorarsa, tanıdığım en açık kitap benim.”

Almanya’da RB Leipzig’in Bundesliga’nın tartışmalı 50+1 kuralını "şaibeli" bir şekilde deldiği için taraftarların protestolarının hedefi oluyor. Klopp'un, Red Bull’a geçişi kesinleşince Leipzig, Klopp’un eski kulübü Mainz’le oynadı. Mainz tribünlerinde şu pankart açıldı: “Seni sen yapan her şeyi unuttun mu?”

Peki, Jürgen Klopp bu tepkiyi nasıl karşılamış?

"Ben Almanım. Almanların Red Bull’un futboldaki rolü hakkında ne düşündüğünü biliyorum. Her departmanda Red Bull’u seviyorlar. Ama futbolda? Hayır. Peki, onlar öyle görmek istiyorsa sorun değil. Almanya dışında böyle bir tepki olmadı. Herkes istediğini düşünebilir. Ben kimseye zarar vermediğim sürece yapmak istediğimi yaparım."

Almanya'da tepki varken, Liverpool'da durumlar nasıl diye merak edenlere de :" Liverpool’da insanlar yaptığım işten fazlasıyla memnun çünkü başka bir takımı çalıştırmıyorum. " diyor Alman hoca.

Teknik direktörlüğün özel hayata etkileri sorulduğunda ise, neredeyse çeyrek asırlık antrenörlük hayatında özel hayatına çok az zaman ayırabildiğini anlatıyor: "25 yılda sadece iki düğüne gittim, biri benimkiydi, diğeri iki ay önceydi. 25 yılda sadece dört kere sinemaya gittim, hepsi son sekiz haftada. Şimdi bunu yapabilmek güzel."

Ve gülerek devam ediyor:" Artık seçme şansım var. Tatile gidebilirim. Ve zamanı ben seçiyorum. Tamam, aslında Ulla(eşi) seçiyor! Ama Premier League ya da Bundesliga karar vermiyor."

Ve röportajı sonlandırırken, her zaman eleştirdiği futbolcuların bir sezonda gereğinden fazla maç yaptıkları konusunu gündeme getiriyor: "Oyuncular olmadan bu oyun olmaz. Ama onların dinlenmesine izin vermiyoruz. Yaz tatillerinde yeni turnuvalar icat ediyoruz. Başka hiçbir iş kolunda bu kadar üst düzey insanlara böylesine yüklenmezsiniz." derken FIFA’nın 64 takımlı Dünya Kupası planları için ise "Ne söylesem mikrodalgama söylemişim gibi olacak, aynı etkiyi yaratır. Oyuncuların kimse tarafından düşünülmediği açık... Ama eğer konuşmazsanız, kesinlikle durmazlar. Benim sesim en ünlü olanıydı, artık öyle değil belki ama hâlâ konuşmak lazım."


29 Eylül 2025 Pazartesi

Galatasaray'da Olmak Büyük Bir Gurur


Galatasaray'ın yarın akşam "Ali Sami Yen'de" oynayacağı Liverpool maçı öncesi The Athletic'te Nick Miller'ın, Okan Buruk'la yapmış olduğu röportaj yayınlandı. 

Ada'da Chelsea, Manchester United ve Tottenham'ı çalıştıran Mourinho'ya İngilizlerin ilgisi malum, o sebeple Miller de yazısına Jose Mourinho'nun Türkiye Kupası maçı sonrası Okan Buruk'un burnunu sıkmasıyla başlarken Türk futbolseverlerin bildiği o hadiseyi okurlarına anlatmış ve Okan hocadan da mevzuyu dinlemiş. "Bir futbolcu gibi yere düştüm, biraz abarttım ama ondan da böyle bir şey beklemiyordum. "diye konuyu dillendirirken Okan Buruk, "Normalde maçtan sonra el sıkışırdık, ben hakemlerle el sıkışıp, galibiyeti kutlamak için diğer tarafa geçerken, o bana geldi" diye devam etmiş...

Nick Miller de bu olayı Türk futbolunun kaotikliği üzerinden ele alırken, Mourinho varsa da mevzu vardıra getirmiş...

Konuyu Fenerbahçe eski teknik direktörü Jose Mourinho'dan devam ederek "Fenerbahçe'ye geldiğinde çok konuşmaya başladı Jose, şüphesiz herkes onun ne yapmak istediğini biliyor, sadece saha içinde değil, saha dışında da oynamak istiyor ve bunun için pek çok şey denedi ama sonunda biz ondan daha iyiydik ve ona karşı şampiyon olduk. Başka bir deyişle ben ondan daha iyiydim." diyen Galatasaray teknik direktörü, Mourinho'ya karşı iki maç daha oynamak istediğini ve gittiği için üzüldüğünü belirtiyor.

"Eskisi gibi odaklanmıyor" diye devam ediyor sözlerine Okan Buruk. "Eskisi kadar futbolla ilgilenmiyor. Antrenör olarak tarzını hiç değiştirmedi. Çok önemli bir karakter, çok önemli bir karizması var ama futbol açısından her yıl kendimizi geliştirmemiz lazım. Belki de onun sorunu, kendisini teknik direktör olarak geliştirmemesi."

Röportajın devamında Nick Miller, Okan Buruk'un Galatasaray ile üç sezon boyunca kazandığı şampiyonluklar, topladığı puanlar ve kırdığı rekorlardan bahsederken, sözü yine başarılı hocaya veriyor: "Biz Galatasarayız: tüm maçları kazanmak zorundayız. Geçen yıl, iki maç kala şampiyon olmuştuk, ama o iki maçı da final gibi oynadık. Galatasaray asla ‘bitti’ demez."

Ve söz geliyor Galatasaray'ın Avrupa hedeflerine. Ligde üç sene arka arkaya şampiyon olan Galatasaray'da tabii ki dördüncü şampiyonluk hedefteki yerini korurken, 96-2000 yılları arasında lige ambargo koyup, UEFA kupasını kazanan kadronun bir topçusu olan Okan Buruk sözlerine şöyle devam ediyor: "UEFA Kupasını oyuncuyken kazanmak çok önemliydi.4 sene üst üste şampiyon olduk, sonra UEFA Kupasını kazandık. Bu sene de önümüzde aynı senaryo bulunuyor: ligde dördüncü şampiyonluğu kazanırken, Avrupa'da da bir kupa hayalimiz var."

Okan Buruk, Şampiyonlar Liginde kupa hayalinden bahsedince, Nick Miller de Galatasaray'ın Liverpool maçı sonrası Diego Simeone’nin Atletico Madrid’i ve Pep Guardiola’nın Manchester City’si gibi güçlü takımlarla maçları olacağından bahsediyor ve bunların Okan Buruk için birer test olduğundan dem vuruyor. 

En çok etkilendiği teknik adam sorusuna cevap olarak da "Her zaman sorunları çözen Guardiola" diyen Okan Buruk "Geçen yıl Mourinho'ya karşı meydan okudum ve kazandım. Normalde Galatasaray-Fenerbahçe ya da Galatasaray-Manchester City olur maçlar ama teknik direktör olarak özel bir şey başarırsam, Pep’e karşı bir şey yaptım diyebilirim" diye soruyu cevaplamaya devam eder.

Röportaj biterken, Nick Miller'in "Gelecek hedefiniz nedir ?" sorusuna Okan Buruk, öncelikle Galatasaray'da kalıp, dördüncü, hatta beşinci şampiyonluğu kazanmak cevabı verirken, bu seneki Şampiyonlar Ligi performansının hem takımı hem de kişisel hedefleri için önemli olduğunu, bir gün yurt dışına gitmek istediğini ve Premier Ligin hocalar için değerli olduğu, orada büyük bir rekabet ve meydan okumanın varlığından söz etmekte. Ve sözlerini şöyle noktalamakta:

"Ama en önemlisi Galatasaray’ın teknik direktörü olmak, Galatasaray ile kupalar kazanmak. Galatasaray altyapısına 11 yaşında girdim, şimdi 51 yaşındayım ve Galatasaray’ı çalıştırıyorum. Burada olmak büyük bir gurur. Bu benim takımım. Böyle devam edersek daha çok rekor kıracağımızı umuyorum.

30 Eylül 2022 Cuma

Albert Riera Röportajı

 


Albert Riera'nın teknik direktörlük macerasının başlangıcını hatırlayacaksınız: eski Galatasaraylı oyuncu, yeni çiçeği burnunda teknik adamın Olimpija Ljubljana'nın teknik direktörü olacağının açıklandığı basın toplantısına yirmiye yakın  maskeli taraftar baskın düzenlemiş ve İspanyol futbol adamını "yaka paça" koltuktan kaldırıp, orayı terk etmesini istemişlerdi. Green Dragons taraftar grubu üyeleri eski hocaları Robert Prosineçki'nin takımın başında daha üçüncü ayında olmasına rağmen kulüp başkanı Adam Delius'la yaşadığı tartışma sonrası görevden alınmasına öfkeliydiler. O gün Riera'yı istemeyenler, şimdi hocalarından çok memnunlar zira Olimpija on maçın dokuzunu kazandı ve Slovenya Prva Liga'da sekiz puan farkla lider.


"Çılgınca bir başlangıçtı" diyor gülerek Riera. "Kulüp yönetimi ile taraftarlar arasındaki durumun iyi olmadığını biliyordum. Liverpool ya da Manchester City İngiltere'de neyse, Olimpija Ljubljana da Slovenya'da o. Geçen sezon on takım arasında ligi üçüncü bitirdiler, yani Liverpool'un Premier Ligi orta sıralarda bitirdiğini düşünün."

"Taraftarlar hayal kırıklığına uğramış ve kulüp sahibini protesto ediyorlardı. Prosineçki'nin hoca olarak devam etmesini istiyorlardı. Hırvatistan ve Slovenya birbirlerine yakın, kardeş gibiler ve Prosineçki de orada bir efsane. Ama kulüp farklı tarz bir futbol oynamak için değişikliğe gereksinimi olduğunu düşünüyordu ve ben de o görev için hazırdım."

"O gün imza töreninde olanlardan hiç korkmadım. Tamamen benimle ilgili olmadığını biliyordum. Onlara, orada sadece futbol konuşmak için bulunduğumu belirttim. Kulüp yöneticileri taraftarlarla buluştu ve 'Birbirimizle kavga etmek yerine birlikte hareket etmemiz gerektiğini' söyledi. Ve futbolu biliyorsunuz, kazanmaya başlayınca, tüm problemler çözülüyor."

"Bazı kişiler bana şöyle diyordu 'Takım çok değişti, harika oynuyorsunuz, iyi sonuçlar alıyorsunuz, onlar senden özür dilemek zorunda', Hayır, özür dilememeleri gerekir. Takımda işler iyi gitmediğinde taraftarın mutsuz olması doğal. Özellikle Türkiye'de geçirdiğim zamanlarda böyle durumlara alıştım. İnsanların duygularını çok çabuk gösterdikleri bir ülke."

Mallorca adasında yetişen Albert Riera, İspanya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Türkiye, İtalya, Slovenya ve Rusya'da top koşturduğu dönemlerden edindiği tecrübelerini şimdi oyuncularına aktarıyor.  Tabii bu yaşantılar arasında Rafael Benitez'i eleştirdiği için Liverpool'dan yollanması, Galatasaray'da takım arkadaşı Melo ile yumruk yumruğa kavga etmesi ve maça gitmek yerine casinoya gittiği için Udinese'den kovulması da var.

"Futbolcu olmanın dünyanın en güzel işi olduğunu söylüyorum oyuncularıma sürekli" diyor Riera "Emekliliğe yaklaşan bir oyuncum olursa ona 'Oynayabildiğin kadar oynamaya çalış çünkü bıraktığın için pişman olacaksın' diyeceğim çünkü ben çok erken bıraktım ve de bunu hatırladıkça da hep pişman oldum."

"Sahada yapabildiklerin azaldıkça, motivasyonun da düşüyor. Arzun azalıyor. Yavaş yavaş "Sonraki adımım ne olacak?" diye düşünmeye başlıyorsun."

Riera, 2018 yılının Ocak ayında 35 yaşında futbola veda etti. Son takımı Sibirya'nın Tom Tomsk ekibiydi ama onlarla resmi maça çıkamadı zira finansal sıkıntılardan dolayı Tom Tomsk yönetimi onun lisansını çıkaramadı. Riera'nın eşi Yulia Sibirya'nın Omsk bölgesinden ve üç çocuğu da Rusya'da okula gidiyor.

"Futbolu bıraktıktan sonra, yeşil sahalardan bir süre uzak olmak istedim ama 20 yıl kadar profesyonel olarak top koşturduktan sonra futboldan vaz geçemiyorsun. Bir gün Rusya'da evde oturuyorduk ve eşime futbolla ilgili bir şeyler yapmam gerektiğini söyledim, şanslıydım zira bir kaç ay içinde İspanya Futbol Federasyonundan eski milli futbolcularla birlikte hocalık lisansı almam için çağrıldım."

"Xabi Alonso, Xavi Hernandez, Raul, Joan Capdevila ve Marcos Senna ile aynı gruptaydım. Doğal olarak bu teklife hayır diyemezdim. Hocalarımızdan biri Fernando Hierro'ydu. Raul ve Xavi ile aynı sınıfta olduğunuzu hayal edin. Fikirlerimizi paylaştık ve bu arkadaşlarla harika zaman geçirdik. Birbirimizden çok şey öğrendik. Harika bir tecrübeydi. Hayatımın bu yeni sayfasını açmak için bana büyük bir motivasyon oldu."

UEFA Pro Lisansını aldıktan sonra Olimpija Ljubljana'yla anlaşmadan önce Galatasaray'da Domenec Torrent'in yardımcısı olarak görev yaptı Albert Riera. "Kariyerimde çok fazla yer görmüş olmak bana kesinlikle fayda sağladı. Bir çok hocayla çalıştım ve onların her birinden alabileceğimi almaya çalıştım.  Mükemmel değilim, öyle de olmaya hiç niyetim yok ama ideallerim doğrultusunda gitmek tek arzum."

"Futbolda kazandığın maçlarla yargılanıyorsun ama İspanyol hocalar için ise kazanmak kadar bu oyunu nasıl oynadığın da önem arz ediyor. Elindeki oyuncu kadrosuna kendini adapte etmelisin. Mutfaktaki bir aşçı gibisin bir bakıma, elinde hangi malzemeler varsa, ona göre bir yemek ortaya çıkarırsın."

"Marcelo Bielsa'nın uzun zaman önce söylediği şu sözü çok seviyorum: İki tarz futbol vardır, birinde rakibin hata yapmasını beklersin, öbüründe ise karakter ortaya koyar ve rakibi hataya zorlarsın. Ben ikinci tarzı seviyorum. Ben iplerin takımımın elinde olmasını istiyorum, oyuncularımın rakipten daha üstün olduklarını hissetmelerini istiyorum. Bu benim sevdiğim oyun tarzı."

"Bana çalıştığım hocalar arasında teknik-taktik yönden en iyi menajerin kim olduğunu sorarsanız Rafa Benitez derim, en motive edici kim derseniz Luis Aragones derim, soyunma odasını en iyi kim yönetir derseniz Ernesto Valverde cevabı veririm. Futbol kariyerimde şunu öğrendim ki 25 topçunun tamamı tarafından sevilmek imkansız. Tüm oyunculara yakın davranan baba figürü olmak için zaman harcamaya gerek yok, futbolculara karşı sadece dürüst olmak yeter."

Riera'nın kariyeri futbola başladığı kulübü Mallorca ile 2003'te tarihi Copa del Rey kazanmaları sonrası yükselişe geçerken, Bordeax'da iki sene oynayıp, tekrar İspanya topraklarına Espanyol forması giymek için geri döndü. İngiliz futboluyla tanışması 2005-2006 sezonun ikinci devresi Manchester City'e kiralık olarak gitmesi ile oldu. City, Premier Lig'i 15. sırada bitirirken, Stuart Pierce yönetimindeki takımda yaşadıkları Riera için kültür şokuydu.

"Şimdi onlar canavar gibi ama o zamanlar City çok farklı bir takımdı" derken kahkaha atan Riera "İkili mücadelelerden kaçan ve hava topunda rakiple çarpışmaktan çekinen klasik bir İspanyol futbolcuydum. Daha çok oyunun taktik yönüne alışkındım."

"Stuart bana çok yardım eden harika bir insan. Benim biraz yumuşak bir çocuk olduğumu ve Premier Ligde oynamak için desteğe ihtiyacım olduğunu fark etti. İlk aylarda Premier Ligdeki hızlı oyuna alışmakta zorluk yaşadım ama zamanla City beni daha komple ve agresif bir oyuncuya dönüştürdü."

2007'deki UEFA Kupası finalinde Riera takımı Espanyol için gol atmasına rağmen takımı penaltılarda Sevilla'ya yenilmekten kurtulamadı. O sene Danimarka'ya karşı İspanyol milli takımı formasını da ilk kez sırtına geçirdi ve 16 maç boyuna ülkesi için ter döktü.

2008 yazında iki ezeli rakip Liverpool ve Everton Riera için kapıştı ve İspanyol oyuncu transferin son günü 8 milyon pound karşılığında Anfield'in yolunu tuttu.

"David Moyes'le görüşüyordum ama aynı zamanda Rafa Benitez de etrafımdakilere benim karakterim hakkında sorular soruyormuş. En sonunda benen seçim yapmak zorunda kaldım ve doğru tercihi yaptığımı da düşünüyorum. Fernando Torres, Pepe Reina ve Xabi Alanso Liverpool'a gelip, kendileriyle oynamam için bana tavsiyelerde bulundu."

Benitez'in takımı zirve yarışı yaparken Riera da 40 maçta 5 gol atarak harika bir sezon geçirdi. Buna rağmen sadece iki maç kaybetmelerine karşın, yaşadıkları çokça beraberlik onları şampiyon Manchester United'ın 4 puan gerisinde kalmasına neden oldu.

Ertesi sezon işler tamamen değişti, Alonso Real Madrid'e gitti, kulübün sahipleri olan Tom Hicks ve George Gillet'le yaşanılanlar sıkıntıları arttırdı. 2009-10 sezonunda sadece 9 kez forma şansı bulan Riera'nın da kafası hiç rahat değildi.

"Herkes bize neden geçen sezon olduğu kadar formda olmadığımızı soruyordu ve ben dürüstçe bunun sebebinin geçen sezon her şeyimizi verip çok ufak bir farkla şampiyonluğu kaybetmek olduğunu düşünüyordum. Manchester United'in bir çok maçı son dakikalarda kazandığını hatırlıyorum, bu çılgınlıktı."

"İkinci sezonumda fiziksel olarak iyi değildim, kendi formumu yakalayamadım. Kariyerimin ilk iki sakatlığını yaşadım. Diz ardı kirişimi at plasentası ile tedavi eden Sırbistan'da bir terapist olan Mariana Kovaçevic'e gittim. Yeni bir tedavi yöntemiydi ve Premier Ligden bir çok oyuncu bu tedavi için Belgrad'a gidiyordu. Ama bu tedavi bende işe yaramadı, maalesef mucizeler gerçek olamıyor ve o sakatlık hala orada duruyor."

Benitez'in gözünden düşerken ve 2010 Dünya Kupasına katılma şansının da azalmaya başladığı bir dönemde Riera, Mart 2010'da Radio Marca'ya hocasının kendisine tavırlarını eleştiren bir röportaj verdi.

"O asla oyuncuyla konuşarak var olan problemi çözmez. Oyuncularla diyalogu tamamen sıfır. Eğer fiziksel yönden bir sakatlığın yoksa ve hafta boyunca iyi idman yapmışsan ama hoca sana bir şey demiyorsa, kişisel bir sorun olduğunu düşünmekten kendini alamıyorsun" diye konuşmuştu o günlerde.

Bunları duyan Benitez öfkeden çılgına dönerken, bir daha Liverpool forması giyemeyen Riera şimdi bu çıkışından dolayı pişman ve teknik adam olduktan sonra da yaşadıkları ona oyunculara farklı bir bakış açısı sunmuşa benziyor.

"Kendi adıma tamamen bir öfke patlamasıydı ama Rafa'ya karşı bir şey değildi. Oyuncular bencildir, her zaman oynaması gerektiğini düşünür ama teknik adam sadece 11 kişiyi kadroya yazabilir."

"Kararları sevmeyebilirsin ama onlara saygı duymalısın. Oyuncularıma da söylüyorum:' Takıma zarar verecek bir şey yapacağımı düşünüyor musunuz? Sizler gibi ben de kazanmak istiyorum"

"Rafa ile ilgili sadece iyi sözler söyleyebilirim. Beni Liverpool'a getirip, bu takım için bana oynama şansı veren kişidir, her zaman ona minnettar kalacağım."

İkili yıllar yıllar önce  savaş baltalarını gömdüler ve kaderin cilvesi Riera ile bu konuyu konuşurken, röportaj yaptığımız Innside Hotel'in restoranının kapısında Benitez belirdi. Anfield'ta Manchester United'la yapılacak efsaneler maçı öncesi eski oyuncusu Momo Sissoko ile bir kahve içmeye randevulaşmış ve Riera ile görüşmeleri ikilinin sıcak bir kucaklaşması ile başlayıp, röportajımıza ara vermemize neden oldu.

"Onu tekrar görmek harikaydı. En son kendisiyle Galatasaray'ın Napoli ile hazırlık maçı yaptığında karşılaşmıştık" diye ekledi Riera...

"Hoca olduktan sonra onu daha iyi anladığımı belirttim. Herkesi mutlu etmek imkansız. Her zaman elimden geleni yaptığıma saygı duyduğunu söyledi. Rafa dedi ki ' Bana inan Albert, sen takımda oynamadığın dönemde oynamayı hak etmediğin için değil benim her maçı kazanmayı istediğim içindi.' Ne zaman Rafa'yı görsem ona sarılırım ve yaptığım hata için özür dilerim"

"Liverpool'a son gelişimden beri 5-6 sene oldu ve şimdi burada olmak şahane. Bu efsaneler maçında eski arkadaşları görüp, Liverpool forması için çeşitli dönemlerde ter döken insanları tanımak ayrıca çok güzel. Bu büyük kulübün parçası olmak benim yaşadığın en muhteşem tecrübelerdendi"

Liverpool 2010'da yedinci sıraya inerken ve Roy Hodgson Benitez'in yerini aldı, Riera da Yunanistan'ın Olympiakos takımının yolunu tuttu. Orada da eski bir tanıdık Valverde onu karşılayacaktı.

"Batan bir gemiyi terk ediyorum" diye benim ağzımdan cümleler uyduruldu ama asla böyle bir şey söylemedim" diye yüksek bir sesle öfkesini dile getiren Riera "Eğer biri benim bu sözleri sarf ettiğim bir röportaj bulursa ona para ödeyeceğim. Ben böyle kötü sözler asla söylemedim." diye devam etti konuşmasına.

"Liverpool'da olduğum için her zaman Tanrıya şükrettim ama ayrılmanın zamanın geldiğini de biliyordum. Rafa gitti ve Hodgson farklı bir oyun tarzı istiyordu. Yeni hocanın yeni bir şeyler istediği gerçeğini kabul etmelisiniz."

Yunanistan'da şampiyonluk yaşana Riera'nin yeni takımı arka arkaya iki şampiyonluk yaşayacağı Galatasaray olacaktı. Türkiye'de bulunduğu süre içinde de Brezilyalı takım arkadaşı Felipe Melo ile antrenmandan sonra soyunma odasında yaptığı kavga ile gazete manşetlerinde adından çokça söz edildi.

"Melo soyunma odasında benim en iyi arkadaşlarımdan biri olmakla beraber, aynı zamanda komşumdu. Biriyle aran çok iyiyse bu tarz şeyler olabiliyor. Her arkadaş gibi şakalaşıp tartışıyorduk. Ve her ikimizin de çok hırslı olmasından dolayı sinirlerin gerildiği bir an oldu. Ben ona vurdum, o da bana vurdu. 10 dakika boyunca birbirimize bağırıp, birbirimizi tekmeledik. Ama bir kaç saat sonra karşılıklı oturup, bir kadeh şarap içip, birbirimizden özür diledik."

"İkimiz için de büyük bir tecrübeydi ve bir daha ikimiz de böyle bir şey yaşamadık. Bu olaydan çok şey öğrendik. Tanrıya şükürler olsun ki Galatasaray'da geçirdiğim süre boyunca harika bir takımımız vardı. Kazanamadığında zor zamanlar geçiriyorsun ve orada futbola karşı çok büyük bir tutku var. Orada sadece kazanmalısın, nasıl olursa olsun, önemi yok."

Riera 2014 ylında Udinese'ye bonservis ödenmeden transfer edildi ama çok kısa bir süre içinde "kardeş" takım Watford'a kiralandı. İtalya'ya döndüğünde Seria A'da oynama hayalleri darmadağın oldu.  Kasım 2014'te Udinese'nin Chievo maçı kampına katılmak yerine poker turnuvasına katıldığı bahane edilerek takımdan gönderildi.

"Bu beni çok üzdü çünkü yalandı. Ben asla ne antrenman ne de maç kaçırdım ama gazeteler böyle yazdı. Gerçek ise ben Udinese'ye imza attığımda onlar bana İtalya Futbol Federasyonundan lisans çıkaramayacaklarını belirttiler ama gerçek bu değildi. Onlar beni bonservis ödemeden aldılar ve beni başka bir yere satmak istiyorlardı. Bu sadece bir ay içinde oldu. Bana bir eşyaymışım gibi davrandıklarını hissettim."

 "Onlara cevabım 'Hayır' oldu ve daha önce Seria A'da oynamadığım için burada futbol oynamak istediğimi söyledim. Kulübün sahibi Giampaolo Pozzo bana benim sözleşmemi ödeyemyeceklerini ve sonlandırmak için görüşmeler yapmak istediğini söyledi. Şükürler olsun ki Watford'un başında olan oğlu Gino ile aram iyiydi ve aynı şirket içinde bir görevden başka göreve geçmek gibi İngiltere'ye gittim, orada harika zaman geçirdim."

"İtalya'ya geri döndüğümde kötü hiç bir şey yapmadım. Her zaman profesyonel davrandım. Gazetelerde casinoda olduğum için maç kaçırdığım yazıyordu ama ben orada takımdan bir çok arkadaşımla izin günümdeydim, Udinese ile aramda çok iyi ilişki yoktu ve bu gerçeği söyleyemeyecek kadar da utangaç değilim."

Mallorca'ya ikinci gelişten sonra, Slovenya'da Zavrc ve oyuncu menajer olarak Koper formalarını giyen Riera, ülkeyle de bağlarını güçlendirdi ve Temmuzda Olimpia Ljubljana'nın başına geçti.

"Tecrübelerimi aktarmayı seviyorum. Oyuncu olarak sen baş roldesin, saha içinde gol atıp asist yapmak için varsın. Teknik adam olarak bunları yapamıyoruz, ama biz de plan yapıyoruz. Sahada maçı seyrederken, çalıştığımız gibi oynadığımızı görünce çok büyük mutluluk duyuyorum. Teknik adamlığın oyuncu olarak aldığım hisleri vereceğini asla düşünmüyorum ama saha kenarında yine de büyük bir tatmin hissi yaşıyorsun."

2018'den beri Olimpija'nın arzuladığı şampiyonluğu yaşatmak taraftarı kuşkusuz mutlu edecektir ama bunun ötesinde ne var?

"Tabii ki hayalim günün birinde İspanya ya da Premier Ligde bir takım çalıştırmak ama futbolda ne çok ileriye bakmalısın ne de geçmişte yaptıklarınla yaşamalısın. Futbol bugün içindir. Ben işime odaklanıyorum ve hep birlikte gelecekte neler olacağını göreceğiz."

Röportaj The Athletic'ten çevrilmiştir.

17 Nisan 2022 Pazar

Allah Bana Sahip Olabileceğim Tüm Başarıları Verdi


 "Bir futbol adamı olarak, Allah bana sahip olabileceğim tüm başarıları verdi"

Fatih Terim

İmparatorun sarayı, İstanbul'un kuzeyinde boğazı gören bir tepenin üzerinde bulunuyor. Fatih Terim, Türk futboludur. İngilizlerin icat ettiği bu güzel oyunda onunla eş değer bir kişilik bulmak zor zira öyle biri de zaten yok. Özellikle son 30 yılda Türkiye'de futbolu o biçimlendiriyor, başka bir ülkede örneği bile yok.

Türkiye Milli Takımının üç defa hocalığını yaptı. 1954'ten beri ilk önemli turnuva olan Euro 96'ya kımızı-beyazlıları o taşıdı, ayrıca Euro 2008'de de yarı final gören takımın başında yine Fatih Terim vardı.

Türkiye'nin en büyük ve en başarılı takımı olan Galatasaray'ı dört kere çalıştırdı. Bu süre içinde Süper Ligi sekiz defa kazandı ki bu bir rekor, üç defa Türkiye Kupası sevinci yaşadı ve 2000 yılı UEFA Kupasında Arsenal'i yenip kupayı kaldırdığında da Avrupa'da kupa kazanan ilk Türk teknik adam olarak adını tarihe yazdırdı.

30 sene boyunca Fatih Terim, Türk futbolunun üzerinde parlıyor. 1997 ile 2000 yılları arasında müthiş bir şekilde kazandığı dört şampiyonluk sonrası Galatasaray taraftarı ona İmparator lakabını taktı. Ama, buna rağmen tüm itibarı üzerine almıyor. "Bir futbol adamı olarak, Allah bana sahip olabileceğim tüm başarıları verdi" diyor.

İmparator ile buluşmaya giderken, The Athletic ekibi olarak İstanbul'un "ölümcül" trafiğini hafife alınca, taksiden bir ön özür olarak kendisini aradığımızda, telefonun karşı tarafından gelen cevabı aktarıyoruz: "Şöföre Terim'in evine gittiğinizi söyleyin, kesinlikle geç kalmazsınız"

68 yaşında olan Terim'in krallığını yaşatmak için bu günlerde bolca zamanı var. Yeni başkan Burak Elmas'ın "Fatih Terim takımın başında üç yıl kalacak" sözünden sonra sezona felaket kötü bir başlangıç yaptıktan sonra ocak ayında dördüncü Fatih Terim dönemi sona erdi. Türk futbolunun öncüsü olan üç İstanbullu takımın finansal olarak zayıflamaya başlaması herkesin dilindeyken, Terim'e kulübün işleyişinde devrim yapacak zamanın verileceği bir proje sözü verilmişti kulüp yöneticileri tarafından.

Her şey bir yana, Terim 2019-20'de takıma 22. şampiyonluğu kazandırmış, 2020-21'de de bir golle Beşiktaş'a şampiyonluğu kaybetmişti. Galatasaray, ocak ayında 9 maçta tek galibiyet almış olarak 12. sıradaydı ve bu durum, takımın başında İmparator olsa da Galatasaray için kabul edilemezdi. Ayrıca, kulüp içinde ve taraftarlar arasında da Terim'in takımın başında kalıp kalması konusunda tartışmalar başlamıştı.

Terim kulüpteki güncel gelişmelerle ilgili konuşurken ihtiyatlı davranırken, öneride de bulunuyor: "Bu sezonun başında Galatasaray'da bir devrimin olması gerektiğine karar verdim. Kolay olmayacağını da söyledim. Benim beklediğim bir karar değildi. Şimdi fikren dinlenmek için zamana ihtiyacım var."

Oldukça dinlenmiş gözüküyor. Eski bir söz vardır, "İmparatorla bir kere karşılaşırsan, onu unutamazsın" diye, kulübün son genel kurulunda Burak Elmas yönetimi ibra edilmedi ve Nisan ayı sonunda yapılacak seçimle yeni başkan göreve gelecek. Onu görevden alan kişinin başkanlığını düşürmek için Fatih Terim'in çalıştığına dair herhangi bir söylem yok ama kulübün efsanesi ile yolları ayırmanın başkan Elmas'ın ibra edilmeme nedenleri arsında yer aldığı da şüphe götürmez bir gerçek.


Fatih Terim'den kısa cevaplar almayı beklemeyin, uzun uzun anlatma kapasitesine sahip ama kısa ve öz cevapladığı bir soru var: Galatasaray dışında başka bir Türk takımı çalıştırır mısınız?

 "İmkansız"

Terim, "ne olursa olsun geriye dönme" fikrinin savunucusu değil. Bir çok kişi için bu görüş yaşam felsefesi olarak benimsenirken, Terim için öyle değil. Peki neden sürekli Galatasaray'a dönüyor?

"Galatasaray tek yönlü bilettir. Başka bir Türk takımında çalıştığımı hayal bile edemiyorum. Aileye dönüş gibidir. Kulübüm beni ne zaman istediyse, asla hayır diyemedim. Galatasaray benim evimdir, benim ailemdir. Aileme ve evime geri döndüm."

"Geçmişte Galatasaray'a dönmeden önce yaptığım bütün görüşmeler çok kısaydı. Onlar "Hocam, sana ihtiyacımız var" derlerdi, ben de üzerinde yazan miktara bakmadan sözleşmeyi imzalardım. Top oynarken de bir çok takım beni istedi, hatta beş kat fazla ücret teklif etti ama ben Galatasaray'a imza attım."

"Bir kulübe ait olmak insana böyle hissettirmeli. Ben Galatasaray'a aitim ve bunu böyle gösteriyorum."


Fatih Terim, gerçek evi olan Adana'dan hayalindeki evine 1974'te göç etti. O senelerde lakabı İmparator değildi, tersi kulağa daha az maço gelen o yılların popüler televizyon karakteri olan Samantha'ydı. Bu da onun saha içinde yaptığı bir çok hareketin seyirciler gözünde sihre benzetilmesinden gelmekteydi.

Kariyerine iz bırakan çabuk öfkelenen karakteri ile sert bir orta saha topçusuydu ki bir maçta rakibine kafa atarken, başka bir müsabakada da hakeme tükürmüşlüğü vardı. "Kafadan ilk o dalardı, eğer bir arkadaşının kavgada yardıma ihtiyacı varsa, Fatih orada olurdu" diye anlatıyor çocukluk arkadaşı Ahmet Yaşar, Welcome to Hell (Cehenneme Hoş Geldiniz) kitabında.

Bir iş tartışması nedeniyle bir restoran sahibiyle damadı arasında çıkan kavgada yer aldıktan sonra 2017 senesinde Milli Takımdaki görevinden azledildi. Terim, damadına sorun çıkaran restoran sahibini telefonda aradı, karşılıklı görüşmeden memnun kalmayınca arabasına atlayıp, damatlarıyla birlikte 500 km yol yapıp, sorunu yüz yüze çözmeye gitti.

"O herifle telefonda konuştum ve yakışız bir cevap aldım" diyen Terim "Telefonu kapadım, pantolonumu giydim ve arabaya bindim" diye anlatmaya devam eder o mevzuyu. Türkiye Futbol Federasyonunda o günlerde basına gönderilen yazı ise şöyleydi: "Bazı futbol dışı olaylar Fatih Terim'i etkiledi. İki tarafın ortak görüşü yolları ayırmanın daha sağlıklı olacağı yönünde."


Terim, erkeklik kelimesinin açık ve öz bir örneği: saldırgan, otoriter, baskın, göğsünü göstermek için gömleğin düğmesi açık. The Athletic onunla buluştuğunda da iki düğme açıktı...

Welcome to Hell kitabının yazarı McManus'a göre Fatih Terim  saldırgan bir şekilde himayeci ve onuru için yaşayan bir "kabadayı" örneği olarak görülüyor. Terim bunu kabul etmese de restoran sahibiyle yaptığı kavga bu tanımı yapanları haklı çıkarıyor.

"Asla karakterimi değiştirmedim. Fatih Terim 50 sene önce Galatasaray'a geldiğinde neyse, şimdi de odur."

Fatih Terim Galatasaray'a orta saha oyuncusu olarak imza attı ama kısa zamanda defansif bir oyuncuya evrildi. Mevki değişiminin sorumlusunu açıklaması da oldukça şaşırtıcı bir gerçek: "Don Howe yüzünden mevkiimi değiştirdim." Terim Galatasaray'a geldikten kısa bir zaman sonra dönemin bir çok İngiliz futbolcusuna göre "en iyi teknik adam" olarak anlatılan Don Howe da İstanbul takımını çalıştırmaya başlar. "Ben orta saha oynuyordum ama Rapid Vien'le oynayacağımız bir Avrupa Kupası maçı öncesi Don bana geldi ve 'Fatih, libero oynuyorsun' dedi. O günden sonra futbola veda edene kadar libero oynadım."

Howe ve yönetiminde çalıştığı bir çok İngiliz teknik adamdan etkilenen Terim, bir bakıma bir İngiliz hayranı. "Howe, Malcolm Allison, Arthur Cox, Brian Birch: Bir çok İngiliz hocayla çalıştım."

Kendisini anlatırken kullandığı sevgi ve şefkat kelimelerine bakılırsa, Terim en fazla Allison'dan etkilenmiş. Röportajımız tercüman aracılığı ile yapıldı ama Türkçe konuşmasına rağmen "Big Mal (Malcolm Allison) dan alıntılar yapması oldukça tuhaftı.

Türkiye'nin Euro 96'daki maçlarından birinde iki elinde bastonla zor yürüyen Allison tarafından ziyaret edilmesi ile ilgili etkileyici bir hikaye anlattı. "Onun içeri girmesine izin vermediler, ben dışarı çıktım ve Allison'u soyunma odasına getirdim ve takıma dedim ki: 'Çocuklar bu benim hocam.' Çok duygulandı, neredeyse ağlayacaktı. 'Fatih seninle gurur duyuyorum' dedi, harika bir anıydı."

Allison'ın kız arkadaşıyla ilgili başka bir anıyı da hatırlıyor. "Adı Serena'ydı, bir Playboy yıldızıydı. Bay Allison, bir gece beni de kendisiyle beraber dışarı davet etti ama sabah kendimize gelmek için ekstra antrenman yapmak zorunda kaldık."

İngiliz hocalarından en çok ne öğrendi sorusuna cevabı netti: Disiplin. "Antrenman ve maçlarda öğrendiğim en önemli disiplin ve ciddiyetti. Ama saha dışında onlar oyuncularının rahat olmalarını isterlerdi."

"İster kar yağsın, ister hava dondurucu soğuk olsun onlar hep şort giyerdi. Soğuktan etkilenmezlerdi, başkaları çift eşofman, şapka, eldiven giyerken onlar şort giyerdi."

Terim'in çalışma odasında duvar boyunca yer alan devasa kitaplıkta bir çok ödül, fotoğraf, Euro 2008'deki Türkiye milli takımı otobüsünün replikası yanında Sir Alex Ferguson'un ilk otobiyografisinin iki örneği de yer alıyor.

"En önemli futbol adamlarından biri o, bir çok şey başardıktan sonra tabii ki onun hocalığı ve işleri ele alış şeklinden etkilendim."

Devamlılık ve büyük takımları çalıştırmanın gereklilikleri tartışması akla geliyor. Ferguson, United'ı 27 sene çalıştırırken, Terim hiç bir takımda bu kadar uzun süre kalmadı. "Türkiye'de bu imkansız, bu süre 50 seneye bedel burada"

Teknik direktörlük kariyerine Galatasaray'dan daha alt takımlarda başladı, önce Ankaragücü, sonra Göztepe. Daha sonra Sepp Piontek'in yardımcısı olarak milli takıma gelirken, aynı zamanda da u-21 takımını çalıştırdı. "Gazetelerde aktrislerle gördüklerinden farklı olarak yepyeni bir Türk futbolcu tipi yaratmak istiyorduk" diye açıklamıştı Piontek o günleri Guardian'a bir kaç sene evvel verdiği röportajda.

Piontek Türk Milli Takımından ayrıldıktan sonra u-21 ile yeni bir futbolcu nesli oluşturan Fatih Terim, A Milli Takımın başına geçti. Onun yönetiminde Türkiye Milli Takımı Euro 96'ya katıldı, her ne kadar oradaki üç maçını kaybetse de, Türk futbolunun yapısı değişti ve Şenol Güneş yönetiminde 2002 Dünya Kupasında yarı final gören takımın temeli atıldı.

Terim, Galatasaray'a döndü ve hemen tanrı oldu- dört şampiyonluk, üç kupa finali, UEFA Kupası zaferi. "O kulübün ruhu, o bazen baba, bazen de kardeş gibi bizim için" diye anlatıyordu hocasını Arif Erdem finalden önce.

O günlerde Fatih Terim yenilikçiydi- Galatasaray'ın oynadığı çılgın ve inatçı baskı oyunu bugün örneklerine sıkça rastladığımızdan farklı değildi. "Her zaman hücum etme anlayışına sahiptik ve rakibe onların sahasında basıyorduk. Maçlar esnasında bazen rakipler benim oyuncularıma '14 kişiyle mi oynuyorsunuz, bu baskıyı, bu gücü anlayamıyoruz" diyorlardı. Bu anlayışı sahaya koyan çok az takım vardı. Şimdi bir çok hoca bu oyunu istiyor oyuncularından." 

"Bu büyük kulüplerin ihtiyaçları çok farklı." diye devam eder Terim sözlerine "Euro 96'dan sonra Galatasaray'a geldim. Bazı yerlerde Şampiyonlar Ligine katılmak bir başarıdır, ya da ligi ikinci bitirmek başarıdır. Ama Galatasaray'da tek başarı birinciliktir."

"Bir kere şampiyon olduktan sonra işler daha da zor. Büyük kulüpte çalıştığın her gün, işler daha da zorlaşıyor. Asla maç kaybetmemelisin, her zaman gelişmelisin, başarıyı sürdürmek çok daha zordur. Aynı şeyleri yapmayı sürdüremezsin, bazı şeyleri değiştirmelisin."


The Athletic, Terim'e Davor Suker ve Patrick Vieira'nın Arsenal adına penaltı kaçırıp Popescu'nun penaltısı ile kazandıkları UEFA Kupası finalini sordu ama Terim'in hatırladığı başka bir şey vardı: 

"Arsenal'den önce Leeds hakkında konuşmak istiyorum." Yarı finaldeki Leeds United maçından bir gece önce Chris Loftus ve Kevin Speight adlı iki Leeds taraftarı İstanbul'da bıçaklanarak hayata gözlerini yummuşlardı. Olayın neden olduğu asla tam olarak açıklanmasa da Terim üzerinde psikolojik izlerinin kaldığı ve onu etkilediği hala gözükmekte.

"Maçı kaybetmiş olmak ve bu iki taraftarın yaşaması benim için daha iyi olacaktı. Her zaman bu iki Leeds taraftarını düşünüyorum. Umarım huzur içinde uyurlar."

2000 yılında İtalya'ya gitti, önce Fiorentina sonra da Milan'da görev aldı. Serie A'da çalışan ilk Türk teknik adam oldu ama işler istediği gibi gitmedi: Fiorentina'da popülerdi ama başkan Cecchi Gori ile anlaşamadı, Milan'da da sadece 15 maç takımın başında kaldı. "Kurallara takmayan, oldukça ilginç bir kişilikti" diye yazar Andrea Pirlo kitabında. "Öğle yemeklerine geç kalır, resmi toplantılara kravatsız katılır ve Biri Bizi Gözetliyor'u izlemek için işleri erken bitirir."

İngiltere'ye gelmesi için olanaklar vardı. Bobby Robson Newcastle'ı bıraktıktan sonra Fatih Terim'i önerdi. Diğer kulüpler de onunla iletişime geçti ama tekliflerin hiç biri olgunlaşmadı. Luis Felipe Scolari'nin Chelsea günleri de son bulurken, şöyle bir başlık vardı gazetelerde: "Sen tam bize göresin, Fatih"

Eve geri döndüğünde, çok az kişi onu sorguladı. Sadece tek bir takımı çalıştırmış hoca olarak popülerliği kimseyi şaşırtmazken, onu sevmeyenlerin bile ona saygı göstermeleri de dikkatlerden kaçmıyor.

İtalya'dan döndükten sonra, sadece Galatasaray ve Türkiye milli takımını çalıştırdı, ikisi arasında 20 yıl boyunca mekik dokudu, 2013'te kısa bir süre iki takımda aynı anda görev yaptı.

Peki hangisi daha zor? "Milli takım tabii ki, zira bütün bir ulusa karşı sorumlusun. Senin renklerin kırmızı-beyaz, sarı-kırmızı değil. Herkes seni eleştirecektir, zaten bunu da doğal olarak hissediyorsun."

"Galatasaray'da sadece Galatasaray taraftarına karşı sorumlusun. Her zaman bu sorumluluğu hissediyorum ama baskıdan etkilenmiyorum. Baskıdan dolayı asla omuzlarımı yere eğmiyorum."

Terim'in günümüz futboluna ayak uyduramadığı, onun zamanının geçtiği yönünde algılar var. Terim'in sadece teknik direktör olmak yerine takımın herşeyiyle ilgilenmek istemesi gibi modası geçmiş düşüncesini ele aldığımızda bundan haklılık payı da görebiliriz. Ama, Terim sürekli kendini geliştirdiği konusunda ısrarcı ve ortaya koyduğu fikirlerle ( ki bu yüzden kulüpten gönderilmemesi gerektiğini düşünüyor) yenilikçiliğe ne kadar açık olduğu konusunda ısrarcı.

"Teknik direktörlüğe ilk başladığımda benden daha yaşlı oyuncuları çalıştırdım. Şimdi oyuncularım benim çocuklarımdan daha genç. Futbol asla yerinde saymıyor, her gün değişiyor, özellikle de yoğunluğu ve ritmi. Bir çok takım savunmadan oyunu kurmayı denerken, pas oyunu da gittikçe önem kazanıyor."

"Oynamak isteyen takımların çağı şimdi. Eskiden, rakibi durdurmak çok populerdi ama şimdi seyirci böyle maçları seyretmek istemiyor. İnsanlar topun oyunda olduğu kafa kafaya oynanan sert maçlar seyretmek istiyor. Rakibini oyun tarzınla yok etmelisin."

Her ne kadar şimdi oyunun yenilikçi tarafının ön planında olmasa da, onun Türk futbolunu nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir grafik var: Süper Ligde görev alan yirmi teknik adamdan onu ya Terim'in futbolcusuydu ya da yardımcılığını yaptı. Ayrıca görevini bırakan 7 hocayı da bunlara ekleyebiliriz, ya da onunla beraber oynayan Mustafa Denizli, milli takımda öğrencisi olan Hamit Altıntop, u-21 takımının hocası Tolunay Kafkas... Listeyi uzatabiliriz de...

Peki bundan sonrası İmparatoru ne bekliyor? "Açıkça söylemek gerekirse karar vermedim. " diye cevaplıyor Fatih Terim. "Yakında bileceğim ama şimdilik bilmiyorum." Galatasaray değişiyor ve söylenilenlere göre başkan adaylarından hiç biri onu geri getirmek istemiyor. Onu yabancı bir ülkede bile olsa, başka bir takımda düşünmek çok zor. Milli Takımın hocası Stefan Kuntz ve her ne kadar Dünya Kupasına katılamasa da görevinde kalacağı düşünülüyor.

Galatasaray kulübü başkanlığı konusunda sık sık adı geçiyor ama Terim bu göreve pek sıcak bakmıyor. Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığına adaylığını koyacağı konusunda görüşler var ama The Athletic'e göre bu haberler de doğru değil.

O geri dönecek mi? The Athletic bu soruyu bir Türk gazeteciye sordu ve cevap vurgulayıcıydı: "O her zaman geri döner."

Evinin arkasında bir ödül odası var, daha düzgün bir müze yapılırken oraya yığılmış bir çok kupalar, madalyalar, ödüller ve hatıralar. Kolleksiyonerleri ağlatacak kadar fazla forma göze çarpıyor. Tarihi bir çift sarı-kırmızı ayakkabı bile var. Ayrıca Fiorentina günlerinden Francesco Toldo'nun hediye ettiği The Godfather filminin bir DVD'si de dikkatimizi çekiyor.

Bunlar büyük bir kariyerin fiziksel kanıtları ama nesnelerden de öte, eğer bundan sonra takım çalıştırmasa da, Terim arkasında çok daha büyük izler bıraktı.

"Benim için kazanmış olduğum kupalar ve başarılardan daha önemlisi Türk futbolu için bir miras bırakmış olmaktır. Oyun, oyuna bakış açısı, teknik direktör olarak bir hayat. Bu benim en gurur duyduğum an olacaktır. İnsanların bana duyduğu sevgi paha biçilmez."

Bu makale The Athletic'ten tercüme edilmiştir.


26 Kasım 2020 Perşembe

Futbol Topuna Teşekkürler


Gelişiyle bizden Kobe Bryant'ı alan 2020 yılı gider ayak başka bir efsaneyi de bizden koparmış oldu: Diego Armando Maradona bu gece kalp krizi nedeniyle hayata gözlerini yumdu. Futbol dünyası bu acı haberle sarsılmışken, Arjantin'in Ole gazetesi 15 sene öncesi Maradona'nın kendi kendisiyle yapmış olduğu bir röportajın son anlara çekmiş dikkatleri. Röportajda soru soran Maradona, cevaplayan Maradona'ya ölümüyle ilgili bir konu açıyor ve şöyle bir diyalog ortaya çıkıyor:


Cevaplayan Maradona: "Torunlarımla yaşlanmak benim için huzurlu bir ölüm olacaktır."

Soru Soran Maradona: "Cenazede Maradona'ya bir kaç kelime söyleme şansın olsaydı, ona ne derdin?"

Cevaplayan Maradona: "Hahaha, ne mi söylerdim? Ve bana bunu soruyorsun?

Soru Soran Maradona: "Bu konuyu sen açtın, ben ölümden bahsetmedim, konuyu açan sendin"

Cevaplayan Maradona: " Futbol oynadığım için teşekkür ediyorum, çünkü bana en fazla mutluluğu, özgürlüğü veren spordu, ellerimle gök yüzünü tutmuş gibi hissediyordum top oynarken. Futbol topuna teşekkürler. Evet, mezar taşıma : "Teşekkürler futbol topu" yazardım.

15 Kasım 2020 Pazar

Bruno Akrapoviç Röportajı

 


Lokomotiv Plovdiv ile iki sene üst üste Bulgaristan Kupasını kazanan ve bu sene de Süper Kupa'yı müzesine götüren Boşnak teknik direktör Bruno Akrapoviç, Plovdiv'ten ayrılıp CSKA Sofya'ya imza attıktan sonra TV+ kanalına ilk röportajını verdi. Kırmızı-beyazlıların çiçeği burnunda hocasının görüşlerini u/M blog okurları için çevirdik:

- CSKA'daki göreviniz için sizi tebrik ediyoruz sayın Akrapoviç, ne kadar zamandır bu teklifi düşünüyordunuz?

"Her teknik adam gibi geleceğimi düşünüyordum ve bana yapılmış herhangi bir teklif yoktu. CSKA Sofya, perşembe gecesi Young Boys'la UEFA Avrupa Ligi maçı yaparken, devre arasında bana bir teklif geldi. Düşündüm, konuşmam gereken kişilerle konuştum ve teklifi kabul ettim."

- Yani CSKA'nın maçını izlerken teklifi mi düşünüyordunuz?

"Tabii ki. Kendi kendime nasıl hissedeceğimi düşündüm ve atacağım adımın benim geleceğim için olumlu olacağına karar verdim. Şimdi de eminim ki her şey çok güzel olacak."

- CSKA yönetimi görüşmelerde sizin aklınızı nasıl çeldi?

" CSKA yönetimi benim aklımı çelmedi, beni etkileyen şu dört harf oldu- CSKA... Böyle bir takımın başına geçmek hiç de kolay değil, taraftarın ve yönetimin sizden ne beklediğini biliyorsunuz ve ben de onlara nasıl yardımcı olacağımı çok iyi biliyorum. Bay Ganchev benimle oldukça ciddi bir şekilde konuştu ve gördüm ki ikimizin de hedefleri aynı doğrultuda."

- CSKA'nın şu anki takım kadrosu hakkında düşünceleriniz nelerdir?

"Büyük takımlarla kafa kafaya oynayabilen bir çok yetenekli oyuncuya sahip. Basel ve Roma maçlarında bunu gösterdiler. Daha da iyisini yapabileceklerini biliyorum."

- Bu sezon Lokomotiv Plovdiv'in başındayken CSKA'yı 2-1 yendiniz. Rakibi analiz ederken, CSKA'nın hangi zayıflıklarını gördünüz?

"Eski teknik adamlar ve onların çalışma prensipleri hakkında konuşmak istemiyorum, ben rakibe pek bakmam, ben oyuncularımla ilgilenirim. Onlara sahada herşeylerini göstermeleri için güven veririm. Her iki takımın da kapasitelerini biliyorduk ama eğer kazanma arzun ve isteğin varsa, çok başarılı olabilirsin, CSKA'nın Roma karşısında yaptığı gibi, o maçta CSKA kolayca maçı da kazanabilirdi."

-CSKA'nın oyununda neyi değiştirmek istiyorsunuz?

"Daha fazla özgüven, daha fazla özgürlük ve daha fazla atak futbolu seyrettirmek istiyorum."

- Bu sezon CSKA'nın en beğendiniz maçları hangileriydi?

"Basel'e karşı harika bir maç çıkardılar. Avrupa Ligi gruplara kalırken kazanıp, herkesi etkilediler."

- Bir taraftar olarak CSKA'da en çok beğendiniz oyunclar kimlerdi?

"Thiago ve Ali Sow'u beğeniyordum. Ayrıca Zanev, Mazikou, Keita, Sankhare, Ahmedov, Galabov, Antov, Jedderson çok iyi topçular. Umarım herhangi birini unutmamışımdır."

-Kış transfer sezonu yaklaşıyor. CSKA orda ne kadar aktif olacak?

"Bu bana ve oyunculara bağlı. Eğer onlardan istediklerimi yaparlarsa, eğer CSKA'ya layik bir performans gösterirlerse, değişiklik yapmaya ihtiyacımız olmayacak. Eğer olursa, bir şeyler yapacağız tabii..."

-Lokomotiv Plovdiv'ten oyuncu alma şansınız nedir?

"Bu konuyu hiç düşünmedim. Onların kendi oyuncuları ve kendi planları var. Herkes kendi oyuncusu hakkında kendisi karar verir."

- CSKA'da bir çok hücum oyuncusu var, sizce bu bir avantaj mıdır yoksa dezavantaj mı?

"Her ikisi de olabilir, sizin bakış açınıza bağlı olarak değişir. Eğer atak oynarsanız ve 5 oyuncu değişikliği izni varsa, sizin için çok büyük bir avantaj olur. Ama daha fazla oynamak isteyen mutsuz oyuncular da olabilir. Bütün herşey takımla, teknik adamın çalışması ve oyuncuların disipliniyle alakalı."

-Bir maç öncesi oyuncunuza onun kadroda olmadığını ya da yedek bekleyeceğini nasıl açıklıyorsunuz?

"Onun kötü olmadığını ama benim başka planlarımım olduğunu söylüyorum. Oyuncu kalitesi ile ilgili bir durum değil, benim fikirlerimle ilgili bir olay bir topçunun yedek kalması. Oyuncu bana idmanlarda onsuz olamayacağımı göstermeli ki ben de onu kadroya yazayım."

-CSKA'nın en büyük hedefi şampiyon olmak, bu sezon bunu başarabilir misiniz?

"Herşey mümkün. Bu bir yandan bize bağlıyken, bir taraftan da rakiplere bağlı. Eğer başarılı olabileceğimize inanıyorsa, şampiyon olmak için herşeyi deneyeceğiz."

-Ludogorets'i yendiniz. Onları uzun lig yarışında yenmek mümkün mü? Onların zayıf yanlarını gördünüz mü?

"Her takımın zayıf tarafları vardır. Lokomotiv Plovdiv, Ludogorets'e zayıf taraflarını gösterdi. Takımının güçlü taraflarını bilirsen, rakibin zayıf yönlerinden istifade edebilirsin."

- Lokomotiv, CSKA'ya ne kadar zorlu bir rakip olabilir?

"Lokomotiv kaliteli oyunculara sahip bir ekip. Bu oyuncuları seçen ve bir araya getiren bir kişi olarak onların yeteneklerini çok iyi biliyorum. Gerçekten ne kadar özel oyunculara sahip olduklarını biliyorum. Aldıkları sonuçlar tesadüfi değil. Belli bir plan ve program dahilinde çalıştık ve başarılı da olduk."

- CSKA, Avrupa Ligi gruplarında üç maç daha oynayacak. CSKA'nın gruptan çıkabileceğini düşünüyor musunuz?

"Eğer yapılacak bir şeyler varsa hala, biz bu şansı çöpe atmayacağız. Herkesi mutlu etmek için elimize gelen bütün şansları sonuna kadar kullanacağız."

- Ligde ilk maçınız Levski Sofya'ya karşı olacak, böyle bir derbiye nasıl başlayacaksınız?

"Üç puan için saldıracağız. CSKA'nın tek amacı bu olacak"

- Maç ilk defa seyircisiz olacak. Boş tribünlere bakış açınız nedir, sadece Bulgaristan'da değil, neredeyse bütün dünyada?

"Hocalar, oyuncular ve taraftarlar için berbat bir duygu. CSKA-Levski büyük bir derbi ve stadyumda hiç kimse olmayacak. Eğer yıllar önce böyle bir şeyi biri sizi söylese, onun normal olmadığını düşünürdünüz. Lakin, günümüzde durum bu ve malesef bunu kabul etmek zorundayız. Hiç kimse için kolay değil ama biz elimizden gelenin en iyisini yapacağız."

- Lokomotiv ile Levski'yi çok defa yendiniz. Mavilere karşı oynamak nasıl bir strateji gerektiriyor, ne tür bir rakipler?

"Çok şey değişti, bir çok oyuncu takımdan ayrıldı. Biri CSKA derbisi, öteki ise ligde sıradan bir Lokomotiv maçı onlar için. Her şey motivasyonla ilgili ve şimdi bizim amacımız üç puana konsantre olmak ve derbi dışında başka şeyi düşünmemek."

- Lokomotiv'deyken büyük maçların büyük hocası olarak nam saldınız. Siz de böyle olduğunuzu düşünüyor musunuz?

"Hayır, öyle olduğumu düşünmüyorum, Plovdiv'teyken yapmış olduğumuz bütün çalışmaların ürünü bu. Bu işlerin ne kadar zor ve baskı getirdiğini bir tek ben biliyorum. İşini iyi yapmak ve kendinle barışık olmak harika bir duygu."

- Lokomotiv'le üç kupa aldınız ve bütün bu maçlarda, Botev, CSKA ve Ludogorets, siz favori değildiniz. Kazanmayı nasıl başardınız?

"Bir final maçında eğer bir takım favori olmadığını düşünüyorsa, bu çok yanlıştır. Motivasyon, adrenalin, istek. Takım o zaman kazanmak istiyordu ve kazandı. O kadar."

- Oldukça sert disipline sahip olduğunuz söyleniyor. CSKA'lı oyuncular sizden korkmalı mı?

"Hayır. Disiplin denen olgu oyuncuların kendilerini anlamaları, hocalarının isteklerini bilmeleri ve kulübün kurallarına uymalarıyla ilgili. Eğer idmanın 8de olduğunu söylersek, bu disiplin değil, antrenmanın planlanmasıdır."

- CSKA, sizin kariyerinizdeki en büyük kulüp. Çalışmaya başlamadan aklınızda herhangi soru işareti var mı?

"Eğer aklımda endişe varsa, bu Bulgaristan'ın en iyi takımıyla ilgili değildir. Yeteneklerimi gösterebileceğim bir işi yaptığım için mutluyum ve aklımda da herhangi bir korku ve endişe yok."

- Son yıllarda, CSKA sıkça hoca değiştiren bir kulüp, çok uzuyn süreli görev yapamayacağınızı düşünüyor musunuz?

"Daha fazla kalacak birinin gelmesi için bu bir neden. Ben doğru kişi olduğumu düşünüyorum"

- Neredeyse bütün futbolculuk kariyeriniz Almanya2da geçti. Bir gün bir Bundesliga takımı çalıştırabileceğinizi hayal ettiniz mi?

"Herkes iyi bir kariyerin hayalini kurar. Eğer sonraki adım Bundesliga'ysa herkes mutlu olur. Ama ben bu kadar ilerisini ve geçmişi düşünmek istemiyorum. Ben sadece önüme bakıyorum."

- CSKA sizin gibi bir hoca için sıçrama tahtası olabilir mi? Sizin ne kadar hırslı bir hoca olduğunuzu biliyoruz ve CSKA tarihinde de yurt dışına giden bir çok Bulgar futbolcu var.

"Burada bir yanlış yapılıyor, ben CSKA'yı çok, çok büyük bir kulüp olarak görüyorum. Takımı sıçrama tahtası olarak görmek pek hoş bir tabir değil. Burada olmak oldukça eşsiz bir duygu ve ben burada çalışmaktan keyif alıyorum. Ben kulübü bir şeylerin arasındaki bir adım olarak görmüyorum, tam tersi harika bir şans olarak görüyorum. Burada olmaktan mutluyum."

- Üç sene içinde Bulgar futbolu hakkında ne öğrendiniz?

"Bir şeyler başarmak için futbolcular adına oldukça çnemli olan taktik antrenmanlar kadar sizin motivasyon ve isteğe de gerek duyduğunuzu öğrendim. Bu bir çok şeyi değiştirebilir."

- Bulgaristan'ı seviyor musunuz?

"Evet, hem de çok"

-En fazla neyini?

"Doğasını... İnsanlarını da. Harika yerlerde gezmeyi seviyorum. Boş zamanım olduğunda yürüyüş yapmaktan çok zevk alıyorum".

-2017'de Lokomotiv'in teklifini nasıl kabul ettiğinizi hatırlıyor musunuz?

"Hem de çok iyi"

-Peki nasıl oldu?

"Beni Hırvatistan'dan çok iyi tanıyan İvaylo Petev vasıtasıyla oldu. Teklifi bana iletti ve ben de Plovdiv'e gelip, yetkililerle konuşabileceğimi söyledim. İlk buluşma Sofya'da oldu ve çok çabuk kafalarımız uyuştu."

-CSKA'ya gideceğinizi duyduğunda Hristo Krusharski'nin tepkisi nasıl oldu?

"Çok mutlu değildi."

- Lokomotiv taraftarının bir kısmı sizi alkışlarken uğurlarken, bir bölümü de sizi hain olarak yaftaladı. Eski takımınızın taraftarına ne söylemek istersiniz?

"Neler yaşadığımı sadece ben biliyorum. Beni anlamalarını beklemiyorum zira anlayamayacaklar. Lokomotiv taraftarına, hem bana tükürenlere hem de bana başarı dileyenlere,  onları çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Son olarak onlardan gözlerini kapayıp, ben ve üç kupa ile ilgili güzel şeyleri düşünmelerini istiyorum. Sonra gözlerini açıp, istediklerini yapabilirler."

- Siz kelimenin tam anlamıyla "Dünya İnsanısınız". Hırvatistan, Makedonya, Almanya, Cebelitarık,Bulgaristan'da çalıştınız. En çok nereyi sevdiniz?

"Bulgaristan"

- Şu an Bulgaristan'da çalıştığınız için söylemiyorsunuz bunu değil mi?

"Hayır, dediğiniz gibi bir çok yerde çalıştım ama buraya çok alıştım. Dili,m dilinize yakın, Bulgarca da öğrenmek istiyorum. İnsanlara kendime olduğu gibi saygı duymak istiyorum. Ve başarılı bir yönde ilerlemek."

- Kariyerinizde en çok hangi hocanın etkileri var?

"Wolfgang Frank ve Josip Kuze, Mainz'in iki hocası ki Kuze maalesef hayatını kaybetti. Ayrıca Ede Geier, Felix Magath ve Hermann Gerland gibi hocalardan da çok şey öğrendim."

- Ve şu anda Dünya'da en fazla beğendiğiniz hoca ki?

"Tottenham'la oynamadan önce, Pep Guardiola olduğunu zannediyordum ama maçtan sonra Mourinho'yu çok beğendim. Onunla konuştuktan sonra, oldukça alçak gönüllü olduğunu da gördüm. Evet Jose, ünlü ve özel ama aynı zamanda da bizim gibi sıradan bir kişi. Kendisini çok sevdim ve hayatında başarılar diliyorum."


- Mourinho'nun sizden 10 metre uzakta takımını idare ettiğini görünce ne hissettiniz?

"Onun da bir insan olduğunu düşündüm. Ona ilk olarak ne söyleyeceğimi soran bir arkadaşıma şöyle bir espiri yaptım: Ben Bruna, peki sizin adınız ne?

- Eğer Lokomotiv, Tottenham'ı yenseydi, şu anda Bulgaristan'da bir hoca olur muydunuz?

"Evet, neden olmasın. Büyük maçlardan çok şey öğrenildiğini biliyorum ama ayaklarınız da yere sağlam basmalı. Öğrenmeye devam etmeli ve bildiklerinizi oyuncularınıza aktarmalısınız. Öncelikle yaptığım işimi seviyorum ve sahaya çıkınca herşeyi unutuyorum. Oyuncularıma bildiklerimi verip, özel bir şeyler yapmayı seviyorum. Bazen de başarılı oluyorum."

-Mourinho dışında, Jurgen Kloop'la da buluşmalarınız oldu. Onlardan bahseder misiniz?

"Jurgen Kloop eşşiz bir hoca ve insan. Aynı hocalar bizi çalıştırdı."

-Yan yana , birlikte oynadınız, değil mi?

"Evet, üç yıl birlikte oynadık ve aynı hocalardan bir şeyler öğrendik. Onun ve benim oynattığım futbol tarzı Josip Kuze'den geliyor. Ben çok fazla bir şey yapamadım belki ama Kloop başardı.

-Mainz'te birlikte olduğunuz döneme dönersek, Kloop nasıl bir futbolcuydu?

"Çok sinirli. Nasıl ki şimdi saha kenarında oyuncularına bağırıyor, oynarken de öyleydi. Eğer bir pozisyon kaçırırsa, damarları patlayacak gibi olurdu, kalkar ve herkese bağırırdı."

- Bulgaristan'a gelmeden önce Bulgar futbolu hakkındaki izlenimleriniz nelerdi ve şimdi neler düşünüyorsunuz?

"Bulgaristan'a gelmeden önce, Bulgar futbolu hakkında bilgiye sahip değildim."

-Ama Bulgar takım arkadaşınız vardı, Tsanko Tsvetanov?

"Evet, hatırlıyorum. Bulgarları çok sevmişimdir. Vesselin Gerov benim çok iyi arkadaşımdı, Tsanko Tsvetanov da her zaman gülerdi, hep neşeli bir havası vardı. Bulgaristan'dan sadece onları tanıyordum, diğer kişileri buraya gelince tanıdım. Bulgaristan'ı seviyorum.

- Bulgaristan'da kaç arkadaşınız oldu?

"Bir çok, bana başarı dileyen bir çok gerçek dostum var. Onlara buradan da teşekkür etmek istiyorum".


11 Ağustos 2020 Salı

CSKA Sofya Hakkında Tüm Gerçekler

Bulgaristan'ın en fazla şampiyon olan takımı CSKA Sofya'nın ekonomik sıkıntılar sebebiyle amatöre düşürülmesi süreci Bulgaristan'da kulübe yakın olanlar tarafından biliniyordu ama yurt dışında bu işin nasıl olduğunu merak eden oldukça fazla futbolsever vardı. Geçtiğimiz günlerde kırmızı-beyazlı ekibin eski başkanlarından Alexander Tomov Sportal TV'ye çıkıp, tüm sorulara açık yüreklilikle cevap vermiş. Biz de blog okurlarımız için bu röportajı Türkçeye çevirmek istedik, buyurun:

"Sadece gerçeklerden bahsedeceğim. Belki benim konuşacaklarımın bir çoğu söylendi ama konu oldukça da dağıldı, farklı yerlere de çekildi. Ligimizde iki tane CSKA'nın olması hoş bir durum değil ama bu 2015'te  CSKA'yı iflasa sürükleyen suçların bir sonucu. Bu işin içinde siyaset ve para vardı, iki kulüp ortaya çıktı, keşke birleşselerdi ama bu dileğim artık hiç de gerçekçi değil. Her iki kulüp de takım kurmak için futbolculara para harcadı, CSKA 1948 Balakov'u hoca olarak takımın başına getirdi. Belki seneler sonra birleşmek isterler..."

"Pramod Mittal çok büyük yatırımlar yaptı. Kremikovski Demir Çelik Fabrikası ülkenin gelirinin %2sini oluşturuyor. Mittal spora destek vermeye hazır olduğunu söyledi. Levski de dahil olmak üzere kendisine bir çok teklif vardı ama bazı güçlü siyasetçiler tarafından CSKA'ya yardım etmesi istendi. Önceki Bulgaristan Devlet Başkanı Georgi Parvanov'la yaptığı görüşme sonrası Mittal bana geldi ve " Sen CSKA'nın başına geçeceksin" dedi. Bütün anlaşma 15 milyon euro değerindeydi. Vasil Bozhkov'a bütün borçları sıfırlama şansı verdik. Temiz bir kulüp aldık ve çok pahalı transferler yaptık. Kulübün bütçesi yıllık 4-5 milyon euro cıvarındaydı."


"Çok yatırım yapmadan 16 puan farkla şampiyon olduk. Kulübün geleceğe dair büyük umutları vardı. Michel Platini'den mektup aldım, CSKA'nın Şampiyonlar Liginde oldukça başarılı olması bekleniyordu ama politik güçler bunun olmasını engellediler. Avrupa Parlamento Üyesi Sergei Stanishev kulübe büyük darbeler vurdu. Devlet Ulusal Güvenlik Ajansını CSKA'nin üzerine yönlendirdi. Bu oldukça kaba bir saygısızlıktı. İki ay sonra Devlet Ulusal Güvenlik Ajansı başkanı kulüpte yasadışı herhangi bir şey olmadığına dair bize mektup yolladı. Ama herşey bana karşı yapılıyordu. Onların korkusu, CSKA'nın Bulgaristan ve Avrupa Şampiyonlar Liginde alacağı başarılı sonuçları benim siyasi olarak kullanmamdı. Ama benim öyle bir amacım hiçbir zaman olmadı."


"Daha sonra Kral Simeon II sürgünden geldi, siyaset tamamen karıştı. Stanishev'in o zamanki müdahalesi yasal değildi. CSKA'dan Avrupa Kupalarına katılma lisansını geri almalarının resmi açıklaması 700 bin Bulgar Levası borcu olmasıydı. Şampiyonlar Ligine katılım hakkını bizden alıp Levski'ye verdiler. Bu işin arkasında Batkov'un parmağı vardı. Kişisel hesaplarla yapıldı bunlar: Stanishev'in danışmanı, bir grup polis ve Batkov. "


"Titan hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum. Bütün baskı benim üzerimdeydi. Biz kulüpte kalmak istedik. Emo Danchev'in yardımıyla Manchester United'a gittim. Orada önemli kişilerle buluştum. Mittal'la devam etme seçeneği vardı. Ama onların kulübü bırakmaları sonrası üzerimize büyük saldırılar geldi. Eğer Mittal kalsaydı ki onun üzerinde de savcılık kanalıyla baskı kuruldu, CSKA'nın başına gelen bu felaketler olmayacaktı. Mittal, CSKA'ya tek bir kuruş dahi ödemeyeceği şeklinde bir anlaşma imzaladı. Takımda kar elde edecek bir şey de yoktu. Ama şurası güzel ki CSKA'da yapılan herşey belgeleniyordu fakat gazeteciler bu belgelere ulaşmadılar, kimse de bunları okumadı."


"Benim CSKA'ya ikinci gelişim, Pernik'tekilerin iflas etmesi sonrasıydı. Stoycho Mladenov, Tolyata Nankov ve CSKA'dan dört-beş arkadaş Mladost'ta bir restorana beni davet etti. Bana kulübün finansal durumunu anlattılar, CSKA'nın 36 milyon Bulgar Levası borcu vardı ve UEFA'nın Finansal konulara bakan yetkilileri de ayrıca kulübe mektup yazmışlardı. Plamen Oresharski (Eski Bulgaristan Başbakanı) ile konuştum ve kulübü kurtarmaya karar verdik. CSKA taraftarlarlarıyla beraber büyük bir kurum. Kulübe geldiğimde takımda sadece üç oyuncunun olduğunu öğrendim. Bir takımımız yoktu ve lig başlayacaktı. Bir çok dış bağlantılarım olması benim elimdeki tek güçtü, bir çok yabancı yatırımcı tanıdığım vardı ve Mittal da beni terk etmemişti."


"Bir yıl içinde sadece takımı yeniden kurmadık, aynı zamanda 2014'te Ludogorets'in 6 puan önünde ligi bitirdik. Bir sene içinde 14 milyon harcadık ki bunun yarısı borçları temizlemek içindi. Bütün bunlar belgelidir. Bulgaristan Futbol Federasyonu içinde "kişisel hesaplar" olduğu müddetçe kendinizi kurtarmak da zor oluyor doğal olarak. Steven Lo ile büyük bir turizm projesi başlattık, eğer o bu işte olmasaydı ben de başlayamazdım zaten. Bana verdiği bütün paralar CSKA'ya gitti. Sponsorlardan gelen paralar, benim şirketlerimden aktardığım 4 milyon leva ve benim bağışladığım 1 milyon levadan oluşuyordu takımın bütçesi. Eğer büyük projeleriniz varsa, spora destek olmak zaten ahlaki bir yükümlülük. 1 milyar 600 milyon euroluk projesi vardı Lo'nun ve projeyle birlikte CSKA'ya da para geliyordu. Benim niyetim kulübün hisselerini halka sunmak ve takımı bırakmaktı. Böyle bir kulübü iflas ettiremezsiniz."


"Eğer Steven Lo bu projeyi sürdürseydi, şüphesiz ki CSKA Avrupa'nın en büyük kulüplerinden biri olacaktı. Niyetimiz tekrar şampiyon olmaktı, biz 32. şampiyonluğu istiyorduk. Play-offlar başlamadan önce benim görevime son verildi ve Steven Lo da ayrılmaya zorlandı. Amaç projeyi baltalamak değildi ama niyetleri beni takımdan uzaklaştırıp, o zamanki hükümete yakın kişilere kulübe sokmaktı. Bulgaristan'da eğer bir yerde çok para varsa, işler tatsızlaşır, bu herkesin bildiği bir gerçektir."

"Ben Hristo Stoichkov'u CSKA yönetimine getirmek istedim, ama onun yurt dışında başka işleri vardı. Ve bir çok hata yaptım. 32.Şampiyonluğun bütçesi için 2 milyon levam yoktu ve Grisha Ganchev'den yardım istedim ama onun bu işe girmeye niyeti yoktu. Benden sonra gelen iki kişi kulübü nasıl satacakları konusunda çalışıyordu. Ve 28 Mayıs 2015'te kulübe borçlardan dolayı lisans verilmemesi benim için büyük bir şoktu. Tony Silva için iki teklif vardı, bir tanesi İngiltere'den 1.5 milyon pound cıvarındaydı, öteki de Beşiktaş'tandı. Tony Silva ve menajerine serbest olduğunu söylediler. Esas soru "Neden?" Büyük isimler devreye girdiler ve takımı iflas ettirdiler. Takımı iflas ettirdiler ve Ganchev'le en dipten başlamak üzere anlaşama yaptılar. Onun için bu en kolay seçenekti, zira takımın değeri 22 milyon levaydı."

"Bu süreçte sadece adaletsizlik yok aynı zamanda politikacıların da kötü bir şekilde sürece müdahil olması var. Kimin ne kadar para aldığını çok iyi biliyorum. Çok iyi spor avukatlarımız var ama yasalarla ilgili problemlerimiz de var. Bu iki kişi bana bazı oyuncuların haklarını almam karşılığında kulübe 4 milyon euro bırakmayı kabul etmem için bir kağıt imzalatmaya çalıştı. Ama buna rağmen kulübü dağıttılar. Bu oyuncuları hatırlıyorum ama isimlerini söylemeyeceğim. Piyasa değeri olan topçulardı. Bir tanesiyle önceden konuşmuştum, 30 Martta sözleşme imzalandı ve hisseler iki tarafa da gitti. İflas basittir, eğer bu kulup ekonomik olarak kötü durumdaysa, neden onu satın alırsınız ki? 30 Martta şampiyonluğa bir kaç maç kala kulübü satın alıp, sonra da bu kulübün idare edilemeyeceğini söyleyip neden dağıtırsınız ki takımı?"

Köstendil'den Ivan ve Rosen bütün gerçeği biliyorlar. Şimdi görev almak istemiyorlar. Ben her zaman onların arkadaşıydım. Bir çok ikili görüşme ile kulübün çok borcunu temizledik. CSKA, bazı kişilerin çıkarı için bilerek iflas ettirildi. Bazı tahminlerim ve bilgim var bu konuda ama kanıtlayamayacağım konularla da başım ağırsın istemiyorum. Takımı 2015'te dağıtacak herhangi bir sebep yoktu. Bu kadar iyi bir takım neden 10 mağlubiyet aldı? Yönetimi uzaklaştırdın, hocayı kovdun, katlanılmaz bir ortam oluşturdun ve öteki takımların sahipleriyle pazarlıklara giriştin. Stoycho Mladenov müthiş bir motivasyon uzmanıdır, sıradan bir topçudan müthiş bir futbolcu yapar."

"Bir kaç sebepten dolayı Levski hakkında konuşmak istemiyorum. Sirakov entellektüel bir kişidir. Hem CSKA'nın hem de Levski'nin yaşadıklarında siyasi mevzular var. Açıkça gözüküyordu ki Bozhkov'un Levski'yi alması politik olarak arzulanan bir gelişmeydi. Çok harcama yaptılar ve şimdi de o maaşları ödeyemiyorlar. CSKA'yı yok saymaya çalıştılar. Her şeyi yapabilirsin ama geleneği yok sayamazsın. 100 yıllık geleneğin varsa, onu bırakma. Bu Spor Bakanlığının, Grisha Ganchev'in ve herkesin birlikte yaptığı bir hataydı. Her şeyi engellediler, şirketi kapattılar ve tarihi yok ettiler."

"Bozhkov dün borçları ödemedi ama bugün ödemek zorunda. Bunlar politik belirsizlikler. Bu iki kulüp herkes tarafından finanse edilemezler. İşler orada çok daha karışık. Kralev bizim kulübe tek bir çivi çakmadığımız konusunda yalan söyledi. Bu doğru değil. Sektor G'yi yaptık, takımı tekrar oluşturduk. Sergiu Buş'u 50 bin dolara aldık ve yaklaşık olarak 800 bin dolara sattık. Siyasetin müdahalesine karşı Avrupa'daki bütün futbol federasyonları tetikte. Burda birileri stadı alamazken, başkası tribünü satın alabiliyor. Stanishev'in dahli olmadan bu işler olamaz. Bulgaristan'da son 20 yıldır büyük bir yozlaşma var ve bu da her konuda dengesizliğe sebep oluyor. Borislav Mihailov'u bunlara karşı gelmediği için suçladım. O bir yöneticiydi ve Borissov'un ona "istifa et" demeye hakkı yoktu. Bırakmayacağını söyledi başkanlığı ama daha sonra hükümetten gelen emirle kendisinden istenileni yaptı. Avrupa'da böyle şeyler olmaz. Rekabet gelişimi getirir."

"Son yıllarda CSKA ve Levski kötü günler geçiriyorlar. Mikhael Chorny ülkeden sınır dışı edildi, kulübün sahipleri politikacıların istediklerini yapıyor. Eğer devlet bir işe girerse, o hemen yapılıyor. Kiril Domuschiev 10 tane harika yabancı satın alabilir ama onlar milli takımı kurtarmıyor. Yabancılar ligi domine ediyor çünkü futbol akademileri çok zayıf."

"Kırmızı" Bulgaristan'a yalanlara karşı dikkatli olmaları ve birlikte hareket etmelerini söyleyebilirim. Dümende adamlarınız olsun. Her türlü hükümete destek olun. Yeni hükümetle, CSKA ve Levski ait olduğu yerde olacaktır. Lokomotiv Plovdiv'e hayranlık duyuyorum. Lokomotiv'i kimse önemsemiyordu ama iyi bir yönetimle şimdi nerelerde olduklarını görüyorsunuz. CSKA 1948'in hissedarı olmam konusunda davet aldım lakin reddetim . Eğer bir gün CSKA eskisi gibi bir araya gelir ve benden destek isterse seve seve kabul ederim."

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Dennis Bergkamp Röportajı




Arsenal'in "Uçan Hollandalısı" Dennis Berkamp'ın Arsenal'e imza atmasının 25.yılı yaklaşırken, Daily Mail için eski takım arkadaşı Martin Keown, kendisiyle zoom üzerinden bir röportaj yapmış, Sportsmail'den Kieran Gill de onlara katılmış. Eski günlerden unutulmaz anılarla başlayan sohbette Hollandalının geçmişi dair bir çok ayrıntıyı da hafızasında sakladığı görülüyor.

Bergkamp: Zeminden sorumlu görevli bize sahaya girmeyi yasakladığı için küçük tahta bir kalas vardı orada.

Keown: Steve Braddock'tu o. "Sen Dennis Bergkamp olabilirsin ama cumartesiye kadar benim sahama girmezsin!" Senin gibi mükemmeliyetçi bir adamdı.

Bergkamp: Çok gülmüştüm. Herşeyi harika yapmak isteyen hırslı bir herifti. O sahaya yaptığı bakım için bir kaç ödül de almıştı, bu yüzden onu suçlayamam.

Gill: Total Futbol ile büyüdün. İnter Milan'dan Arsenal'e transfer olmadan önce "sıkıcı, sıkıcı Arsenal"i hiç duymuş muydun?

Bergkamp: Hayır! Bana verdikleri sözleri yerine getirmedikleri için İnter'den ayrılmaya karar verdim. Bir çok seçenek vardı ama İngiltere'ye gitmek istedim. Buraya tatile gelirdik, bu yüzden David Dein ve Bruce'la telefonda konuştum. Arsenal'in hikayesi şahaneydi. Topçuları ne çok yaşlı ne de çok genç olan, Londra'nın sıkı bir takımı olan Arsenal'de bir şeyler başarabileceğimizi düşündüm ve kendimi de hiç zaman kaybetmeden evimde hissettim. Ama 25 sene? Hiç farkına varmadım...

Keown: Yemekhanemiz vardı ama sen önceleri akşam yemeği için eve gidiyordun.

Bergkamp: Yemekler oldukça yağlıydı, hiç de futbolcuların yiyecekleri türden değildi.

Keown: Arsene Wenger bizim yemeklerimizi değiştirmeden önce, sen bize başka bir yol göstermiştin.

Bergkamp: Evet, Wenger değiştirdi. Bazen çok aşırıya kaçıyordu, hotele gittiğimizde bütün mini bar bomboş oluyordu. Tamam, alkollü içecekleri çıkart ama Pepsi ya da Cola'yı bırak. Herşeyi değiştirmişti de onu da suçlayamam, Avrupa tarzı bir uygulamaydı. Hollanda ve İtalya'dan geldim, diyetisyenler yoluyla yiyeceklerimiz kontrol altına alınıyordu. Ama Wenger'in yaptığı İngiliz topçular için tamamen bir şoktu. İsveç'te yaptığımız ilk sezon başı kampı hatırlıyorum, tabii ki uçakla gitmemiştim, oraya ailem ve eşim Henrita'yla gitmiştim. Maçımız vardı ve ertesi gün de çift idman yapacaktık. Eşimle yürüyüşe çıkmıştık ve de ne göreyim, tüm İngiliz topçular ellerinde biralar barın dışında kafa çekiyordu. Ertesi gün idmanda herhangi bir sıkıntı yoktu ve akşam tekrar barda aynı rutine devam ettiler.

"Bergkamp'ın babası oğluna isim verirken Manchester United'lı Denis Law'dan esinlenmiş ve onun da bir resmini asmış Amsterdam'daki evlerinin duvarına. Küçük Dennis de o duvara karşı topla "paslaşarak" futbola ilk adımını atmış"

Keown: Ben de aynıydım, Dennis. Duvarda kendimin çerçeveli bir fotoğrafı vardı.

Bergkamp:
Küçük Diego Maradona gibi!

Keown: Duvar en iyi arkadaşımdı çünkü topu her zaman bana geri veriyordu.

Bergkamp: Bizim nesil böyleydi. Ajax'ta gençlerle yaptığımız bir tartışma vardı. Onlar Play Station'larla, televizyonlarla, cep telefonlarıyla vakit geçirdikleri için dışarı çıkmıyorlar ve "10.000 saat kuralını" yerine getiremiyorlar. Oysa bana göre çok fazla antrenman yapmalılar.

Keown: Arsenal'e o inanılmaz yeteneğinle geldin ve Wenger'de de gelecekle ilgili inanılmaz bir vizyon vardı. Başlangıçta onunla nasıl anlaştın? Her birimizi 15er dakikalık mini-toplantılara çağırdığını hatırlıyorum. Bir liste yapmıştı ve en yaşlımız Andy Linighan'la başlamıştı.

Bergkamp: Aklımda olan tek şey Arsenal'in bana verdiği sözlerdi. Bruce'la bir sezon geçirmiştik ve hiç de fena değildi. Avrupa Kupalarına katılmıştık. Daha sonra, İskoçya'da sezon öncesi kampı yapmıştık ve o kovulmuştu. Arsene gelir gelmez, biz onunla oturduk ve konuştuk. Onun futbol felsefesi benim futbol anlayışımla uyumluydu- hücum futbolu, topa sahip olma ve yaratıcılık.

Keown: Wenger'in idmanlarındaki cansız mankenleri hatırlıyorum ve biz daha önce antrenman sahasında böyle bir şey görmemiştik. "Ne s..im bu yahu?" diye şaşırmıştık. Ama sen o anı kaçırmamış ve mankenin önünden ani bir dönüşle, mankeni egale etmiştin. Highbury'de bir maçta top bana gelmişti, ne yapacağımı bilmiyordum ki senin o dönüşü yaptığını gördüm, topu oynadım ve sonrasında gol yapmıştık. Newcastle'a da böyle harika bir gol atmıştın.

Bergkamp: Maçtan sonra "Bunu bilerek mi yaptın?" diye mesajlar almıştım. Aklımda hiç soru işareti yoktu, Robert Pires'in attığı pasla başlayan bir çok ufak hareketin sonucuydu. Şans değildi yani. Bütün mesele top,savunma ve kaleciye doğru kendini odaklamaktır, sonrası zaten geliyor.

Gill: Kariyerinin en iyi golümüydü?

Bergkamp: 1998 Dünya Kupası Çeyrek Finalinde Arjantin'e attığım daha özeldi. Saatlerce top kontrolü, bitiricilik, denge ve ayak çalışması sonucu gelen bir goldü.

Keown: Evet, özeldi o gol. 55 metreden gelen bir pası tek dokunuşla kontrol edip, savunmacıyı geçip, sağ ayak dışıyla golü atmıştın. Her türlü topu kontrol edebiliyordun, sanki ayağında kancalar vardı.

Bergkamp: Parlak parmak ucu! Topla rahat olmak olarak da adlandırabilirim. Ayağımdaki topa bakmak zorunda değilim, çünkü orada olduğunu biliyorum. Gözlerim bağlı bile bunu yapabilirim.


"Bergkamp'ın 2013 yılında çıkan Sükunet ve Hız adlı kitabının bir bölümü Türbülans adını taşıyor. Orada şu meşhur uçak korkusunu ve 1994 Dünya Kupasından sonra uçmayı neden bıraktığını anlatıyor. 'Inter'de oynarken deplasmana gitmeden önce havaya bakıp, hava durumunu düşünmek çok korkutucuydu' "


Bergkamp: Nereden geldiğini bilmiyorum. Uçmaktan ziyade psikolojik bir durum aslında. Beni gerçekten rahatsız ediyordu. Bir kaç deplasmandan sonra iyice kötü olmaya başladım, uyuyamıyordum. Sürekli uçuşu düşünüyordum ve bir karar vermek zorundaydım ki insanlar da beni iyi tanır, bir karar verirsem arkasında yüzde yüz dururum ve başka bir yol da seçmem.

Tabii ki kaçırmak istemediğim bir kaç maçı kaçırdım ama en sonunda bu korkuyu kafamdan silip attım ve harika bir kariyerim oldu. Bu beni daha iyi bir oyuncu ve insan yaptı, o yüzden iyi bir karardı.

Keown: Ama uçmadan A'dan B'ye gitmek için saatlerce yorucu yolculuk yapıyorsun. Örneğin, Newcastle deplasmanı. Uçardık ve oraya varıyorduk. Oysa sen hala Vic Akers'le (Arsenal'in malzemecisiyle) yoldaydın.

Bergkamp: Vic bu yolculukları seviyordu. Eğer tersini söylerse, ona inanmam. ben pek kafaya takmıyordum, bana rahatsızlık vermiyordu. Eğer takımdakiler uçarsa, ben de Vic'le mini karavanla gelirdim, kendimi daha iyi hissediyordum.

Keown: 2003'te sözleşmenin uzatılması esnasında bu durum bir problem oluşturdu mu?

Bergkamp: Hayır. Arsenal'e gelir gelmez bundan bahsettim ve onlar problem çıkarmadılar. Kendimi evde hissediyordum, çok anlayışlı davrandılar. Benim yapmak istemediğim şeyleri yaptırmak için bana baskı kurmadılar.

Keown: Bir savunmacı olarak sana karşı oynamanın nasıl bir his olduğunu biliyor musun Dennis? Oyun başladığında savunmacı der ki "Ben Bergkamp'ı alırım, diğer arkadaşım da Thierry Henry'i tutar. Sonra sen orta sahaya yöneldiğinde, Bergkamp'ı takip edersem, savunma Henry'yle baş başa kalır."

Bergkamp: Bu benim ufak savaşımdı.

Keown: Sekiz sene arka arkaya birinci ya da ikinci bitirdikten sonra Arsenal, üçüncü ve dördüncü olmaya başlamıştı. 2006'dan sonra takıma ne oldu?

Bergkamp: Arsene deneyler yapmaya başladı.

Keown: Beşli orta saha. Seni orada kullanmak yerine Fabregas'ta ısrar etti. Sen forvette başlar ve sonra orta sahaya kayardın ama Wenger bunu değiştirdi. Fabregas'ın yaptığı gibi oyuncu ortada başlayıp, hücüma katılırdı. Yıllar sonra Arsenal'in ünlü kanat oyuncularından biriyle konuştum, ona neden her zaman kenarda durduğunu sordum, serbest oyna dedim, Arsene öyle istedi dedi.

Bergkamp: 2006'dan sonra Arsenal'de oyun çok fazla orta sahada oynanıyordu. Hücüma giden oyuncu yoktu ve sadece tek bir forvet vardı.

Gill: Şampiyonlar Ligini kazanamamak her ikiniz için de büyük bir pişmanlık mı?

Keown: 1998 -2000 arasında iç saha maçlarımızı Wembley yerine Highbury'de oynamamıza izin verilseydi, Şampiyonlar Liginde çok daha ileri gidebilirdik. Nou Camp'ta 1-1 berabere kaldığımız maçtan sonra onların sahasının Highbury'den 10 metre daha geniş olduğu için Wenger'in endişelendiğini hatırlıyorum. Rövanşı Wembley'de 4-2 kaybetmiştik.

Bergkamp: Rakiplerimiz için Wembley'de oynamak bir hayalin gerçekleşmesiydi.

Keown: Fiorentina'lı Gabriel Batistuta'nın sahaya çıkarken ellerini ovuşturup "Wembley. Muhteşem" dediğini hatırlıyorum.

Bergkamp: Onlara yüzde beş daha fazla güç veriyordu. Daha iyi motive oluyorlardı. İlk senelerde kulübün Şampiyonlar Ligini kazanmayı planladığını düşünmüyorum. Ama geliştikçe, bir şansımız olduğunu düşündük. Finale çıktık ama kazanamadık.

"Henry ona "Usta" der, Wright ise "Uzay mühendisi" ve Bergkamp antrenmanlarda kendine has hareketler yapardı. " Bir kere bir gol atmıştın" diye hatırlar Keown "Marco van Basten'in İngiltere'ye attığı gibi. Herkes durmuş ve seni alkışlamıştı."

Johan Cruyff onu 17 yaşında Ajax'ta oynatmaya başlattı ve Hollanda basını Bergkamp'ı "gölge santrafor" olarak tarif ediyordu o yıllarda. Cruyff'tan, Wenger'den çok şey öğrendi, peki Arteta'ya nasıl bakıyor?


Bergkamp: Arteta'nın Chelsea'ye karşı ilk maçını izledim. Takımla yapmak istedikleri oldukça açıktı. Öndeki dörtlü topun peşinde olup, rakibe baskı yapıyordu, orta saha oyuncusu arkadaydı. Büyük bir boşluk vardı. Marco van Basten, Ruud Gullit ve Rijkaard'lı Arrigo Sacchi'nin Milan'ını hatırlıyor musun? İdmanlarda birbirlerine halatlarla bağlıydılar ki maçta da aralarındaki mesafe açılmasın. Bizim takımımızda bu müthişti, her zaman bağlantı vardı, boşluk hiç yoktu.

Keown: Arteta'nın üzerinde çalışacağı bir konu?

Bergkamp: Evet, onun üzerinde çalışıyor ama zamana ve değişik oyunculara ihtiyaç var. Yavaş yavaş topa sahip olmaya başlıyorlar. Sahada üçgenler oluşturuyorlar ve top ayağında olan herkesin üç seçeneği oluyor. Şu an eskisinden daha iyiler. Ama farklı bir kültür oluşturmak zaman alıcı bir şey. Bizim Arsene ile yaptığımız gibi saatlerce çalışmaları lazım.

"2008'de Bergkamp, Ajax'ta görev aldı ve Donny van de Beek ve Matthıjs de Ligt'in futbola sunulmasında ön ayak oldu ama 2017de görevi bırakmak zorunda kaldı."

Bergkamp: Genç takımla ilk onbir arasında bağlantı olmak istedim. İyi bir yoldaydık ama kötü bir şekilde sonuçlandı. Ama futbolun nasıl olduğunu bilirsin. Tekrar futbola dönmek isterim.

Keown: Özlüyor musun?

Bergkamp: Evet. Ajax benim için kapanmış bir defter. Tekrar gençlerle çalışıp, onları as takıma çıkarmak istiyorum, belki İngiltere'de olabilir.

Keown: Seni tekrar görmek isterim. Futbol seninle daha güzel bir spor.


13 Mayıs 2020 Çarşamba

Penaltıya İsim Veren Adam


Antonin Panenka'ya telefon ettiğinizde, karşı taraftan cevap gelene kadar hep alışık olduğumuz "biip" sesi yerine hiç beklemediğiniz bir sınavla karşılanıyorsunuz. Ciddi bir ses tonuyla size :"En bilinen bıyıklı Çek futbolcu kimdir?" diye bir soru soruluyor ve seçenekler sıralanıyor:
a) Antonin Panacek (oyuncak)
b) Antonin Panenka
c) Antonin Panic ( bakire )"

Daha siz cevap vermeden, aynı ses devam ediyor "Yanlış cevap. Bu kadar düşük zekayla akıllı telefon kullanmamalısınız."

Bu şaka 30 saniye kadar sürüyor ve çoğunlukla da tamamını duyma şansınız oluyor zira Panenka telefonu çoğunlukla çabuk açmıyor. Daha da açık sözlü olursak, Panenka genelde telefonu açmaya tenezzül bile etmiyor. Bütün bunlar 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde penaltı atışında topu altına hafifçe bir dokunuşla yükseltip, kalecinin üstünden ağlara yollamasıyla tanınan adam hakkında çok fazla şey anlatıyor aslında. Bir çok futbolcu telefonuna özel zil sesi ayarlamakla uğraşmazken, 63 yaşındaki Panenka'ya telefonla ulaşmakta zorluk çekmemiz bile onun emeklilik günlerini koltukta oturup hatıraları yad ederek, telefonun çalmasını beklemekle geçirmediğini gösteriyor. Kendisiyle çiftler tenis turnuvası maçında buluştum. Kalçasındaki problemden dolayı sekiyordu, kortta çok da hızlı değildi ama ellerine oldukça hakimdi ve bir zamanlar attığı penaltılar ve serbest vuruşlarla kalecileri "bozguna uğrattığı" gibi rakiplerini teniste de zorluyordu. Maçlar arasında kendisinin uzun kariyeri hakkında konuşma fırsatı buldum.

K: İsminiz her zaman 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde atmış olduğunuz penaltı atışıyla anılıyor. Bunun bir lütuf mü yoksa lanet mi olduğunu mu düşünüyorsunuz?
A: İkisinin arasında bir şey. Açıkçası, penaltıdan dolayı hem mutluyum, hem de gururluyum. Fakat öte yandan Panenka adını duyan herkesin aklına penaltı geliyor. Futboldaki düsturum :"Taraftarı ve kendini eğlendirmek için oyna".  Barlarda ve diğer mekanlarda insanların benim hareketlerim ve gollerim hakkında konuşmalarını isterdim. Bütün kariyerim boyunca bunu başarmak için uğraştım ama penaltı hepsini gölgede bıraktı. Bu sebeple penaltıyla gurur duyuyorum ama dediğim gibi lütuf mu yoksa lanet mi olduğu hakkında biraz da kararsızım.

K: Fakat penaltıyla ilgili sorulardan rahatsızlık duymuyorsunuz?
A: Kesinlikle hayır. O meşhur penaltıyı belki de bininci defa anlatacağım ama işin parçası bu, buna alışmak zorundasınız. İstesem de istemesem de atmış olduğum penaltı futbol tarihine ve kariyerime geçti ve ben anılarımı ve duygularımı anlatmaya açık bir insanım. Benim gibi penaltı atarak yaptığımı taklit edenlerin var olduğunu gördükçe, bu meşhur penaltının unutulmadığını bilmek beni sevindiriyor. Ve maç anlatan spikerin "Panenka penaltısı" dediğini duyduğumda müthiş mutlu oluyorum. 35 sene evveldi ama çocuklar bile o vuruşu biliyorlar. Üçüncü nesle bile ulaştık."

K: Bir futbolcunun Panenka penaltısı denediğini gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?
A: Mutlu oluyorum ama sadece denemeyle olacak bir şey değil. Çok kolay da değil. İki yıl boyunca o vuruşu yapabilmek için çok çalıştım. Olay penaltıda topu kalenin ortasına vurmak değil sadece çünkü aynı zamanda büyük de bir risk alıyorsunuz. Antrenmanlarda oldukça çok çalışmalısınız bu vuruşu.

K: Sizin favori Panenkanız hangisi?
A: Zinedine Zidane ya da Thierry Henry'nin atmış olduğu penaltı. Penaltının hala inanılmaz derece başarıya sahip olduğunu düşünüyorum. Belki 35 defa bu "dokunuşu" yaptım ve sadece bir kez kaçırdım. Daha önceleri penaltıları normal şekilde atıyordum ve çokça da kaçırıyordum. Bu vuruş hala büyük bir silah.

K: Andrea Pirlo ve Sergio Ramos'un Panenka penaltısı atmasıyla sizin vuruşunuz Euro 2012'nin en çok konuşulan konuları arasına girdi? Bunu deneyeceklerini hiç düşündün mü?
A: Kimsenin böyle bir şeyi beklediğini düşünmüyorum ama açıkça beni mutlu da etti. Ve yıllarca benim söylediklerimi de haklı çıkardı: Bu vuruş gerçekten büyük bir silah. Eğer uygun zamanlama ve iyi bir dokunuşla vuruşu yapabilirsen, başarı şansın %100. Penaltı atışları esnasında tüm kalecileri izliyorum ve hiç biri kalenin ortasında beklemiyor.

K: Pirlo'nun penaltısı sonrası size ulaşmanın zor olduğunu biliyorum, telefonunuz oldukça meşgul olmalı. Kaç adet röportaj yaptınız o dönemde?
A: Sayıyı hatırlamıyorum ama sabahtan akşama tüm gün telefondaydım. Yıllar sonra Almancamı tazeledim çünkü Arjantin, İspanya, Avusturya, İtalya ve Fransa gibi futbolla yatıp kalkan ülkelerden telefonlar aldım. Çılgıncaydı. Gazetecilerin o vuruşu Panenka penaltısı diye anlatmaları çok hoştu. İngiltere'de bile bu penaltıdan bahsetseler, birini hatırlayacaklardır. (Gülüyor)

K: İki penaltıdan hangisini daha çok beğendin?
A: Pirlo daha iyi bir vuruş yaptı. Onun penaltısı benimkine çok benziyordu, Ramos biraz daha yükseğe attı ama bir defans oyuncusu olması sebebiyle onun böyle bir işe kalkışması da şaşırtıcıydı. Lakin, açık olan bir şey var ki, her iki topçu da bu vuruşu önceden çalışmışlar, yaptıkları şans değildi yani.

K: Penaltı atmanın sırrını nasıl açıklarsınız?
A: Penaltı her zaman atıcı ile tutucu arasında bir savaştır - sinirlerine en fazla kim hakim olabilecek? Hiç bir kaleci kalenin ortasında durmaz - bütün stratejimi buna bağlamıştım. Kaleci bekler ve ben ayağımı topa temas ettiğimde, o herhangi bir köşeyi seçerek atlar. Topu hafifçe kaldırdığımda rakibim artık hareket halindedir ve geriye dönemez. Öte yandan eğer sert bir vuruş yaparsam, kaleci ani bir refleksle kurtarış yapabilir. Bu yüzden ben topu havaya yumuşakça vuruyorum. Biraz zaman alıyor ama kalecinin geri dönme şansı olmuyor.

K: Kolay gibi gözüküyor?
A: Ama değil. Normal bir penaltı atacağın konusunda kaleciyi ikna etmelisin ve her zaman bunu ya bakışlarınla ya da hareketlerinle yapmayı denemelisin. Ben, nereye istersem, kaleciyi oraya yollamayı başarırdım.

K: İlk denemelerinizde başarılı olduğunuzu anlıyorum da daha sonraları kaleciler sizden şüphelenmedi mi?
A: Avrupa Şampiyonasından bir kaç hafta evvel Dukla Prag'la oynuyorduk. Milli takımdan arkadaşım olan rakip kaleci İvo Viktor, benim bu tarz penaltı atacağımı biliyordu. Ama kalenin ortasında ayaklarının üstünde kalmadı çünkü bir kaleci için köşeye atlamadan sabit kalmak zordur, eğer bir tarafa atlamazsan ve golü yersen, hiç bir çaba göstermediğin için tepkileri üzerine çekersin.

K: Ne kadar çalıştın bu penaltı için?
A: Yaklaşık olarak iki sene. Her idmandan sonra kalecimiz Zdenek Hruska'yı kaleye geçirirdim. Penaltılarda çok başarılıydı, beni bir çok kez yendi ve ona iddialardan çok para kaybettim. Onu alt etmek için ne yapabilirim diye düşünüyordum. Ve ilk aklıma gelen bu vuruş oldu. Bununla birlikte, her gün penaltı atışı çalışıyordum. Zaten haftada bir ya da iki gün denemiş olsaydım, bu vuruşu asla geliştiremezdim.

K: Peki hocalarınızın tepkileri nasıldı?
A: Onlar kararı bana bırakmışlardı. Benim nasıl atacağımı biliyorlardı. Ama bunun gazetelerde fazla yazılmamış olması ve Sepp Maier'in benim takımım Bohemians 1905'in maçlarına gelmemiş olması işin güzel tarafıydı. (Gülüyor)

K: Belgrad'daki finalde penaltıyı atarken, bu sizin ilk denemelerinizden biri miydi yoksa sonrakilerden miydi?
A: Onuncu, belki de ondan daha öncekilerden biri de olabilir.

K: Fakat takım arkadaşlarınız size pek güvenmiyordu, kaleci Ivo Viktor çok da mutlu değildi...
A: Bu doğru. Şampiyona boyunca onunla aynı odayı paylaşıyordum ve bu vuruşun oldukça riskli olduğunu, denemem halinde beni odaya almayacağını söyledi, ama en sonunda yine de odanın kapısını açmıştı...

K: Eğer kaçırmış olsaydınız, başınıza gelecekler hakkında sonrasında hiç düşündünüz mü?
A: Yetenekli bir tornacıyım ve ÇKD'de ( Prag'taki en büyük makine fabrikalarından biri) 30 yıllık bir tecrübeye sahip olurdum diye şakalar yapıyordum. Bilemiyorum, belki kariyerim biterdi. Sistemle "kafa bulduğumu" düşündükleri için beni cezalandıracaklarını duymuştum bir ara.  Belki toplum düşmanı gibi algılanacaktım ve bir yerde kaloriferci olarak çalışacaktım.

K: O yüzden kaçırmayacağınızdan emindiniz?
A: Yüzde bin. (Gülüyor) Belki de turnuva boyunca yaşadığımız coşkuyla ilgi bir şeydir bu özgüven. Turnuva öncesi kimse bize şans vermiyordu, finalde kaybetmiş olsaydık bile, Çekoslovakya dönüşünde insanların bizi saygıyla selamlayacağını biliyorduk. Baskı altında olan taraf Almanlardı.


K: Atmış olduğunuz penaltıdan dolayı Sepp Maier'in sizinle uzun yıllar konuşmadığı doğru mu?
A: Adımı duyduğunda pek olumlu tepki vermediği doğru. Bir çok batılı gazeteci onunla dalga geçtiğimi yazdı o günlerde ama doğru değildi. Penaltıyı gole çevirmenin en kolay yolu olarak görmüştüm vuruşumu. Peki problem neydi? Problem, beni kimse tanımazken, onun dünyanın en iyi kalecilerinden birisi olmasıydı. Onun için kabullenmek pek de kolay olmadı.

K: Belgrad'tan 35 yıl sonra geçen yıl Prag'da buluştunuz. Maier bunu kabul etti mi?
A: Evet, bir sıkıntı yok. Golf oynadık ve bira içtik.

K: Futbolun çok daha endüstriyelleştiği finalden 30 sene sonra bu "unutulmaz penaltı vuruşunu" yapmış olsaydın, ne kadar çok kazanacağını hiç düşündün mü?
A: Açıkça galibiyetten ve penaltıdan çok fazla karlı çıkacaktık, şüphesiz ki pazarlama günümüzde tamamen farklı boyutlarda. Oysa, o sene ülkeye dönüşümüzde ayaklarımızın yere sağlam basması konusunda tembihlendik. Günümüzde olmuş olsaydı o "unutulmaz an",  çok daha fazla ticarileşebilirdi. Daha fazla kazanabilir ve hayatlarımız daha kolay olabilirdi.

K: Avrupa Şampiyonu olduğunuzda ne  kadar kazandınız?
A: 16.000 koruna, yaklaşık olarak 530 Sterlin. Tabii, Almanlar çok daha fazlasını kazanacaktı. Fakat her şey parayla ilgili değil - manevi değeri çok daha fazlaydı.

K: Final maçıyla ilgili anılarınız nelerdir? 2-0 öne geçtiniz ama Almanlar beraberliği yakaladı.
A: Yarı final maçında da Almanların 2-0'dan geri geldiklerini biliyorduk. Kararlılık onların karakterinde var. Neredeyse son dakikaya kadar maçı önde götürdük ama tuhaf bir korner atışından beraberlik golünü yedik. Benim için iyi oldu aslında, yoksa penaltımı atamayacaktım...

K: Takım Belgrad'da niye başarılıydı?
A: Bu sorunun cevabı, biz mükemmel bir harmoniydik. Bütün futbolcular topla iyiydi ama değişik özelliklere sahiptiler: savaşçı olanlar, Pivarnik gibi hızlı gençler, Ondrus gibi "gaz verenler", Moder ya da benim gibi teknik oyuncular. Ve harika golcüler: Nehoda ve Masny. Turnuva öncesi pek konuşulmadı ama biz hazırlık döneminde iyi sonuçlar almıştık. Doğu Avrupa'dan bir takım olunca, sizi pek ciddiye almıyorlar maalesef.

K: Çekoslovakya döneminde bazen takımdaki Çek ve Slovak oyuncular arasında problemler oluyordu. Teknik direktörler bir gruptan fazla oyuncuyu kadroya almamak konusunda dikkatli davranıyorlardı. Buna rağmen sadece siz, Nehoda, Viktor ve Vesely 76 yılındaki Çekoslovakya milli takımının dört Çek oyuncusuydunuz. Bu neden problem olmadı?
A: Takımın ruhu ve havası müthişti. Önceki milli takımlarda bazı zıtlaşmaların olduğunu hatırlıyorum. Bunu bir problem olarak adlandıramam ama mesela yemek yerken, Slovak oyuncular bir masadaydı, Çekler başka. Taktik idmanlarda da durum farklı değildi. Önce Slovaklar için yapılıyordu, sonra Çekler için. Açıkça, bu yakışık olmayan bir durumdu. Ama bizim takımımızda sorun yoktu, hepimiz birdik ve bizi bir araya getiren kaptanımız Tonda Ondrus olmuştu. Onunla çok eğlenceli vakit geçirdik. Ve unutmamak gerekir, çok iyi hocalarımız vardı: Vaclav Jezek ve Jozef Venglos.


K: Final maçını kazandığınızda, bir çok takım arkadaşınız madalyalarını almaya Almanya ulusal takım formasıyla gitti. Komünist rejim yetkilileriyle bir sıkıntı yaşadınız mı?
A: Benim dışımda tüm oyuncuların forma değiştirmesi ve insanların bana vatansever demesi oldukça komikti. Ama bunun sebebi tamamen farklıydı. Ben son penaltıyı atarken diğer takım arkadaşlarım formaları çok önce değiştiği için bana zaman kalmamıştı. Ama kupa töreninden sonra ben de birini bulup forma değiştirdim. (Gülüyor)

K: Komünist rejim döneminde futbolcuların hayatı nasıldı?
A: Normal. Biz politikayla ilgilenmezdik. Profesyonel diye adlandırılıyorduk ama tek avantajımız işe gitmiyor olmamızdı. Tabii ki meşhurduk ve herkes gibi muz ya da portakal sırasında beklemiyorduk, bir çok kişiden fazla kazanıyorduk ama bugünden çok bir farkı yoktu hayatımızın.

K: Ne kadar kazanıyordun o vakitlerde?
A: 30 yaşındaydım, iki çocuk sahibiydim ve ayda 2300 koruna (yaklaşık olarak 80 sterlin) kazanıyordum. Eğer maçları kazanırsak 1200 ile 1600 koruna arası prim de kazanabiliyorduk. Hepsini toplarsak, bir çok vatandaş 2000-2500 koruna arası kazanırken ben yaklaşık olarak 4000 kazanıyordum.

K: Futbolcu olmanın en büyük avantajlarından biri sıradan insanlar sadece Sosyalist blok ülkelerini ziyaret edebilirken, sizin yabancı ülkelere seyahat edebilmeniz.
A: Futbol sayesinde bütün dünyayı gezdim. Dukla Prag kadar tanınmış değildik ama Amerika'dan iki davet aldık. Bohemians için tarihi bir andı: Honduras, Haiti ya da Nikaragua'da oynayan ilk Çek takımıydık. Muhteşem bir tecrübeydi.

K: Seyahatler genelde iki-üç hafta sürerdi. Neler yapardınız?
A: Bir kere Noelde orada kaldığımızı hatırlıyorum. Kolombiya'daydık. Çek asıllı Amerikalı bir iş adamı bizi kendi evine Noel yemeğine davet etti. Takımda aşçı çırağı olarak çalışmış bir arkadaşımız vardı ve bize svickova (Geleneksel sosla sunulan fırında pişirilmiş sığır bifteği) ve meyveli börek yapmıştı. Meyveli börekleri küvette hazırladık, koskoca bir boğa satın aldık ve onu bahçede pişirdik. 30 derece sıcaklıkta bir Noel yaşamamıştık daha önce.

K: Sizin eski takım arkadaşlarınızdan Karol Dobias daha önce yaptığım bir röportajda yurt dışında satıp, para kazanmak için Çekoslovak takımların yanlarında kristal hatıra eşyalar ya da ülkeye ait cam eşyalar götürdüğünden bahsetmişti.
A: Problem şuydu ki biz yurt dışına giderken, para almıyorduk. O yüzden seyahatlerimizi daha rahat yapıp, ailelerimize hatıralık hediyeler almak için biz de satabileceğimiz bir şeyler götürüyorduk yanımızda. Havai'de halkın da paraları olmadığı için değiş tokuş yaptığımızı hatırlıyorum. Bu nedenle onların harika ahşap el yapımı hediyelikler karşılığında onlara t-shirt, şort ya da spor ayakkabı veriyorduk. Bir oyuncunun bandajla bile değiş tokuş yaptığını hatırlıyorum. Hatta bir yolculuk öncesi altı kollu kristal bir avize aldık ama onu uçağa sokmakta problem yaşadık. Bu nedenle onu küçük parçalara ayırmak zorunda kaldık ama tekrar onu kurmaya çalıştığımızda bir türlü beceremedik. En sonunda beş kollu bir avize yaptık ve yedek parçayla onu sattık.

K: Pek çok oyuncunun böyle ilginç deneyimleri yoktur.
A: Evet, yolculuklar oldukça ilginçti. Bir kere şatoda kaldık, bir keresinde çatısız odalarda uyuduk. Martinik'te miydi, Guadelope'ta mıydı hatırlamıyorum da şehrin dışındaki çocuklarla ilgili bir çalışma için bizi "doğadaki okula" götürdüler. Ormandaki sesleri duyabiliyorduk, takımın yarısı korkmuştu. Odalarımızda koşuşturan kertenkeleler vardı, çoğumuz bu ortamda uymak istemedi ama yine de mutluyduk çünkü kertenkeleler zehirli örümcekleri yakalıyorlardı.

K: 32 yaşındayken Rapid Vien'e gitmek için Bohemians'ı bıraktınız. Niye onları seçtin?
A: Komünist yetkililer 32 yaşında ve 50den fazla milli takımda oynamış futbolcuların yurt dışında top koşturmasına izin veriyordu. Belçika'dan da teklif aldım ama onların teklifi 32 yaşıma girmeden 2 ay önceydi. Sonra İspanya, İsveç, Belçika ve Avusturya'dan teklifler de geldi. Eğer sadece parayı düşünseydim, İspanyol Murcia'dan gelen teklifi kabul ederdim ama 32 yaşında İspanya'ya gitmek ve küme düşmeme mücadelesi veren takımda oynamak kolay değildi. Rapid'de forma giyen Frantisek Vesely ve Pepi Bican'dan takımları hakkında iyi şeyler duymuştum ve Avusturyalılardan gelen teklif benim için iyi cazipti, şikayet edemem. Aralarından biri gibi davrandılar bana ve hala orada iyi bir şöhretim var, belki Çek Cumhuriyetinde olduğundan fazla.

K: Everton'a karşı 1985 yılı  Kupa Galipleri Kupasını finalde kaybettiniz. Kötü giden neydi?
A: Dizimdeki problemlerden dolayı maça başlayamadım. Maçtan önce hocayla bir konuşma yaptık ve beni son yarım saatte oyuna almaya söz verdi. Uluslararası futbolcularla dolu Everton takımıyla mücadele edemedik, 3-1lik mağlubiyete rağmen, maçı seyredenlerin gözünde iyi bir intibah oluşturmuştuk.

K: Penaltıları bir yana bırakırsak, sizin serbest vuruşlarınız da meşhur. Serbest vuruştan kaç gol attığınızı hatırlıyor musunuz?
A: Bohemians'ta 70ten fazla gol attım ve bunların yarısı serbest vuruştu. Rapid için de oran üç aşağı beş yukarı aynı. Bunu başarmak için yetenekli olmalısınız ama yetenek tek başına da yetmiyor. 15-19 yaşlarım arasında serbest vuruşlara acayip çok çalışıyordum. Bizden daha uzun, güçlü ve hızlı büyük çocuklara karşı sokakta ya da parkta maç yapıyorduk, bu yüzden hem maçlarda oynayıp, hem de teknik yeteneklerimi göstermek için bir yol bulmalıydım. Serbest atışlarımı barajın üstünden atıyordum ve bazı kaleciler beni şaşırtmak için baraj kurdurmuyordu ama ben de salak değildim, takım arkadaşlarıma baraj yapmalarını söylüyordum. Topu barajın üzerinden aşırtıyordum ve bu da hikayenin sonu oluyordu. (Gülüyor)

K: Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmadınız, sadece kısa bir süre yardımcı antrenör oldunuz. Neden?
A: Öyle bir hırsım yok. Eğer bir şeyi yapmak isterseniz, o konu hakkında yetenekli olmalısınız. Teknik direktör olmak için takımla iyi iletişim içinde olup, hem sert hem de titiz olmalısınız. Ben ise daha çok oyuncularla arkadaş olmayı yeğlerdim ama bu meslek için yanlış bir tavırdı. Futbolcular böyle şeyleri takdir etmeyeceklerdir.

K: Ama yine de futbolla iç içe oldunuz ve bir kaç sene evvel Bohemians'ı yok olmaktan kurtarmak isteyen taraftarlara yardımcı oldunuz.
A: Bohemians iflas etmişti ve taraftarlar benden kulübü kurtarmak için geliştirdikleri projeye katılmamı istediler. Hala büyük problemleri olmasına rağmen, Bohemians'ın varlığını sürdürdüğü için çok mutluyum.

K: Onursal başkansınız. Sorumluluklarınız neler?
A: Benim görevim yönetmekten ziyade temsil etmektir. Kulübün sponsorlar, basın ve diğer iş ortaklarıyla olan ilişkilerinden sorumluyum ve takımın imajını daha da geliştirmeye çalışıyorum. İngilizler bunun için güzel bir kelime bulmuşlar: Elçi. Bobby Charlton'ın Manchester United ya da Eusebio'nun Benfica için yaptığı elçilik gibi bir iş benimkisi de...

K: Penaltınız dışında, bıyığınızla da ünlüsünüz. Onu tıraş etmeyi hiç düşündünüz mü?
A: Asla. Bir teklif bekliyorum ve birileri bana milyon verirse, hiç vakit kaybetmeden bıyığımı tıraş ederim. (Gülüyor)


Bu röportaj Karel Haring tarafından The Blizzard dergisi için yapılmış olup, söz konusu dergiden tercüme edilmiştir.

Blog Widget by LinkWithin