18 Ağustos 2007 Cumartesi

u/M #2 Geliyor..Ama çok yakında değil...



Başlamaya çalışıyorum...Bir plan belirledim kafamda..Konular filan saptandı...Bir de ilham gelse de yazsam, ah ah...

16 Ağustos 2007 Perşembe

Slaven Koprivnica vs Galatasaray SK

16 Ağustos 2007 Perşembe...


  • Beyaz forma hoş güzel de, isimlerin ve numaraların yazıldığı font hiç te hoş değil nedense..Bir de sırtında ismin üstünde, hangi geometrik şekle benzer bilemediğim bir kırmızı var ki, kim koymuş neden koymuş...Herşeye rağmen, UEFA da beyazın farklı bir anlamı var...
  • Takımda saçı sakalı dağınık futbolcu modası mı türüyor ne...Servet'in imaja bir ad vermeyi düşünüp duruken, kalecimiz sağ olsun onu aratmıyor...Hele bir de siyah kaleci kazağı giymiş ki, tam kapamış kendini..Feldkamp, bu imaj olayına da el atar yakında...
  • Adamlar UEFA yolundalar ama stada bakınız..Tek tribünlü...Ne kale arkası ne karşı tribün...Tuhaf geldi...
  • Volkan, Prekazi'nin izinde mi yoksa...Değişik vuruyor..Yerden vuruyor ve tam da sol alt köşeyi vuruyor...Özlemişiz böyle şutlar görmeyi.. Vur be Volkan, vur...Kim tutar seni...
  • Adamların bir antrenörü var, Fatih Hoca'nın kopyası sanki..Bir otur biraz yerine be hoca...Yok, yok, dakka oturmadı...Severiz sayarız heyecanlı antrenörleri...
  • Servet, başka ülkede olsan "servet" versen topçu olamazdın ama burada herşey mümkün...Nasıl dalıosun öyle freni patlamış kamyon gibi, ya maçın sonlarına doğru dozer gibi toprağı kazman yok mu...Devam...
  • Şaş, bi şaşırdı kendi...Neden hakeme sarılırsın be kardeşim...
  • Bu Volkan ile Barış iyi topçular olacaklar...Serkan'ı da aradı gözler ama Kalli Hoca, oynatmadı...
  • ultrAslan Avrupa, hoş bir el emeği göz nuru bez pankart yapmışlar...Tebrikler...Branda pankarta karşı bez pankart kültürü...

UEFA: "Galatasaray lead UEFA Cup way"



Tesadüf dediler, şans dediler..Dediler de dediler...Ama "gerçekleri tarih yazıyordu" ve tarihe adını yazdıranlar unutulmaz..


UEFA resmi sitesine de şöyle bir şey koymuş:


Güzel bir jest...Degil mi?

Galatasaray'da Mutluyum

Tomas: "Şampiyonluğu hakettik"


Önce Fenerbahçe sonra Galatasaray'da şampiyonluk yaşadı. Song'la beraber Galatasaray'ın savunmasında ağır yükün altına girdi. Kimi zaman eleştirildi, kimi zaman kahraman oldu. Ancak bir gercek var ki Galatasaray'da en büyük mutluluğu yaşayanlardan birisiydi Stjepan Tomas. Türkiye'de mutlu, ülkemizi seviyor, öncelikle 2009 yılına kadar sözleşmesinin olduğunu anımsatıyor ve `Galatasaray'da mutluyum' diyor. Yıldız futbolcunun yaşadığı mutlulukla ilgili işte duyguları..

Şampiyon olmak nasıl bir duygu?


TOMAS: Bunu kelimelere dökmek gerçekten çok zor. Eğlenmeyi, sevinmeyi hakettik. Ancak Fenerbahçe'yi de alkışlamak gerekir. Onlar da olabilirdi. Biz şampiyon olamasak da başarılı sayılırdık.


Kariyerinde bu şampiyonluğun farkı nedir?

TOMAS: Fenerbahçe'de de aynı başarıyı yakalamıştım. Ancak benim kariyerimde bu şampiyonluğun ayrı bir yeri olacak. Çünkü, son ana kadar heyecan sürdü. Bize kimse sezon başında şans tanımıyordu. Bir mucizeyi gerçekleştirdik.


Sıkıntılarla dolu bir yılın ardından şampiyonluk geldi. Sezon boyunca ne gibi sıkıntılar yaşadınız?

TOMAS: Evet. Çok sıkıntı yaşadık. Paramızı alamadık. Ancak mücadeleyi bırakmadık. Burada profesyonelce değil amatörce hareket ettik. Belki de şampiyonluk bu nedenle bu kadar önemli. Çünkü, yerimizde başkaları olsa çeker giderdi.


Bu sezon için unutamadığın maç hangisi?


TOMAS: Beşiktaş maçını unutamam. Çünkü, Hasan Kabze son saniyelerde o golü attığı anda bütün takımın olduğu gibi benim de inancım arttı ve kendi kendime `Galiba şampiyon oluyoruz' dedim.


Kayseri'yi yendikten sonra Denizli - Fenerbahçe maçını izlerken neler hissettin?

TOMAS: Hayatımın en uzun dakikalarıydı. Bir türlü geçmek bilmeyen bir maçtı. Heyecan, stres ve gerilim vardı. Ancak sonunda gelen coşku herşeyi unutturdu.


Başarının formülü sence nedir?

TOMAS: Arkadaşlık, istemek ve inanmak. Bizde fazlasıyla olan şeyler bunlar.


Kimi zaman yaptığın hatalar nedeniyle eleştirildin. Özellikle de Fenerbahçe maçında. Bu eleştirileri nasıl karşılıyorsun?


TOMAS: Kazanmak nasıl bir kişiye mal edilmemeliyse, kaybetmek de öyle. Bireysel hatalar her zaman olabilir. Önemli olan bunu tekrarlamamak. Ben kendini başarılı buluyorum. Zaten hoca güvenmese formayı vermez. Ayrıca maçlardan sonra ne gazeteleri ne de televizyoları takip etmiyorum.


Galatasaray'da kalacak mısın?

TOMAS: Ayrılmam için bir sebep yok. İstanbul'da ve Galatasaray'da mutluyum. 2009'a kadar da sözleşmem var.


Dünya Kupası'ndan sonra iyi bir teklif gelirse düşünür müsün?

TOMAS: Ayrılmak gibi bir niyetim olsa Türkiye'den ev almayı düşünmezdim. Dünya Kupası'nda forma giyiyor olmak sevindirici.
Favorim Brezilya. Onlarla aynı grupta olmak kötü. Ancak ümidimiz var.


Gule gule Tomas..Herşey için de teşekkürler...

5 Ağustos 2007 Pazar

A: Vefa nerde birader? B: Abi ben İstanbul'un yabancısıyım....

Necati Ateş.............2004-2007............94 maç 47 gol....

Cihan Haspolatlı.....2002-2007............118 maç 10 gol..

Orhan Ak................2003-2007............92 maç 6 gol.....
Hasan Kabze..........2004-2007............63 maç 20 gol...

Bu kadar basit mi?
Bu "zihniyet"le bu kadar basit...

27 Haziran 2007 Çarşamba

Unutulmaz...


"Futbol basit bir oyun değildir" demişti Lineker'e bir söyleşi sırasında...Bu zor oyunu basite indirgeyip, öğretmişti "oynamasını" bizim çocuklara üstad...Karanlık günlerden, aydınlık geleceğe taşımıştı Galatasaray'ın ona inanmışlar ordusunu...ve sadece üç beş kupa değildi ardında bırakan, bir yeni nesil bırakmıştı Avrupa'yı titreten, ülkesine Danimarka'dan kupa getiren bir yeni nesil...
Şimdi, çok uzaklarda, dönülmez diyarlardasın Derwall...ve 26 Haziran günü her sarı kırmızılı kalpte ince bir sızı bırakarak uzaklaştın aramızdan...Mekanın cennet olsun...

25 Haziran 2007 Pazartesi

Hagi, Steaua Bükreş'te

Galatasaray forması altında büyük başarılara imza atan dünyaca ünlü efsanevi futbolcu George Hagi, Steau Bükreş'in teknik direktörü oldu.Takımın eski teknik direktörü Cosmin Olaroiu'nun, Suudi Arabistan'ın Al Hilal takımıyla anlaşması üzerine Steaua Bükreş kulübü Gheorghe Hagi ile anlaşma imzaladı.Henüz sezon bitmeden Olaroiu ile 3 yıl daha anlaştığını duyuran Setaua Bükreş'in patronu Gigi Becali, Olaroiu'nun yıllık 1 milyon 600 bin dolara Al Hilal'e gitmek istemesi üzerine Hagi ile görüşmek üzere dün Köstence'ye gitti. Hagi ile burada gerçekleştirdiği görüşmede her türlü konuda anlaşan Becali "Sezonun bombasını biz patlattık diyerek" Hagi ile buluştuğu otelden ayrıldı. Muhabirlerin sorularına kısa cevaplar veren Hagi ise "Benim için sürpriz oldu. Steaua için her şeyi yapmaya hazırım." dedi. Süresi ve rakamı belirtilmeyen sözleşmenin bugün resmen imzalanması bekleniyor. Hagi, imzanın ardından yeni takımıyla birlikte Kaprun kampı için Avusturya'ya gidecek.Bir buçuk yıldır Steaua Bükreş'i çalıştıran Cosmin Olaroiu, 55 maçta 32 galibiyet, 14 beraberlik, 9 mağlubiyetle iyi bir grafik çizmişti. Steaua'da iki şampiyonluk yaşayan Olaroiu, takımıyla UEFA yarı finaline ulaşmıştı. Hagi ise, Türkiye'den döndükten sonra Poli Timişoara takımını 5 ay gibi kısa bir süre çalıştırmış, ardından 1 yıldan fazla süren sessizliğe bürünmüştü.(CHA)

Yolun ve bahtın açık olsun...Tüm başarılar seninle olsun...Unutma, hala bu ülkenin bir çok yerinde kalbi senin için çarpan bir çok sevdalı var...Futbolu en iyi bilenlere! senin Steaua'da yapacakların "tokat" gibi gelecek...Haydi Commandante, Haydi Commandante, Haydi...Tam zamanı, Tam zamanı şimdi....

"Kadıköy’deki UEFA Kupası’nı kaldıracağız..." Dedi Haldun abi...

Haldun Üstünel: Kadıköy’deki UEFA Kupası’nı kaldıracağız... / DHA 25 Haziran 2007

Galatasaray Kulübü Futbol Şubesi Sorumlusu Haldun Üstünel, son 10 gün içinde peş peşe gerçekleşen transferlerin 8 aylık planlı bir çalışmanın ürünü olduğunu söyledi. Yaptıkları transferlerle Galatasaray’ın durgunluk dönemine son vereceklerini iddia eden Üstünel, "Yeni bir takım kuruyoruz. Amacımız 2009 yılında Kadıköy’de UEFA Kupası’nı kazanmak ya da Şampiyonlar Ligi’nde en az yarı final oynamak. 2009 UEFA Kupası finali Kadıköy’de oynanacak. Kadıköy’de kupa kaldırmak taraftarımıza verilebilecek en büyük armağan olacak" dedi.

Basın Yalan Yazıyor...Şampiyon Olmayınca #19

Basın Yalan Yazıyor...Şampiyon Olmayınca #18

22 Haziran 2007 Cuma

Lincoln Geldi, Herkes Rahatladı

Ne çok beklendi...Ne heyecan yaşattı...İmzaladı, geldi, gelecek, dendi, Cuma dendi, olmadı, Pazar dendi, gelmedi, bekledik...İnternet sitelerinde nöbetler tuttuk, spor haberlerini kaçırmadık televizyon kanallarında...Hep geldi gelecek, başka transferler geldi beklemediğimiz ağzımızı tatlandırmak için ama Lincoln gelmedi...Bir de Zenit dediler, istiyor dediler...Hoop, bu nereden çıktı dedik, Halil Özer yapmıştı haberi küfrettik, fenerli Halil'e...Ve bir gece, dün gece, imza haberi düştü internete..Telefonlar susmadı, herkes müjdeyi yaydı bir yandan bir yana..Hadi bakalım Lincoln..Aslan oldun artık...Hoşgeldin ülkemize..Hoşgeldin Galatasaray'a...

19 Haziran 2007 Salı

u/M Fanzinler Dağıtılıyor


ultras Movement fanzinler dagıtılıyor yavaş yavaş ...
ultrasmovement@gmail.com adresine mail atıp, kaç adet istediğini belirten arkadaşlara en kısa sürede ulaştırılmakta fanzinlerimiz..
Girmiş olduğumuz kampanya da son süratle devam etmektedir..İnanıyorum ki bu çocuklarımız Anıtkabir'i göreceklerdir..

17 Haziran 2007 Pazar

Başka türlü bir tribün, başka türlü bir futbol: LİVORNO CALCIO


Livorno, Toscana bölgesini Pisa ve Grosetto şehirleri ile birlikte Akdeniz’e bağlayan, Batı İtalya’nın liman kentlerinden birisi. Bu coğrafi tanımın yanı sıra kent, İtalyan işçi sınıfı tarihinde saygın bir yere sahip. Palmiro Togliatti, Toscana işçilerinin grevlerini ve yenilgiye uğramasına rağmen anti-faşist direnişlerini, 1922’de yayımladığı “Faşizm üzerine dersler”de saygı ile anmaktadır.
Yakın zamana kadar, özellikle ülkemizde, bölgenin ve şehrin ilerici tarihsel geleneği üzerine pek fazla bir bilgiye sahip değildik. Ne zamana kadar? 12 Aralık 2005’de oynanan ilginç bir futbol karşılaşmasına kadar. O gün, bir çoğumuzun İtalyan 1. futbol ligi Serie A’daki varlığından bile habersiz olduğu Livorno takımı ile, ırkçı-faşist taraftar topluluğuyla ünlü başkentin Lazio takımı futbolun yeşil çimlerinde karşı karşıya geldi. Sahadaki savaşı skor olarak Livorno kazandı. Ama tribünlerde de savaş vardı; Livorno taraftarları zaferi Lazio’nun faşistlerinin kafasında meşaleler yakarak kutladı!... Bir anda bütün Avrupa tribünlerinin ve anti-faşistlerinin gözleri, bu mütevazi liman kentine, futbol takımına ve taraftarına çevrildi; kimdi bu yürekleri kızıl, gözleri kara insanlar?
Ondan sonra, internet ve matbuu basın üzerinden Livorno şehrinin ve insanlarının hayranlık uyandıran geçmişi açığa çıktı. Ve öğrenildi ki, İtalyan Komünist Partisi 1921’de bu şehirde kurulmuş. Futbol takımının taraftar lokalinin ismi de tesadüfi (!) olarak 1921’dir. Öğrenildi ki, bu tribünlerde Stalin’in doğum gününü kutlayan pankartlar açmak, sosyalizmin ve anti-faşist savaşın anısını canlı tutmak sıradan bir görev haline gelmiş. Öğrenildi ki, şehrin futbol takımı 2004 yılında, 55 yıl aradan sonra yeniden 1. lige çıktığında, taraftarın kutlama etkinlikleri içinde neo-faşist partinin şehirdeki lokalini yakmak da varmış. Öğrenildi ki bu tribünler, geçen sene Nasıriye’de ölen 34 İtalyan askeri için saygı duruşu yapmayı reddetmiş. Bütün İtalyan stadyumlarında o saatte saygı duruşu yapılırken, Livorno’nun maçlarını yaptığı Armando Picchi Stadı o gün, “Nasıriye, Nasıriye” tezahüratları ile çınlamış. Bu çılgınca görünen, ama komünizmin nasıl her türlü milliyetçi önyargıyı reddederek mazlumdan ve haklıdan yana bir ahlaka sahip olduğunu hatırlatan duruşun, İtalya’da onlara ne kadar düşman bir cephe yarattığını tahmin etmek zor değil. Ama şu ana kadar görüldü ki, Livorno şehri ve tribün müdavimleri, onlara sadece onur verecek bu düşmanlığı önemsemiyorlar. Nitekim geçtiğimiz aylarda UEFA Kupası’nda İsrail’in Maccabi Hayfa takımı ile oynadıkları maçta da, siyonizmin Filistin topraklarındaki katliamlarına tepki olarak stad, Filistin bayrakları ve Filistin’e destek pankartları ile donatılmıştı.
Livorno takımının ve şehrinin artık kendisi kadar ünlü bir taraftar grubu var: Brigate Autonome Livornesi (BAL)/Livorno Otonom Tugayları. Ve onların öcülüğünde her Pazar Livorno tribünleri orak çekiçli bayraklarla, kapitalistlere ve onların faşist uşaklarına meydan okuyan pankartlarla süsleniyor. Ancak, Avrupa tribünlerinin komünist ve anti-faşist gençlerinin dikkatini, hayranlığını ve tezahüratlarını kazanan bu grubun başının, bu ünle birlikte derde girdiği anlaşılıyor. İtalyan burjuvazisi bu duruma daha fazla tahammül edemedi; 500 taraftarına stada giriş yasağı getirilmesi yetmezmiş gibi, yakın zamanda da provokasyonlarla bazı taraftarları tutuklandı. Bu nedenle grup kendini, söylemde de olsa feshetmiş görünüyor. Tribünlerdeki bu anti-faşist hava, saha içinde de karşılıksız değil. Artık uluslararası anlamda da birçok taraftarın sevgilisi, bir liman işçisinin oğlu olan takım kaptanı Cristiano Lucarelli, aslında çok daha önceleri dikkatleri çekmişti; 21 yaş altı milli takımının maçında, attığı gol sonrası formasını çıkarıp altındaki Che Guavera tişörtünü gösterdiği ve bu nedenle milli takımdan uzaklaştırıldığı zaman… Şimdilerde ise, Livorno forması altında attığı gollerden sonra sıktığı yumruğuyla tribünlere koştuğunda, artık onbinlerce demekten çekinmeyeceğimiz hayran kitlesi onunla daha da bir coşuyor. Futbol spikerlerinin deyimiyle, “İtalyan futbolunun geç keşfettiği” 32 yaşındaki futbolcu, aynı zamanda futbol sahalarında az sayıdaki devrimci-sosyalist sporcunun da sembol ismi durumunda…
Aslında futbol ile devrimci bir güç gösterisi yapan, daha doğrusu ona politik bir içerik kazandıran tek tribün Livorno değil. İtalya’da tribün ile politik tutum her zaman daha açık bir ilişki içinde olmuş. 1999 yılında faşist tribünler Ultras İtalya adı altında birleşirken, 2001 yılında anti-faşist tribünler de “Fronte di Resistenza Ultras” adı altında kendi birliklerini kurmuşlar. Bu birlik içinde en öne çıkan isim Livorno; fakat Livorno dışında Empoli, Ternana, Ancona, Perugia, Genoa şehirlerinin tribünleri de ezici bir anti-faşist ve devrimci-sosyalist kitleye sahip. Resistenza Ultras, yayınladığı bildiride “günlük yaşantımızın her kesitinde milliyetçilik adı altında yapılan ırkçı ve faşist söylemlere karşı olarak tek düşünce tarzımız, her pazar düşmana aynı mesajı ve kronik düşünceyi göndermektir: İtalyan faşistleri asla özgür olamazlar!” diyerek, Avrupa gençliği içinde yeniden hortlayan neonazizme karşı militan duruşlarını tanımlamaktadır.
Ve Türkiye: Forzalivorno kaynaşması
Livorno ismi artık, futbol dünyasından da taşarak gençliğin devrimci politik sembollerinden biri haline geldi ve uluslararası bir üne sahip. Ve böyle bir duruşun ve kararlılığın, futbolun günlük hayatta çok önemli bir yer tuttuğu ülkemizde de yankı bulması kaçınılmazdı. Nitekim, Türkiye’de de çeşitli tribünlerden anti-faşist devrimci-demokrat taraftar ve gençlik kitlesi Livorno ismi etrafında birleşerek, son yıllarda tribünlerde estirilen şoven-faşist rüzgara karşı gençliğin mücadele gücünün tribünlerde de varolduğunu göstermeye giriştiler. Yaklaşık bir yıldır bu çabanın ürünü olarak yaratılmış bir forumda; www.forzalivorno.org sitesinde Türkiye’de anti-faşist bir futbol bilincini örmeye çalışıyorlar. Daha şimdiden Türkiye’nin birçok kentinde ve tribünlerinde futbolun bu yeni anlayışını destekleyen taraftar grupları belirmiş durumda.
Livorno ismi, asıl olarak hayatın her alanında var olan sınıf çatışmasının, emek ile sermayenin, faşist terör ile özgürlük ve demokrasi bilincinin arasındaki savaşın tribündeki yansıması olmakla birlikte, diğer yönüyle de daha dar bir alanda, gençliğin ve kitlelerin futbol aşkını mafya rantına ve paraya dönüştürmeye çalışan kapitalizmin futbol içindeki ayağı endüstriyel futbol salgınına karşı direnişin bir sembolü durumunda. Bu minvalde kaptan Lucarelli de, paranın her şeyi satın alabileceği iddiasına karşı, kentine ve kentin emekçilerine, o kenti simgeleyen formaya bağlılığın parayı alt edebileceğini göstermekte….
Kısacası Livorno, bir yandan tribünlerin karşı-devrime ve gericiliğe karşı sosyalist içerikli bir güç gösterisi yapılacağı alan olarak, diğer yandan futbolun gençliğe ve emekçi sınıflara ait olduğu ve her şey gibi futbolun da paranın egemenliğine terk edilemeyeceği inancının hayranlık uyandıran bir anıtı olarak Batı İtalya’dan meydan okumaya devam ediyor. Ve bizler, bugüne kadar tıpkı din gibi bir kitle uyutma aracı olarak görülen ve gericiliğin propaganda ve örgütlenme inisiyatifine terkedilmiş futbol yorumuna karşı, hem tribünlere gelen yığınları sınıf savaşında açıktan taraf olmaya çağıran, hem de bir kitle eğlence aracı olarak futbolun rantlaşmasına ve mafyalaşmasına karşı çıkmayı örgütleyen bu yeni tribün hareketini selamlıyoruz…

Cem TAYLAN

Basın Yalan Yazıyor...Şampiyon Olmayınca #15

Basın Yalan Yazıyor...Şampiyon Olmayınca #14

16 Haziran 2007 Cumartesi

15 Haziran 2007 Cuma

Bu Ne Abi Ya...

"Kocam, Fenerbahçeye takım kuracağım diye tutturdu" diyor, spiker de soruyor Yılmaz'a "Sen kendini açık tribünde mi zannediyorsun"...Yılmaz kızıyor ve diyor: "Kaç çocuk yapacağımı sana mı soracam yaaaaa!!!"

"Yatak çarşafımız bile sarı lacivert abi" demiş..soralım bakalım fenerium malı mı, pazar malı mı...?

"Senin Fenerbahçe aşkın yüzünden ben 40 kilo kaldım"...Bas bas paraları Leylaya, sonra da Fener aşkı deyip, kandır hanımı...

Transferde sıkıntı çeken Aziz Yıldırım, bakın nasıl bir yola başvurmuş: "Rüyaya girip, Taraftarından erkek çocuk istemiş"...

Aziz Yıldırım, rüyalarda buluşuyor ve bakın ne diyor: "Canım...Canım...Canım..."
Kızlarına Fenerbahçeli futbolcuların adını koymuş, spiker de diyor ki: " Bu çocuklar büyüp okula gidince ne olacak?" "İyi olacak abi."diyor fanatik koca...
Az Yıldırım sevsin seni..."Rüyasında Aziz Yıldırım'ı görmüş ve Aziz Başkan kendisinden'erkek çocuk' istemiş...

Basın Yalan Yazıyor...Şampiyon Olmayınca #12

Basın Yalan Yazıyor...Şampiyon Olmayınca #11

14 Haziran 2007 Perşembe

11 Haziran 2007 Pazartesi

Güzel Oyuna Dair #2

Dön Bak Maziye...Neler Oldu Aslında...

Gücümüzün Kaynağı...


Yağmurlarda, Çamurlarda...

Garrincha...


1953 yılında, Brezilya Botafogo Takımı'nın sol beki Nilton Santos, kendisine hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve sürüm sürüm yerlerde süründüğü bir antrenman maçı sonrasında yöneticilere koşar, "Bu topal canavarı hemen takıma alın, bir daha sakın karşıma rakip çıkarmayın, yoksa halimiz harap!" der. Henüz yirmi yaşındaki topalın adı Manuel Francisco Dos Santos'tur ve saka kuşu demek olan 'Garrincha' lakabıyla anılacak, Santos'la birlikte 13 yıl top koşturacak, Brezilya'ya iki dünya şampiyonluğu kazandırdıktan sonra, futbol tarihine bütün zamanların 'Selaçao'su diye yazılacak ve bu unvanı yalnız Pele ile paylaşacaktır. Garrincha, resmen topaldır. Sağ dizi içeriye, sol dizi dışarıya dönük olup, ölçümlere göre sol bacağı diğerine göre tam altı santim daha kısadır ve gözlerinde de belirgin bir şaşılık vardır. Ancak Garrincha, o bacaklarla kimsenin koşamadığı gibi koşmakta, üstelik ne yana koşacağı anlaşılamamakta; aldığı topu sanki çarpık bacaklarında mıknatıs varmış gibi bırakmamakta ve onun ne yana vuracağını kestirmeye çalışan rakip futbolcular, şaşılığı dolayısıyla nereyi şavulladığını bir türlü görememektedirler. Yalnız fiziksel değil, ruhsal anlamda da gariptir Garrincha. Okumaz ve yazmaz, takım toplanıp taktik saptanırken, kendisinden dışarıya çıkıp ping pong oynaması istenir, çünkü hiçbir taktiğe uymak alışkanlığı yoktur; futbolu aklına estiği gibi, içgüdüleriyle oynamaktadır. 1958 Dünya Kupası'nın ilk iki maçında, Brezilya oynatmaz Garrincha'yı. Psikoteknik testleri geçememiştir ve 'dengesizliğine' güvenilmemektedir. Canavar saka, adını tarihe SSCB'ye karşı oynanan maçta yazar. Rus sol beki Boris Kuznetzov ve kaleci Lev Yaşin için karabasana dönüşen karşılaşmada, 'bilimsel' Sovyet futbolunu darmadağın eder Garrincha. 2-0 kazanılan maçtan sonra, İsveç'e atılan 5 golle Brezilya dünya şampiyonu ve çarpık bacaklı melek, yeryüzündeki tüm sol beklerin korkulu düşüdür. 1962 yılında, Pele sakatlanınca geminin dümenini ele alan ve iyice azan Garrincha, artık sol beklikle yetinmez ve tüm sahaya yayar egemenliğini. Çekoslovakya'ya karşı kazanılan 3-1'lik dünya şampiyonluğu sonrasında, tüm Brezilya, Manuel'in kısaltılmışı olan 'Mane' temposuyla dans etmektedir.Ancak Garrincha'nın özel yaşamı da bacakları gibi çarpıktır. Hamile bıraktığı için on dokuz yaşında evlenmek zorunda kaldığı Nair adlı karısından yedi kızı vardır ve bir gecekonduda yaşatmaktadır ailesini. Okumaz ve yazmaz olduğu için, kontratlarını zar zor imzalar ve sayıları bilmediğinden 'ücret' hanesini boş bırakır. En önemlisi, alkoliktir. Hep değerinin altında kazandığı parasını har vurup harman savururken, ülkenin ünlü şarkıcısı Elza Soares'e âşık olur. Elza da tutulmuştur çarpık bacaklı küçük sakasına. Tam 15 yıl sürer beraberlikleri, ama Elza'nın tüm uğraşları Garrincha'yı alkolden koparamaz.1966 Dünya Kupası'nda, sağ dizindeki menüsküsler alınan büyük oyuncu, yerlerde sürünmektedir. Kasap antrenörler, kortizon vuruşlarıyla oynatmaktadır hasta sakayı. Elza'nın kendisini terk etmesinden sonra, içki parası için kasaba takımlarına düşer. Ve 1982 yılının Noel gecesi, 49 yaşında, bir Rio sanatoryumunda kortizon ve alkolden harap gövdesi son soluğunu verirken, bir zamanlar yeşil çim sirklerinin neşesi olan bu acıklı palyaço, tek başınadır. Ancak Garrincha'nın yaşam öyküsü, Ruy Castro'nun yazdığı 'Yalnız Yıldız' kitabıyla ölümsüzleşmiştir.
Mine Kırıkkanat (Radikal)

10 Haziran 2007 Pazar

Ulan Gaassaray!

Biz öööle kendi hayatımızı efendi gibi yaşamaya çalışırken...ne biliyim...sağa sola salça olmadan... Belki en büyük keyfimiz...güneşin Allahına kadar vurduğu altın sarısı biramızı yudumlarken... Birbirimize aşk acılarımızı, ''pardon! gözüme toz kaçtı!'' hissiyatı içinde fısıldarken... Bacağımıza sürünüp duran bir KEDIYI okşarken, ''Ooluum bu KEDI hayvanı var ya, tekamül zincirinin en son halkası lan...BUDA'dan bile daha bilge lan bu hayvan!'' şeklinde naif muhabbetlerimizi yaparken... Kanımızı dökerek kurduğumuz ayyaş Cumhuriyetin en aşşağılık başkentleri Aksaray meyhanelerinde...ileri karakolları olan parklarda...gökte sadece sahici bi dolunay...elimizde güsel Marmara...şehirin götünde pireler uçuşurken ve biz terkedilen bir sevgili nasıl üşürse...işte ööle üşürken...ve daha onyedi...onyedi...on yedi...iken aşk konuşulur di mi...hayır...biz senin adını fısıldıyorduk Galatasaray...bunu hiç bilmeyeceksin! Gecenin cükünde...her Türkgh babası gibi ayyaş bi babanın sızmasını bekledikten sonra...yine boynumuzda sarı-kırmızı kaşkollar...yine aynı dolunayın altında buluşup...bağrında gecelemek için sana koşarken...içtiğimiz o güsel Marmaranın bile adın kadar içimizi ısıtamadığını hiç bilmeyeceksin Galatasaray! 1980'ler...sokağa çıkma yasakları...daha on yedi... on yedi...on yedi...bile diilken...geceleri...boynumuzda sarı kırmızı kaşkollar...elimizde sarı kırmızı pankartlar...bir militan gibi toplum polislerinden kaçarken... ve bütü yaşıtlarımız...geceleri...gayrımeşru bu şehrin gayrımeşru duvarlarına kahrolsun faşizm yazarken...biz geceleri aynı duvarlara...en büyük CIMBOM yazdık...ve bütün yaşıtlarımız...gündüzleri mütemadiyen fEbE iken...biz aleme inat seni sevdik... komik olan şuydu...tarihinin en zavallı dönemiymiş meğer...hiç şampiyon olamazdın o zamanlar...biz de zaten farkında diildik...hep güsel Marmaraydık çünki... daha on yedi...on yedi...on yedi...bile diildik...neden GAASSARAY? diyenlere... Because, GÜSEL MARMARAYLA GÜSEL GİDİYOR! derdik... ki...bunu hiç bilmezsin... Daha onyedi... onyedi...onyedi...bile diildim diyom...alooooooo? Ulan Gaassaray! söyleyecek o kadar çok şeyim var ki sana! Ulan! anlatacak o kadar çok hikayem varki Gasassaray! anam avradım olsun hiç bilemeyeceksin! Bu kediler var ya...çok enteresan hayvanlar abi...
(TribünDergi, Fergurel...)

Blog Widget by LinkWithin