20 Aralık 2010 Pazartesi

Stoichkov Şarapları


1200 yıllık geçmişiyle, şarap antik dönemlerden beri Bulgar kültüründe önemli bir yer kaplamaktadır. Bulgaristan'da yapılan kazılarda Trakyalıların, Romalıların, Slavların ve sonrasında da Bulgarların yaşamın her anında üzüm ve şarap ile iç içe olduğunu belgelemiştir. Günümüzde de rakı ve biranın yanında şarap muhabbet sofralarının vazgeçilmezidir. Ülkedeki alkol tüketiminde şarabın yerinin farkında olan Bulgar Futbol Federasyonu, şarap üreticileri Merlot, Rubin ve Syrah ile anlaşarak, şarap şişelerinin üzerinde Bulgar futbolunun efsanesi Stoichkov'un resmi ile 8 numarasının konulup satılan her şişeden 50 cent alıp, geleceğin genç futbolcularının eğitimine harcamaya karar vermiş. Futbol maçları esnasında alkol tüketiminin arttığı düşünüldüğünde oldukça akıllıca düşünülmüş bir proje. Umarım yakın zamanda bira ve rakıya da bu tarz uygulama getirilir de, genç futbolcular daha iyi şartlarda ve daha iyi ekipmanlarla futbol hayatlarına devam ederler...

Doğum Günün Kutlu Olsun


Doğum Günün Kutlu Olsun Abi...

19 Aralık 2010 Pazar

Takımı Ligten Çekerim#2

Levski Sofya başkanı Batkov ""Bu hakemlerle bu lig yürümez. Gol olmayan pozisyonlara gol verildiğini çok gördüm ama açık bir golün de verilmediğini ilk kez görüyorum. Bundan sonra yapılacak tek şey Levski'yi Bulgaristan liginden çekip, Sri Lanka ya da Kosova liginde oynatmak, oralarda bile daha adil yönetilir maçlar."" diye bas bas bağırıyordu.

Tarih 19 aralık 2009 idi ve şimdi de bir sene sonra Batkov tekrarlamış kendini: "Bu ülkede fair play yok. Hakemler ve futbol federasyonu Lovech takımını desteklerken, diğerlerini ise eziyorlar. Litex ile oynayacağımız hem kupa maçına hem de lig maçına yabancı hakem gelmezse, o müsabakalara takımı çıkarmayacağım"

Geçen yıl gürleyip, yağmamıştı Todor Batkov, bakalım bu sene ne olacak? Aslında Bulgar Futbol Federasyonun kritik maçlara yabancı hakem görevlendirme projesi vardı lakin o da arada kaynadı gitti. Batkov'un bu çıkışlarına diğer kulüplerden de destek gelirse, federasyon yabancı hakemleri tekrar gündeme alabilir, ve bu konuda Levski'ye en büyük destek ezeli rakibinden gelmesi gerekir ama CSKA'nın ise hakemle uğraşacak mecali yok, onlar borçlardan kurtulma derdinde şu an...

Lazarov Yılın Futbolcusu

Bulgaristan'ın Lokomotiv Plovdiv takımında forma giyen ve bizim memleket futbolseverlerinin de yakından tanıdığı Zdravko Lazarov, kulübünün yaptığı ankette yılın futbolcusu seçildi. Ankete katılanların oylarının %66'sını alan Lazarov'u, Hristo Zlatinski takip ederken, üçüncü sırada ise bir sıra Bursaspor'un da gündeminde yer alan Basil de Carvalho yer aldı. Kulübün düzenlediği gecede A takımı oyuncuları ödüllerini alırken, ilk defa olmak üzere de genç takımlar seviyesinde de yılın ümit vaad eden topçuları da seçildi ve çeşitli ödüllerle ödüllendirildi. Bu kategorilerde Yıldıray Ali ve Ferdi Müminov gibi Türk asıllı topçuların bulunması da oldukça sevindirici...

Konyaspor:0-1:Galatasaray

Rijkaard'ın düşürdüğü çukurdan Hagi'nin çıkarmaya çalıştığı Galatasaray futbol takımının dört gözle beklediği devre arası öncesi son maçtı Konyaspor karşılaşması. Üstteki ya da alttaki takım fark etmeden, içerde dışarda, bir kazanıp, iki kaybeden Galatasaray, alt sıralardan kurtulma mücadelesi veren Konyaspor'un da iştahını açmıştı. Sadece sarı-kırmızılı topçuların form durumu galibiyet için "gazlamamıştı" ev sahibini, bir de sakat futbolcuların fazlalığı nedeniyle kadro kurmakta zorlanan Hagi'nin sıkıntısı da yeşil-beyazlılar adına "avantaj" sayılabilecek bir durumdu...
Elde avuçta "topçu" kalmayınca, Hagi, Tugay'ın tavsiyesi ile Anıl'ı kadroya alınca, ilk yarının son maçı olmaktan ziyade başka bir anlamı olmayan karşılaşma, yepyeni bir genci izleme manasına geliyordu benim adıma. Aydın ismini Türkiye Konya'da öğrenmiş, Arda Konya'da kurtarmış takımı, forvette yalnız kalan Anıl neden golü atıp, takımı kurtarmasındı? Bu dileklerle otururken televizyon başına, bir çok Galatasaray'lının da benden farklı düşünmediğine eminim...
Aslında, takım adına keşke olumlu transferler, bol gollü galibiyetler, istifa etmesi gerekenlerin kulübü terk etmesi gibi dilekler dileseydik, zira Anıl adına içimizden geçen 81. dakikada gerçekleşiverdi. Galatasaray'ın belki de maç boyu yaptığı tek bilinçli atağında Kewell tek pasla Neill'i görmesi onun Hakan'a topu aktarması ve Balta'nın da klas asistini Anıl gole çevirip Galatasaray'a 3 puan getiriyordu. Genç Anıl sadece gol atmakla kalmıyor, bir de Kewell ve Aydın'a al da at derecesine verdiği toplarla da gelecek vaad ediyordu. Devre arasında bir çok oyuncu ile yollarını ayıracağını belirten Hagi, Tugay'ın işaret edeceği genç yetenekleri A takıma monte ederse, kötü giden bir sezondan kazançla ayrılabilir Galatasaray.
Kazanç demişken, Hagi ile sözleşme yapıldı günlerde Rumen hocanın en büyük silahı Cana olacak diye yazmıştık. Geçmişleri ve karakter yapıları benzer olan iki yabancının, yad ellerde birbirini desteklemesi kaçınılmazdı. Rijkaard'ın kulübede unuttuğu "savaşçı" Cana, yeni hocasının kendisine duyduğu güvenle her maç gösterdiği mücadele ile giydikleri formanın değerini bilmeyen takım arkadaşlarının yüzlerini kızartırken, bugün de son dakikada takım arkadaşı için kavgaya girip, kırmızı kart görürken de Galatasaray taraftarından alkış alıyordu. Taraftar olarak da tek isteğimiz buydu zaten, formanın hakkı verilsin yeter...

Stat: Atatürk
Hakemler: İlker Meral, Gökhan Memişoğlu, Arkın Akgöl
Konyaspor: Gökhan Tokgöz, Abbas (Dk. 79 Adnan), Erdinç, Kere, Emre, Serkan, Veli, Hakan (Dk. 84 Erdal), Ali, Grajciar, Tazemeta (Dk. 73 Eser)
Galatasaray: Aykut, Çağlar, Servet, Gökhan Zan, Neill, Ayhan, Cana, Hakan (Dk. 90+1 Musa), Anıl (Dk. 86 İnsua), Serdar (Dk. 80 Aydın), Kewell
Gol: Dk. 81 Anıl (Galatasaray)
Kırmız Kartlar: Dk. 90+3 Cana (Galatasaray) Dk. 90+3 Kere (Konyaspor)
Sarı kart: Dk. 34 Tazemeta, Dk. 90+2 Veli (Konyaspor) Dk. 59 Çağlar, Dk. 90+3 Aykut (Galatasaray)

Moskova'daki Penaltı Atışları

...
Grant'lı Chelsea, Moskova'daki 2008 finaline çıkınca, profesör, Ignacio'nun araştırmasının Grant'a faydalı olabileceğini düşündü ve iki adamı bir araya getirdi. Igancio, Grant'a Manchester United ve penaltılarla ilgili dört maddelik bir rapor gönderdi:
1-Van der Sar, bir çok kaleciye göre, atıcının "doğal" tarafına yatmaya çok daha fazla meyillidir. Bu da sağ ayağını kullanan bir atıcıyla karşılaştığında , Van der Sar'ın genellikle kendi sağına, solak bir atıcı karşısında ise kendi soluna yatacağı anlamına gelir. Yani eğer Chelsea'nin sağ ayağını kullanan atıcıları "doğal olmayan tarafa", Van der Sar'ın soluna doğru vuruş yaparlarsa, şansları daha yüksek olur.

2-Van der Sar'ın kurtardığı penaltıların çoğu ortalama yüksekliğe(1-1.5 metre yüksekliğe) yapılan vuruşlardır. Yani Van der Sar'ın koruduğu kaleye ya yerden ya da çok yüksekten şut çekilmelidir.

3-Cristiano Ronaldo da başka bir özel durum. Ronaldo genellikle topa doğru koşarken bir an durur. Eğer durursa muhtemelen (%85lik bir ihtimal) kalecinin sağına doğru atış yapacaktır. Ronaldo son anda bile topu nereye atacağı konusundaki fikrini değiştirebilir. Yani kalecinin erken davranmaması önemlidir. Kalecinin erken davranması durumunda Ronaldo tüm atışlarını gole çevirmiştir.

4-Penaltı atışlarında atılan yazı turayı kazanan takım, atışlara hangi takımın başlayacağına karar verir. Ama bu çok da önemli bir ayrıntı değildir: Kazanan takım her zaman ilk atışı yapar.. İlk atışı yapan takım, maçların %60'ında atışalrı kazanır. Bunun nedeni tahminen, oyunu kazanmak için muhakkak gol atması gereken ikinci takımın üzerinde çok fazla baskı olmasıdır.
......
Chelsea'li oyuncuların hepsi Ignacio'nun raporundaki tavsiyelerine harfi harfine uymuştur-Nicholas Anelka hariç...

Yukardaki alıntı Simon Kuper ve Stefan Szymanski'nin dilimize Futbolun Şifreleri diye çevrilen Soccernomics kitabından. Bu bilgiler doğrultusunda şampiyonlar ligi finalindeki penaltı atışlarını izlediğimizde hayretler içinde kalıyoruz. bakalım ne olmuş Moskova'daki penaltı atışlarında...

Kura atışını Manchester United kazanır ve ilk penaltıyı Tevez, takımı adına gole çevirir, sıra Ballack'a gelir. Alman oyuncu sağ ayaklıdır ve raporda belirtildiği gibi kalecinin soluna ve yüksekten atar topu: Gol... Manchester adına Carrick golü yapar ve sırada Belletti vardır Londralılarda. O da maç öncesi belirtildiği gibi Van der Sar'ın soluna ve yerden yapar atışını, kolay bir gol olur...
Sırada Ronaldo vardır. Portekizli topu beyaz noktaya koyar, gerilir ve vuruş için hareket ettiğinde bir anda duraklar. Raporda böyle bir anda Ronaldo'nun topu kalecinin sağına atacağı yazıyordur, ayrıca kalecinin hareketsiz olması gerektiğini de belirtmişti İsrailli uzman yazdığı raporda, Cech vuruş yapılana kadar hareket etmez ve kendisine tavsiye edildiği gibi sağ tarafa atlar: Penaltıyı kurtarır...
Avantaj Chelsea takımına geçer, sağ ayaklı Lampard gelir ve yine kalecinin soluna atar topu: Gol olur. Manchester adına Hargraves zorla da olsa atışı gole çevirir, kupanın ucundan hala tutar Ferguson'un takımı.
Penaltı atışlarında sırada Cole vardır ve sol ayaklıdır. Rapora göre kalecinin sağ tarafına atması gerekirken o sola vurur, yani kalecinin atlayacağı tarafa ve az kalsın Hollandalı kaleci kurtarışı yapacaktır ama raporda yazıldı gibi yerden vurduğu için yine de gol olur Cole'un atışı... Nani de kırmızı şeytanlar adına atışı gole çevirince, vuruş sırası sağ ayaklı Terry'e gelir. Rapora göre kalecinin soluna atması gereklidir kaptanın ve öyle de yapar, Van der Sar'ı terse yatırır ama şans istatistiği yener ve top direğe çarpar...
Kaçan penaltı ile durum eşitlenir ve herşey en baştan başlar. Anderson golü yapınca, Chelsea adına sırada sağ ayaklı Kalou vardır ve o da hocasının okuduğu rapor doğrultusunda kalecinin soluna ve yüksekten vurur: Gol... Giggs yedinci penaltıda tecrübesini konuşturarak Cech'i terse yatırınca kupanın sahibinin belirleneceği an gelir: Anelka topun başına geçer.
Sağ ayaklı olan Anelka'nın kalecinin soluna atması lazım gelir penaltıyı ama o an Van der Sar, sol eliyle sol tarafı işaret eder. Sanki "Hepiniz oraya attınız, sen de mi oraya atacaksın" der gibi. Anelka'nın kafası karışır, Fransız topçu da kararını değiştirir ve kalecinin atlamaya meyilli olduğu tarafa vurur, raporu önemsemez. Sadece atacağı köşeyi değiştirmekle kalmaz, topu ne yerden ne de yüksekten vurur, kalecinin kurtaracağı 1-1.5 metre yüksekten vurur ve kupa elden uçar gider...
Dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık penaltı atışlarında yaşanılanları ama en güzeli ekonomist Ignacio'nun raporu doğrultusunda videoyu seyretmek. Buyurun...

Forza Rossoneri




Inter'in TP Mazembe'yi 3-0 yenip Kulüpler Dünya şampiyonu olduğu maçta Milan'lı bir taraftar ezeli rekabeti hatırlatırken. Dünyanın en büyüğü de olsanız bu giderden sonra, hep bir şeyler eksik kalır...

Bulgar Taraftarların "Ganimetleri"

CSKA Sofya-Rapid Vien maçından sonra Bulgaristan'da kalan pankart...

CSKA Sofya-Rapid Vien maçından sonra Bulgaristan'da kalan bayrak...

CSKA Sofya-Beşiktaş maçından sonra Bulgaristan'da kalan pankartlar...

Levski Sofya-Sporting Lisbon maçından sonra Bulgaristan'da kalan pankart...

16 Aralık 2010 Perşembe

Futbol Güzel Şey!

Her şartta güzel oyun, futbol...

Porto:3-1:CSKA Sofya

UEFA Avrupa Ligindeki son maçında "formalite" icabı Portekize giden CSKA Sofya, Porto'ya 3-1 kaybederek son maçını bitirdi ve "annesinin" ligine döndü ama bugün Bulgar Futbol Federasyonundan gelen haberle moraller daha da bozuldu zira CSKA Sofya yönetimi çeşitli kulüp ve bankalara olan borçlarını 14 Şubata kadar ödemediği takdirde Bulgaristan A Grupadan düşürülecek.
Önce dün geceye dönelim. Bu senenin son maçında, belki de bir çok oyuncunun son kez CSKA forması giyeceği maça kırmızı-beyazlılar Beşiktaş deplasmanındaki oyun tarzıyla başladılar: rakibi kendi yarı alanında kabul edip, Spas Delev ile kontra bulmak arzusundaydılar. Bu ev sahibinin de işine geldi ve Porto sağlı sollu M'Bolhi'nin üzerine giderken, 22. dakikada ceza alanı içindeki bir karambolde Otamendi, Porto'yu öne geçirdi. Golden sonra da ev sahibi baskılı oyununa devam etti ama M'Bolhi günündeydi. İlk yarı tek golle biterken, devreden dönüşte CSKA Delev ile yakaladığı ilk pozisyonda golü buldu ama ev sahibi yine bir karambolde çok geçmeden öne geçmesini bildi. 2-1 önde oynayan Porto, attığı golden sonra bir de penaltı kazandı ama Rusya'ya transferinden evvel M'Bolhi, kurtardığı penaltı ile CSKA taraftarının gönlüne iyice kazındı. Maç böyle bitecek denirken, Rodriguez takımının üçüncü golünü kaydetti...
Karşılaşmayı kaybeden CSKA, memlekete döndüğünde küme düşürülme haberiyle esas şoku yaşadı. Bulgar Futbol Federasyonu başkanı Mihailov'un açıklamasına göre, CSKA 14 şubata kadar kulüplere olan borçlarını ödemediği takdirde, ligten ihraç edilecek. Uzun zamandır para bulma derdinde olan Titan grubu, bu haberle iyice köşeye sıkışmış durumdalar. Şimdi tek çare futbolcu satmak olavak ve ilk akla gelen Spas Delev ve Markinyos. Bu arada CSKA'da kiralık oynayan M'Bolhi de Rus ekibi Krilia Sovetov'a transfer oldu.

Dünya Kupası Kışın Olabilir

"Katar'daki yüksek derecedeki sıcaklıkların futbolcu sağlığını etkilememesi adına 2022 yılındaki Dünya Kupasını kış mevsiminde yapabiliriz."
Yukardaki sözler FIFA Genel Sekreteri Jerome Valcke'ye ait. 2022de Dünya Kupasına ev sahibi yapacak ülkenin Katar olduğunun açıklanmasından sonra, yaz ayında bu ülkedeki yüksek sıcaklıkları sebep gösterenler FIFA'nın kararını eleştirirken, ev sahibi ülke teknolojinin nimetlerinden yararlanarak sıcaklığı 27 dereceye kadar düşüreceğini taahhüt etmesine rağmen, FIFA Genel Sekreteri futbolcuların sağlığını düşünerek, seçenekleri arasında maçların kış aylarında oynatılması olduğunu da belirtti.
Kış aylarında dünya kupası izlemek? İlginç bir deneyim olsa gerek lakin patronlar bu işten pek de memnun olmayacak gibi...

Oyunbozan / Matthew Klein

Daha ilk sayfada anlatılan, bir dakika önce üçkâğıtçı rolünde olan kişinin bir dakika sonra dolandırılan durumuna geldiği muzip hikâye ile kitabın eğlenceli geçeceğini hissedebiliyorsunuz. Eski üçkâğıtçı, ama artık namuslu bir hayat yaşamaya karar vererek, bizim tabirle tövbe etmiş kahramanımız Kip Largo’nun, elinde olmayan koşullar sebebiyle son bir kez dolandırıcılık yapmak zorunda kalmasıyla Ocean’s Eleven tarzı olaylar başlıyor.

Kitapta devam eden ana konunun aralarında yazar, eskilerden bilindik üçkâğıt hikâyelerini anlatıp, mevcut kurgudaki benzerliklerini ortaya koyarak romana ayrı bir tat katıyor. Bu hikâyelerin bazıları biraz fazla Amerikanvari gelse de, telgraf ve köpek numaraları gerçekten hoştu. Kip Largo’nun roman boyunca sergilediği soğukkanlı tavır, ekibindekilere bile tam olarak güvenmemesi ve en zor anlarda dahi verecek cevabı olması ona tam bir profesyonel üçkâğıtçı imajını veriyor. Bu kadar kişiyi tezgâha getirirken, fırsatı olmasına rağmen yaşlı ev sahibine aynı marifetlerini uygulamayarak, mazlumun yanında güçlünün karşısında mesajını da hafiften alıyoruz. Roman sırasında işler karşı tarafın tepkileriyle o kadar çok yön değiştiriyor ki; nasıl polisiye romanlarda katili her bölümde başkası sanıp, sonuna kadar merakla okursunuz, burada da asıl dolandırılan kişinin kim olduğunu bir türlü çözemiyor, sayfaları çevirip işin aslını bir an önce anlamak istiyorsunuz.

Kitap, genel itibariyle kolay ve fazla kafanızı yormayacak şekilde giderken, son 30 sayfada olaylar çözümlenirken biraz soru işaretleri bırakabiliyor. Örneğin, ben hala profesörün Rus mafyalarla başının belaya girmesinin tesadüf mü yoksa tezgâhın parçası mı olduğunu çözemedim. Yine de akışa uygun bir şekilde, okuyucuyu da şaşırtacak bir final geldikten sonra yazar hızını alamayıp bir final daha patlatıyor.

Yazar, dolandırıcılık üzerine hem kısa hikâyeler yazıp, hem bir ana kurgu oluşturup , hem de büyük bir dolandırıcılık tezgâhı için neler gerektiğini ders niteliğinde anlatarak gerçekten değişik bir stil denemiş. Bunları bir araya getirirken akışı bozmamış ve okuyucuyu da benzer şeyleri tekrarlayarak sıkmamış. Kurgu içerisinde kullandığı bilgisayar ve borsaya ait terimleri de üzerinde araştırıp yazdığı belli oluyor. Bunun, yazarın ilk kitabı olduğunu düşündüğümüzde, bize kendisini tebrik etmekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

Kitabın bomba kısmı: Dolandırılabilmesi, bir insanın aptal olduğu anlamına gelmemelidir.
Etiket fiyatı: 19 TL
Orjinal adı: Con Ed
Toplam sayfa: 312
Not: 8/10

14 Aralık 2010 Salı

Runje'den Taraftara Gider


Lens taraftarının küfürlerle takımı protesto etmesi üzerine Vedran Runje, takım otobüsünden inip:
"Ananızı s..eyim. Üç yıldır sizin için kıçımı yırtıyorum, küfrediyorsunuz. Piç o...pu çocukları, siz taraftar mısınız? Pislikler..."
şeklinde taraftara gider yaparken...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Emre ve Ankaragücü'nde "Adamlık" Dersleri


Dün oynan Ankaragücü-Fenerbahçe maçı Lig TV kameralarına röportaj veren Emre Belözoğlu, maçtan ziyade Ankaragücü Genel Sekreteri Levent Çamur' hakkında "adamlık" bilmiyor tarzı yaptığı açıklamalara bugün sarı-lacivertli yönetim de zehir zemberek bir basın bildirisi yayınlayarak cevap vermiş ki son senelerde böyle bir açıklama hiç ama hiç duymadık...
Önce dün geceye dönelim ve Emre'nin açıklamalarına bakalım:

"Ankaragücü basın sekreteri midir nedir, geldi bize sataştı. Herkes haddini bilsin. Önce adam olsunlar. Adı Levent’miş. Ben buradan ona adam olmasını tavsiye ediyorum. Ankaragücü’ne kaybettik. Onları tebrik ederiz. Ama ben böyle adam olmayan heriflere karşı kazanmaktansa kaybetmeyi tercih ederim"

Bugün de kulübün resmi sitesinden Ankaragücü bu sözlere yanıt verirken, üşenmemiş Emre'nin de vukuat çizelgesini çıkarmış...


Müsabaka sonrasında, takımımıza ait soyunma odasına yabancı bir şahsın girdiğini gören Genel Sekreterimiz Sayın Levent Çamur doğal olarak kulüp personelimize bu şahsın kim olduğunu sormuş ve neticesinde şahsın Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Medya sorumlusu olduğunun ve forma getirdiğinin söylenmesi üzerine herhangi bir söylem ve müdahaleden bulunmadan soyunma odasından ayrılmıştır. Sonrasında soyunma odası koridorunda beklerken Fenerbahçe futbolcusu Volkan Demirel’in tahriklerine uğramış ve aralarında kısa bir gerilim yaşanmıştır. Ancak bu gerilim esnasında bazı gazetelerde yer aldığı gibi Genel Sekreterimiz Levent Çamur’un kesinlikle Fenerbahçe Spor Kulübü’ne karşı kötü söz ve küfür içeren herhangi bir ifadesi olmamıştır. Zaten gazetelerde bu konu ile ilgili yer alan haberlerin tümü de imzasız olduğu gibi bahsettiğimiz gibi gerçekleşen bir olay Fenerbahçe Spor Kulübü kafilesi tarafından maksatlı olarak saptırılarak gündem değiştirme çabasına dönüşmüştür. Bu çaba ve iftiralar takımımızın aldığı haklı galibiyetin önüne geçemeyeceği gibi, Emre’nin ve takım arkadaşlarının aldığı mağlubiyete de asla mazeret olamayacaktır.


12 Aralık 2010 Pazar

Bursaspor Taraftarından Boykot


Bursaspor taraftarlar meclisi Beşiktaş-Bursaspor maçı sonrası kendilerini "ırkçı ve serseri" gibi sıfatlarla niteleyip, olayları tek taraflı yansıtan medya kuruluşlarına tepki gösterip, 10 gün ulusal medya yayınlarını almama kararı almış. Bunun yanında yarın oynanacak olan Kasımpaşa maçı öncesi de stad dışında takımı meşalelerle karşılayıp, saha dışında da olsa desteklerini göstermeyi planlayan Bursalı taraftarların, yazılı metni aşağıda:

Tüm Bursa'ya ve Bursalılar'a, Anadolu'ya, taraftar gruplarına, yazıl-görsel medyaya ve konuyla alakadar olan sivil toplum kuruluşlarına çağrımızdır;

Bursaspor taraftarları olarak, rahatsızlık duyduğumuz belirli konuları daha önce çoğu kez kamuoyu ve gerek yerel-gerek yaygın medya ile paylaşmıştık. Söylediklerimiz genelde kale alınmamış ve Bursaspor taraftarlarının, kendileriyle ilgili yazılan-çizilenler hakkında ne düşündüğüne dair en ufak bir ‘’ söz söyleme hakkı ‘’bile Bursaspor taraftarına çok görülmüştür. İstanbul merkezli medyanın, Bursaspor taraftarının yaptığı güzel işlerin, çalışmaların ve üretilen projelerin hiçbirini gündemine taşımayıp, Bursaspor taraftarının kötü lanse edilmesine yarayacak en ufak bir malzeme ortaya çıktığında bunu nasıl en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştığını ve değerlendirdiğini de yıllarca hep beraber gördük. Yıllar öncesinde yapılan yalan-yanlış haberleri bir yana koyalım, şampiyon olduğumuz 16 Mayıs 2010 akşamının hemen ardından, ‘’ bizim şampiyonluğumuzu nasıl yazmışlar? ‘’ merakı ve mutluluğuyla gazete bayilerine koşan bizler, gazetelerde öncelikli olarak şampiyonluğumuzun değil Kadıköy komedisinin işlendiğine şahit olduk. Sesimizi, hedef kitleleri doğrultusunda haber yapmalarında haklı bazı sebepler de görerek yükseltmemeye karar verdik ve yükseltmedik de. Sesimizi yükseltmememiz, bazı kurumlar ve gazeteciler tarafından ‘’ yükseltemediğimiz ‘’ şeklinde algılandı sanırız ki, yanlı ve taraflı yayınlara her geçen gün yenileri eklendi. Yanlı ve taraflı yayın kavramları bile anlamsız kaldı bu yayınlar karşısında çünkü bazı yayınlar yanlı değil, düşman yayın kapsamında bile değerlendirilebilir niteliğe sahip. Geçen hafta İstanbul-Dolmabahçe’de yaşanan olaylar sonrasında da, bu yayınların ne derece artmış olduğuna bir kez daha şahit olduk. Ve artık, sessiz kalmayacağız. 1600 kişinin arandığı ve sadece 8-9 tane kesici,delici cismin bulunduğu aramaları ‘’ savaşa gelmişler ‘’ diyerek haber yapanlara mı, stadyum civarında yumruğundan başka kendisini savunacak bir aracı olmayan Bursaspor taraftarına satır, bıçak, bira şişeleriyle saldıran Beşiktaş Jimnastik Kulübü taraftarlarını ‘’ kendilerini savundular ‘’ diyerek haklı çıkarmaya çalışanlara mı, bizlere açıkça ‘’ serseri ‘’ diyebilecek kadar ileri gidenlere mi, bize Nazi yakıştırması yapabilecek ve bizim kendimize Nazi dediğimizi söyleyerek yalan haber yapanlara mı yoksa fırsat bu fırsat kulübümüzün armasına ve şampiyonluğa dil uzatacak kadar düzeysizleşenlere mi cevap vereceğimizi şaşırdık. Bu doğrultuda da, hepsine ortak bir cevap vereceğimiz bu günü bekledik ve tek bir cevabımız var; Onların nefreti varsa, bizim de BOYKOT’umuz var!

Bize hakaret edenlere değil; o hakaret dolu yazıları yayınlamaktan kaçınmayan kurumlara, bize saldıranları haklı göstermeye çalışanlara değil; onların bunları söylemesine ve bu denli ileri gitmesine müsaade eden kurumlara, hakkımızda yalan-yanlış haber yapanlara değil; bu haberlerin doğruluğunu araştırmayıp ‘’ yazsak ne olur ki ‘’ mantığıyla yayın yapan kurumlara, yapılan yanlı yayınlara karşı fikir belirtmek için arandığında ‘’ yalansa yalan, yapıyorum. Git mahkemeye ver ‘’ diyebilecek kadar seviyesiz gazetecileri Bursaspor’un üzerine salan kurumlara ve Bursaspor’dan ziyade Bursa insanına 90 dakika boyunca hakaret eden kitleleri bir kelime dahi konuşmayıp, olayları tek taraflı lanse edenlere karşı, tüm Bursa’yı ortak bir fikir birliğine ve bu fikir doğrultusunda da BOYKOT’a davet ediyoruz.

Ey gazete bayii sahibi kardeşim, dostum, ağabeyim, ablam, teyzem, amcam; yapılanlar bize değil, sana da karşı. Yapılanlar sadece Bursaspor’a değil, Bursa’ya ve Bursalıya kasıtlı. İstanbul medyasına 10 gün geçit verme. Yaygın medya üretimlerini alma, satma. Şehrine ve onuruna küfredenlere gerekli cevabı sen de ver.
Ey hemşerim ve diğer şehirlerde yaşayan Bursalı dostum; yapılanlar bize değil, sana da karşı. Yapılanlar sadece Bursaspor’a değil, Bursa’ya ve Bursalıya kasıtlı. İstanbul medyasına 10 gün geçit verme. Yaygın medya üretimlerini alma, okuma. Şehrine ve onuruna küfredenlere gerekli cevabı sen de ver.
Ey Anadolu’da yaşayan ve şehrinin takımını tutan kardeşim; yapılanlar bugün bize olabilir ancak yarın senin renklerine de bunların yapılması muhtemel. Yapılanlar sadece Bursaspor’a değil, Bursa’ya ve Bursalıya yani Anadolu insanına kasıtlı. İstanbul medyasına 10 gün geçit verme. Yaygın medya üretimlerini alma, okuma. Anadolu takımlarını kale almamayı ilke edinmiş kurumlara gerekli cevabı sen de ver.

Kısa Kollu Eldivenli


"Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü"
demiş atalar,
bizimkiler de
elde eldiven, kısa kollu forma giyer sahada kış günü...


Trabzon Pankartları


Trabzonspor, Olimpiyat Stadında bugün seyirci rekoru kırarken, tribünlere asılan pankartlar dikkatimi çekti...
Yukardaki başkana "kafiyeli destek" sağlarken, altta da İngilizce-Türkçe bilgisini göstermiş taraftarlar...


Ali Sami Yen Hakkını Helal Etmeyecek


Karanlık ve kapalı komünist Bulgaristan'da varlığından habersiz yaşarken, bir Monaco maçıyla ilk kez canlı izlemiştim Galatasaray'ı... Uydu, çanak anten filan yoktu öyle, amcamın evinde tahta kalasların birbirine çakılmasıyla elde edilmiş 20-30 metre yüksekliğinde bir antenden gelen sinyallerle cazırtılı cuzurtulu seyretmiştik Galatasaray'ı... Prekazi, Cüneyt, Erhan, Simoviç'ti ilk aklıma kazınan Galatasaray'a dair isimler... Gecenin sonunda mutluyduk, ben de CSKA'yı aldatıp, gönlümü kaptırmıştım Galatasaray'a... Sonrası radyodan Türkiye'den frekans aramalar, çoğu zaman bulamıyorduk tabii, Türk haberlerine yasak uygulayan siyah-beyaz Bulgar gazetelerinden bir umutla Galatasaray'a dair haberler aramalar ile geçti...

Yaşımız büyüp, futbola daha da bağlanırken, açıldı kapılar, geldik vatana, kavuştum Galatasaray'a. Fenerbahçe 100lü goller atıp, rekorlar kırarken, ilk tanıştıklarım hep sarı-laciverti övüyordu, azdı Galatasaray'dan bahseden, küçücük yüreğimize yeni sevdalar önerirken yeni ahbaplarım, ben ise rengarenk gazetelerden Galatasaray'a dair ne fotoğraf varsa kesip biriktiriyor, televizyon başında spor haberi kaçırmıyor, maçları dört gözle seyrediyordum ve "Galatasaray'lıyım ben diyordum"...

Yıllar peşi sıra geçip, annemizin elinden tutmadan şehirde gezme yaşına geldiğimde, Galatasaray'ı beklemeye başladım Bursa'ya gelmesi için. Beklenen an geldi çattı ve güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün, sabahın 9unda Bursa Atatürk Stadının önünde aldım soluğu. Üç beş kişi vardı ama bende oradaydım, bekleyecektim, gelecekti Galatasaray. Etraf kalabalıklaşmaya başlarken, heyecan da artıyordu, İstanbul tayfası gelip tezahürat başlayınca, yanlarına yanaşıp, Cim Bom Bom tezahüratlarına katılarak "tribüncü" sıfatını da kendime payelemiştim o gün. Nerededir, ne yapıyordur, yaşıyor mudur hiç bilmem ama bir abi "çift turnike" yaparak sokunca tribüne beni meşale ve sis bombasının da kokusu da bünyeye orada giriyordu... Ama en önemlisi, gazetelerden, televizyonlardan, radyodan bildiğim Galatasaray'lı topçuları ilk kez canlı gözlerle izleyecektim ve de izledim de...

Bir çok Galatasaray'lı ilk maçına Sami Yen'de giderken, ben Bursa'da izlemiştim Galatasaray'ı... Fakat takmıştık kafaya gidecektik İstanbul'a, koşacaktık Galatasaray'ın peşinden. Yetmez olmuştu senede 1 ya da 2 kez canlı izlemek Galatasaray'ı...
Lise sonu üniversite tercihi zamanı geldiğinde bir çok arkadaşım yazacakları okullar adına değişik kriterler belirlemişken, benim tek kriterim "Galatasaray'ı senede en az 20 kez canlı izlemek" olarak İstanbul'u yazmaktı. Yazdık, kazandık ve 97nin yağmurlu soğuk bir sonbahar günü Gaziantepspor maçıyla Ali Sami Yen stadına ilk kez ayak bastık... Bir büyüydu sanki... Yemyeşil çimler, etrafı inleten tezahüratlar... Unutulmayacak önemli bir kesitiydi hayatımın... Galatasaray'a ilk aşık olduğum maçta Prekazi çakmıştı yağmurlu bir günde, Sami Yen'deki ilk maçımda da Hagi yollamıştı füzeyi rakip ağlara, ıslak zeminde kaydırarak topu...

Sonrası hep peşindeydik Galatasaray'ın. Chelsea'den 5 yerken de, Milan'ı yenerken de, Johnson'dan golü yerken de, Real'i devirirken de... Sınava girmedik Sami Yen'e geldik, sevdiğimiz terk etti maça koştuk, askerden izne ayrıldık yine mabede geldik, biz hep Sami Yen'deydik, öyle ya da böyle...

Yukarıda Galatasaray'a tutulma dönemlerimi yazarken, aslında sarı-kırmızıya aşık herkesin buna benzer bir çok anısı vardır bilirim. Göztepe tribünlerinin çok sevdiğim bir pankartı vardı "Gençliğimin katilisin Göztepe" diye yazan. Ne gençlikler, hayatlar harcandı Galatasaray uğruna ama hep "canın sağ olsun be Galatasaray" denmedi mi?

tribünlerde çoşacaksın
kupaları alacaksın
sen şampiyon olacaksın
seni sevmeyen ölsün ölsün

14 yıllık bu çile
bitsin artık bu sene
sen şampiyon olacaksın
seni sevmeyen ölsün ölsün

Bestesi haykırdı Sami Yen'de "aleme inat Galatasaray'ı desteklediklerini" gösteren Galatasaray taraftarı yıllar evvel... Dile kolay 14 sene başarı gelmemişken, daha da kenetlenmişti Galatasaray taraftarı... Sarı-kırmızıya tutulma nedenlerimiz farklıydı ama başarı değildi bunun ortak noktası, olmamalıydı da... "Yensek de yenilsek de" ertesi hafta gene o stadda olacaktık, küssek de , kızsak da, kalbimiz bizi oraya götürecekti, götürdü de her zaman...

Dün gece koltuklar kırılmaya başlandığında Ali Sami Yen'e dair bir çok anısı olan taraftarın son maçtan evine bir hatıra götürmek adına o kırmızı koltukları kırmaya başladıklarını düşünürken, sahaya atılmaları ile kahroldum, utandım... Kime karşıydı bu öfke, kin, nefret? Başkanı sevmeyebilirsiniz, oyuncuları istemeyebilirsiniz lakin Sami Yen'de koltuk kırıp, sahaya atmak neyin nesiydi...

"Metin Oktay, Metin Oktay, tek aşkıydı Galatasaray" diye bağırırken, koltuk kıranlara, Alpaslan Dikmen'in posterlerinin asıldığı tribünün koltuklarını sahaya atanlara, adının verildiği stadın son lig maçında tribünü paramparça edenlere Metin Oktay, Alpaslan abi ve Ali Sami Yen ile beraber o stada, o tribünlere, Galatasaray'a emeği geçenler hakkını helal edecek mi?

Galatasaray:0-2:Gençlerbirliği


Ayık kafayla hiç iyi gitmiyorsun be Galatasaray...
Beş bira ve ardından en acısından sek bir kaç kadeh rakının ardından,
daha güzel görünüyorsun gözüme...
Çok şeyler yaşattın bize,
ağlattın, sevindirdin, hüzünlendirdin, utandırdın,gururlandırdın....
Bu sene kötü gidiyorsun, dün gece yine utandırdın bizi ama...
Ama...
Peşindeyiz be Galatasaray...
İnadına hem de...


Stat: Ali Sami Yen
Hakemler: Yunus Yıldırım, İsmail Köse, Ali Saygın Ögel
Galatasaray: Ufuk, Sabri (Dk. 55 Arda), Neill, Gökhan Zan, Hakan (Dk. 46 Çağlar), Cana, Ayhan, Barış, Aydın, Kewell (Dk. 46 Mehmet Batdal), Pino
Gençlerbirliği: Serdar, Orhan, Aykut, Kulusic, Murat, Cem Can, Oktay, Serkan (Dk. 80 Mehmet Akgün), Hurşut, Soner (Dk. 69 Alparslan), Billy Mehmet (Dk. 90+1 Balaj)
Goller: Dk. 1 Hurşut, Dk. 26 Orhan (Gençlerbirliği)
Sarı kartlar: Dk. 38 Orhan (Gençlerbirliği), Dk. 62 Pino, Dk. 72 Gökhan Zan (Galatasaray)

11 Aralık 2010 Cumartesi

" Total Basketbol" ve İzmir'de Farklı Galibiyet: Galatasaray:96 - Aliağa: 64


Dün maçla ilgili haberi girerken Aliağa'nın 3 galibiyeti olduğunu ve puana ihtiyacı olduğunu dile getirmiştik. Maç o havada başlasa da 2. periyottan itibaren üstüne koya koya farkı artırdı Galatasaray. İlk periyotta 5 üçlük isabeti bularak maça tutunacak görüntüsü veren İzmir ekibi devre sonunda havluyu atacak seviyeye gelmiş ve 45-33 ile takımımız devreyi üstün kapatmıştı. 3. periyodun başındaki bir kaç geri dönüş hamlesine de savunma izin vermeyince son periyotta fark oluşuverdi. Levent Bilgin'in Beşiktaş zamanından çıkardığı üçlükler olmasa durum daha da farklı olabilirdi. Gerçi o üçlükleri Beşiktaş'ta sürekli atsa orada tutunabilirdi ama neyse. İşin özü maçın üzerine konuşacak fazla bir şey yok. Durum ortada zaten. 3-5 ayrıntı var ve biz de onlara değinelim.

Öncelikle kalite farkı direk kendisini hissettirdi. Galatsaray maça tutuk başlasa da hem hücumda hem de savunmada ayarı tutturunca fark iyice açılmaya başladı. Galatasaray bulduğu 33 basketi 29 asist üzerinden buldu ki geçen haftaki oranı da aştılar. Demek ki rekoru kıracak olan yine bizim oyuncularımızmış. Bu şunu gösteriyor kesinlikle: "top sahada ne kadar çok dolaşır, topun kıymeti ne kadar çok bilinirse Galatasaray'ın kıymeti o ölçüde daha çok artıyor." Muazzama yakın bir oyun tarzı ile oynamamızı sağlıyor bu oyun anlayışı . "Total futbol"'un basketbol versiyonu gibi. Hatta işi abartıp "total basketbol" diyeyim bari. Total futbol'da amaç topu koşturmak, pas trafiğini maksimum seviyeye çekmektir. Bizim basketçilerin de yaptığı bu aslında. Neyse Futbol hakkındaki görüşler Sabri Abi'nin biz ayrıntılara devam edelim. Ribauntlardaki 41-22'lik yine farklı üstünlük yavaş yavaş bu sorunun da ortadan kalktığını artık göstermeye başladı. Galatasaray son 4-5 maçtır ribauntlarda hep üstün olan taraf. Mahmuti basketbolu herkesin oyunun içinde olması gereken bir oyun anlayışa sahiptir. Sistem o gün kimi ön plana çıkarmak isterse o öne çıkar. Bugün süre alan 11 oyuncunun tamamı hanesine sayı yazdırmayı başardı mesela. Ayrıca en yüksek sayıyı Luksa Andric buldu ama bu sayıların tamamı aldığı servisler üzerinden ve faullerden geldi. Yani bireysel oynamadı. Sonuç: Sistem maşallah kusursuz işleme devam ediyor. Toplamda da zaten 4 oyuncu çift hanelerde sayıya ulaştı. 6 oyuncu da 7'nin üzerinde sayı buldu ki bu da muazzam bir durum. Son sözü de savunmaya söyleyelim. hep diyoruz ya takımımız oyun anlayışını savunmadaki agresiflikten alıyor diye. Aliağa gibi galibiyete aç ve şutör uzunlarla birlikte kurulu bir yapısı olan takımı çok iyi başlamasına rağmen yavaşlatıp 62 sayıda tutmak aslında alkışın büyüğünü hakediyor. Velhasıl kelam Galatasaray Işıldamaya devam ediyor.

ALİAĞA PETKİM (64): Polat Kaya, Ersan Özseven 2, Levent Bilgin 14 (5 ribaund), Barış Güney 4 (5 ribaund- 6 asist), Hüseyin Beşok 12 (2 ribaund- 2 asist), Aubrey Coleman 16 (2 ribaund- 1 asist), Önder Külçebaş 2 (2 ribaund), Kaan Üner (1 ribaund- 2 asist), Volkan Çetintahra, Mustafa İlkan Okay 2 (2 ribaund)

GALATASARAY CAFE CROWN (96): Joshua Shipp 8 (3 ribaund- 1 asist), Melih Mahmutoğlu 7 (1 ribaund- 1 asist), Caner Topaloğlu 2 (1 ribaund), Preston Shumpert 11 (3 ribaund- 2 asist), Taylor Rocheste 10 (5 ribaund- 6 asist), Tutku Açık 10 (5 ribaund- 4 asist), Luksa Andric 14 (4 ribaund- 2 asist), Radoslav Rancik 8 (4 ribaund- 1 asist), Haluk Yıldırım 9 (4 ribaund- 3 asist), Evren Büker 9 (1 ribaund- 6 asist), Ermal Kurtoğlu 8 (5 ribaund- 3 asist)

1.PERİYOT: 16-19
2.PERİYOT: 17-26
3.PERİYOT: 19-22
4.PERİYOT: 12-29

Trendeki Keramet

Barcelona'nın geçen hafta sıkıntılı hava şartları nedeniyle deplasmana trenle gitmesinin ardından CSKA Sofya da kupa maçına trenle gidip, aynı yolla başkente dönmeye karar verdi. Trende keramet var demek, Barca 3-0 kazandı, CSKA da aynı skoru elde etti...





120


Derdiniz para kazanmak mı,
Derdiniz Fenerbahçe taraftarıyla mı,
Derdiniz kendi taraftarınızla mı...

Cevap belli aslında ama soruyoruz işte...

"12 Aralık 2010 Pazar günü saat 19.00'da oynanacak
Ankaragücü-Fenerbahçe maçının bilet fiyatları maça damgasını vurdu.

KALE ARKALARI: 120 TL
MARATON: 125 TL
KAPALILAR: 130 TL
MİSAFİR TRİBÜN: 120 TL"

10 Aralık 2010 Cuma

"Mert" Shumpert & BBL'de 9. Hafta


Önce başlığın ilk kısmı ile başlayalım. Shumpert' de "Doğan görünümlü Şahin" sınıfına girdi ve Türk Vatandaşlığına geçerek "Mert" ismini adının başına yazdırmış oldu. En azından soyadını değiştirmemiş. Biz onu "Shumpert" olarak zaten kabul ettik ve Türk vatandaşlığına geçmeyi kabul etmesi bile çok ince bir davranış. Laf açılmışken, ben Türk vatandaşlığına geçmiş olsalar bile alışkanlıktan ve doğrusu o olduğundan kendi isimleriyle hitap ediyorum. Mesela Trabzonspor'da 40 yıllık Michael Wright'a " Ali Karadeniz" diyemiyorum. Yanlış anlaşılmasın tabi bizimkisi alışkanlıktan. "Mert Nobre" den sonra bir Mert daha oldu spor dünyasında. Kulübümüze ve basketbol camiasına hayırlı olsun. Unutmadan, Shumpert için yapılan bu geç kalınmış hamle malesef önümüzdeki sezon için. Bildiğiniz ve daha önce yazdığımız gibi Shumpert'in evraklarını sezon öncesinde yetiştiremediğimiz için bu sezon kendisini Türk Statüsünde oynatamıyoruz. Ne diyelim yine de hayırlı olsun.

Bu güzel haber sonrası başlığın ikinci kısmı Beko Basketbol Ligine geçelim. Takımımız bu hafta İzmir ekibi deplasmanda Aliağa Petkim takımıyla karşılaşacak. Salı günü oynanan Panellinios maçı ile 6 maçlık galibiyet serimiz sona ermişti. Aliağa maçı tekrar bir galibiyet serisi yakalamak için ilk adım olacak. Aliağa'nın 3 galibiyeti var ve alt sıra mücadelesinden kurtulmak için bu maça ciddi önem vereceklerdir. Zor maç olacak ve bu zor maçı televizyonda her zamanki gibi Spormax'dan saat 15:00 itibari ile takip edebilirsiniz. Aslanlara şimdiden başarılar dileyerek 9. Haftanın programını arz edelim:

11 Aralık Cumartesi
13:00 Banvit - Efes Pilsen (Banvit Kara Ali Acar Spor Salonu) Spormax
15:00 Beşiktaş Cola Turka - Antalya BŞB (Beşiktaş Cola Turka Arena)
15:00 Aliağa Petkim - Galatasaray CC (Enka Spor Salonu) Spormax
16:00 Türk Telekom - Mersin BŞB (Ankara Atatürk Spor Salonu)
16:00 Bornova Belediyesi - Tofaş (Halkapınar Spor Salonu)
17:00 Oyak Renault - Pınar Karşıyaka (Bursa Atatürk Spor Salonu)
17:00 Olin Edirne - Medical Park Trabzonspor (Mimar Sinan Spor Salonu)
17:00 Fenerbahçe Ülker - Erdemir (Sinan Erdem Spor Salonu) Spormax

Galatasaray - Spartak Moskova Maçı Üzerine


Ulu önderimiz ve "Atamız" Mustafa Kemal Atatürk'ü ziyaret için Ankara'ya gittiğimiz güne denk geldi maç. Dönüşte de yetişemedim malesef. Kadın takımımız çok çekişmeli uzatmaya giden bir maç sonrasında son dört yılın Eurolig şampiyonu Spartak Moskova'yı yenmeyi başardılar. Takip ettiğim kadarıyla normal süre sonunda topu iki defa üst üste kullanmışız ama top yine fileyle buluşmakta diretince maç uzatmaya gitmiş. Uzatma periyodunda da izleyenler hop oturup hop kalkmış. Her ne kadar ilk maçta berbat bir oyun ortaya koysak da sahamızdaki bu maçta Spartak Moskova'yı yenmek, daha da önemlisi karşılarında durup inat atmek, mücadele etmek, kazanmak daha değerli. Genç bir takım olmamız sebebiyle bu tecrübe önemli, ancak "sadece sahasıda kükreyen bir aslan" kimliğinden kurtulup deplasman maçlarına da odaklanıp kazanmamız gerekiyor. Yine de Spartak Moskova gibi bir takımı yenmek her şeyden güzel. Beşiktaş Kalecisi Cenk Gönen'in geçenlerde hatırlattığı Nietzsche'nin "Unutan İyileşir" sözü bizim adımıza ilk Spartak maç için geçerli olsa da bu galibiyetin sayısal değeri olmasa da bize yol, su, elektrik olarak döneceğini unutmamak lazım. Ayrıca yazının fotoğrafındaki (yukarıdaki fotoğraf) ikilinin WNBA'in en önemli 2 uzunu( Sylvia Fowles ve rakip takımın yıldızı, Wnba'in son MVP'si Lauren Jackson) olduğunu ve Yıldızımız Sylvia Fowles'ın gözlerindeki hırsın çok etkileyici olduğunu söylemekte yarar var. Resmi sitenin maç anlatımını sunarak bitirelim yazımızı.Tebrikler Sultanlar...

-------------------------------------------------------------------------------------
Galatasaray Medical Park 85 – Sparta&K MR Vidnoje 83

Galatasaray Medical Park, Kadınlar Avrupa Ligi C Grubu’ndaki yedinci maçında son dört yılın şampiyonu Sparta&K MR Vidnoje ile karşılaştı. Takımımız, Abdi İpekçi Spor Salonu’nda normal süresi 77-77 sona eren mücadeleden birinci uzatma devresi sonunda 85-83’lük skorla üstün ayrılarak grupta üçüncü galibiyetini almayı başardı.

Karşılaşmaya Işıl Alben, Tuğba Palazoğlu, Seimone Augustus, Melisa Can, Sylvia Fowles beşiyle başlayan Galatasaray Medical Park, maçtaki ilk basketini çeyreğin bitimine 6:45 kala Seimone Augustus ile buldu. Rakibi karşısında eşleşme avantajını iyi kullanan Sparta&K Moskova, iki yıldızı Ilona Korstin ve Lauren Jackson üzerinden bulduğu sayılarla beşinci dakikaya 9-2’lik skor üstünlüğüyle geçti. Saha içinden 1/9 ile hücum ederek maça giren takımımız, bitime 2:38 kala Sylvia Fowles’un serbest atış isabetinin ardından skor avantajını lehine çevirdi: 12-11. Doneeka Hodges, kenardan gelerek 7 sayılık katkıda bulundu. Takımımız, ilk çeyreği 19-17 önde tamamladı.

İkinci periyodun başında Işıl Alben, Nihan Anaz, Seimone Augustus, Bahar Çağlar, Gintare Petronyte beşi vardı. Ancak bu çeyrekteki ilk beş sayı Rusya temsilcisinden geldi. Ve konuk ekip, 22-17’lik skorla üstünlüğü yakalamayı başardı. Galatasaray Medical Park ise devrenin bitimine 7:08 kala molaya gitti. Sparta&K, molanın ardından hızını kesmeyerek serisini sürdürdü. Sylvia Fowles, bitime 5:37 kala takımımızın bu çeyrekteki ilk basketini attığında 27-21’lik skorla fark altıya indi. Rusya temsilcisi, Galatasaray’ın iki dakika içerisinde Sylvia Fowles kaynaklı yedi sayı üretmesinin ardından mola hakkını kullandı. Galatasaray Medical Park, soyunma odasına 40-39 geride girdi.

Sylvia Fowles, Galatasaray Medical Park adına ilk yarıda 13 sayı ve 5 ribaund üretti. Doneeka Hodges ise 12 sayıyla oynadı. Konuk ekipte 12 sayı atan Anete Jakobsene, Sparta&K MR Vidnoje’nin en skorer ismi olmayı başardı.

Galatasaray Medical Park, üçüncü çeyreğe Doneeka Hodges, Nihan Anaz, Seimone Augustus, Melisa Can ve Sylvia Fowles beşiyle başladı. Konuk ekibin periyodun başında yakaladığı 45-41’lik skor üstünlük sonrasında oyuna dönen takımımız, beşinci dakikayı 51-50 önde geçti. Üçüncü periyot, Tuğba Palazoğlu’nun son saniyedeki üçlüğünün ardından 58-58’lik eşitlikle tamamlandı. Galatasaray, son çeyreğe ise Gintare Petronyte’nin isabetli serbest atışlarıyla önde başladı. İlk iki dakika sonunda skorda 65-60 geri düşen Pokey Chatman’ın takımı molaya gitti. Sparta&K MR Vidnoje, moladan 9-2’lik seriyle döndü. Ve bitime 6:11 kala 69-67’lik skorla öne geçmeyi başardı.

Karşılaşmanın son bölümde iki takım da oldukça gayreti gözüktü. Yüksek yüzdeli hücumların ardından Ceyhun Yıldızoğlu ve Pokey Chatman, son dakika içerisinde toplam üç defa (ikisi Galatasaray MP) mola hakkını kullanmak durumunda kaldı. Ancak normal süresi 77-77’lik eşitlikle sona eren mücadele, uzatma periyoduna taşındı.

Galatasaray Medical Park, uzatma dakikalarına Doneeka Hodges, Tuğba Palazoğlu, Seimone Augustus, Melisa Can ve Sylvia Fowles beşiyle başladı. Ancak ilk savunma pozisyonunda beşinci faulünü yapan Melisa Can, yerini Bahar Çağlar’a bıraktı. Galatasaray Medical Park, uzatma periyodunda son iki dakikaya 80-79 geride girdi. Son bölümde toparlanarak :25.8 kala 84-80’lik skorla öne geçmeyi başaran takımımız, karşılaşmadan 85-83’lük skorla üstün ayrılmayı başardı.

Yer: Abdi İpekçi Spor Salonu / İSTANBUL
Rakip: Sparta&K MR Vidnoje
Tarih: 08.12.2010

* Tuğba Palazoğlu: (24:09, 3 sayı, 1 ribaund, 4 asist, 1 top çalma, 3 top kaybı)
* Doneeka Hodges: (33:22, 20 sayı, 3 ribaund, 3 asist, 1 top çalma, 1 top kaybı)
* Bahar Çağlar: (19:22, 4 sayı, 2 ribaund, 1 asist, 2 top çalma, 1 top kaybı)
* Işıl Alben: (13:17, 0 sayı, 2 ribaund)
* Gintare Petronyte: (11:58, 4 sayı, 5 ribaund, 2 blok)
* Melisa Can: (24:06, 8 sayı, 7 ribaund, 2 asist, 2 top çalma)
* Nihan Anaz: (23:11, 8 sayı, 1 ribaund, 2 top çalma)
* Seimone Augustus: (42:51, 18 sayı, 6 ribaund, 1 asist, 3 top kaybı, 1 blok)
* Sylvia Fowles: (32:44, 20 sayı, 12 ribaund, 2 top kaybı, 2 blok)

1. ÇEYREK : 19 – 17
2. ÇEYREK : 20 – 23 (39 – 40)
3. ÇEYREK : 19 – 18 (58 – 58)
4. ÇEYREK : 19 – 19 (77 – 77)
1. UZATMA : 8 – 6 (85 – 83)

Saç Bandı da Yasak, Boğazlık da...


Alex Ferguson'u seven var, sevmeyen var, ben Manchester'ı sevmediğimden dolayı, Sir'ü de pek tutmam lakin son yaptığı açıklama hislerime tercüman olmuş. "Bizim takımda futbolcuların kulaklarını kapatan saç bandı ile boğazlık takması yasak"... Takımın defans oyuncusu Ferdinand da Twitter hesabında "Ben Manchester United oyuncusunun böyle bantlar takacağını zannetmiyorum" diyerek hocasına destek çıktı.
Bizde Arda, Volkan ve şimdilerde Beşiktaşlı Cenk sık sık bu boğazlıkları kullanıyor, saç bandı ise istemediğin kadar topçuda mevcut ama blogta fırsat buldukça yazdığım gibi bu boğazlıklara ne gerek var, zira spor yapan herkes bilir ki hava ne kadar soğuk olsa da iki üç dakika yüksek tempoda bir koşu sonrası vucüt sıcaklığı yükselir ve soğuk filan hissedilmez. Bırakın boğazlığı, maç esnasında eldivene bile gerek duymaz bünye... Peki neden bu aksesuarlara ihtiyaç duyulur? Onu da bir zahmet bunları takanlar açıklasın...

CSKA Sofya:12-1:Levski Sofya


Bulgaristan Buz Hokeyi liginin üçüncü haftasında başkentin iki ezeli rakibi karşı karşıya geldi ve kırmızılar, mavilileri 12-1 gibi farklı bir skorla mağlup etme başarısı gösterdi... Gün CSKA'lıların günü...


Üniversitede de Dayak Yedim Tribünde de


Önceden belirteyim. İşbu yazı spor sayfalarının sınırlarını zorlayabilir. Yani, Fransız Maliye Bakanı’nın Cantona’ya ayar vermesi gibi durumlarla karşılaşma tehlikem var. Ama bunu yazmaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Çünkü üniversitede öğrenciyken de, tribünde taraftarken de polis dayağı yedim ve iki resim arasındaki farkı gayet iyi biliyorum.
Pazartesi günü Radikal’de ‘Öğrenciye Aslan, Holigana Kuzu’ başlığını görünce 15-20 yıl öncesine gittim. Bir yandan taraftardım, bir yandan üniversite hareketi içinde harçlara karşı yürüyordum. Polis de her yerde karşıma çıkıyordu. Ama iki farklı yüzle.
Bir tarafta, yani futbolda öfkesi bile insiyaki, bir grup ‘zibidi’ taraftar yüzünden saatlerce ayakta dikildiği için sinirlenen, hiçbir siyasi güdüsü olmayan bir polis vardı. O çıplak öfkenin hırsıyla cop sallardı. Hırsı geçince de bırakırdı. Diğer yanda, yani üniversitede ise çoğunluğu taraf tutan, önyargılarla donatılmış, şiddeti engellemek için değil şiddete sürüklemek için tavır alan, ‘siyasi’ bir polis söz konusuydu. Kaçsanız da kovalardı ve amacı dağıtmak değil, acıtmak olurdu genelde. Sivil giyimli olanları ismen tanırdık. Benim için korkunun cisimleşmiş halleriydi.
Sadece onlar değil, polisin karşısındakiler de farklıydı. Tribünlerdeki şiddet, genelde bir grup adamın sürüklediği, bazen diğer taraftarları da provoke eden, bazen ‘güdümlü’, bazen kendiliğinden ortaya çıkardı. Hiç bilmediğiniz bir anda ortasında kalabildiğiniz, yönetimi protesto ederken bir anda mağduru olabileceğiniz, pek çok kez linç kültürünü çağrıştıran bir şiddetti bu. Üstelik herkes bilirdi ki, bunu yapanlar, başlatanlar kollanırdı. Kollanmakla kalmaz kullanılırdı da. Bazen bir ‘milli mesele’ için, bazen kulüp içi bir hesaplaşmada... Siz normal taraftarlar olarak polis kadar onlardan da korkardınız. Çünkü bilirdiniz, onlar gözaltına da alınsa yöneticiler çıkarır, sahaya da inse menajer kurtarır. Hatta bazı polisler onları kollar. Ama maazallah bir kez bir kapı önündeki izdihama isyan etseniz hemen sırtınızda hissederdiniz o kalın sopayı.

Hiçbiri tek tip olmaz
Öğrenci muhalefeti de homojen değildi asla. Biri imza toplamayı savunurdu, öbürü işgali. Bazıları sert olmanın muhalefeti pekiştireceğini söylerdi, diğerleri eksilteceğini. Bazen iki kutup kadar uzak kalırlardı birbirlerine. Ama polisle karşı karşıya geldiğinizde bir arada durulurdu. Çünkü o şiddetten ancak birlikte kurtulabilirdiniz.
Durum bugün de farklı değil gibi. Yani şiddeti uygulayanlar da farklı farklı, şiddete maruz kalanlar da. O yüzden pazartesi günkü Radikal’in kapağı itiraz kaldırmaz. Çünkü bir iddia değil, tespittir o. Bu memlekette idari pratik haline gelen şeyin teşhiri. İşin kötüsü böyle de devam edecek gibi duruyor. Çünkü, hakim zihniyet söz konusu algıyı değiştirmek yerine pekiştirmeye yönelik açıklamalar yapıyor, o şiddeti meşru kılan yazılar yazıyor ya da öğrenciler karşısında ‘aktif, dinamik heyecanlı’ olan polis Beşiktaş-Bursaspor maçı öncesindeki yaşananlarda olduğu gibi (nasılsa) pasif kalıyor. Hal böyle olunca da öğrenciler de, gerçek taraftar da sindiriliyor, susturuluyor.
Onlar istiyor ki, taraftarlar tribünlerde özne olmasın, sesini çıkarmasın, pahalı bilete, yönetime itiraz etmesin, sadece müşteri olarak kalsın. Aralarına gerektiği zaman ‘silahlı kuvvetler’e dönüşecek gruplar serpiştirelim ki, iyice korksunlar, sinsinler. Gerektiğinde o grupları, o şiddeti ‘fonksiyonel’ olarak kullansınlar. Sınırı aşanları da mahpusla ıslah etsinler. Düzen böyle yürüsün.
Onlar istiyor ki, öğrenci dediğin kravat taksın, itirazını bile edepli yapsın, parası ne kadarsa eğitimini alsın. Üniversiteyi iş kapısı olarak görsün. Öğrenci muhalefetine falan da bulaşmasın. İtirazı olan varsa tepesine binsinler. Parayla terbiye edilsinler. Baş eğmeyi öğütleyen siyasal kültürleriyle eğitilsinler.
Hayır, böyle olmayacak. Uzun zamandır uğraşıyorsunuz, ama olmuyor. Gerçek taraftar da sesini yükseltiyor, öğrenciler de. Bir gün gelecek o çok sevdiğiniz ‘bir grup kendini bilmez’ de futbol adına iktidarlar tarafından kullanılmaktan bıkacaklar. Ama siz asıl, müşteri muamelesi gören taraftarlar, köhnemiş eğitim sistemine karşı duran öğrenciler, farklı bir kitleselleşme talep eden tüm gençler isyan edecek diye korkuyor, dayak atıyorsunuz.
Başta da söyledim. İki tarafta da dayak yedim. Birinde bilet kuyruğuna ‘kaynak yapanlara’ itiraz ettim diye sırtıma iki tane indi. Diğer tarafta İstanbul Üniversitesi’nin yan kapısı, öğrencilere açılsın dediğim için tepeme iki çevik, iki sivil bindi. Ama hâlâ ıslah olmadım. Hâlâ bilet kuyrukları insan gibi olsun, öğrenciler özgür olsun, futbol da üniversiteler de endüstriyel, ‘ileri demokrasimizin’ kurbanı olmasın istiyorum. Bunun için yazı da yazarım, maça da giderim, Dolmabahçe’de de yürürüm.

Ceza değil empati bekliyoruz
İki konuya feci takılmış durumdayım. Biri böylesi eylemlerin ‘ileri demokrasi’lerde olmadığı iddiası ve şiddete şiddetle karşılık veren gençlerin muhatap alınamayacağı meselesi. Diğeri de tribünlerdeki bu şiddetin yep yeni bir şeymiş gibi gösterilip, her seferinde tüm taraftarların ağır cezalarla tehdit edilmesi.
Önce gençlik muhalefetiyle ilgili iki lakırdı edelim. İki sene önce Yunanistan’da olanları ne çabuk unutuyorsunuz? Orada işi zıvanadan çıkarırcasına büyüyen genç öfkeyi kamuoyu nasıl dindirdi biliyor musunuz? ‘Muhatap olmayız’, ‘ileri demokrasimizin takozu bunlar’ deyip, zaten şiddete eğilimli polisi haklı çıkarmaya çalışarak değil. Anlamaya çalışarak, kulak vererek. Gençlik ateşinin kabına sığmaz öfkesini çocukların asıl dertlerinden ayırt ederek. Polisin tavrını meşrulaştıran yazılar yazdıkları için değil, “bu gençler niye böyle kızgın” diye sorabildikleri, üzerlerine düşen (bırakın yumurtaları) taşları bile hoşgörüyle karşılayabildikleri için ortalık dindi. Düşünün, günlerce süren, işgallerle devam eden o eylemlerde gözaltına alınan öğrenci sayısı belki de bizim sıradan bir YÖK eylemi kadardı. Muhatap meselesine gelince; sormak isterim: Ne yani, 68 olaylarında meydanların Kızıl Danny’si lakaplı, şimdilerde Avrupa Parlamentosu Yeşiller Partisi eşbaşkanıyla da mı görüşmeyeceksiniz?
Gelelim tribündeki şiddete. Son olaylar yeni ve beklenmedik bir şey değil. Çaresi ise sadece yasal mevzuatı değiştirmek, ağırlaştırmak hiç değil. Önce taraftarı ciddiye almanız gerek. Eli bıçaklıları değil gerçek taraftarı. Tribündekilerin dertlerine kulak vermeniz gerek. Şiddetten beslenenlere değil, gerçek tribün insanlarına. Almanya’da kulüp ler niye taraftar temsilcilerini yönetime alıyorlar, bir düşünün. Sorunların üzerini örtmeyin, onlarla yüzleşin. Yani işin bu tara-fından bir bakmaya çalışın. Yoksa hangi ceza olursa olsun, işinize geldiğinde kullandığınız o “üç beş kendini bilmez” de, insan muamelesi görmedikçe yükselen tribünlerin gerçek öfkesi de bitmez.
Bunları söylemeye hakkım var diye düşünüyorum. Çünkü, NTVSpor’da ‘Yenilsen De Yensen De’ programında milliyetçi duygularını vurgulamaktan sakınmayan Ahmet’le, sosyalist Armağan’ı yan yana oturtup, onların ahbaplık kurmasını, sohbet etmesini biz zevkle izlemeyi/dinlemeyi başarıyoruz. Siz de oturup ahkam keseceğinize, eylem öğreteceğinize, had bildireceğinize onları tribünde de üniversitede de bir dinleyin. Ne kaybedersiniz?

Blog Widget by LinkWithin