12 Temmuz 2010 Pazartesi

Hollanda:0-1:İspanya


"Herkesin beni tanıdığını düşünmeyin. Şampiyonlar Ligini kazandıktan kısa bir süre sonra başıma gelen bir şeyi anlatacağım. Bir restaurantta sevgilim ve kız kardeşimle, bize bir masa ayarlaması için garsonun gelmesini bekliyorduk. Yanıma gelen bir kadın, "Sen garson musun?" diye sordu. Şaka yaptığını düşünerek, "Evet, hanımefendi" dedim. "Bana bir Fanta verir misin?" dedi. Sevgilim ve kız kardeşimle birlikte ağzımız açık kaldı. Ona garson olmadığımı, şaka yaptığımı söylemekle yetindim. Özür dileyerek masasına gitti. Arkadaşlarının gülmelerini ve kadıncağızın şaşkınlığını izledik. Sanırım arkadaşları beni tanıyorlardı. Hepimiz çok eğlendik. saçlarımı boyasaydım ya da türlü tuhaflıklar yapsaydım kadın beni tanırdı. Ama ben öyle biri değilim. Dikkat çekmeyi sevmem."

Böyle diyordu Andres Iniesta "Cennette Bir Yıl" adlı kitabının kapağının arkasındaki yazısında.... Barcelona'nın fırtına gibi estiği ve önüne gelen kupaları aldığı dönemden sonra başına gelen bu tuhaf olayı anlattıktan sonra, şöyle bitiriyordu yazısını: "Benimle gurur duymanız için çalışmaya ve kendimi zorlamaya devam edeceğim. Benim için önemli şeylere sadık kalacağım: çalışmak, çalışmak, çalışmak ve elimdeki nimetin farkında olmak. İpin ucunu bırakmamak gerek. Yarın için bugünden çalışmalıyım... "

İşte, o günden beri çalışan Iniesta'ya futbolun tanrıları da yardım ediyor ve bugün dünyada herkesin tanıdığı bir futbolcu haline geliyordu 116. dakikada attığı golle. Kitapta Iniesta, Stamford Bridge'de maçın 90+3. dakikasında attığı golü hayatı boyunca unutamayacağını belirtirken, dün geceki golü kim nasıl unutabilir ki? Özellikle, Hollandalılar, unutamayacak İspanyol futbolcuyu, Chelsea'yi Şampiyonla Ligi dışına iterken saha kenarındaki Hollandalı Hiddink'i üzerken, dün gece de bütün bir Hollanda ülkesini göz yaşlarına boğuyordu Andreas Iniesta...

Final aslında beklendiği gibi başladı, iki takım da rakibine sağlam bir yumruk atmaktan ziyade, karşı tarafın açığını bekleyip, kendisini sıkı sıkıya koruyan boksör gibiydi, dakikalar ilerlesin, sonrasına bakarız havasında oynuyorlarlardı. İspanya her zamanki sabırla pas yapma işini sürdürürken, Hollanda takımı da biraz "can" acıtarak onları yıldırıp, Casillas'ın kalesine gelmeyi planlıyor gibiydi... İlk devre böyle geçince, ikinci kırkbeş dakikada İspanya daha da geldi rakibinin üzerine ama onlar gol ararken, Robben'in bitime yakın kaçırdığı pozisyon belki de kupayı bir ülkeden alıp, bir diğerine veriyordu...

Normal süresi golsüz biten karşılaşmada, ilk uzatma da iki takımı üzmeyince, penaltı atışlarının Dünyanın En Büyüğünü belirleyeceğini beklerken, Iniesta sahneye çıkıyor ve Stamford Bridge'den sonra ikinci kez formasını çıkararak gol sevinci yaşıyordu. "O kadar çılgına dönmüştüm ki, kornere koştuğum zaman hiç yapmadığım bir şeyi yaparak formamı çıkardım. Sahada üzerimde formamın olmadığı fotoğrafım yoktur. Böyle kutlama yapma alışkanlığım yoktur ama o gün çıkardım." diye Chelsea'ye attığı golü anlatan Iniesta, dün gece de bütün İspanya halkı gibi zafer sarhoşluğundan yine de formasını çıkardı, lakin bu sefer planlıydı, mesaj verme amacı güdüyordu...
Zaten, kupayı alacaklarına o kadar inanmış ki İspanyollar, her biri formalarıyla,t-shirtleriyle, atkılarıyla birilerine saygı ve sevgileri yolluyordu. Yıldızlı formaları çoktan hazırlanmış ve törende sırtlarına geçirilmişken, Ramos, 2008'de Avrupa şampiyonluğu kupasını kaldırırken giydiği Puerta resimli t-shirtünü, dün gece de giyip arkadaşını unutmadığını gösterirken, David Villa, CD Tuilla atkısıyla ilk kulübüne vefa gösteriyordu...

Tarihlerinde ilk kez kupayı kazanan İspanyollar sevinirken, bir kez daha finalde kaybeden Hollandalıların ruh hallerini anlatmaya bile gerek yokken, şampiyon takım elinde kupayla tribünden inerken, onları alkışlamaları ve ellerini sıkmaları ise başka bir güzellik katıyordu kupanın son maçına...
Bir aya yakın süren uzun maratonun sonunda şampiyon İspanya olurken, üçüncü ise cumartesi gecesi Uruguay'ı yenen Almanya olmuştu. Philip Lahm "Çocukken üçüncülük maçlarını hiç izlemezdim, şimdi de pek sevmiyorum ama FIFA'nın düzenlediği bir müsabakayı da oynamak durumundayız" demişti, Löw de kendisine şans vermedi, sakatlık bahane tabii. Esas oynamasını istediğim Klose'ydi ama o da grip sebebiyle kadroya giremedi, rekor kırma şansını kaçırdı. Yarı final maçının en üzgünü Schweinsteiger'e teselli olurken üçüncülük kupası, Forlan da kariyerinin golünü atarak hafızalara kazındı...
İleriki yıllarda bu turnuvadan bahsederken, Maradona, Messi, Forlan, Suares, Klose, Iniesta, Robben, Elano, Dunga, Keita, Kaka ve bir çok futbolcu ile teknik direktörün yanında Paul isimli bir ahtapotun da ismini asla unutmayacağız... Şampiyonu da bildi ya Paul, daha neyi bilsin ki...


10 Temmuz 2010 Cumartesi

FIFA'nın Ahtapot Paul Alayı!

Yukardaki alıntı FIFA'nın basın mensuplarına Dunya Kupasıyla ilgili olarak gönderdiği istatistiksel bilgileri içeren dökümanlardan. Ahtapot Paul'un tahminleri onları da etkilemiş olacak ki, yazının sonuna "Bu bilgiler Ahtapot Paul'un tahminleri değil, FIFA'nın Dünya Sıralamasını yapan bilgisayarından" diyerek Paul'u alaya almışlar... İsteyen bu "sihirli" ahtapota inanır, isteyen inanmaz ama biliyor işte hayvan, nasıl ve neden biliyoru da ben bilmiyorum ve bir çok istatistikçinin de "pabucunu dama attı" bile şimdiden. Geçen gün NTV Spor'da Castroll'un hazırladığı "Dünya Kupasını kim kazanacak?" adlı bir araştırmasına denk geldim. Adamlar işi gücü bırakmış 4 ya da 5 dünya kupasının bütün maçlarını didik didik izlemiş, kim nasıl aut atıyor, kaleci hangi köşeye atlıyor, orta saha oyuncu kaç faul yapıyor, kısaca akla gelecek bütün istatistikleri bir araya getirmişler ve şampiyon Brezilya olacak tahmininde bulunmuşlar ama şimdi Brezilyalılar plajdan izleyecekler finali... Hani FIFA alay ediyor ya, onlar yine devam etsin kafa bulmaya, Paul 'un hiç de umrunda değil, o yediği midyeye bakıyor, tahmin de işin "ekstrası"...

Real Madrid Gelsin!

Daha Bursaspor şampiyon olmadan bile şampiyonluk hayallerinin kurulduğu günlerde Bursa taraftarı şampiyonlar ligi lafı açıldığında "Real Madrid gelsin" diyor, bunu tezahüratlara bile taşıyordu. Zaman hızla geçti, Bursaspor şampiyon oldu ve sıra devler ligindeki kurayı beklemeye geldi. Şampiyonlar Ligindeki rakipler beklenirken Olay gazetesi de Ertuğrul hocaya, kaptan Ömer'e ve golcü Sercan'a kuradan beklediklerini sormuş ve aşağıdaki yanıtları almış:

Ertuğrul Sağlam: AC Milan, Real Madrid, Basel

Ömer Erdoğan: B. Münih, Benfica, Tottenham

Sercan Yıldırım: Arsenal, R.Madrid, Panathinaikos

Hoca ve Sercan taraftar gibi Real Madrid'i istemiş, ben ise "Messi gelsin, iskender yesin" diyen arkadaşım için Barca'nın gelmesinden yanayım ama Bursalıların kendilerine güvenine de hayranım zira Galatasaray'ın şampiyonlar ligine ilk katıldığı senelerde kuralara giderken hep zayıf rakipler beklerdik, taa ki Fatih Hoca gelip "Eğer bu yarışta en sona gideceksek, kim gelirse gelsin fark etmez, nasılsa hepsiyle oynayacağız" diyene kadar... Şimdi merak ediyorum aynı soru Fenerbahçeli oyunculara sorulsa, acaba cevaplar arasında Real Madrid seçeneği yeşil-beyazlılar kadar fazla olur mu? Ya da Galatasaraylı topçular UEFA Avrupa liginde köklü takım isterler mi gruplarına?




9 Temmuz 2010 Cuma

Fernandes'in Kalemini Flamengo Kırdı

Sevgilisinin ölümünden dolayı göz altına alınan Flamengo kalecisi Bruno Fernandes, her ne kadar bu iddiaları yalanlasa da, kuzeninden sonra kulübü Flamengo'dan da beklemediği bir darbe yedi. Kırmızı-siyahlı kulübün kazandığı şampiyonluklara ithafen yaptırdığı ve üzerinde Zico, Romario,Savio, Junior gibi efsanelerin arasında Fernandes'in de resminin bulunduğu pano sökülerek, sadece şampiyonluk yıllarının yazıldığı sade bir levha asıldı yerine. Brezilya basınına göre de Flamengo kulübü Bruno'nun resmi olmayan başka bir panonun yapımı için çoktan sipariş vermiş bile... Duruma bakılırsa, hakimden önce Flamengo kulübü kırmış kalecilerinin kalemi...

Messi'nin Döner Sevdası


Dünya kupasına veda ettikten sonra Messi almış kız arkadaşını yanına ve sesiz sakin bir tatil geçirmek için Rio sahillerinin yolunu tutmuş. Onlar ne kadar mütevazi bir tatil düşlese de paparazziler de peşlerinden gelmiş, tabii hayranları da imza sevdasında rahat bırakmamış mütevazi çifti... Ronaldo'nun yatlarda, havuzlarda sarışın-esmer hatunlarla resimlerini gördükçe Messi'ye daha da saygı duyuyorum bu arada...
Gündüz plajda güneşlendikten sonra da akşam yemeği için bir restorana giden çifte gelen döner dikkatimi çekti, demek ki Brezilya'da masada kesiyorlar döneri. Şampiyonlar ligi kuralları çekilip Bursa yolculuğu gözükürse Messi'ye Kervansaray hoteli aşçıları iyi bir İskender Döner ile misafir etmeli Arjantinli'yi, öyle kuru kuru Brezilya döneri ile olmaz bu işler...

Johan Voskamp

Bu topçuyu daha önce hiç duymamıştım, siz duydunuz mu bilmem lakin CSKA'nın transfer gündeminde adı geçtikten sonra ufak bir araştırma yaptım ve 25 yaşındaki Hollandalı golcünün istatistikleri oldukça çarpıcı geldi: 33 maçta 22 gol... Hollanda ikinci lig ekiplerinden Helmund Sport takımı ligi 8. sırada bitirirken atmış bu kadar golü Johan. "Hollanda'da kolay gol atılır" diyenlerden olabilirsiniz ama bir sezonda 22 gol atan ve de yaşı daha 25 olan bir adam bana kalırsa "yabana atılmaz". Avustralya'dan Sydney FC kendisiyle ilgileniyormuş, bakalım Bulgaristan'a gelecek mi?

Dünya Gözüyle Futbol/Cogito

Eskiden Dünya Kupası maçlarını sadece izlemek için değil aynı zamanda turnuva başlamadan önce çıkan dergi, kitap ya da gazete promosyonları için beklerdik ve turnuvanın düzenlendiği ayın arifesi ile sonrası futbol külliyatı arşivcileri için "tadından yenmez" zamanlardı. Diğer turnuvalara nazaran Afrika'daki bu kupa bizim için oldukça "kurak" geçti, ne bir kitap çıktı, ne de bir dergi, hatta gazeteler maç fikstürü bile vermedi ( Benim görmediğim, duymadığım varsa, yorumlar bölümüne belirtiniz ki, araştırıp arşive ekleme şansım olsun). Bu verimsiz dönem içinde Yapı Kredi yayınlarının çıkarmış olduğu Cogito dergisi "vahada su" gibi çıktı karşımıza. Kendilerine teşekkür ederken sizi derginin tanıtımıyla baş başa bırakıyorum:

2010 Dünya Kupası’na eşlik edecek bir Futbol sayısı hazırlıklarına başladığımızda ortaya bu kadar renkli ve çoksesli bir sayı çıkacağını biz de tahmin etmiyorduk. Cogito’nun futbol sayısı, “güzel oyun”un toplumsal yapıyla, yaşamla, siyasetle benzerliklerine ve bunların futbol sahasındaki izdüşümlerine eğilen; cinsiyetçilik, milliyetçilik, siyaset, sosyal adaletsizlik, ırkçılık, müzik ve futbol ilişkisini ele alan yazılardan oluşuyor.
İlker Aktükün’ün “Futbolun Siyasi Tarihine Kenar Notları” başlıklı ve futbolun üç temel döneminde siyasetle doğrudan ya da dolaylı ilişkisini ele alan makalesiyle açılan dosya, Kıvanç Koçak’ın futbol ve milliyetçilik ilişkisini ele aldığı ve milliyetçiliğin futbolu bir “av sahası” olarak kullanışını Türkiye’den çeşitli örneklerle gösterdiği yazısıyla devam ediyor. Tanıl Bora, “Yeşil Kırmızi, Şark’ın Yıldızi” başlıklı yazısında Diyarbakırspor’un kişiliğini ve Süper Lig’deki kimliğini, geçtiğimiz sezon çıkan olayları da yorumlayarak okuyor. Antonio Negri’nin 1998’de Rebibbia Cezaevi’nde kaleme aldığı yazıda, “herkesin gırtlağına kadar futbola batmış durumda olduğu” İtalya’da, değerler bunalımı sonucu safların nasıl değiştiğini Ulus Baker’in çevirisinden okuyoruz.
Hande Birkalan-Gedik’in futbolun cinsiyetini, feminizm ve futbol üzerine kapsamlı bir literatür araştırmasıyla sorguladığı yazısına Gülengül Altınsay’ın bir kadın futbol yazarı olarak deneyimlerini aktardığı yazısı eşlik ediyor. Selçuk Candansayar, “Futbol, Delinin Aşkı”nda futbolun öğelerini ele alıp psikanalitik bir okumaya tabi tutarken, Nelson Rodrigues, 1956 tarihli yazısında Brezilya futbolunun tek eksiğinin bir psikanalist olduğunu öne sürüyor.
David Inglis ve John Hughson’ın “Güzel Oyun ve Gündeliğin Proto-Estetiği” başlıklı çalışması, futbolun sanatsallaştırılması üzerinden, estetik süreçlerin pratiğin alanını şekillendirişini okurken, Allan C. Hutchinson’ın “Derrida Futbol Oynamış Olsaydı” başlıklı yazısı, felsefenin Maradona’sı Derrida’nın futbol sevdası üzerinden, “içkin bir tasarımı ya da doğal amacı olmayan büyük oyun alanı”nı okuyor.
Tunca Arslan’ın “Ofsaytta Yaşayanlar Paslaşıyor” başlıklı yazısı, Burcu Göknar’ın “Vefa” projesinden hareketle ve sanatçının sergisinden fotoğraflar eşliğinde kaleme alınmış, futbolun “parıltısız” ve vefalı yüzüne dair bir inceleme. Futbolun bir diğer yüzünü ele alan Doruk Yurdesin, mega futbol organizasyonlarının milyonlarca kişiyi evinden edip yersiz yurtsuz bıraktığına dikkat çekerek, ekranda futbolun keyfini çıkarırken, bunun milyonlarca insanın yaşamını nasıl etkilediğini bilmenin bir vicdan borcu olduğunu hatırlatıyor. Futbolu bir medeniyetler çatışması olarak ele alan Bartosz Weiss, rakip taraftar imgelerine odaklanıyor. Emre Sarıkuş da bugün “sanayi devrimini” yaşayan futbolun psikopatolojisine odaklanıyor. Ulaş Başar Gezgin’in “Gezgin Heyecan Kuramı”, yazarın anlatı kuramını futbola uyarlayarak, futbolun neden sanatsal etkinliklerden daha çok izleyici çektiğini açıklıyor.
Tan Morgül ve Turgut Yüksel’in futbol güzellemesiyle açtığımız dosyanın ikinci kısmı ise Dünya Kupası üzerine yazılardan oluşuyor. Vishanthie Sewpaul’un makalesi, Güney Afrika’nın 2010 Dünya Kupası’na evsahipliği yapmasının sosyoekonomik ve sosyopolitik sonuçlarına eğiliyor. Özgür Dirim Özkan, küreselleşen dünyada futbolun çekiciliğinin sırrını araştırırken, Barış Karacasu “Futbol Şarkılarının Dünü”nde Dünya Kupası’nın müzikli, resmi ve kısa bir tarihçesini çıkarıyor. Avrupa çapında 1997’den beri her yıl İtalya’da düzenlenen Mondiali Antirazzisti (Irkçılık Karşıtı Dünya Kupası) organizasyonuna 2009 yazında, Adana Demisporlularla birlikte katılan Yavuz Yıldırım Başka Bir Dünya Kupası izlenimlerini aktarıyor.

Futbol sayımız arzu ettiğimiz gibi Dünya Kupası’nın başına yetişmedi ama “ofsayta da düşmedik”...

Andrea Russotto

İtalya'nın yeni "Roberto Baggio"su olarak futbol kamuoyuna lanse edilen Andrea Russotto, Lazio genç takımı ve İtalya Genç Milli takımlarında top koşturduğu dönemlerde başkanlığını Lippi'nin oğlu Davide'nin yaptığı GEA World adlı İtalya'nın en büyük menajerlik şirketi tarafından "kıskaca" alınır ve futbolda önemli bir kariyer yapması için kendileriyle anlaşması gerektiği belirtilir. Genç futbolcu teklifi kabul etmez, o red ettikçe şirket üzerine daha fazla gelir ve Andrea çözümü ülkeden kaçıp, İsviçre'nin Bellinzona takımında futbol yaşantısına devam etmekte bulur. 16 yaşında Bellinzona'da futbol kariyerine başlayan Russotto, İtalya'nın Cisco Roma takımına kiralık gönderilir lakin orada sadece bir maç oynar. Aynı senenin yazında İtalya u-17 takımıyla Dünya Kupasında harikalar yaratır. 2005 senesinde 17 yaşındayken Seria A'ya yeni gelen Treviso'ya kiralanan Andrea, bu takımda dört maç oynamasına rağmen World Soccer dergisi tarafından geleceğin en iyi 50 futbolcusu arasında gösterilir. Treviso genç oyuncunun bonservisini almaz ama onu iki sezon daha kiralık olarak kadrosunda tutar, bu sırada Rusotto Genç Milli takımlarda adından söz ettirmeye devam etmektedir.

Ertesi sezon Napoli bu genç oyuncuyu kiralayıp, kadrosunda kendisine şans verir ama sene sonunda yine bonserivisi Bellinzona'dan alınmaz. Son olarak Crotone'de kiralık olarak forma giyen Russotto'nun İtalya'da tutunamamasının en büyük nedeni sorunlu olduğu menajerlik şirketine bağlanmakta...

Bir türlü Bellinzona'dan kopamayan Andrea Russotto'nun futbol yaşantısına değişik bir yön vermek adına CSKA bu oyuncuyu transfer edebilmek için İsviçre'ye seferberlik düzlenmiş bulunmakta. Takımın başına Pavel Dochev'i getiren kırmızı beyazlılar daha önce Bellinzona'da da forma giymiş İtalyan savunmacı Aquaro ve yine bir diğer İtalyan defans oyuncusu Grillo ile sözleşme imzaladıktan sonra Russotto'yu da kadrolarında görmek amacındalar... Eğer genç oyuncu ikna edilirse, Bulgar takımı adına heyecan verici bir transfer olacaktır "Yeni Roberto Baggio"'nun Bulgaristan'a getirilmesi...


Yıkıma Hayır

Çorlu Galatasaraylılar Derneğinden gelen bir mail, sizlerle paylaşmak istedim. Çorlu'da belediye tarafından belirli park alanları içinde yapılan ve taraftarlara verilen Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor taraftar dernekleri binalarının usule aykırı olduğu gerekçesiyle yine belediye tarafından yıkım kararı alınmış, Trabzonlular derneği boşaltmışlardı. Takımlarına kilometrelerce uzakta olan taraftarların örgütlenmeleri adına dernekler önemli işlev görmekteler ve bu yürüyüşle beraber Çorlu Belediyesinde de söz konusu derneklerin ne kadar büyük kitlelere hitap ettiği konusunda farkındalık yaratıp, bir orta yol bulunacağını umut etmekteyim... Renklerimiz bizi ayırsa da, futbol sevgimiz bir araya getirebiliyor... Galatasaraylısı, Fenerlisi, Beşiktaşlısı, hatta Bursa, Trabzon, Sakaryalısı bu yürüyüşe destek verecektir.

Sevgili Galatasaraylılar,

Çorlu'nun 3 büyük derneği olan; Çorlu Galatasaraylılar Derneği, Çorlu Fenerbahçeliler Derneği, Çorlu Beşiktaşlılar Derneği'nin dernek merkezlerinin Çorlu Belediyesi tarafından yıkılmasına HAYIR demek için 09 Temmuz 2010 Cuma günü saat: 14.00'da Omurtak Caddesi Cumhuriyet Meydanı Eski Belediye önünden Yeni Belediye Binasına yürüyüş gerçekleşecektir.

Çorlu Galatasaraylılar Derneği , eski başkanlarımızdan Rahmetli Özhan Canaydın'ın büyük emeği ve katkısıyla açılmıştı.

Yürüyüşe ultrAslan olarak bizlerde diğer kulüp taraftarlarıyla birlikte hareket ederek katılacağız.

Duyarlı olan herkesin bu yürüyüşe katılmalarını bekliyoruz.

Tarih ve Saat : 09 Temmuz 2010 Cuma - 13.00

Yer: Omurtak Caddesi Cumhuriyet Meydanı Eski Belediye Önü Çorlu-Tekirdağ

8 Temmuz 2010 Perşembe

Lorik Cana Galatasaray'da

Beşiktaş Quaresma'yı, Fenerbahçe Stoch'u büyük reklamlar yaparak transfer ettikten sonra geçen yılın transfer şampiyonu Galatasaray'dan da yine sansasyonel transferler beklenirken, transfer sihirbazı Haldun Üstünel'in küstürülüp, devre dışı bırakılmasından sonra resmi site nöbetlerini de bu yaz aksattık doğal olarak. Yurt dışından yeni topçu beklerken, eldekilerin de satılması ile Galatasaray taraftarları arasında karamsar bir hava ortaya çıkmıştı. Oysa ki daha lig bitmeden Altay'dan Musa ve Kayserispor'dan Ali'ye imza attırılmış, transfer sezonu resmi olarak açılmadan da içerden iki kaliteli oyuncu-Serdar Özkan ve Mehmet Badtal- ile prensip anlaşması yapılmış ve sonrasında da bir çok kulubun kadrosunda görmek istediği Çağlar da sarı-kırımızılı kulube kazandırılmıştı. İç piyasada alınabilecek en "iş yapar" topçular alınmıştı ve sıra yabancı transferine gelmişti.
Geçen sezon şöhretli topçulardan dili yanan yönetim, bu sezon "nokta atışı" yapmaya yeltenmiş ve eksik bölgelere oyuncu getirmeyi planlamıştı. Gelecek futbolcunun CV'si pek tabii ki transferde önemlidir ama Jo ve Lincoln deneyimlerinden sonra futbolcunun karakteri ve Türkiye'ye uyumu da seçimde yabana atılmaz bir etken olmuştu. Blogta hep yazdığımız bir şey vardır, memleket kulüpleri balkanları asla ihmal etmemelidir, zira o bölgelerden gelecek topçular hem karakter olarak savaşçı ve disiplinli bir yapıya sahip olmaktalar, hem de kültür benzerliğinden dolayı bizim memlekete yabancılık çekmemektedirler...

Bu düşünceler ışığında Galatasaray'ın bugün transferini açıkladığı Lorik Cana'yı oldukça isabetli bir seçim olarak değerlendiriyorum. Futbol geçmişine kısaca bir göz atarsak, İsviçre'nin Lausanne takımından sonra PSG alt yapısında futbol yaşantısına başlayan Cana, daha sonra bu kulübün A takımına geçmiş, sonra da Marsilya takımında dört sene oynayıp, kaptanlığa kadar yükselmişti. 5 milyon pounda Sunderland'a Arnavut oyuncuyu transfer eden Steve Bruce "Marsilya'nın kaptanlığını yapan bir oyuncunun zaten ne karakteri ne futbol kariyerine bir şey söylemek olmaz. Sunderland adına fantastik bir imza" diyerek Arnavut oyuncuyu taraftarlarına tanıtırken, geçen sezon İngiliz kulübünde 31 maç oynayan Lorik Cana, "Avrupa Kupalarında oynamak ve aileme daha yakın olmak için Türkiye'ye gidiyorum" diyerek Galatasaray ile yaptığı sözleşmeyi Sunderland taraftarlarına açıklamıştı...

Kadrosunda Ayhan, Barış, Mehmet Topal ve Mustafa Sarp gibi defansif orta sahaların varlıklarına rağmen geçen sezon en sıkıntılı bölge olarak adlandırılan orta sahaya yabancı bir futbolcunun gelmesi gerektiği dilden dile dolaşırken, bu ismin Milan'dan Gattuso mu, Real Madrid'li Guti mi, Uruguay'lı Arevaro mu olacağı merak edilirken Cana ismi sürpriz olarak ortaya çıkıverdi. Oyuncunun görev yaptığı bölge olarak yerinde bir transferken, bir de kişilik olarak Galatasaray'a yararlı bir oyuncu olacaktır Lorik Cana. Oynadığı takımlarda liderlik özelliğinin yanında savaşan yapısıyla da taraftarların "bayrak adam" diye nitelendirdği Arnavut topçu, 2004, 2005 ve 2009 yıllarında memleketinde yılın futbolcusu seçilmişti. Defans ile orta saha arasındaki bölgede tecrübesi ve "kaybetmeye tahammülü olmayan" yapısıyla bu sene Cana'nın oldukça faydalı olacağını düşünüyorum ki Elano'nun takımda kalması durumunda Brezilyalı futbolcuyu geçen yıldan daha etkili bir performansla izleyebiliriz bu sezon...


Almanya:0-1:İspanya

Euro 2008'in finalinde İspanyollara 1-0 kaybeden Almanya, dün gece de aynı kadere baş eğdi ve finalin en güçlü adayı olarak gösterildiği turnuvada üçüncülük-dördüncülük maçı oynamaya mahkum edildi...

Belki de finalde karşılaşması gereken iki ekip turnuvanın fikstürü gereği yarı finalde rastlaşarak kupanın son maçı niteliğinde bir karşılaşma seyrettirdiler futbolseverlere. Buraya gelene kadar oyuna sakin başlayıp, topu sürekli kendi hakimiyetinde bulunduran Löw'ün takımı, rakibini uyuttuğu bir anda ölümcül darbeyi indirip, skor avantajını ele geçiriyordu, İngiltere'ye de bunu yaptı, Arjantin'e de, sonra da golleri sıraladı peşi sıra... İspanyollar da topla oynamayı sevip, bir kuyumcu edasıyla dikkatle ve sabırla "işledikten" sonra yapacakları oyunu, mutlaka arzuladıkları golü buluyorlardı. Aynı mantıktaki iki takımın mücadelesinde büyük turnuva tecrübesi daha fazla olan İspanyol orta sahası ağır basınca, bu kez Almanlar istemeye istemeye defans yapar gibi gözüktüler golü yedikleri 73. dakikaya kadar. Turnuvanın ilk karşılaşması hariç, oynadığı bütün maçlarda Torres ile başlayan Del Bosque, Löw'e sürpriz yapmış ve Liverpool'luyu yanında oturturken, Villa'yı ileri hücuma yönlendirip, Barcelona'nın genç yeteneği Pedro'yu kanada yollamıştı. Daha çok açık alanda başarılı olan Torres'in sağlam Alman defansı içinde pek iş beceremeyeceği düşüncesi haklı da çıktı İspanyol hocanın, zira onun yerine oynayan Villa, dar alanda çabuk hareketlerle pek de rahat ettirmedi panzerleri. Alonso, Xavi ve Iniesta'ya orta alanı kaptıran Almanlar, ellerinde top olmayınca Mesut ve Podolski ile de etkili olamadılar ve kendisinden gol beklediğim Klose'ye Casillas'ı alt etme fırsatı yaratamadılar. Aslında Almanlar adına pozisyonsuz geçen müsabakada hakem Viktor Kassai biraz daha yakından takip edebilseydi jabulani'yi, belki de soyunma odasına önde gidecekti Löw'un takımı cünkü Mesut'un son dakikada düşürülmesi bana göre penaltıyı gerektirirdi, lakin hakemin takdiri oyunun devam etmesi yönünde... Biz televizyon başında pozisyonu tartışırken, devrenin bitiş düdüğünün ardından hiç bir Alman oyuncunun hakeme itiraz etmemesi de "sahalarda görmek istediğimiz türden hareketlerdendi".

Devre dönüşü boğalar daha istekli başladı ve Alonso-Iniesta ikilisi ile iyice yüreklerini ağızlarına getirdiler Almanların, özellikle Iniesta'nın sıfırdan "kesişine" Villa'nın dokunamayışı vardı ki... Onların bu hamlelerine Löw'ün Kroos ve Jansen'i oyuna sokarak karşı hamlesi Kroos'un volesinde gol olsaydı Alman hocayı dahi yapacaktı ama Casillas gole izin vermedi ve pozisyonun dönüşünde İspanyolların kullandığı köşe vuruşunda Puyol skoru belirleyen golü "yazıverdi"...

Geriye düşen Almanlar, beraberlik için oyunu İspanya yarı sahasına yığmaya yeltendiler lakin karşılarında 6 Barcelonalı ve 3 Real Madridliden oluşan birbirini çok iyi tanıyan bir ekip olunca, bu istediklerini pek başaramadılar, Löw'un Gomez hamlesi de başarılı olmayınca, finale yükselen ekip İspanyollar oldu..
Aslında "doğaüstü" güçlere inananlar için maçtan önce finalistin adını ahtapot Paul bir gün önceden bilmişti. Turnuva boyunca Almanların oynadığı tüm maçları doğru tahmin eden Paul, dünkü maç öncesi de İspanya'nın galip geleceğini işaret etmişti. Düne kadar "hadi ya, olur mu öyle şey" deyip geçmiştim lakin televizyonda Almanya ve İspanya bayraklarıyla süslü kutulara atılan yemlerden İspanya bayraklı olanı seçmesini izleyip, maçı da Del Bosque'nin ekibinin kazandığını görünce hayretler içinde kaldım. Bir de Bosque'nin Almanların baskı kurmaya çalıştığı son dakikalarda Marchena'yı oyuna alması ile maçı İspanyolların iyice kazandığı garantilendi. Uğurlu Marchena, dün de kaybetmedi ve rekoru 55 maça çıkardı...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Colman Forması

Gustavo Colman'ın Türkiye Kupasında Fenerbahçe'ye karşı oynarken giydiği forma TrabzonCell'in hepsiburada.com sitesi vasıtasıyla çıkardığı açık arttırmayla satışa sunulmuş... Formaya en yüksek teklif 955 tl ile şimdilik Samet Yılmaz tarafından verilmiş ve açık arttırmanın bitimine 1 gün 18 saat 40 dakika kalmış... Forma satışından elde edilen gelir Trabzon Erdoğdu Uygulama Okulu ve İş Eğitim Merkezine bağışlanacakmış... Bu artırmadan sonra Engin ve Umut'un formalarıyla, Alanzinho'nun kramponları ve Onur'un eldivenleri satışa çıkacakmış... Meraklıları arttırmayı burdan takip edebilirler... Colman'ın forması kaçtan gider bilmem ama eğer kupayı Fenerbahçe kazansaydı ve böyle bir arttırma olsaydı, oldukça astronomik fiyatlar görebilirdik...

Uruguay:2-3:Hollanda

Brezilya karşısında geriden gelip turnuvanın en büyük favorisini kupa dışında bırakan Hollanda, teknik-taktik yönüne bir de moral-motivasyon eklemişti ki yarı final maçı öncesi, "önemli oyuncularının cezalı ve sakat olmasından" dolayı kadro sıkıntısı çeken Uruguay karşısında maçın da favorisiydi... Normal şartlar altında portakallar finale yürüyecekti, ama Uruguay'ın onları çelmeleyebilme ihtimalini "futbol romantikleri" yine de beklemekteydiler...

Yarı final maçları olunca, televizyon başında finalistin belirleneceği maçı seyretmek için oturanlar ayrı bir heyecan ummaktalar ama bu turnuvada nedense çeyrek final maçları dışında nedense "uyku modunda" izlemekteyiz maçları... Bu karşılaşma da "monoton" başladı, Hollanda rakip yarı alana bol pas yaparak gelirken, Güney Amerikalılar Forlan'ı ilerde bırakmış, rakibini kendi alanında karşılar olmuşlardı... Bu oyun nasıl çözülecek diye beklerken, van Bronckhorst'un torunlarına anlatacağı vuruşu,Hollanda prens ve prensesini bütün protokol kurallarını unutturarak ayağa zıplatıyordu...
Golü ilk 20 dakikada bulan "portakallar", hedeflerine ulaşınca, tempoyu arttırmak yerine daha garanti oynamayı düşününce, oyun da yarı final heyecanından çıkmaya yüz tutuyordu. Golsüz beraberlikle belki de uzatmaları, hatta penaltıları düşünen Uruguay, kalesinde beklenmedik bir gol yedikten sonra rakibin üzerine gitmeye çalıştı ama Forlan ve Cavani, birbirini tamamlayan Hollanda savunması karşısında oldukça çaresiz kaldılar ve ancak uzaktan vuruşlarla gol şansı olacağı netleşmişti, lakin kalede de "selvi boylu" Stekelenburg vardı. Devreye önde gitme hesapları içindeki Hollandalılar da Jabulani kurbani oluyor, Forlan'ın bildiğimiz vuruşlarından daha zayıf vuruşu Hollandalı kaleciyi yanıltıyor ve Uruguay adına beraberlik golü geliyordu. Turnuva bu topla başladı ve maalesef kalan üç maçta da sahada Jabulani olacak ama umarım bundan sonra ne FIFA ne de UEFA hiç bir resmi organizasyonunda bu "plastik topu" kullanmaz, adidas zarar etse de eldeki topları az gelişmiş ülkelerdeki çocuklara dağıtarak futbolun yayılması adına sosyal bir proje yapabilir, hem de böyle bir felaketten kurtarır dünya futbolunu...

İkinci devre oyuna van der Vaart ile başlayan van Marvijk, işi erken bitirmeyi amaçlıyordu ama bahsettiğim "sıkıcı" oyunda golü ancak ofsayt kokan bir pozisyonda 70. dakikada bulabildiler. Sneijder, Brezilya maçında olduğu gibi yine vurdu, yine top savunmaya çarparak kaleciyi yanılttı ve Hollandalı da gene "şaşkın şaşkın" sevindi... Pozisyonda kaleciyi yanıltan van Persie'nin biraz ilerde olduğunu sanıyorum ama maçın orta hakemi ne kadar başarılıysa, yardımcıları o kadar kötüydüler dün gece, açılış düdğünü çalan Ravshan İrmatov büyük ihtimal onlar yüzünden final mücadelesinde tribün yer alacak...

Forlan ile hiç beklemedik bir gol bulup, maç öncesi planladıkları beraberliği kurtaran Uruguay'lılar, yedikleri bu golden sonra iyice oyundan düştüler ve bu şaşkınlık içinde de Robben'in golü gelince artık iki takım da eskilerin deyimiyle "maç bitse de duşlara atsak kendimizi" havasında oynamaya başladılar... Turuncu formalılar, final maçının havasına girmişken, mavililer ise "gücümüz bu kadar" deyip pes etmişlerdi... Herkes skora razıyken,Pereira'nın uzatmalarda attığı gol maça birden heyecan katıyor, 3 dakika uzaması gereken karşılaşma hakemin futbolseverlere "kıyağı" ile 5 dakikaya çıkıyor, Uruguay "belki de olur" diyerek sağlı sollu topu şişiriyor Sketelenburg'un kalesine ama ne futbolun ilahları ne de Jabulani onların yanında yer almayınca, finalistin adı Hollanda oluyordu...

Oyuncular karşılıklı forma değişimi yaparken, saha kenarında son sürat biri fırlıyor, hakemin üzerine saldırıyor ve centilmence geçen maçı lekeliyordu. Onun gazıyla bir kaç Uruguay'lı daha İrmatov'un etrafını kaplıyor, kupaya yakışmayan çirkin görüntüler sahneleniyordu... Provakatörün lakabı "bebek yüzlü katilken" isminin pek de önemi yok benim adıma...

6 Temmuz 2010 Salı

Güle Güle Popito



Sistem, teknik, taktik, zart zurt gibi futbolun ruhunu çalan etmenlerin arasında karanlık bir tüneldeki gün ışığı gibi doğmuştun Sami Yen'e... Attığın gollerden ziyade, gol sonrası taklaların, ki onu da yasaklamışlardı sana bir ara, verdiğin pastan çok rakibini "pazara yollaman" heyecanlandırmıştı bizi... Yumruk attın, oyundan atıldın, kendini attın, gol attın, her attığın unutulacak belki ama ya attığın bu taklalar...

Yolun açık olsun Abdul Kader Keita...

Sadu ve Apo ile Bahis

Sadu ve Apo ile bahis tahminlerine İngiltere-Almanya maçında siftah yapmıştık lakin maçın hakem, sadece İngilizleri yakmadı, bizim bahis kağıtlarını da buruşturup çöpe attırdı... Yarı final maçları öncesi yine başlayalım dedik tahminlere, kısmet umarım bizimle olur:

-Maç Sonucu Oyunu:
Uruguay-Hollanda: 2/ Oran.1.50
-İlk Golü Kim Atar?
Van Persie(Hollanda)/ Oran:4.50
-Kim Gol Atar?
Robben(Hollanda)/ Oran: 2.2

Bomba Kupon:
İlk Golü Kim Atar?
Van Persie (Hollanda) / Oran : 4.50
Son Golü Kim Atar?
Robben(Hollanda)/ Oran:6.00

Banko Kupon:
Uruguay-Hollanda:2/ Oran 1.50


5 Temmuz 2010 Pazartesi

"Dinamo" Meskenspor Şampiyon


Bursa'nın solcu semtlerinden Mesken'de oturan futbolseverlerin kurduğu Ertuğrulgazi Meskenspor, ikinci amatörde bu hafta oynadığı Alacahırkaspor maçında rakibiyle 1-1 berabere kalmasına rağmen ligin bitimine 1 hafta kala şampiyonluğu garantileyerek 1.Amatör Lige çıkma hakkı kazandı.
Sinema sanatçı Erkan Can'ın da aralarında bulunduğu eski futbolcular ve spor adamları, gectiğimiz yıl bir araya gelerek 12 Eylül darbesiyle kapatılan kulübü tekrar kurmuş ve amator liglerde faaliyetlerini sürdürmesine olanak sağlamışlardı. 1971 senesinde kurulan ve oynadığı futbolla Bursa'da büyük beğeni toplayan Meskenspor kulübü, o yıllarda Bursaspor'un Dinamo Kiev ile yaptığı maç sonrası, mahallenin de sol görüşlü olmasından dolayı "Dinamo Mesken" diye çağrılmaya başlanmış, darbenin yapıldığı dönemde de "milli değerlere açıktan saldırı" sebebiyle kapatılmış ve bir çok oyuncu ile yönetici çeşitli cezalara çarptırılmıştı...

Arjantin Eve Dönerken

Afrika'ya şampiyonluk ümidiyle gelip, yarı final görmeden Almanya'ya karşı 4-0 gibi tarihi bir mağlubiyet alarak evine dönen Arjantin'i ülkesinde taraftarları şampiyon gibi karşıladı. Tabii bu sevgide Maradona faktörünü de yabana atmamak lazım... Başka bir hocayla bu kadar erken turnuvadan elenen bir Arjantin'i bu kadar insan karşılamaya gelir miydi, tabii ki hayır...

4 Temmuz 2010 Pazar

İspanya'nın Totemi Sürüyor

Dünya Futbol şampiyonası başlamadan evvel İspanyol savunmacı Carlos Marchena'nın 50 maçlık yenilmezlik rekorundan bahsetmiş ve teknik direktör Del Bosque'nin kritik maçlarda Marchena'yı oyuna almasını önermiştik. Bu geceki Paraguay maçı golsüz devam ederken, maçın bitmesine beş dakika kala "uğurlu topçuyu" değişiklik beklerken saha kenarında görmemiz, Del Bosque'nin de toteme inandığını gösterdi bize.

İspanya'nın Suudi Arabistan'ı 3-2 yendiği maçta sahada yer alarak 50 maç milli forma ile yenilmezlik rekorunu eline geçiren Marchena, daha sonra İspanya'nın kazandığı Güney Kore (1-0) ve Polonya (6-0) hazırlık maçlarında da oynamış ve rekoru 52 maça çıkarmıştı. Güney Afrika'daki turnuvada oynadıkları ilk maçta Marchena'yı unutan boğalar, şok bir İsviçre mağlubiyeti yaşarken, sonraki maçlarda "yangında ilk kurtarılacak" misali hazırda bekletilen "uğurlu topçu", kritik Portekiz maçında oyuna dahil edilmiş ve İspanya çeyrek final vizesi almıştı. Bu gece de işler İspanyollar adına kötü giderken, saha kenarında gözükmesi bile Villa'nın gol atmasına yeterken, galibiyeti garantilemek adına Del Bosque, Marchena'yı Puyol'un yerine oyuna alırken, yenilmezlik rekoru da 54 maça çıkıyordu...

Paraguay:0-1:İspanya

Güney Amerikalılar büyük bir sükse yapıp çeyrek finale dört takımla kalınca "Acaba yarı finalde sadece Güney Amerika'lı takımlar izler miyiz?" sorusu pek çok futbolseverin kafasından geçmiştir. Brezilya favori, Arjantin Messi'li, Uruguay da tecrübesiz Gana ile oynarken, bu dörtlü içinde işi en zor olan Avrupa şampiyonu ile karşılaşacak olan Paraguay'du lakin bu gece şans biraz yanlarında olsa Arjantin ve Brezilya evine dönerken onlar ilk dördün içinde olacaklardı...

Şili'nin grup maçlarında İspanyollara yaptığı gibi, Paraguay teknik direktörü Martino da takımına rakip yarı alanda pres yapma emri vermişti maç öncesi ve oyuncular da bu taktiği öyle uyguladılar ki ilk 20 dakikada, kaleci Casillas'tan bile top çalacaklardı neredeyse. Tabii "deli danalar gibi koşarken" Şili'nin düştüğü tuzağa düşmüyorlar, Villar'ın önünde dört savunmacı sürekli sabit kalıyordu... Kendi yarı sahalarından itibaren baskı yiyen İspanyollar, top çevirerek Paraguay'ın üstüne gitmeye gayret gösteriyor ama orta sahayı geçtiklerinde karşılarında 5+4 futbolcudan oluşmuş iki katmanlı bir sete çarpıyorlardı... Gol atmasını beklediğimiz İspanyollar, rakiplerini açamazken, Paraguay takımı, Arjantinli hocasının taktik tahtasında maç öncesi anlattığı gibi golü de bir kontra atakla buluyor lakin turnuvaya damga vuran hakem hatalarından bir başkası da bu sefer Casillas lehine çalışıyor ve Güney Amerikalıların "buz" gibi golü geçersiz sayılıyordu...

İspanya'nın kalecisinden bahsetmişken, Casillas bir pozisyonda eliyle orta yuvarlağın ilerisine bir top yolladı ki, hemen aklıma bir zamanlar Galatasaray kalesini de koruyan Gintaras Stauce geldi. Litvanyalı kalecinin bırak elle top atmasını, ayakla yaptığı degajlar orta sahaya zor geliyordu...

İlk yarı başarıyla kalesini koruyan bir Paraguay ve onları pek zorlamayan bir İspanya seyrettikten sonra kalan 45 dakikada Del Bosque'nin oyuna müdahalesi sonrası daha heyecanlı bir maç izlemeyi bekliyorduk ki maçın hakemi Pique'nin Cardozo'yu ceza sahsında "yağlı güreşçi" misali çekmesine penaltı vererek bize büyük bir heyecanla izlenecek 4-5 dakikalık unutulmaz bir zaman dilimini de hazırlamış oluyordu. Paraguay, maç boyunca kullandığı ilk korner atışından penaltı kazanmışken, topun başına Cardozo geçiyordu, oysa bu ayak topunun yazılı olmayan bir kuralı der ki; "Hey hoca, penaltı yapılan oyuncuya attırma penaltıyı..." Arjantinli Gerardo Martino bu kuralı pek tabii ki biliyordu ama hurafelere inanmayınca, Cardozo'nun belki de hayatının bundan sonrasını cehenneme çevirecek bir vuruşu Casillas kurtarıyordu. Paraguay'lı futbolcu topa vurmadan ise ceza sahası içi İspanyol futbolcuların akınına uğrarken, hakem Carlos Batres bunu fark edemiyordu. Altın tepsiyle sunulan ikramı geri çevirmenin şakınlığındaki Paraguaylılar, ilk defa savunmayı eksik bırakıyorlar ve Alcaraz, gole giden Villa'yı yere indiriyordu. Bu defa ceza atışını kullananların rolü değişiyordu, cellat Alonso, idam mahkumu ise Villar'dı... Real Madrid'li topçu kaleci ters köşeye yatırıp sevinirken, hakem vuruştan evvel ceza sahasına giren oyuncuları bahane edip golü geçersiz sayıyordu. Tekrardan topu beyaz noktaya diken Xabi Alonso yine plase vuruyor ama bu sefer Paraguay'lı Villar doğru köşeye atlıyor, dönen topu kurtarmak için can havliyle de rakibinin ayağına "dalınca" hakem penaltı noktasını değil de korneri işaret ediyordu...

İki yanlış, iki kurtarış, iki kaçırış derken maç hala golsüz sürmekte ve Del Bosque'nin, Torres'i çıkarıp Fabregas'ı oyuna alıp saha içinde taktik değişiklik yapması ya da orta sahadan Alonso'yu eksiltip golcü Pedro ile forveti çeşitlemesi de işe yaramayınca, tecrübeli hoca turnuvadaki "en büyük! silahını" devreye sokmaya hazırlanıyordu... Marchena taç çizgisi kenarında oyuna girmeye hazırlanırken, Iniesta'nın Barcelona günlerini hatırlatır bir slalomla Paraguay ceza sahası önünde boş pozisyondaki Pedro'ya topu yuvarlması ve Jabulani'nin direkten dönip, Villa'nın vuruşunda bu sefer iki direğe de dokunup nazlana nazlana kale çizgisini geçmesiyle İspanyollar yarı finale cıkıyordu...
Maç sonu ise ülkesini yarı final sevinci yaşamaktan mahrum bıraktığını düşünüp, göz yaşlarına boğulan Cardozo'yu izlerken, Amerika 94'te kendi kalesine gol atan ve memlekete döndüğünde öldürülen Escobar gözümde canlanıyor, futbolun asla sadece futbol olmadığını bir kez daha hatırlarken, Claudio Morel'i yarın bizim spor basının hangi güzide kulübe yakıştıracağını da merak etmeden duramıyorum...

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Galatasaray Kadın Basketbol Takımı ve Transferler

Geçen günlerde Galatasaray Erken Basketbol takımını değerlendiren Gürkan, bugün de Kadın Basketbol takımındaki transferleri u/M blog okurları için yazmış... Buyurun bakalım:

Yağmurlu ve bir hayli de kışı hatırlatan bir Haziran ayından sonra Temmuz’un ilk günlerinde sıcak etkisini hissettiremeye başlamışken benim evde oturmam reva mı? Geçen günlerde, ayağım ilk burkulup “fibula”yı feda ettiğimi öğrendiğim gün facebook da “olsun basketbol için değer”diye bir yorumda bulunmuştum. Sanırım düşüncelerimi gözden geçirmeliyim. Artık sıkmaya başladı ne yalan söyleyeyim. Şu yazıyı yazmak için bile neredeyse 1 hafta beklemek zorunda kaldım. Artık iyileşiyorum diyorum ve şunu da ekliyorum. “Allah kimseyi zor durumda bırakmasın”

Bu duygusal ve bir o kadar da ilgi bekleyen girişin ardından Dünya kupası değerlendirmemize geçelim. Brezilya nasıl girdi maça derken maçın sonunda kimse portakalların sevineceğini düşünmüyordu herhalde. Golün erken gelmesi maça heyecan kattı ama bunda Brezilya’nın rahat futbol anlayışı da etkili olmadı değil. Tamam tamam susuyorum. Ben bayan basketbolu hakkında yazacaktım. Ama son söz olarak şunu söyleyeyim. "Ah Be Gyan kaçar mı o penaltı!"

Dünya Kupası şu ara en çok gündemimizde olan şey taraflı tarafsız. Ben de bu yoğunluk arasında Erkek Basketbol takımımızdan sonra bir değişiklik olarak Bayan Basketbolunu kendimce sunayım diye düşünürken Sabri abi aklımı okumuş olacak ki “Gürkan bayan(pardon kadın) basketbolunu da yorumla bakalım” dedi. Ben de seve seve demiştim ama biraz gecikti bu ayağım yüzünden. Erkek basketbol takımımızı değerlendirirken bir atılımdan bahsetmiştik. Bu ölçüde gelecek düşünülerek bazı yatırımlar yapıldığını söyledik. Aynısı hatta kopyala-yapıştır sistemi Kadın basketbol takımımız için de geçerli.

Kadın basketbolumuz geçmişe bakıldığında bu kategoride en başarılı takım buna kimsenin bir sözü olamaz tabiî ki. Ancak son yıllarda çok kötü günler geçiren takımımızın son 2-3 yılda özellikle Cem Akdağ’ın ve yönetimin gayreti ile çok iyi yerlere geldi. Ancak sponsor desteği ve maddi imkanlar bunun bir ölçüde gerçekleşmesine neden oldu. Bu dönemdeki en önemli başarı da EuroCup şampiyonluğu. Fakat bunları kalıcı ve devamlı kılmak için bir adım atılması gerekiyordu ki yönetimimiz de bunu gerçekleştirme kararı aldı. Geçmişe fazla değinip şu şöyleydi bu böyleydi demek istemiyorum. Benim de eleştirdiğim birçok olay oldu ama onları bir ölçüde sineye çekmek gerekiyor artık. Destek olma zamanı ve biz de bu misyon çerçevesinde yeni yapılanmamıza destek olalım. Destek çerçevesinde ilk adım sponsor ihtiyacı anlamında oldu ki çok da iyi oldu. “Medical Park” grubu tüm branşlarında Galatasaray Spor Kulübü'nün sağlık hizmetlerini karşılayacak, Galatasaray Kadın Voleybol ve Basketbol branşlarının isim sponsoru olacak. Yani önümüzdeki 2 yıl (+2 yıl da opsiyon var) boyunca TBBL ve Aroma Bayanlar Voleybol 1. Ligi'nde takımlarımız, Galatasaray Medical Park ismiyle mücadele edecekler. Sponsor bulmak bu devirde gerçekten önemli meziyet. İsim hakkını verirken bu kurumlar ciddi anlamda da maddi bir kaynak yaratıyorlar. Bu bağlamda “Medical Park” grubunu kutlamak gerekir. Hem ismini duyuracak hem de “Acıbadem” grubuna spor alanında da rakip olacak.
Sponsor işi halledildikten sonra antrenör değişikliğine gitti yönetimimiz. Geçen sezon çok uzun uğraşlarla almıştık Zafer Kalaycıoğlu’nu ama ne oldu ne gitti bilemiyorum. Askerdeyken de takip edemedim zaten. Bu yüzden fazla yorum yapamayacağım. Ancak bu kadar uğraşın sonunda neden böyle oldu diyeceğim ama yukarıda fazla kurcalamayacağım demiştim. O yüzden susuyorum. Yeni antrenörümüz Ceyhun Yıldızoğlu oldu. Efsane Botaş'ı kuran, ardından Mersin'de son iki sezonda önemli işlere imza atan ve bu dönemde eş zamanlı olarak milli takım koçluğunu da yürüten Ceyhun Yıldızoğlu, artık Kadın basketbol takımımızı yönetecek. Yıldızoğlu son yıllarda bayan basketbolu’nun en önemli iki isminden biriydi. Onu Galatasaray çatısı altında görmek ciddi anlamda sevindirdi beni. Basketbola bakış açısı hep oyuncuyu geliştirmek üzerine kuruludur. Gençlere çok önem verir. Hiç beklemediğiniz bir anda takımın 17 yaşındaki oyuncusunu oyuna sokup hem ondan verim alır hem de onu zamanla bir yıldız adayı haline getirir. Belli bir basketbol anlayışı olsa da takımı kurduktan sonra asıl sistemi oturtur. Çünkü oyuncu eksenli bir koçtur. Takımın kendini geliştirmesi ile sistemini iyice oturtur ve sitemi bir anlamda oyuncular belirler. Bugüne kadar takımlarını hep bu şekilde yarattı ve başarılı oldu. Aynı başarıları Galatasaray Medical Park’ta da göstereceğine hiç şüphem yok. Basketbolumuzdaki bu ciddi atılımlar beni bir an önce sahalara dönmeye itiyor. (aman annem duymasın)

Antrenör değişikliğinden sonra sıra takımın yeni profiline gelmişti ki Ceyhun Yıldızoğlu ilk aşamada yerli ve yabancı neredeyse bütün takımı değiştirdi. Bu çerçevede takımda genç yıldız adaylarımız Yasemen, Gizem ve Melis ile takımımızın medar-ı iftiharı ve gönülden, yürekten (hatta damarlarında sarı rengin olduğunu da düşündüğüm) Galatasaray’lı Işıl Alben takımda kaldı. Takımımızın kaptanlığını yapan ve 30 yaşında olmasına rağmen hala gelişmeye açık olduğunu düşündüğüm Tuba Palazoğlu ile de sözleşme yeniledik. Ayrıca takımımızın sözleşmesi biten diğer oyuncusu genç yıldız adayımız Bahar Çağlar ile de sözleşme yenilendi. Yabancı kategorisinde ise Sophia Young ve Tamika Catchings dışındaki oyuncularımızla yolları ayırdık. (Tamika’nın durumu da belli değil)

İlk adımlar bu şekilde atıldıktan sonra transferde de ilk adım eski oyuncumuz Seimone Augustus ile Sylvia Fowles’ın alınmasıyla gerçekleşti. Augustus’u anlatmaya çok gerek yok aslında. Euro Cup şampiyonluğundaki rolü ve yürekten oyunu (Finaldeki sakat sakat oynamasını unutmamak lazım) hala hafızamızda.1 sezon oynamasına rağmen Işıl ile birlikte Galatasaray taraftarının en çok sevdiği oyuncu konumunda şu an. WNBA’in en değerli oyuncularından biri. Kendisinden geçen sene sakatlığı sebebiyle yararlanamamıştık ve yollarımız ayrılmıştı. Tekrar döndüğüne bir basketbol sever olarak çok sevindim. Kadınların basketbol oyun tarzı ve saha içindeki duruşları haliyle farklı. Ancak Augustus öyle değil. Saçlarını kesip, biraz makyaj yapıp erkek takımında oynatsak kimse anlamaz bayan olduğunu. Tabi yanlış anlaşılmasın basketbolu açısından böyle söylüyorum. Çok düzgün bir şut sitili ve istikrarlı bir şut ritmi var. Ritim tutturduğunda çok çılgınca işler yapabiliyor. Ayrıca en önemli özelliği kendi attığı kadar takım arkadaşlarını da görmesi ve takımı oynatma isteği bence. Bu açıdan çok büyük bir değer Augustus. Kritik anlarda da en güvenilir oyuncu diyebiliriz. Korkusuzca içeri dalabilen, dış şutlarda çok başarılı olan ve iyi savunma yapabilen bir oyuncu. WNBA’de 1. sıradan draft edilme, yılın çaylağı seçilme gibi apoletindeki başarıları da artı yönleri. İnşallah sezon içinde sağlık açısından bir sıkıntı yaşamaz da takımımızda bol bol izleriz kendisini.
Sylvia Fowles’ı ise WNBA’deki bazı maçlardan ve özellikle EuroCup şampiyonluğu sonrası geçen sezonun başında oynadığımız süper kupa maçından hatırlayacaktır izleyenler. Euroleague şampiyonu Spartak Moskova’nın pivotuydu o maçta Fowles. 2008 Pekin olimpiyatlarında takımının en skorer oyuncusu olarak da Amerikan tarihine adını yazdırdı. Pota altındaki sert ve mücadeleci oyunu ve ribauntlardaki üstünlüğü ile tam bir pivot standardında. Ayrıca hücumda da çok etkili olduğunu söylemekte yarar var. Oyuncumuz WNBA’de Chicago Sky takımında oynamaya devam ediyor. WNBA’de geride kalan 16 maçta 18,7 sayı, 8,8 ribaunt, 2,8 blok gibi muazzam bir ortalamayla oynuyor.(hatta son maçta 26 sayı 11 reb. 4 blok) Fowles, tüm oyuncular içinde blok kategorisinde birinci, sayı kategorisinde beşinci ve ribauntta da altıncı sırada. Ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu anlatmaya istatistikler yetiyor aslında ve Sophia Young ile birlikte pota altını karartacaklarını düşünüyorum. Hatta geçtiğimiz sezon Fenerbahçe ile oynanan maçta 26 sayı 19 ribaunt 3 blokla oynadığını ve pota altını adeta kararttığını hatırlatalım. Yıllardır yumuşak karnımız olan pota altı sert ve mücadeleci bir oyuncuyla tanışmış oldu sonunda. Özellikle şutörleri ve antrenörleri çok rahatlatacağı kesin çünkü bire birde savunmak zor olacağı için ona gelen 2’li hatta 3’lü sıkıştırmalarda çok boş şut bulacaktır diğer oyuncular. Ayrıca pasör bir uzun olması da bu konudaki diğer artısı. 25 yaşında olması ve mücadeleci kimliği gelecekte takımımızın çok önemli bir parçası olacağı sinyallerini veriyor bize. Hayırlı olsun diyerek WNBA All-Star maçında yaptığı smaçla da hafızalara kazındığını belirtelim.

Genç yerli oyuncular ve tecrübeli yabancı oyuncularla kurulacağı yavaş yavaş belli olan takımımıza dahi olan bir diğer isim de Candice Wiggins oldu. Çok başarılı geçen kolej kariyerinden sonra (NCAA’de iki ayrı maçta 40 sayıyı geçebilen tek oyuncu ünvanı elindedir)2008 draftlarında Candace Parker ve Sylvia Fowles'ın gerisinde 3. sırada draft edildi. Minnesota Lynx tarafından seçilen Wiggins, WNBA kariyerini hala bu takımda sürdürüyor. Yani 3 sezondur Seimone Augustus ile takım arkadaşı. Bu WNBA sezonunda ve sonrasında Galatasaray Medical Park'ta beraber izleyeceğiz bu ikiliyi. Ayrıca bu durum Wiggins’in uyum sorununu aşmasında çok yardımcı olacaktır. Wiggins özellikle şutör gard pozisyonunda çok ihtiyacımız olan bir oyuncu ki bu konuda özellikle can yakıcı üçlükleri ile çok güvenilir bir seçenek olacak takımımızın hücumlarında. Tabi sakatlık durumu çok önemli çünkü WNBA’de bu sezon oynadığı 8. maçında sakatlanıp aşil tendonunu kopardı. Uzun bir tedavi süreci gerektiriyor bu meret sakatlık. O yüzden takım geleceği düşünüp Wiggins’i elinde mi tutar yoksa başka bir oyuncuya mı yönelir bilemiyoruz. Ancak çok faydalı olacaktı ve WNBA’e de çok iyi başlamıştı. Yazık oldu gerçekten. Son yıllarda bu sakatlıklardan çok çekti kadın takımımız.
Kadın takımımızdaki bir sonraki hamle Doneka Hodges ve Gülşah Gümüşay transferleri oldu. Doneka hakkında pek bir yorum yapamayacağım çünkü kendisini sadece Lynx’de birkaç maçta izlemiştim. Geçtiğimiz sezon da İstanbul Üniversitesi takımında oynuyordu. Bu sezon Ceyhun Yıldızoğlu takımında görmek istemiş bu oyun kurucu gardı. Ceyhun hoca bir ışık görmese katmazdı takıma deyip, başarılar dileyelim yeni transferimize ve Gülşah’a geçelim. Gülşah’ın adı uzun zamandır takımımızla anılıyordu zaten. Ancak Ceyhun Yıldızoğlu’nun takımımıza gelişiyle transfer kolaylaştı desek doğru olur sanırım. Çünkü onu bulan, yetiştiren ve yıldız adayı bir basketbolcu olmasında başrolü olan kişidir. Yeteneği ve fiziği gereği 3 numaralı pozisyonda oynasa da gerektiğinde 2 ve 4 numaralı pozisyonlarda da görev yapabiliyor. Botaş’ın geçen sezonki EuroCup başarısında ribauntlarda takım lideriydi Gülşah. En önemli özelliği ise dış şutları. Augustus ile birlikte Fowles’ın pota altı dominantlığı sırasında çok can yakacaktır. Bu yetenekleri ve iyi oyunu FIBA tarafından Avrupa’da 2009 Yılının En Başarılı Genç Kadın Oyuncusu Ödülü için aday gösterilmesini sağladı. Gülşah’ın da yolu açık olsun. İnşallah takımımız için “Işıl” gibi bir simge bir oyuncu olur ve biz hep onu Galatasaray’lı Gülşah olarak hatırlarız.

Bayan takımımızda şu ana kadar gerçekleşen transferlerimiz bu şekilde oldu. Ben de nacizane sizlere değerlendirmeye çalıştım. Transferlerimizin hepsinin Erkek basketbol takımımızda olduğu gibi “Gelecek” planlaması çerçevesinde olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Erkek takımımız için şampiyonluk beklemeyin demiştim ancak Kadın takımımız için şampiyonluk adayı diyebilirim şimdiden. Şu ana kadar oluşturulan kadro şampiyon potansiyeline sahip. Un ve şeker hazır. Taraftar da ateş olarak destek verirse (geçen sezon olduğu gibi) şampiyonluk neden olmasın derim. Ceyhun hoca da bu takımdan mutlaka bir helva ortaya çıkaracaktır. Daha sonra ise asıl hedef olan Avrupa başarısı kalıcı bir şekilde sağlanacaktır. Transferlerimiz de devam edecektir muhakkak. Hatta şu ara blog aleminde iki genç oyuncu Ceyda Kozluca ve Melek Bilge’nin isimleri geçiyor ama resmi kanallardan açıklama yapıldıktan sonra değerlendiririz. Başarılarla dolu, şampiyonlukla taçlandırılmış bir sezon diliyorum takımımıza. Herkese iyi tatiller…

Arjantin:0-4:Almanya

Uruguay-Gana maçında Suarez'in son dakikada takımı için kendini feda etmesi ve penaltı atışları sonrası da yarı finale çıkmaları benim adıma Güney Afrika 2010'un en önemli olayıydı... Ya da tersten bakarsak, uzatmaların bitimine saniyeler kala penaltı kaçırıp, seri atışlar sonrası da kupadan elenmek hem Gana adına hem de benim için 2010 senesindeki turnuvadan aklımda kalacak sahnedir... Film senaryolarını andıran bu olaydan sonra artık ne Brezilya'nın elenmesi beni şaşırttı, ne de Arjantin'in kupaya veda etmesi...

Aslında, bugünkü Arjantin-Almanya maçının skoru futbola bizim gibi duygusal değil de mantıskal açıdan bakanları hiç de şaşırtmadı, zira Maradona'nın takımı grup maçlarında kaliteli forvetleri ile bolca gol atsa da "sağlam" adımlarla ilerlemiyordu kendilerinden beklenilen finale doğru. Özellikle Yunanistan maçında zorlanmaları ve son Meksika maçında hakem hatasıyla gelen Tevez'in golüne kadar Arjantin'in sergilediği oyun kimseyi menun etmiyordu. Onların tersine Almanlar ise turnuvanın ilk maçından beri sergiledikleri performansın sürekli üzerine koyarak oynamışlar ve her geçen gün kupaya doğru daha sağlam adımlarla ilerlemişlerdi..

Bu yazdıklarım ışığında bugün Almanlar favoriyken, futbola romantik çerçeveden bakanlar Maradona ve Messi'nin üst tura çıkmasını diliyorlardı lakin futbolun ilahları "Tanrı'nın elinin yanında değildi." Her zamanki gibi "damat" kıyafetini sırtına geçiren Maradona, saçları da özenle jöleleyip, bu kritik maça oldukça hazırlıklıydı lakin kaleci Romero, Mueller'in kafa vuruşunda hocası kadar hazırlıklı değildi. Daha ikinci dakikada skor avantajını eline geçiren Almanlar, Löw'ün maç öncesi verdiği taktiği daha rahat uygulama fırsatı bulurken, "tangocular" ise turnuvada ilk defa geriye düşmüş ve iki kat fazla mücadele etmek zorunda kalmışlardı skoru ve maçı çevirmek adına. Aslında kadrolarında bu işi başaracak bir oyuncu vardı ama o da Schweinsteiger'in sıkı markajında kaybolup gitmişti... Turnuva boyunca belki de en fazla direklere takılan oyuncu olan Messi, Almanya maçında "şeytanın bacağını kırmaya" niyetlenmiş ama inatçı Schweinsteiger'den kurtulamamıştı...
İngiltere maçında kaldıkları yerden devam eden Almanlar, golü bulduktan sonra maçın temposunu kendilerine göre bazen yavaşlatıp, bazen de hızlandırarak, Mesut ve Mueller'in başlattığı ataklarla da Romero'nun kalesinde tehlikeler yaratıyorlar, Klose her zamanki gibi "net" pozisyonları harcıyordu. Maçın ikinci yarısında attığı golle Almanya'nın Dünya Kupalarında en fazla gol atan oyuncusu rekoruna ortak oldu belki ama bu turnuvada oynadığı her maçta en az bir tane %100 pozisyon kaçırdı, bir de onları atsaydı, neler olurdu neler...
İkinci yarıya daha farklı bir Arjantin beklerken, "yıldızlar" genç ve disiplinli Almanlar karşısında bir varlık gösteremiyor, Schweinsteiger'ın kendisini maçın adamı seçtirecek oyunu hem takım arkadaşlarını rahatlatırken, hem de onlara psikolojik güç veriyordu. Panzerlerde her şey rayında giderken, Maradona oyunu değiştirecek teknik hamle yapmaktan uzak kalıyor, Klose'nin golünden sonra yaptığı Agüero ve Pastore değişiklikleri Almanya kalesinde değil de Romero'nun kalesinde iki gol daha izlemesine sebep oluyor ve "Muhammed Ali'den yumruk yemişe dönüyordu" Arjantin dört golle turnuvaya veda ederken...
Maradona bir şekilde kendisini gelecek tenkitlerden kurtaracaktır fakat "Barcelona için oynadığı kadar kendi ülkesi için oynamıyor" eleştirileri umarım turnuvayı golsüz bitiren Messi'yi kötü etkilemez. Asker arkadaşım değil ama belli, duygusal çocuktur Messi, Ronaldo gibi kameramana tükürüp, öfkesini dışa vurarak rahatlatamaz kendisini...

Uruguay.1(4) - Gana.1(2)

  • Dünya Kupasında 24 takım evine gidip, 2 gün de ara verilince, 8 takımlı yeni bir mini Dünya Kupasına başlamış gibi olduk.
  • Çeyrek finallerde hergün iki yerine bir maç yapılsa da yine çeyrek finallerden sonra 2 günlük ara verilmeden tempo düşürülmese daha güzel olmaz mı? Hele çalışan kesim için saat 17:00'deki maçlar, kazaya giden oruç gibi. Bir de şans mıdır nedir Hollanda'yı Kamerun maçı hariç hep böyle öğlen oynattılar, doğru dürüst izleyemeden bitecek turnuva.
  • Gana'nın grup maçlarından sonra giymeye başladığı sarı-kırmızı çubuklu forma gerçekten şık. Bence bu formayı ana formaları yapsınlar, İtalyanların mavisi, Hollandalıların turuncusu gibi farklı çizgileri ile klasik haline gelebilirler.
  • Hakemler özellikle ofsayt pozisyonlarında ne kadar hata yapıyor değil mi? Bu turnuvadaki bariz hatalar gerçekten bizim hakemlere bakışımı değiştirdi.
  • Benim için bu turnuvada en çok iz bırakan isim Asamoah Gyan oldu. Turnuva öncesi hemen hemen hiç tanımadığım Rennes'li forvetin gerçekten yüreği ile oynadığını hissedebiliyorsunuz. 3 numaralı formasıyla forvet oynaması da ayrı bir hava katmıyor değil. 120.dakikada penaltıyı kaçırsa da temdit penaltılarının birincisini atma cüretini göstererek yüreğini yine ortaya koydu.
  • Her ne kadar spiker Gana'nın önceki maçının da uzatmaya kalmasından dolayı, uzatmalarda yorulacağını düşünse de; Gana asıl futbolunu o sırada oynadı. 118.dakikada bile Kingson kontrol ettiği bir yan topta yatıp zaman geçirmek yerine, hemen boştaki bir arkadaşını gördü ve o pozisyonun sonu faul ve penaltı oldu. Futbolu bu kadar pozitif oynayıp da kaybetmeleri ayrı bir yara bıraktı içimizde.
  • Gana'nın 120.dakikada kaçırdığı penaltıdan sonra acaba kaçımızın aklına 2008'de Türkiye-Hırvatistan maçında 120.dakika şokuyla çöken Hırvatlar gelmiştir?
  • Penaltılar Ganalıların bulunduğu kaleye atılırken Ganalı taraftarların Uruguaylıların penaltılarını ıslıklaması bu turnuvadaki ender tribün hareketlerindendi. Bir de maçtan sonra takımlarını tribüne çağırsalardı tam olacaktı.
  • Böyle canlı bir takımın kalesi Türkiye'deki son lisansı Ankaraspor'da mı Elazığspor'da mı kaldığı belli olmayan birine neden emanet edilir ki? Kingson (aslında ismi Kingston değil miydi, bizi mi yedi buradayken?) öyle garip yan top hataları yaptı ki bir çuval inciri berbat edecekti. Penaltılarda da Uruguay'ın kaleyi tutturması yeterli oldu. Yalnız hakkını verelim topu oyuna hep hızlı ve yerinde soktu.
  • Son dakikada kırmızı kart gören Suarez'in üzüntüsünün sevince dönüş anı, ağlama ile gülmenin aslında ne kadar birbirine yakın olduğunun kanıtı olsa gerek.
  • Bu turnuva Gana teknik direktörü Milovan Rajevac için de güzel bir fırsat olacaktır. Sırbistan dışındaki ilk denemesinde başarılı olan Rajevac'ın ismini bence bundan sonra da duyacağız.
  • Maçı izlerken kafama bir soru takıldı. Dünya Kupasında şampiyon olanlar göğsüne yıldız takarken, 2 kere kupayı alan Uruguay'ın niye yıldızı yok?

"Kadere inananlar bunu başka türlü açıklayabilir. Ama benim bugün olanlarla ilgili bir açıklamam yok. Gerçekten zor bir maçtı, iyi oynamadık. İlk yarı sonunda gol yedik ve son saniyede penaltıyı atlattık. Belki bu kadar iyi oynamadık ama yine de başaracak gücümüz vardı"
-Oscar Tabarez, Uruguay Teknik Direktörü-

"Tek diyebileceğim futbol bu. Bizim için çok zor bir maçtı çünkü önceki ABD maçını da 120 dakika oynadık ve sonunda penaltıyla yarı finale ulaşabilecek tarihi bir fırsat elde ettik. Başarımızla gurur duymalıyız. Adalet ve spor bu. Bugün Uruguay şanslı taraftı. "
-Milovan Rajevac, Gana Teknik Direktörü-

2 Temmuz 2010 Cuma

Briç Masasında Cinayet / Agatha Christie


Agatha Christie sürekli cinayet ve bunu çözen bir dedektif kuramı üzerinden kitaplar yazsa da her kitabı sırf sonunda ne olacağını öğrenmek için bile okunabilir. Trevanian’ın “Şibumi” kitabında go oyununu hayatla özdeşleştirmesini okuduktan sonra, öğrencilik yıllarımda yoğun bir şekilde briç oynarken, acaba aynı tür bir roman briç ile ilgili de olabilir mi diye düşünürdüm. Agahta Christie’nin bu kitabına da o sıralar rastlamıştım, lakin bir türlü okuma fırsatım olamamıştı. Sonunda bu günlere kısmet oldu.

Bay Shaitana evinde düzenlediği briç partisi başlamadan önce ortaya daha önceden işlenen bir cinayet yöntemi ile ilgili imalı bir laf atar ve bunun sonucunda briç partisi sonunda hançerlenerek ölü bulunur. Kitabın devamında öğreneceğiz ki o odada briç oynayan dört kişinin de geçmişinde Bay Shaitana’nın imalı lafı ile ilgili bir vukuatı vardır. Diğer odada briç oynayan, içlerinde önceki romanlardan da hatırlayacağımız Hercule Poirot ile birlikte dört dedektif de olayı çözmek için işin içine girer.

Hercule Poirot’un insanların briç oynama şekilleriyle, psikolojilerini karşılaştırdığı diyaloglar gerçekten keyifliydi, insanın gözüne ister istemez briç oynayan arkadaşları geliyor. Keşke romanda hazır fırsatı gelmişken bu tip yaklaşımlar daha fazla olsaydı. Bunun dışında dedektifler arasında yer alan romancı Bayan Oliver’ın kendi romanlarıyla ilgili yaptığı küçümseyici yorumlarda, Agahta Christie'nin kendi kendiyle dalgaya geçmesi de güzeldi.

Her romanında yaptığı gibi Agatha Christie yine ilk sağ gösterdi sonra sol gösterdi ve sonunda kafayı vurarak hiç ummadığınız birini katil olarak avladı. Katilin bulunmasında yine briç oynanırken yapılan bir grandşlemin de etkisi olması kitaba yakışır bir son oldu. Sonuç olarak, Agatha Christie romanları her ne kadar fazla bir edebi değer taşımasa da, ara ara atıştırmalık tadında okunabilecek romanlar arasında raflarınızda yer almalı.

Kitabın bomba kısmı: Ben kusursuz olmayan örneklerden hoşlanmam. Yakalanan bir katil de bu alanda başarısızlığa uğramış sayılır. İkinci sınıf bir örnektir o. Hayır, ben bu olaylara sanat açısından bakarım. Ben sadece en iyi örnekleri toplarım! Ele geçmeyen katiller! Başarılı olanlar.
Orjinal Adı: Cards On The Table
Fiyatı: 11 TL
E-kitap: Briç Masasında Cinayet
Toplam Sayfa: 176
Not: 7/10

Tek Hedef Şampiyonlar Ligi

"Benim öncelikli hedefim, elimden geleni yapıp, takımı tekrar Şampiyonlar Ligine sokmak."
Roy Hudgson
Liverpool Menajeri

İnanıyoruz, güveniyoruz hocam...


1 Temmuz 2010 Perşembe

Araz Abdullayev


İngilizler, Yunanistan, Bulgaristan, Azerbaycan, kısaca sağımızdan solumuzdan "topu bilen" gençleri toplarken, bizler etrafımızdaki yeteneklerden bihaber, sanki çok zengin ülkeymişçesine Afrikalardan, Güney Amerikalardan getirdiğimiz "yaşlı" topçulara tonlarca para akıtıp, bir sene sonra da beğenmeyip gerisi geri yollamayı da marifet sayarken, Premier Lig ekiplerinden Everton, Azerilerin gözü gibi baktıkları genç yeteneği Araz Abdullayev'i Liverpool şehrine getirmiş ve genç oyuncuyla mukavele yapmış Azeri basının yazdığına göre.
Daha 16 yaşındayken ülkesinin milli formasını sırtına geçirerek ulusal takımda oynayan en genç oyuncu ünvanını alan Abdullayev, Neftchi Baku alt yapısından yetişmiş ve geçen sezon da Azeri ligini beşinci sırada bitiren Neftchi takımında başarıyla görev yapmıştı. Genç oyuncunun yurt dışına satılması kimi çevrelerce olumlu karşılanırken, Neftchi taraftarları başkan Sadıg Sadıgov'u ellerindeki en yetenekli futbolcuyu para için satmakla suçlarken, Sadıgov "Bu transferi para için yapmadık, Araz'ın gelecğini kurtarmak için yaptık" açıklamasında bulunarak kendini savunmaktadır...
Everton'da ilk sene forma şansı bulamayacaktır Araz, belki sonraki senelerde de bir iki maç oynayıp, kiralık verilecektir lakin yok pahasına yaptıkları bu transferden İngilizler zarar etmeyecek, Abdullayev'in yaşı ilerleyip tecrübe kazanması ve Ada futboluna uyum sağlaması durumunda takımlarını güçlendirirken, beklenilen performansı sergileyememesi ihtimalinde de "Everton referanslı" bir oyuncuyu Balkan ülkelerine ya kiralayacaklar ya da yeni bir yetenek takasında kullanacaklardır...
Oysa ki köklü Avrupa kulüpleri ile Balkan ve Asya kulüpleri arasında bir köprünün Türk takımları olması durumunda hem başarı olarak şimdiden daha ileriye gitme şansımız olacak, hem de borç içinde yüzen kulüplerimiz kasalarını dolduracaktır. Genç yaşında Everton'da yedek beklemek yerine, Avrupa kupalarında mücadele eden bir Trabzonspor'da oynamak istemez miydi dersiniz Araz? Ya da Slavia Sofya yerine Galatasaray'ın kalesini korumayı tercih etmez miydi M'Bohli kendini ispat etmek üzere İngiliz kulüplerine?

Semtimiz Sevdamız Fanzin

Bundan 3-4 sene evvel tribünlerde bir fanzin furyası yer almaktaydı, eli kalem tutan, ağzı laf yapan taraftarlar maç anılarını, futbol bilgilerini, renk aşklarını yazıya döker ve bir kaç arkadaş bir araya gelip fanzin bastırırlardı. Blogların hayatımıza girmesiyle, herkes işin kolayına kaçtı, ki biz de ultras/Movement fanzinin ilk sayısını çıkardık, hesapta daha ikincisini çıkaracağız, herkes blog dünyasına verdi kendini ve fanzinler unutuldu gitti. Öyle ki, eskiden İstiklal Caddesindeki kitapçıları her ziyaret ettiğimde, eve dönüşte otobüste okuyacağım bir futbol fanzini bulurken, artık kitapçıların o rafları bomboş...
Yok olmaya yüz tutmuş fanzin kültürünü yaşatanlardan biri de Beykoz'lu arkadaşlar olmuşlar ve bir çok zahmeti göze alarak Semtimiz Sevdamız Fanzini dağıtıma hazır hale getirmişler, kendilerine teşekkür ediyoruz bu geleneği yaşattıkları için. Fanzinle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz...
Bu arada sizin de çıkarmış olduğunuz fanzin varsa, bize mail atın, burada dilimiz döndüğünce tanıtalım, bu geleneği hep birlikte yaşatalım...

Mario Jardel Cherno More'de

CSKA'nın transferlerini yazdıktan sonra Mario Jardel'den de bahsedecektim ki, u/M blog okurlarından yusufgs, "Super" Mario Jardel'in transferini belirtmiş yorumlarda. Evet, Galatasaray'dan ayrıldıktan sonra milyon dolarlık transferlerden 6 bin euro gibi rakamlara imza atan ve bir dönem de Ankaragücü'nün transfer hedefleri arasında olan Brezilya forvet oyuncusu Bulgaristan liginin orta sıra takımları arasında yer alan Cherno More'ye transfer oldu. 36 yaşındaki bir oyuncuyu Varna'ya getiren Cherno More yöneticileri tabii ki Jardel'den harikalar yaratmasını beklemiyorlar, zira onların amacı yeni yapılacak olan ve UEFA Elit stadları arasında girecek olan Yeni Varna Stadına taraftarı çekip, forma satışlarıyla bütçeyi doğrultmak. Peki "Super" Mario ne yapar Bulgar liginde? Cevabı oldukça basit:
Varna şehrinin turistik barlarını takılmazsa, sadece sahada sezgileriyle hareket edip doğru yerde bulunarak 10dan fazla gol atar...

Blog Widget by LinkWithin