10 Ağustos 2019 Cumartesi
Akhisarspor:0-1:Galatasaray
Kupayla sezona başlamak da başka güzel oluyor...
Tadına varmak lazım...
Hele ki Lig Şampiyonluğunu kazanıp, Türkiye Kupasını da müzeye götürdükten sonra üçüncü kupayı almak, tarihte pek fazla rastlanamayacak ( ki Galatasaray bunu üçüncü defa başarıyor) bir duygu...
Kutlu olsun...
Aslında Süper Kupa, adı üstünde kupaların kupası, en büyük kupa, futbolcuların sezona ara verip, bazılarının henüz tatil dönüşü, bir çoğunun da kamplardan fiziki yüklenmelerinin en yoğun olduğu haftaların ardından yapılması kaanatimce kupanın değerini düşürüyor. Bir de bazen kupayı oynamaya hak kazanan teknik adamlar ya da topçular transfer sezonunda o takımdan gitmiş olup, maça çıkanlar bu "lütfü" piyango misali elinde bulanlar oluyor. Oysa ki, liglerin sona erdiği haftanın hemen üç gün sonrası olan çarşamba "sıcağı sıcağına" Süper Kupa maçı yapılmış olsa, zevk ve heyecanı kat be kat fazla olur. Futbolcuların da oyuna odaklanmaları ve kondisyonlarının en tepe noktasında olacağı düşünüldüğünde, "çata çat" kıran kırana bir final izleyecektir tribündeki ve televizyon başındaki futbolseverler...
Süper Kupayla ilgili "görüş-eleştiri"miz bir kenarda dura dursun, Ankara'daki maçtan akılda kalanlara geçersek, Bordeaux ve Panathinaikos maçlarına göre çok "silik" bir oyunla kazandı Galatasaray, Süper Kupa'yı... Burada etken Fatih Terim'in saha kenarında olmayışı mı, yoksa rakibin küçümsendiği mi bilinmez de, büyük taraftar desteği ile çıktığı maçta sarı-kırmızılılar Akhisarspor kadar net pozisyon bulamadılar. Küme düşen Ege temsilcisi elindeki "kalbur üstü" topçuları yollamış ve Birinci Lige uygun bir kadro kurmuş ama 23. Şampiyonluğu hedefleyen ve Şampiyonlar Liginde özlediği başarıları tekrar yaşamak isteyen Galatasaray'a göre daha fazla arzuluydu. Galatasaray adına ilk devre biterken Belhanda'nın gol attığı ve sonraki dakikalarda gelen atakları dışında akılda kalan pozisyon neredeyse yok gibiydi. Tam tersi direkten auta giden Burhan Eşer'in kafa vuruşu, yine Burhan'ın kafasını Muslera'nın son anda çelmesi ve son dakikada genç oyuncu Bertuğ'nun boş kale yerine Yuto Nagatamo'nun topuğuna topu çarptırması yürekleri ağzımıza getirdi. Bizim kadar Fatih Terim de oyundan memnun kalmamış olacak ki, maçın son düdüğü ile birlikte yüzünde donuk bir ifadeyle oturduğu koltuğunda çakılı kaldı.
Peki, neydi yolunda gitmeyenler? Öncelikle savunmada oynayan Luyindama ve Marcao sanki hazırlık maçı oynarcasına "lakayit" bir tavır sergilediler. Özellikle Brezilyalı stoper neredeyse sahada hiç yoktu, rakibini kaçırdı, hatalı paslar attı ve de son dakika ceza sahası içinde en yapılmayacak olanı yaptı, topun auta çıkmasını beklerken "uyuyakaldı"... Dün de instagram hesabını hackletmiş Marcao... Yaşadığı bir sıkıntılar mı var acaba, kafasını işine mi veremiyor, derdi tasası neyse, umarım en yakın zamanda çözülür... Falcao transferi Galatasaray'ın gündemini bir aydır meşgül ediyor ve Kolombiyalı oyuncunun memlekete getirilmesi artık "namus meselesine" döndü. Fransızlar da bunu fırsata çevirip, bedavaya verecekleri oyuncuyu bonservisle satma derdindeler. Evet, Akhisar maçında görüldü ki takıma golcü şart, Falcao bu boşluğu dolduracak. Bu arada elde bir de Diagne var ama bu "sosyal medya ergenine" nasıl güvenip yola çıkacaksın ki? Kendisiyle birlikte Afrika Kupasında final oynayan Feghouli İstanbul'a dönüp, Süper Kupa maç kadrosunda kendisine yer bulurken, Diagne eşine Gucci'den hediyeler alıp, bunları sosyal medya hesabından paylaşmayı düşünüyor. İş ahlakı mı, iş ciddiyeti mi, ne dersen de, Diagne ile uzun yola çıkmak için insanın "sağlam deli" olması lazım...
Diyeceğim o ki, Falcao'ya odaklanmak iyi hoş ama esas sorunlardan biri Fernando'nun yerinin hala doldurulmuş olmadığı. Fatih Terim, Akhisar karşısında o bölgeye Jean Michael Seri'yi koydu ama Fil Dişili oyuncu "ben buraların yabancısıyım" der gibiydi. Görünen o ki, ligin başlamasına kadar 6 numaraya bir oyuncu gelmeyecek, o halde joker Donk ön liberoda görev alıp, Seri Selçuk'un yerinde orta sahada oynamalı Denizlispor deplasmanında. Kısa vadeli böyle bir çözüm belki de Fatih Hocanın da kafasında vardır da, Melo tipli "savaşan" bir oyuncu bulmalıyız transfer sezonu bitene kadar. Nainggolan gelseydi, Falcao'dan da daha yararlı olacaktı ama maalesef eşinin sağlık sorunları nedeniyle İtalya'dan ayrılmak istemedi.
Yenilerden Jimmy Durmaz ve Emre Mor kendilerine güvenen Fatih Terim'i hayal kırıklığına uğratmayacaklar gibi, Adem Büyük de keza öyle. Belki doğrudan ilk onbirde şans bulamayacaklar ama hoca maç esnasında arkasını dönüp kulübeye baktığında rahat bir nefes alacak, zira oyuna girdiklerinde her an maçın havasını da skorunu da değiştirebilecek yapıdalar. Babel için çok bir şeyler yazmaya gerek yok, Hollandalı futbolcu saha içindeki performansı kadar saha dışındaki "abilik" rolü ile de takıma büyük katkı sağlayacaktır.
Onyekuru'dan bahstmeden bitirmeyelim yazımızı. Ne alaka Henry Onyekuru diyenler olacaktır da, bu çocuk Galatasaray'ı "acayip" sevmiş. Kulübü Monaco ile anlaşıyor, bizim Henry sağlık kontrolüne gitmiyor. İnstagram hesabında fitness çalışması videosu paylaşıyor altında Galatasaray logolu eşofman. Ailesiyle fotoğraf paylaşıyor üstünde 22. Şampiyonluk T-Shirtü... Kısaca Galatasaray'ı sevmiş, ikinci bir Denayer vakası yaşıyoruz bu günlerde. Bizim de ona ihtiyacımızın olduğunu Akhisar maçında gördük. Yeşil-siyahlı oyuncuların yaptığı atakta Muslera topu yakalıyor ve ani bir refleksle sol kanada degaj yapmak üzereyken, birden duruyor, zira orada alışık olduğu üzere savunma arkasına koşu yapan bir Onyekuru yok... Topu elinde tutuyor Muslera, takım arkadaşlarının yerlerine yerleşmesini bekliyor ve Marcao'ya yollayarak meşin yuvarlağı oyunu başlatıyor, tabii o zamana kadar rakip de pozisyonunu almış oluyor. Bruma, Rodrigues, Onyekuru ile atağa çabuk çıkan kanat oyuncuları ile hızlı oynamaya alışmıştık, şimdi o boşluğu kiminle dolduracağız, Emre Mor mu? Belki ama çok da emin değilim...
Saha içine konsantre oluyoruz, iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırıyoruz ama bu senenin oldukça zor geçeceğini maçı yorumlayan Erman Toroğlu hiç çekinmeden dile getirdi: "Galatasaray lehine hata yaparsan kelleyi koparırız, Galatasaray aleyhine hata yaparsan devam" Maç içinde kendisine pek iş düşmediği için adı çok anılmasa da Halil Umut Meler'in Yuto Nagatomo'nun ceza sahası içinde düşürüldüğü ve net penaltı olan pozisyonda VAR'ın kararını bile beklemeden "oyna devam" demesi bu sene Galatasaray'ın başına geleceklerin ufak bir fragmanı mı yoksa? Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar'ın klasman düşürülmesi ama Ali Palabıyık, Halis Özkahya ve Hüseyin Göçek'e dokunulmaması Erman Toroğlu'nu haklı çıkarmıyor mu?
Biz gereken tespitleri yapıyoruz, artık "aksiyon alma" işi yönetimde... Umarım şu Falcao transferi biter de, onlar da biraz bu işlere kafa yorarlar...
Bitirirken yazıyı, kupa tekrar hayırlı olsun...
Darısı önümüzdeki senelere...
STAT: Ankara Eryaman Stadyumu
HAKEMLER: Halil Umut Meler, Mustafa Emre Eyisoy, Kerem Ersoy, Arda Kardeşler
VAR HAKEMLERİ: Abdulkadir Bitigen, Ali Şansalan, Bahattin Duran
AKHİSARSPOR: Gökhan Değirmenci, Vrsajevic, Cocalic, Rotman, Aykut Çeviker (Ahmet 81’) , Tolga Ünlü, Alperen Babacan, Burhan Eşer (Onur 64’), Kadir Keleş, Bjarnason, Erhan Çelenk (Bertuğ 70’)
GALATASARAY: Muslera, Mariano, Luyindama, Marcao, Nagatomo, Selçuk, Seri, Jimmy (Feghouli 81’), Belhanda (Donk 90+1’) Adem (Emre Mor 72’), Babel
GOL: Belhanda (39’)
SARI KARTLAR: Bjarnason (34’), Tolga (56’), Mariano (66’), Belhanda (66’)
27 Temmuz 2019 Cumartesi
Sokak Futbolunun Yasaklanması
İşte yukarıda İllustrated London News dergisi için 1905 yılında çizilen Londra sokaklarını kargaşaya çeviren ve Kral II. Edward'ın futbolu yasakladığı dönemi anlatan bir tablo...
26 Temmuz 2019 Cuma
Gol Sevinci ve Forma Reklamı
“Neden hakemler gol sevinçlerinde formayı çıkartmaya sarı kart gösteriyor? Forma reklamı görülmüyor diye. Para futbolun dengesini bozuyor…"
İvan Ergiç
Bursasporlu Eski Futbolcu
12 Temmuz 2019 Cuma
Bask Bayrağının Ortaya Çıkışı
36 yıl boyunca İspanya'yı diktatörlükle yöneten ve halka büyük acılar çektiren diktatör Francisco Franco'nun 1975 yılı Kasım ayında hayatını kaybetmesinden sonra ülkede "ağırdan" da olsa özgürlük hareketleri baş göstermeye başlamışken, Bask bölgesi halkında öfke hala dinmemişti, zira İspanya sınırları içinde bütün bölgesel bayrakların asılmasına müsaade edilirken, Bask halkının İkurrina'sı hala yasaklıydı. Bu yasağın sebebini de dönemin İç İşleri Bakanı Manuel Fraga İribarne şöyle açıklayacaktır: " Bask bölgesi bayrağı dışında bütün bayraklara izin verdik çünkü o bölgesel değil ayrılıkçı bir bayrak. Ayrıca İngiliz bayrağının da kötü bir kopyası. Bunun yanında bu bayrak bir çok Basklı için olduğu kadar İspanyollar için de bir hakarettir. Bu bayrakla tamamen masum olan Katalan veya Valencia bayrakları arasında fark var. Ve sizi temin ederim ki, her kim ki bu bayrağı asmak ister, önce benim bedenimi çiğnemesi gerekir."
Dönemin İç İşleri Bakanı her ne kadar sert ve katı konuşmuş olsa da, 1976 yılında İkurrina bayrağının yasallaşmasını savunan hareket oldukça kuvvetliydi, her şey bir kıvılcıma bakıyordu ve o ateş ne ironiktir ki Franco'nun kitlelerin afyonu olarak gördüğü futbolun oynandığı "yüz binlik beşik" olarak lanse edilen stadyumların birinde alevleniverdi. 5 Aralık günü San Sebastian'daki Atotxa Stadı, Real Sociedad ile Athletic Bilbao takımlarının ünlü Bask derbisine ev sahipliği yapacaktı ve takım arkadşalrının kendisine Troçki diye seslendikleri Real Sociedad'lı "solcu" topçu Josean de la Hoz Uranga'nın aklına bir şimşek çakar: "Neden iki takım da sahaya illegal olan Bask bayrağı ile çıkmasın? Riskli bir işti, belki para cezası alacaklardı, ya da daha önce yaşadığı gibi polis tarafından dövülecekti ama buna değmez miydi?" Uranga bu fikrini takım kaptanı Kortabarria'ya açar ve onun gözlerindeki pırıltıyı da görünce şöyle bir plan yaparlar: Bu sırrı maç gününe kadar takım arkadaşları dahil kimseye söylemeyecekler ve stada gelen Athletic oyuncularına yasaklı bayrakla sahaya çıkmayı teklif edecekler... Maç günü gelip çatar ve Kortabarria rakip takım kaptanı Jose Angel İribar'a yapmak istedikleri eylemden bahseder. "İkurrina ile sahaya çıkma teklifi geldiğinde, bu kararı tek başıma alamayacağımı ve takım arkadaşlarıma danışmam gerektiğini söyledim. Eğer takımdan bir kişi bile olumsuz yanıt verseydi, bu tarihi eylem gerçekleşmezdi" diye daha sonraki yıllarda röportaj veren İribar teklifi seve seve kabul eder.
Peki yasak olan bu bayrak Atotxa Stadına nasıl girmiştir. Orası da hikayenin diğer bir ilginç kısmı. ETA terör örgütü ile ilişkilendirildiği için bulundurulması yasak olan bayrağı bir dükkandan alamayacağı ya da terziye diktiremeyeceği için Uranga'nın aklına dikiş nakış konusunda pek maharetli olan kız kardeşi gelir. Kortabarria ile sadece ikisinin bileceği bir sır olması konusunda sözleştikleri için Bask tarihine geçen bayrağı diken Uranga'nın kız kardeşi Ane Miren bile yaptığı "şaheserin" ne amaçla kullanıldığını ancak günler sonra radyodan öğrenecektir. Maç günü kadroda yer almayan Uranga ailecek yedikleri yemekten sonra anne babasına maçı stadyumda seyredeceğini söyleyerek elinde tuttuğu malzeme çantasının içinde sakladığı bayrakla evden ayrılır. Yolda polis çevirmesine takılsa da şansına polisler arabayı ararlar ama çantanın içine bakmazlar. Stada ulaşan Uranga çantayı takımının soyunma odasının camından arkadaşlarına teslim eder ve Real oyuncusu olduğu için elini kolunu sallaya sallaya stad kapısından girip, takım arkadaşlarının yanında soluğu alır. İki takım futbolcuları da Ikurrina ile sahaya çıkmaya hazırlardır ama bayrak sahaya nasıl götürülecekti? Soyunma odaları arasında polis vardır ve onlara görünmeden bu eylemi yapmak gerekecekti. Uranga kafayı yine çalıştırır ve takımın malzemecisinin suları koyduğu çantanın dibine bayrağı yerleştirerek malzemeciyi sahaya yollar. Plan istediği gibi gidince Kortabarria ve İribar'ın öncülük ettiği Real Sociedad ile Athletic Bilbao oyuncuları ponpon kızların arasından geçip sahaya yönelirken Uranga bayrağı çıkarır ve iki kaptanın eline tutuşturur, kendisi de sadece ayakları gözükür halde İkurrina'nın arkasında yürümektedir. "İlginçtir polis müdahale etmedi, zaten müdahale etseydi bütün bu mizansenin ortasında bulacaktı kendisini. Çok sert bir görüntü olurdu. Taraftarlar bizi çılgınca alkışlıyordu, kimi göz yaşlarına boğulmuştu. Maç başladığında ben saha dışına çıkmak zorunda olacağım için polisin beni göz altına alacağını düşündüm ama öyle bir şey olmadı çünkü insanlar öyle büyük tepki vermişlerdi ki, polisler bir şeyler yapsa ortalık karışacaktı." diye o tarihi dakikaları açıklayan Josean de la Hoz Uranga maçtan sonra da göz altına alınmadı, günler sonra da kendisine hiç bir şey olmadı.
5 Aralık günü oynanan Bask derbisinde gizlice açılan bayrak, günler sonra 19 Ocak 1977'de San Sebastian'daki Constitucion Meydanında özgürce dalgalanıyordu. Skorbordda yazan sonuç kimsenin umurunda olmasa da maç 5-0 gibi farklı bir skorla ev sahibi Real Sociedad lehine sonuçlanırken, maçta meşin yuvarlağı beş defa filelerden çıkarmak zorunda kalan Bilbao kalecisi İribar bu derbiyi "hayatının maçı" olarak anlatacaktır torunlara...
Yazı: ultras/Movement Saat 01:54 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Derbi, İspanya, KaralamacA, Video
10 Temmuz 2019 Çarşamba
General Harrington Kupası
Galatasaray'ın 2000 yılında UEFA Kupasını kazanması ve sonrasında da Real Madrid'i yenerek Süper Kupa'yı Türkiye'ye getirmesinin ardından ezeli rekabette geri kalmak istemeyen Fenerbahçe'liler de "arşivin tozlu raflarını" karıştırıp "Bizim de General Harrington Kupamız var" demeye başladılar. Peki kimdir bu adına kupa maçı düzenlenen general ve nedir bu maçın öyküsü?
İstanbul'un işgali sırasında Beşiktaş ve Galatasaray, işgal güçleri ile yeşil sahada pek karşılaşmak istemezken, Fenerbahçe ise İngilizlerle 50 maç yapar ve bunların 41ini kazanır. Bu galibiyetler bir bakıma işgal edilmiş başkent insanın milli duygularını kabartarak, Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkı sağlar. Türkiye Futbol Federasyonunun çıkarmış olduğu Türk Futbol Tarihi kitabında şöyle anlatılır o günler: "Özellikle İstanbul'da işgal kuvvetlerine mensup askeri takımlarla yapılan maçlarda Türk takımlarının kazandıkları galibiyetler futbolu bir milli dava haline getirmiş ve milletin kırık gururunu okşayan olaylar olmuştur."
1923 Haziran'ında İşgal Kuvvetleri Komutanı General Sir Charles Harrington tarafından düzenlenen Fenerbahçe ile İşgal Orduları Takımı arasındaki tek maçlık kupa mücadelesi de sarı-lacivertlilerin maçı Zeki Rıza Sporel'in golüyle kazanmaları neticesinde "milli gururu" okşayan tarihi bir hadisedir, ve elbette kutlanacaktır... Ama...
Hükmen Yenik adlı kitabında Dağhan Irak meseleye başka açıdan bakar. Karşılaşmaya sportif açıdan ele aldığımızda "rakip takımda dört oyuncu dışında hiç kimse aslen futbolcu değildir" der yazar. İşgal Kuvvetleri takımlarındaki oyuncuların bir çoğu aslen futbolcu olmayıp, futbolu seven askerlerdir. "Lozan görüşmeleri sırasında oynanan kupa maçında Fenerbahçe'nin karşısına rakip olarak çıkarılan takım beş yıldır ailelerinden ve normal hayatlarından uzak ve terhise birkaç haftası kalmış askerlerden oluşmaktaydı." Fenerbahçe ise tam tersi ligi yeni bitirmiş ve aylardır idman ve maç yapan futbolculardan kuruluydu. Bu nedenle "objektif" bir bakış açısıyla bakıldığında bu maçı sportif bir müsabaka olarak değerlendirmek çok da mantıklı gelmemektedir.
Öte yandan bu maçların yarattığı milliyetçi heyecanı belirtirken, Türk takımlarının işgal kuvvetleri ordularına karşı oynadığı maçları diğer yabancı takımlara karşı yaptığı maçlarla ayırmamız gerektiğini şöyle belirtir Dağhan: "Türk takımları işgal ordularından gelen maç tekliflerini kabul ederken, bir taraftan onların ülkedeki varlıklarını meşrulaştırma çabalarına yardım etmektedir. Örneğin General Harrington kupasında oynamak , aslında işgal kumandanının şehirdeki yönetici olma iddasını kabul etmek anlamına gelir. Bu tür maçların İstanbul'daki Türk ulusçuluğuna yaptığı katkı anlatılırken, aynı zamanda meşruiyeti olmayan işgal kurumlarının kulüpler tarafından sürekli muhattap alındığının da unutulmaması gerekir. Sonuçta meşruiyetini tanımadığınız birinin adına düzenlenmiş bir kupayı bizzat o insanın elinden almak, siyasi açıdan pek bir mantık içermemektedir."
Bu bilgiler ışığında General Harrington kupasıyla övünülmesi mi gerekli yoksa "keşke o maçı oynamasaydık" demesi mi gerekiyor Fenerbahçelilerin, cevabı siz okurlarıma bırakıyorum...
2 Temmuz 2019 Salı
Georgi Asparuhov
Bulgaristan futbolu denince aklınıza kim gelir? Ya da şöyle soralım sizce Bulgaristan'ın yetiştirmiş olduğu en iyi futbolcu kim? Beş defa La Liga şampiyonluğu yaşamış, beş defa Bulgaristan'da yılın oyuncusu seçilmiş, ülkesini Dünya Kupasında yarı finale taşımış ve 1994 yılının Ballon d'Or sahibi Hristo Stoichkov cevabını verdiğinizi duyar gibiyim. Evet, haklısınız Stoichkov bir Barcelona efsanesi olduğu kadar Bulgarlar için de efsanevi bir oyuncu ama komşuda geçtiğimiz yıllarda yapılan bir ankette 20. yüzyılın futbolcusu olarak Georgi Asparuhov seçildi...
Georgi Asparuhov ya da zamanında kendisine takılan lakapla "Gundi" 4 Mayıs 1943'te Sofya'da dünyaya geldi. Gundi'nin dünyaya gözlerini açtığı yılda Bulgaristan çarlık monarşi ile yönetilirken, İkinci Dünya Savaşının bitimiyle Komunist Parti ülkenin yönetimini ele geçirdi. Küçük yaşlarda futbol, basketbol, voleybol ve jimnastik sporlarına yatkın olmasına rağmen babası Asparuh Rangelov oğlunu yedi yaşındayken Levski Sofya'nın futbol seçmelerine götürür. İki saatlik idman sonrası genç takım hocası Kotse Georgiev "Gundi"nin babasına yaklaşır ve şöyle der: "Senin oğluna bizim öğretebileceğimiz bir şey yok. O doğuştan futbolcu." Başkent Sofya'nın mavi beyazlı ekibi Levski'nin alt yapısında futbola başlayan Asparuhov genç takımda ortaya koyduğu üstün performans sonrası daha 17 yaşındayken A takımla ilk maçına Botev Plovdiv karşısında çıkar. Yaşıtlarına göre boylu poslu ve iri olmasından dolayı hocaları onu hep savunmada oynatırken, Gundi golcü olmak istediğini belirtse de hocalarına karşı gelmeyip verilen görevi yerine getirmesini de bilir. Gencecik bir çocuğu ligin güçlü ekiplerinden birine karşı defansta oynatmak cesaret isterken, Asparuhov sadece savunma yapmaz bir de gol atarak maç sonu alkışları alır. Çoğunlukla savunmada oynamasına rağmen mavi-beyazlı formayla çıktığı 23 lig maçında 7 gol atarak "zincirlerini kırıp" forvet pozisyonuna yaklaşır. Ve Bulgaristan Genç Milli Takımı ile çıktığı bir maçta attığı harika bir gol sonrası artık herkes Gundi'yi golcü olarak anmaya başlar. 18 yaşına geldiğinde ise hayatı boyunca sıkça karşılaşacağı "kader değiştiren" olaylardan biri yaşanır, askerlik çağı gelmiştir ve orduya katılmıştır genç Georgi. Askeriyenin takımı olarak bilinen CSKA Sofya bu futbolcuyu kendi genç takımına gönderir ama oradaki hocalar Asparuhov'u bir hazırlık maçında oynattıktan sonra beğenmez ve Botev Plovdiv'e yollarlar.
18 yaşında olmasına rağmen Asparuhov, Botev ekibinin yıldız futbolcusudur. Tek şampiyonluğunu 1927'de kazanan ve müzesinde hiç Bulgaristan Kupası olmayan Botev Plovdiv genç golcüsünün etkisiyle şampiyonluğa oynayan bir takıma dönüşür ve ligi üçüncü bitirirken, Bulgaristan Kupasını sevinci de yaşar. Takımı adına iki sezonda oynadığı 47 maçta 25 gol atan Gundi, sarı-siyahlıları bir sonraki sezon da lig ikinciliğine taşır. Asparuhov'un yükselen grafiği milli takım seçicilerinin gözünden kaçmaz ve genç golcü ülkesinin 1962 Dünya Kupası kadrosuna dahil edilir. İngiltere, Arjantin ve Macaristan'la birlikte "ölüm grubunda" yer alan Bulgaristan, grubu sonuncu bitirirken, Levski Sofya'lı Sokolov ülkesinin tek golünü Macaristan'a 6-1 yenildikleri maçta atar bu turnuvada.
İki yıllık Botev tecrübesinden sonra Georgi Asparuhov tekrar futbola başladığı Levski Sofya takımına döner ve kulübün Bulgaristan liginde ve Avrupa Kupalarındaki başarılarında kilit rol oynar. 20 yaşındaki golcü oyuncuları etrafına bir takım kuran Levski Sofya, 1964-65 sezonunda 12 yıl aranın ardından şampiyonluk ipini göğüslerken, Gundi de 27 golle gol kralı oluyordu. Aynı sezon Bulgaristan'da yılın futbolcusu ödülünü alırken, Ballon d'Or için de aday gösterilir ve yapılan oylama sonrası sekizinci olur, Portekizli Eusebio ise Avrupa'da Yılın Futbolcusu seçilir.
Ballon d'Or sevinci yaşayan Eusebio, ertesi sezon Avrupa Kupasında Levski ile Benfica karşılaştığında Asparuhov karşısında oldukça zorlu anlar yaşayacaktır. Sofya'da 2-2 biten maçın rövanşında Asparuhov'un erken golü ile Bulgarlar deplasmanda öne geçerler ama Estadio da Luz'da ev sahibi devre bitmeden attığı üç golle rahatlar. Buna karşın Gundi önderliğindeki Levski Sofya takımı maçı bırakmaz, Asparuhov'un 75. dakikada attığı golle farkı bire indirir ama turu getirecek golü bulamazlar. Benfica karşısında oynadığı iki maçta attığı üç gol sonrası Avrupalı devlerin radarına girer Georgi Asparuhov ve en çok da Eusebio mevkidaşının transferini yana yakıla istemektedir: "Bulgaristan'da böyle oyuncular olduğunu bilmiyordum. Bu adama karşı oynamaktan korkuyorum. Gördüğüm en iyi oyunculardan biri olan Asparuhov'la yan yana oynamak için yalvarıyorum. Benfica-Levski maçında bütün Lisbon şehrini fethetti."
1968-69 Kupa Galipleri Kupasında Milan'a da iki gol attıktan sonra İtalyanlar da kırmızı-siyahlı kulübün hocası Nereo Rocco'nın "hayallerimin golcüsü" dediği Asparuhov'un peşine düşer. Levski Sofya forması ile 150 leva kazanırken İtalyanların Schnellinger, Rivera, Sormani gibi "top klas" oyunculara önerdikleri 500 bin dolar ve eşi ile kendisine özel arabalar gibi "astronomik" tekliflerini elinin tersiyle iten Asparuhov memleketinden ayrılmaya sıcak bakmaz ve Milan'lı yöneticilere şöyle bir cevap verir " Bulgaristan diye bir ülke var ve orada da Levski diye bir takım var. Belki siz bu takımı daha önce duymadınız ama ben bu takımda doğdum ve burada öleceğim." Asparuhov futbol kariyerini mavi-beyazlı takımda sonlandırmak ister istemesine de, Avrupa'ya gitmek istemiş olsa bile bu komunizm ile yönetilen Bulgaristan'da imkansız yakındı ve rejim futbolcularının yurt dışına çıkmasını yasaklamıştı. yasaklar o kadar sertti ki Asparuhov'a Lev Yashin'in jubilesi için Rusya'ya gitme izni bile çıkmamıştı...
Kulüp takımında gösterdi başarı kadar Georgi Asparuhov'un namı milli takımda attığı gollerle de Dünya'ya yayılır. 1962'de olduğu gibi 1966 Dünya Kupasında da Bulgarlar yine çetin bir gruba düşerler. Pele'li Brezilya, Eusebio'lu Portekiz ve Florian Albert'li Macaristan'a karşı Asparuhov'lu Bulgaristan. Gundi ülkesinin Macaristan karşısındaki tek golünü atarken, Bulgarlar yine grubu son sırada tamamlıyordu.
İki sene sonra Wembley'de oynanan İngiltere-Bulgaristan hazırlık maçında Gundi attığı golle taraflı tarafsız herkesin alkışını alıyordu. Orta sahadaki bir kafa topu mücadelesinden kaptığı topla bütün İngiltere yarı sahasını kat ediyor ve kaleci ile karşı karşıya kaldığı anda kalecinin solundan topu plase bir vuruşla ağlara yolluyordu. Bulgaristan deplasmana İngiltere ile 1-1 berabere kalırken, maçtan sonra konuşulan isim yine kahramanımız oluyordu.
Levski Sofya ve Botev Plovdiv formaları ile oynadığı 244 maçta attığı 150 golle Bulgaristan futbol tarihine adını yazdırmış olsa da Georgi Asparuhov, futbolseverler onu hep karizmatik duruşu, ahlaklı oyun yapısı, rakiplerine karşı centilmenliği ve Levski Sofya'ya olan bağlılığı ile hatırlayacaktır. İyi de bir aile babasıdır aynı zamanda Gundi, eskilerin deyimiyle "sigarası ve alkolü olmayan" karısı ve oğluna adamıştır hayatını. "Yağmurlu bir geceydi ve eve geç gelmişti Georgi" diye anlatıyor karısı Lita eşinin insani tarafını"Arabadan çıktığında kucağında bir çok çiçek buketi vardı, 'Bunu hak edecek ne yaptım ki?' diye soracaktım ki, yolda giderken yağmur altındaki yaşlı bir çiçek satıcısına acıdığını ve bütün çiçeklerini satın aldığını anlattı"
Ve 1970-71 sezonun son maçında Levski ezeli rakibi CSKA'yı konuk ederken, maçın son dakikalarında kırmızı beyazlı takımın oyuncusu Yankov sert bir müdahale ile Asparuhov'u düşürür. Futbol kariyeri boyunca kendisini durdurmak için rakiplerinden tekmeler yemeye alışık olan ve sahada kavga-gürültüden nefret eden Gundi, hiç beklenmediği bir şekilde yerinden fırlar ve Yankov'a vurur. Bu iki topçunun "kapışması" hakem Aleksandar Shterev'in karşılıklı kırmızı kartları ile sona ererken, maç da olayların büyümesi sonrası yarıda kalır. Genelde maçlardan dört gün sonra toplanan Futbol Disiplin Komitesi ne hikmetse vakit kaybetmeden bir araya gelir ve iki oyuncuya da üçer maç ceza verir. İşte bu ceza da Asparuhov'un "kader değiştiren" olaylardan biri olur...
Cezalı olduğu için sonraki kupa maçında oynayamayacak olan Gundi, ertesi gün yine de takımının antrenmanına gelir ve yakın arkadaşı Nikola Kotkov'u da yanına alır ve Plovdiv'in yerel takımı Vratsa'nın ellinci kuruluş yılını anısına düzenlediği özel maçta oynamak için Sofya'dan ayrılırlar. Yolculukları bir saati geride bırakmışken, Asparuhov'un Levski renklerinde olan mavi-beyaz Alfa Romeo'su benzin almak için Vitinya'da bir benzincide mola verir. Depoyu 9.20 levaya dolduran Georgi Asparuhov pompacıya 10 leva verir ve her zamanki cömertliği ile para üstü için beklemez ve yola çıkar. 80 santim belki onu zengin etmeyecektir ama o parayı almak için bekleyeceği zaman hayatını kurtaracaktı, nereden bilecekti ki? Azrail golcü futbolcuyu almaya gelmiştir ama futbolun melekleri onun bu dünyada daha bir çok gol atması için çabalamaktadırlar. Arabasına bindiği esnada benzincide bulunan biri kendisini de yolları üzerindeki bir yere "atmaları" konusunda ricacı olur, Gundi tereddütsüz bu isteği de kırmaz. Oysa "Kimdir, nedir, nereye gidecektir" gibi sorular sorsa yine o talihsiz kaza yerine geç varacaktır... Yola çıkmalarının ardından çok olmadan yoldaki bir kör nokta arabanın kontrolünü kaybettirir Gundi'ye ve karşıdan gelen kamyonla çarpışırlar. Alevler içinde kalan otomobildeki üç kişi hayatını kaybeder.
Bu trajik kazanın 40 gün sonrasında Asparuhov'un arkadaşı olan gazeteci İvo Bozhkov "İki Dokuz" adında yazmış olduğu ve daha sonra şarkısı yapılacak olan bir şiirini Gundi'nin mezarı üzerine bırakır. Cenazede polisin ve askerlerin Bulgar halkına karşı takındığı tavır, Bozhkov'un şarkısının "politbüro" tarafından yasaklanması Asparuhov'un ölümünün kazadan çok suikast olma şüphesini iyice netleştirir sevenlerinin kalbinde. Georgi Asparuhov'un popularitesinin gün be gün artması komunistler arasında kıskançlıkla karşılanırken, ünlü futbolcunun stadyuma topladığı kalabalıklar da "parti"yi huzursuz etmeye başlamıştı. Kazadaki üçüncü kişinin eşinin de yıllar sonra çıkıp, Asparuhov'un eşinden özür dilemesi, bu trajik ölümün kazadan çok cinayet olduğu konusunda herkesi çoktan hem fikir etmişti.
İki Dokuz
Yolun sonunda solda, yolların kesiştiği yerde,
Yaz ve kış iki buket çiçek yatar.
Dört yolda iki yalnız buket,
Bizim oraya gitmemizi bekler...
Yağmurda ve karda onlar bizi bekler,
Ve biz tekrar o yolu hatırlarız.
Mavi takımın iki sevilen dokuz numarası
Bugün bile her Bulgar takımını etkiler.
Asparuhov ve Kotkov, iki güzel yürek
Asparuhov ve Kotkov, batmayan güneş...
Yanıp kül olmuş olsa da bu şehitler
Büyüleyici kuşlar gibi sonsuza dek onları hatırlayacağız...
26 Haziran 2019 Çarşamba
Kim Haklı?
Romanya U-21 Milli Takımının, İtalya'da düzenlenen U-21 Avrupa Şampiyonasında gösterdiği büyük başarı sonrası, Romanya spor medyasında bu takımın finale kadar gidip gidemeyeceği tartışılırken, başka bir tartışma da Mircea Lucescu'nun oğlu Razvan Lucescu ile Gica Hagi arasında başladı. PAOK teknik direktörü olan Razvan Lucescu bir gazeteye verdiği demeçte bu gençlerin büyük iş başardıklarını ama gelecekte sadece 5-6 tanesinin Romanya Milli Takımında oynayabileceğini belirtti. Razvan'ın bu sözlerine çok içerleyen ve kızan Gica Hagi, Romanya U-21 takımının Fransa karşısında üstün bir oyun oynayıp golsüz berabere biten maçtan sonra açtı ağzını yumdu gözünü :
"Burada bu çocukların maç ve maç neler başardıklarını görüyorsunuz. Her 10 yılda bir yeni bir jenerasyon ortaya çıkıyor. Burada seyrettiğiniz çocuklar Romanya'daki antrenörlerin büyük çabası ve özverisiyle ortaya çıkan bir takım. Oldukça zor bir grupta olmalarına rağmen büyük bir iş başardılar. Bakın Fransa'nın kalemize tek bir şutu bile yok. Bu çocuklara saygı göstermek lazım. Razvan'a gelirsek, Razvan ya babasından bir şeyler öğrensin ya da antrenörlük kurslarına gitsin. Bence o yeni bir jenerasyonun nasıl ortaya çıktığını, genç oyuncularla nasıl çalışıldığını bilmiyor. Yunanistan'da tabancalı başkanla birlikte çalışmaya benzemiyor bu işler, Razvan kesinlikle genç topçudan anlamıyor."
Oğlu ve Hagi arasındaki bu tartışmaya baba Lucescu da katılmadan edememiş ve oğlunun haklı olduğunu belirterek "Bu tartışmada ben Razvan'ı haklı olarak görüyorum. Bu seviyede bu oyuncular minik takımda olduğu gibi birbirlerine oldukça bağlı ve takım için oynuyorlar ama yıllar geçtikçe bu değerleri yok oluyor. Ayrıca aynı yaş grubu rakiplerle oynadıklarını da unutmayalım ama söz konusu ulusal takım olunca 32 yaşında ve kendilerinden daha tecrübeli rakiplerle karşılaşınca oldukça zorlandıklarını da görebiliyoruz. Ben de Razvan'ın dediği gibi 5-6 oyuncunun Romanya milli takımında oynayacağını söyleyebilirim, diğerleri ancak çok daha fazla çalışıp, kendilerini geliştirirse aşama kaydedebilirler. Hagi'nin de tepkisini anlıyorum, onlar hepsi onun yetiştirdiği çocuklar ve hepsinin geleceklerinin çok parlak olmasını istiyor, tıpkı benim bir zamanlar Dinamo'da yaptığım gibi..." tarafını belli etmiş...
Peki, sizce kim haklı? Hagi mi Razvan mı? Belki de zaman kimin haklı olduğunu gösterecek...
Babasından Daha Zeki
"Evet, Gica'daki fiziksel güç, şut atma yeteneği ve sprint belki oğlunda yok ama Ianis babasından daha zeki ve daha yüksek IQ'ya sahip bir oyuncu. Özellikle maç içindeki oyun görüşü mükemmel ve Ianis babasından daha iyi pas atabiliyor..."
Gici Becali
Steaua Bükreş kulüp başkanı
Gica Hagi ve oğlu Ianis'i karşılaştırırken
24 Haziran 2019 Pazartesi
Sonunda Gülmek İçin Önce Göz Yaşı Dökmelisin
"Her şey daha çok istemekte, daha fazla idman yapmakta ve kendine daha iyi bakmaktan ibaret. 90 +30 dakika bu oyunu oynayacak gibi kendini hazırlamaktan ibaret. Sonsuza kadar Marta olmayacak ama bu takımın devam etmesi siz kızların yapacaklarına bağlı. Oyuna daha fazla değer verin. Sonunda gülmek için başlarken göz yaşı dökmek gerekiyor..."
Marta Vieira da Silva
Brezilya Kadın Milli Takımı Kaptanı
Dünya Kupasında Fransa'ya elendikleri maçtan sonra gençlere veda konuşması yaparken
22 Haziran 2019 Cumartesi
Kazanmak İçin Ne Lazım?
Romanya U-21 takımı dün Avrupa Şampiyonasında İngiltere'yı 4-2 gibi tarihi bir skorla mağlup ettikten sonra soyunma odasında büyük coşku yaşarken, duvara asılan bir poster dikkatlerden kaçmamış Rumen basın mensuplarının. Fotoğraf yakınlaştırılıp incelendiğinde üzerinde "Çocuklar, kazanmak için bugün ne lazım?" sorusunun etrafına "Hırs, birlik, çalışma, gol, disiplin, öz güven" gibi kelimelerin yazıldığı dikkati çekiyor. Milli takımın teknik direktörü Mirel Radoi futbolcularını maça konsantre etmek için ilk olarak eleme grubu maçlarında Galler karşısında denediği bu uygulamadan memnun kalmış olacak ki, Avrupa Şampiyonası maçlarında da sürdürüyor. Futbola yenilik katan hocaları severiz, yolları açık olsun İanis Hagi ve arkadaşlarının...
Uruguay:2-2:Japonya
Farklı Ekvador galibiyeti sonrası Oscar Tabarez'in öğrencilerinin rakibi Japonya olmuştu Copa America'da. Gecenin geç saatleri olunca bizim yerel saate göre günün yorgunluğu ile sıcak havanın etkisiyle "dalışa geçen" bünye TRT spikerinin kritik anlardaki "volum" yükselmesi ile "ara gaz" yapan motorsikletli misali yerinden fırlayıp durdu da, maçın genelini seyredebildik. Uruguaylı futbolcuların maçtan sonra şikayet ettikleri gibi zemin "top yapmaya" pek müsait değildi, Maracana'da berbatmış bu arada, finalde umarım maçın kalitesi etkilenmez. Japonya Copa America'da misafir ülke olarak yer alıyordu ve amacı Tokyo'da yapılacak olan 2020 Olimpiyatları için oluşturdukları genç kadroya tecrübe katmaktı, genç ve tecrübesizdi Japonlar ama Uruguay'a büyük sürpriz yaptılar ve bir puanı kaptılar.
Ecuador karşısında neredeyse görülmeyen Fernando Muslera Japonya maçında "formsuzdu" ve samurayların attığı iki golde kalesini daha iyi kapayabilirdi, özellikle Miyoshi'nin ikinci golünde topu uzaklaştıramaması bizim Nando'ya yakışacak bir hareket değildi. Genç Japonlar kontralarla iki gol attılar da, Urus'lar da tecrübeleriyle onlara karşılık vermesini bildi, Cavani'nin kazandığı ve Suarez'in golle sonuçlandırdığı penaltı çok tartışma götürecektir de Lodeiro'nun ortasında Gimenes'in kafa golü oldukça şıktı... Oscar Tabarez'in takımının duran toplardaki gol becerisi oldukça yüksek, hele ki kornerler oldukça tehlike arz ediyor. Ve ilginç bir istatatistik Jose Maria Gimenes'in milli takımda attığı 7 golün de yedisi kafayla gelmiş... En fazla kafa golü atan oyuncu mu derseniz, hayır deriz zira bu alanda liderlik Cavani'de...
Unutmadan Luis Suarez de attığı penaltı golü ile milli forma altında gol sayısını 58e çıkarırken, Uruguay adına kullandığı 9 penaltının hepsini golle sonuçlandırmış...
Maradona Benim Mezarımı Kazdı
Bundan 33 sene evvel, 22 Haziran'da Meksika'nın yakıcı güneşinin altında oynanan Arjantin-İngiltere maçı sadece Dünya Kupasında finale giden "tartışmalı" bir maç değildi, aynı zamanda üç kişinin hayatını da sonsuza kadar değiştirdi: İngiltere'ye karşı attığı iki golle Maradona, dünyaya sadece yetenekli bir futbol cambazı olmadığını, gerektiğinde de bir "tilki kadar kurnaz" olabileceğini gösterdi. Evet, Diego Armando Maradona'nın Tanrı'ya ithaf ettiği ilk gol bir çoklarına göre yüzyılın skandalı olarak görülürken, önüne gelen İngilizler arasından usta bir kayakçı gibi slalomlarla geçip kaleciyi de arkasından bıraktıktan sonra attığı ikinci gol ise futbol otoritelerine göre "yüzyılın golüydü"...
Mexico City'nin Azteca Stadında bulunan ve kaderleri giydikleri siyah formalar gibi bu maçtan sonra değişin diğer iki kişi de karşılaşmanın orta hakemi Tunus'lu Ali Bin Nasser ile yan hakemi Bulgar Bogdan Dotchev'di... 22 Haziran 1986 tarihine kadar bu ikili birbiriyle iyi ilişkiler içindeyken, o "kara günden" sonra bir daha birbirlerinin yüzlerine bile bakmadılar. İlginçtir, en son birbirlerinin gözlerinin içine baktıkları an da 51. dakikada Maradona'nın "Tanrı'nın Eli" dediği golü attığı vakitti.
Televizyon görüntülerine göre Maradona topu İngiltere kalecisi Shilton'ın üzerinden ağlarla buluşturduğunda Tunus'lu hakem ağır ağır orta noktaya koşarken, Dotchev ise yakıcı güneşin altında buz kesmiş gibi yerinde duruyordu. O anlarda Ali Bin Nasser ile Dotchev'in bakışları tereddüt, şaşkınlık ve en önemlisi umut doluydu... Evet, umut... Bir diğerinin bu tartışmalı pozisyonun sorumluluğunu alması umudu... Her iki hakem de pozisyonun "handball" olduğunu tam görmüş olmasalar da, ikisi de bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındaydı, yoksa neden İngiliz oyuncular bu kadar ısrarlı ve öfkeli itirazlar etsinler ki? Ve iki hakemin karar verememeleri aslında onların verdiği ve sorumluluğunu bir ömür sırtlarında taşıdığı karar oluyordu: Gol...
"Ne olduğu bittiği konusunda bana bir fikir vermesi için Dotchev'e baktım ama o Maradona'nın elle oynadığı işaretinde bulunmadı ve FIFA'nın bize maçtan evvel verdiği talimatlar açıktı: Eğer yardımcılarınızdan biri sizden daha iyi pozisyondaysa, onun kararına uymalısınız." diye açıklıyordu yıllarca süren tartışmalı pozisyonu maçın hakemi Bin Nasser.
Bu itiraftan sonra Dotchev de sessiz kalmıyor ve kendine göre şöyle açıklıyordu o anı: "Sıradışı bir şey olduğunu hissetmeme rağmen o yıllarda FIFA yardımcı hakemlerin maçın baş hakemi ile pozisyonları tartışmasına izin vermiyordu. Eğer FIFA böylesi önemli bir maça Avrupa'dan bir hakem görevlendirmiş olsaydı Maradona'nın birinci golü kesinlikle iptal edilirdi.." Böylece iki hakem arasındaki söz düellosu da başlamış oluyordu.
Dünya Kupaları tarihinde buna benzer başka bir olay daha yaşanmıştı ve orada yine taraflardan biri İngiltere'ydi ve bu defa İngilizler hakemlerin verdiği karar ile sevinen taraf olmuştu. 1966 Dünya Kupasında İngiltere Wembley'de Batı Almanya'yı konuk ederken, maçın uzatma dakikalarında İngiliz Geoff Hurst'un şutunun çizgiyi geçip geçmediğini maçın İsviçreli hakemi Gottfried Dienst görememiş, sorumluluğu yardımcısı Bahramov'a bırakmış ve yan hakemin pozisyonu net olarak görememiş olmasına rağmen gol kararı vermesiyle orta hakem de santra noktasını işaret etmişti. Yıllar sonra İsviçreli Dienst'in itiraf ettiğine göre iki hakem ortak bir dil konuşmamakta ama kararı bakışlarıyla vermişlerdi.
İngiltere'nin Almanya'yı 4-2 ile geçmesinin ardından 20 sene sonra Ali Bin Nasser ve Bogdan Dotchev arasındaki ilişki de buna benzerdi. Tunuslu hakem Fransızca ve İngilizce konuşurken, Bulgar meslektaşı Almanca ve İspanyolca konuşabiliyordu ve yönettikleri maçtan sonra soyunma odasında FIFA'nın görevlendirdiği tercüman vasıtasıyla pozisyonu tartışmışlardı.
Yeşil saha dışında bu ikilinin hayatı da pek farklı değildi, Bin Nasser'in asıl mesleği mühendislikken, Dotchev finans sektöründe çalışıyordu. Bulgar hakem gençlik yıllarında golcü olarak Bulgaristan Birinci Liginde oynamış ve futbolculuk kariyerinin sona ermesiyle kendisini hakemliğe adamıştı. 1977 yılında FIFA'nın uluslararası hakemleri arasında yer almış ve 1982 Dünya Kupasında da görev almıştı. Dotchev'den 4 yaş daha küçük olan Bin Nasser için ise 1986 Meksika ilk ve tek Dünya Kupası tecrübesiydi.
Mexico City'deki maçtan sonra Tunuslu hakem kendisine gelen eleştirileri göğüslemek için tuhaf bir mazeret öne sürdü: Maçın oynandığı günlerde sürdürmüş olduğu hemoroid tedavisinin yan etkilerinden biri görme bozukluğu yapmasıydı ve bu da kendisinin görüşünü engellemişti. Maçtan sonra her iki hakemin de üst düzey hakemlik kariyerleri bitmiş olsa da on yıl boyunca az birliği etmişçesine pozisyonla ilgili, yorum yapmayı reddetmişti bu ikili...
Ve yıllar sonra pozisyonla ilgili ilk konuşan yine Bin Nasser oluyordu, maçın 15. yıldönümünde 2001 senesinde Tunus'lu hakem Arjantin'in Ole gazetesine şöyle bir röportaj veriyordu: " Maradona golü attıktan sonra ben bir anlık duraksadım, sonra da Dotchev'in orta sahaya doğru koştuğunu gördüm. Ve onun benden daha iyi bir görüş açısında olmasından dolayı Bulgar yardımcıma güvenmeye karar verdim. Orada her ne olmuşsa da ben hala iyi bir maç yönettiğimi düşünüyorum." Bin Nasser Arjantinlilere iyi bir maç yönettiğini düşündüğünü söylese de maçın diğer yardımcı hakemi Kosta Rika'lı Berny Ulloa, maçtan sonra gittikleri hotelde Tunuslu hakemin maçın tekrarını izledikten sonra oldukça üzgün olduğunu belirtiyordu.
Peki, futbol kariyerinin en ünlü golünü atmasında kendisine "dolaylı" da olsa yardımcı olan iki hakem hakkında Maradona ne düşünüyor? Bir çok röportajında Maradona onlardan "benim arkadaşlarım" diye bahsediyor.
Uluslararası medyadan gelen baskıların yanında kendi ülkesinde de pek sıcak karşılanmamış 1986 Dünya Kupasından sonra Dotchev. "Yabancıların ne dediği, ne yazdığı pek umrumda değildi ama kendi memleketimde de çok üzerime geldiler, hatta bazıları bana "milli hain" damgası bile vurdu." diyen talihsiz yardımcı hakem her ne kadar futbol dünyasının içinde kalmayı tercih etse de, yaşadığı şehri terk edip bir köye yerleşmiş.
Bulgar meslektaşından farklı olarak Bin Nasser futbol dünyasında kalmaya devam etti ve 2010 yılında Tunus futboluna damga vuran özel teknik komitenin bir üyesi olarak görev yaptı. Ayrıca, oğullarından biri olan Kacem babasının izinden giderek meslek olarak hakemliği seçti.
Tanrı'nın Eli'nden 30 sene geçmesine rağmen Bin Nasser ile Dotchev arasındaki kavga hala sona ermedi. Vermiş olduğu bir röportajda Tunsulu hakem yine Bulgar meslektaşını suçluyor: "Benim yardımcım bayrağını kaldırmadı. Son üç yıldır da her senenin sonunda bana yolladığı mektupta ' Kardeşim, meslektaşım, sadece Shilton'ın eli vardı" diye yazıyor. Bence bakış açısını değiştirmeli."
Tahmin edeceğiniz üzere Dotchev'in yorumu ise farklı "Böylesi önemli bir maçı yönetmek için Bin Nasser kendisini yeteri kadar iyi hazırlamamıştı. Ve bu nasıl olabilirdi ki? Sonuçta o böyle önemli bir turnuvaya gelmeden önce sadece çölde develer arasında maçlar yönetiyordu."
Zaman pek çok acının doktoru derler ama Maradona'nın bu iki hakemin hayatında açtığı yaranın pek de tedavisi mümkün olmayacak gibi gözüküyor. Zaten Dotchev iki sene önce hayata gözlerini yumarken, Maradona için "O Arjantinli var ya, benim mezarımı kazdı" diye dert yanıyormuş dostlarına...
Kaynak: https://www.theguardian.com/football/blog/2014/dec/10/diego-maradona-hand-of-god-referees-feud
Yazı: ultras/Movement Saat 15:52 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Dünya Kupası, Futbolcu, KaralamacA
19 Haziran 2019 Çarşamba
Süper Mario Jardel'den Uyuşturucu İtirafı
Ülkesindeki Pilhado adlı Youtube kanalında yapılan röportaj sorularını cevaplayan Galatasaraylı eski futbolcu Mario Jardel, futbol hayatının zannedildiği kadar kolay geçmediğini, bu zorlukları aşmak için de uyuşturucu kullandığını itiraf etti. "Avrupa'da oynarken, meraktan bu illetle tanıştım." diye sözlerine başlayan "Süper Mario" Jardel, "Bazı kişiler bana bu maddeleri önerdiler, ben de denedim ve sonrasında özellikle tatillerde sürekli olarak kullanmaya başladım çünkü maçlarda anti-doping testleri yapılıyordu ve yakalanmak istemiyordum." diye sözlerini devam etti. Ünlü golcü şimdi uyuşturucudan tamamen kurtulduğunu, bunda da eşinin büyük çabası ve desteği olduğunu belirtirken, "Tedavi sürecimde eşim beni asla yalnız bırakmadı, özellikle de parti ortamlarında alkolün de etkisiyle tekrar bu maddeleri alacağımdan korktuğu için sürekli yanımdaydı" diyerek hayat arkadaşına minettini iletti.
17 Haziran 2019 Pazartesi
Copa Amerika'da Giyilen İlginç Formalar
Copa America Brezilya'da başladı ve ev sahibi 1919 senesindeki şampiyonluklarının 100. yılı vesilesiyle beyaz formayla sahne alırken turnuvada, kupa tarihine geçen ilginç formaları da sıralamış globe.com sitesi...
Bolivya 1993
Bolivya 1997
Kolombiya 1975... Hep sarı forma ile görmeye alıştığımız Kolombiya, 75 senesinde turuncu formalar ile mücadele etmiş Copa America'da...
Ecuador 1989...
1995'te Meksika- Uruguay maçında renkli kıyafetleri ile tanıdığımız Campos...
Meksika 1997... Hernandes ülkesine ait bilimum şeklin yer aldığı formasıyla...
Kolombiya 1979... Peru'nun formasına özenen Kolombiyalılar...
Venezuela ve Bolivya 1993 yılında...
Şili 1997... Reebok kendini o kadar reklam etmiş ki, kör göze parmak misali...
Uruguay:4-0:Ekvador
Copa America başlayınca, daha da doğrusu Uruguay'ın katıldığı herhangi bir turnuva olunca, rengimiz çoktan belli oluyor: Oscar Tabarez'in askerleriyiz. Dün gece de "şanlı Uruguay"ımız Brezilya'da Ekvador'la açılış yaptı bu seneki turnuvaya. Rakip son yıllarda gözle görülür bir gelişme içindeydi ama karşılarında son dünya kupası çeyrek finalisti Uruguay vardı. Günün anlam ve önemini arttıran en önemli gelişme maç günü Fernando Muslera'nın 33. yaş gününü kutluyor olmasıydı. Ailen, sevdiklerin ve Galatasaray'la nice yıllara Nando...
Maç başlar başlamaz gök mavililer "celeste" maçta oyuna ağırlıklarını öyle bir koydular ki, Muslera'nın adını neredeyse hiç duymadık desek yalan olmaz. Bir de maçın yıldızlarından Nicolas Lodeiro ile "jeneriklik" bir gol atınca Uruslar, skorbordda daha 10 dakika göstermeden rakip "bu işin kendilerine göre olmadığını" anlamış oldu. Lodeiro'nun golü sadece maçın açılışını yapmıyor aynı zamanda ülkesinin de Copa America tarihindeki 400. golü olarak tarihe geçiyordu. Erken gol yemek yetmezmiş gibi bir de Ekvador'lu oyuncu Jose Quintero'nun rakibine dirsek atmış olduğu VAR ile tespit edilip, oyundan ihraç edilince, Muslera ve arkadaşları için hepten kolaya dönüşüverdi karşılaşma. Sonrası ise oldukça kolaydı: Cavani attı, Suarez attı, Mina kendi kalesine attı, Urugauy rakip kaleye dört attı ama bir o kadar da kaçırdı...
Brezilya'nın Beyaz Forması
Ve Brezilya milli takımı "uğursuz" adlettiği beyaz formaları ile kendi ülkesindeki Copa America'da sahneye çıkar... İlk maçta Bolivya'yi 3-0 la geçtiler ama bakalım bu işin sonu nasıl olacak? Tarih tekerrür edip, yine kendi ülkelerinde finalde "utanç" verici bir hezimet yaşarlar mı? Seyredip göreceğiz ... Hoş Uruguay 1950'de Maracana'da yaptığını bir kez daha yaparsa da tadından yenmez ya, o da ayrı bir hikâye olur...
Beyaz formanın hikayesi ne mi? O da Futbolistas adlı kitaptan aşağıdaki alıntıda yer alıyor...
Yazı: ultras/Movement Saat 01:19 0 Yorum Var / Bi' De Sen Yaz
Dosya: Copa America, Formalar, Futbolun Edebiyatı
Vedat Muriqi mi? Hadi oradan...
Transfer sezonu resmi olarak daha başlamadan, kulüpler bazı oyuncularla ön sözleşme imzaladılar, bazılarını sağlık kontrolünden geçirdiler, bazıları için de fiyat yoklaması yaptılar. Spor medyasının belirttiğine göre Galatasaray da büyük ihtimalle Rizeli Abdurrahim Albayrak vasıtasıyla Rizespor'lu Vedat Muriqi için zemin yoklamış ve Karadeniz ekibinden " 10 milyon euroyu getirin Vedat'ı alın" cevabı almış... Dile kolay 10 milyon euro... Kimin için talep edilen fiyat bu 10 milyon euro? Giresunspor'un 150 bin euroya memlekete getirdiği, sonrasında 800 bin euroya Gençlerbirliğine yolladığı ve Ankara ekibinin küme düştükten sonra Rizespor'a verdiği 25 yaşındaki Vedat Muriqi... Evet, Kosovalı golcü Rizespor formasıyla bu sezon 34 maçta 17 gol attı ama Gençlerbirliği performansı pek de iç açıcı değildi...
Aslında lafı fazla uzatmadan medyadaki Vedat Muriqi güzellemelerini görünce aklıma gelen oyuncu Tarık Çamdal oluverdi birden. Gurbetçi topçu Eskişehirspor'da ortalamanın üzerinde bir performans gösterince medyanın göz bebeği olmuş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'a "yamanmaya" çalışılmış ve nihayetinde "kazıklanan" Galatasaray olmuştu. Vedat Muriqi mevzusu da o tarafa gidiyor gibi... Rizespor'lu yöneticiler mi, Vedat'ın menajeri mi, kimdir bilmem de birileri Galatasaray ile Fenerbahçe'yi Rizesporlu oyuncu için kızıştırdılar ve fiyatı 10 milyondan açıp 5 milyona sattıktan sonra ellerini ovuşturacaklardır...
Oysa ki cepten 5 milyon ve üzeri para çıkarmayagör, transfer piyasasında ne golcüler var, hem Vedat Muriqi'den ucuz, hem de daha yetenekli, yeter ki araştırılsın ve bulunsun... İşte onlardan bir tanesi dün gece Copa America'da oynanan Arjantin-Kolombiya maçında ortaya çıktı. Daha maçın ilk onbeş dakikası bitmeden sakatlanan Luis Muriel'in yerine oyuna giren Roger Martinez güçlü fiziği, topla driplingi ve hırslı yapısıyla gözümüze takılırken, Kolombiya adına da maçın açılış golünü atıverdi. Transfermarkt verilerine göre turnuva öncesi 5 milyon euro bedel biçilen oyuncu, Arjantin'i deviren golü sonrası fiyatını ikiye katlamıştır... Meksika'nın America takımında oynayan 24 yaşındaki golcü oyuncu kupanın ilerleyen maçlarında boy gösterdiği sürece taksimetre gibi fiyatı artıp, memleket kulüplerinin radarından çıkacaktır elbette ama Roger Martinez'e benzer topçular dünyanın çeşitli kulüplerinde futbol hayatlarını sürdürürken, Vedat Muriqi'ye takılmak ve dünyanın parasını "saçmak" kelimenin tam anlamıyla "akıl tutulması" olacaktır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























































