23 Haziran 2010 Çarşamba

Yunanistan:0-2:Arjantin


Maradona bu "damat elbisesini" sevdi, hiç üzerinden çıkarmıyor, belki de elindeki kolye gibi uğuruna inandığı "smokini", kaybetmediği sürece giymeye niyetlenmiş gibi... Bir de iki bilekte iki saat olayı da var ki, o da başka totem midir çözemedim. Bu türlü halleriyle seviyoruz zaten biz "Tanrı'nın Elini", gün ve gün yok olmaya yüz tutan futbolun samimiyetini, içtenliğini ve renkliliğini bizlere sunduğu için. Meşin yuvarlağın peşinden koştuğu dönemlerde de böyleydi, saha kenarında takımı yönlendirdiği bu günlerde de yine bildiğini okuyor, "ruhsuzlaşmış", herşeyin başarı ve "kapital" üzerine kurulmuş o sıkıcı futbola bir çalım daha atıyordu dün gece Maradona, Messi'yi
bizlere izleterek. Maçları yorumlayanların sık sık belirttiği "futbolcuların turnuvaya gelene kadar oynadığı maç sayısının fazlalığına" aldırış etmeden, milyonların zevkli bir gece geçirmeleri adına Messi'yi ilk onbirde sahaya sürüyor, Arjantin'in on numarası da "çirkin" Yunan savunması arasında bizlere futbol ziyafeti sunuyordu...
Kupada Arjantin'in maçlarını heyecanla beklememin Maradona ve Messi gibi "baba" faktörlerinin yanında, vuvuzela zırıltısının en az duyulduğu maçlar olduğu da bir gerçek, dün gece ilk defa insan sesinin ya da tezahüratların Afrikalıların o geleneksel çalgısını alt ettiğine şahit sevinerek şahit oldum... Oyuna geçmeden de Aguero'nun 16 numarasını görünce, Insua'yı memlekete getirip, Boselli için uğraş veren Bursaspor'un bir gün 16 numaralı Aguero'yu Yılmaz Erdoğan'ın o bilindik şiirinden alıntılar yaparak Bursa'ya getirebilme ihtimalini sevdim...
Forvete Samaras'ı yollayıp, ki Celtic'li topcu da saçıyla oynayıp, manken yürüyüşü yapmaktan başka bir işe yaramadı, onbir oyuncu ile kendi yarı sahasında Arjantin'i beklemek üzerine kurmuştu Otto Rehhagel planlarını kendileri için kritik bu maçta, bizler gibi o da biliyordu ki kafa kafaya baş etmenin mümkün olmayacağını Arjantin ile. Zaten bu sıkıcı oyunla Avrupa şampiyonu da olmamış mıydı Yunanistan? Messi'ye adam adama markaj ve defanstan hiç çıkmayan savunmacılar olunca maçın ilk önemli pozisyonunu izlememizi de ancak 18. dakikada Maradona'nın damadı sağladı. "Futbol dilencilerine" gol izlettirmek isteyen tangoculara, sirtakiciler engel olmaya uğraşıyorlardı, "beraberlik" belki de aynı anda oynanan Nijerya-Güney Kore maçının neticesine göre Yunanistan'ı üst tura taşıyabilecekti, Alman hocanın planlarına hak vermek gerekiyordu lakin kaptanlık pazu bandı takan Karagounis'in yaptıklarının hiç haklı bir tarafı yok. Maç boyunca her pozisyona itiraz eden, hatta takım arkadaşının dahi kabul ettiği sarı karttan dolayı hakeme "sallayan" kaptan, futbolseverlerin gözü gibi baktığı Messi'ye de saldırınca bardağı taşırıverdi birden... Biri Karagounis'e hırsın başka bir şey, çirkefliğin başka bir şey olduğunu hatırlatmalı... Güney kore maçında da böyleydi, Arjantin maçında da, Nijerya karşılaşmasını seyredemedim Yunanistan'ın, ama Karagounis gene yapmıştır yapacağını...
İlk kırkbeş dakika gol yemeden soyunma odasının yolunu tutan Yunanistan, istediğini belki de kalecisinin can siperane mücadelesi, ki belki de "gelecek neslinin kuruması" pahasına iki adımdan gole izin vermeyen Tzorvas ile alacaktı ama rakip kaliteli topçularıyla turnuvaya gelen Arjantin'di. Lionel Messi bu maçta da "şeytanın bacağını" kıramadı, kaleciye takıldı, direkleri dövdü fakat Maradona'nın takımı iki Martin ile istediğini aldı. Nijerya maçında olduğu gibi forvetler durunca sahaya yine bir savunmacı Martin Demischelis çıktı ve rahatlattı Arjantin'i. Ardından da futbol ilahlarının pek sevdiği Martin Palermo, Messi'nin vuruşunda kaleciden dönen topu ağlara yuvarlayarak, muhtemel ki bir sonraki turlarda forma giyemeyeceği için son dakikalarda onurlandırılmak adına Maradona tarafından oyuna alınmıştı, bu jesti golle taçlandırdı.

Herkes 10'lara hastadır, bende ise iflah olmaz bir 22 numara fetişizmi vardır, dün gece gözler ne kadar kaleci Romero'da olsa da esas o forma 23 numarayla sahaya sonradan giren Pastore'de olmalıydı. 77'de oyuna girdikten sonra top alışı, pas atışı, Messi ile uyumu ile şahsım adına "maçın adamı" açık ara Pastore olmuştu, 22 numara Ümit Davala, Sasa İliç, Arda Turan olduğu gibi...

22 Haziran 2010 Salı

Kırkpınar

Ligler bitmiş,heyecenla beklediğimiz Güney Afrika 2010 Dünya Kupası müsabakaları arzu ettiğimiz heyecandan uzak sıcak havalarla bir olmuş bizi bayıltırken, değişiklik aramak adına kanallar arasında dolaşırken Amasya Karakucak Güreşlerine rastladım ve ekrana mıhlandım kaldım. Birbirlerinden kuvvetli pehlivanlar rakiplerini tuş etmek adına mücadele ediyorlardı, özellikle yörenin güreşçisi Ali Rıza Kaya yarı final ve final maçlarında sergilediği dirençle beğenimizi topladı...
Lakin, yukarıda belirttiğim maçlar sadece Kırkpınar'a hazırlıktı ve pehlivanların koca yıl güreşmek için bekledikleri er meydanı bugün yapılan açılışla kapılarını güreşseverlere açtı... İlk günkü açılıştan sonra yarın sergiler, halk oyunları ve konserlerle sürecek olan festival, çarşamba ve perşembe günleri yine halk oyunları ve halk konserleriyle devam edecek. Ve cuma günü tarihi Kırkpınar güreşlerinin başlayacağı gün. Cumartesi de devam edecek olan maçlar sonrası final günü 27 haziran pazar... Program da şöyle:

SAAT 09.00

  • 649. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri müsabakalarının devamı

SAAT 15.00

  • 2011 yılı 650. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri Ağalığı koç satış ihalesi

SAAT 17.30

  • 649. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri Başpehlivanlık Güreşi.

SAAT 18.30

  • Ödül töreni ve kapanış.

Fotoğraf makinemi alıp, Kapıkule trenine atlayıp Edirne'de almak istiyorum soluğu pazar günü, değişik bir deneyim olacağını düşünmekteyim, bakalım o güne kadar fikrimi destekleyen mi, aklımı başka işlere çelecek olanlar mı çıkacak... Blogta paylaşırız deneyimleri...

Giy Dedi Tulumları


Foto futbolinka blogtan...
Üzerine yazacak pek kelam yok, zaten fotoyu yakalayanlar demiş diyeceğini...

Fil Dişi Palmiyeleri


Dün geceki Brezilya-Fil Dişi Sahilleri maçından sonra Harun'un blogumuza yollamış olduğu yazı... Paylaşıyoruz...

Palmiyeleri hepimiz heybetli ve güzel görüntüleriyle biliriz fakat düşününce yüksek maliyetlerine rağmen doğru dürüst gölge bile vermezler.
Turnuvadan önce kadrosuna baktığımızda bir futbol heybeti ve güzelliği beklerken, her seferinde bir tutam gölgeden bile mahrum kalıyoruz ne yazık. "Ericsson 628"li dönemlerden kalma yardımlaşmasız, başına buyruk bir futbola, Brezilya tarihinin bence en zayıf kadrosu ve oyunu ile bir de vuvuzela eklenince futbol yerine uyku ziyafeti çekiyordum ki arada goller engel oldu. Zaten maçı izlemeden skoru öğrenen birisi kesin çok şey kaçırdığını düşünür ama Fabiano'nun voleybolu ve Keita'nın artistik şovundan başka bir şey kaçırmamıştır halbuki. (kendisini BKM Mutfak ekibinde görmeyi arzu ediyoruz bu arada)
Bence Fil Dişili oyunculardan her takıma bir iki tane oyuncu iyi olur ancak üçten fazlası kesinlikle zarar. Hele bir de hepsinden bir takım olunca böyle ne idüğü belirsiz bir tablo ortaya çıkıyor.
Bu arada her sahile de palmiye kuşkusuz çok yakışıyor fakat hiç biri bir Sarıgerme'deki salkım-söğütün yerini tutamaz...

21 Haziran 2010 Pazartesi

İrlanda'nın Laneti


Anelka, Domenech'e ana avrat saydıktan sonra memlekete dönüş yolu için havaalanında...

Evra ve milli takım kondisyoneri Robert Duverne girmişler birbirlerine, Domenech onları ayırırken...

Milli takım oyuncuları "Anelka yoksa biz de yokuz" deyip, idmanı boykot ederken...

Milli takım sorumlusu Jean Louis Valentin "Böyle rezalet olmaz" diyerek istifa edip, idman sahasından ayrılırken...

Peki bütün bunların sebebi aşağıdaki fotoda yer alan olay olabilir mi?

20 Haziran 2010 Pazar

Converse Markafoni'de


Markafoni artık ailemizin sitesi oldu desek yalan olmaz, köşedeki bakkal gibi, bir ihtiyaç olduğunda açıp siteyi o günlük ne varsa, veriyoruz siparişi, ayakkabı, şapka, gözlük, çanta ihtiyacımızı sağladık markafoniden... Yarın yine converse özel satışları varmış, bakalım beğendiğimiz bir şey indirimdeyse, yine vereceğiz siparişi... Siteye zaten birçok blog okuru üye, hala üye olmayanlar varsa, buradan üye olabilirler...

Liverpool'un Fikstürü


Afrika'daki Dünya Kupasının heyecanını yaşarken, İngiltere'de de önümüzdeki sezonun fikstürü belli olmuş. Bizi ilgilendiren Liverpool'un maçları aşağıda, diğer takımlar için de buraya bakabilirsiniz... İlk hafta Arsenal gelecek Anfield'a, sonra Manchester'a gidip City ile oynayacak Gerrad ve arkadaşları... Bir ay kadar sonra da yine bir Manchester seyahati olup, Sir Alex Ferguson'un Kırımızı Şeytanlarını duelloya davet edecekler Liverpoollular... İlk beş hafta kayıpsız atlatılır mı? O zaman özlenen şampiyonluk da gelir mi? Ben pozitif düşünmek istiyorum, sizi bilemem...


LIVERPOOL
Ağustos
14 Arsenal (İ)
21 Man City (D)
28 West Brom (İ)
Eylül
11 Birmingham (D)
18 Man Utd (D)
25 Sunderland (İ)
Ekim
2 Blackpool (İ)
16 Everton (D)
23 Blackburn (İ)
30 Bolton (D)
Kasım
6 Chelsea (İ)
9 Wigan (D)
13 Stoke (D)
20 West Ham (İ)
27 Tottenham (D)
Aralık
4 Aston Villa (İ)
11 Newcastle (D)
18 Fulham (İ)
26 Blackpool (D)
28 Wolverhampton (İ)
Ocak
1 Bolton (İ)
5 Blackburn (D)
15 Everton (İ)
22 Wolverhampton (D)
Şubat
2 Stoke (H)
5 Chelsea (A)
12 Wigan (H)
26 West Ham (A)
Mart
5 Man Utd (İ)
19 Sunderland (D)
Nisan
2 West Brom (D)
9 Man City (İ)
16 Arsenal (D)
23 Birmingham (İ)
30 Newcastle (İ)
Mayıs
7 Fulham (D)
14 Tottenham (İ)
22 Aston Villa (D)

19 Haziran 2010 Cumartesi

Gana:1-1:Avustralya


İlk maçta kenarda bekleyen Harry, bugün sahada olunca bizim için izlenesi bir maçtı Gana-Avustralya maçı. Bir de Kingson'ın hatasından "kanguru"ların golü gelmesin mi, daha da zevklenmişti karşılaşma ama kader işte, nasıl ki Sami Yen'de geçen sezonun ikinci yarısı izletmedi bize Kewell'ı, 25. dakikadan sonra eline çarpan top, aldı bizden Harry Kewell izleme zevkini... Durum böyle olunca da kaçtı ağzımızın tadı, kuru kuru izledik Gana-Avustralya maçını, o da Lucas Neill hatırına...



Hollanda:1-0:Japonya


İlk maçlarını kazanan Hollanda ve Japonya, bu günkü maça grubun liderini belirleyecek karşılaşma gözüyle bakmaktaydılar ki kazanan büyük bir avantaj yakalayacaktı grupta ve 3 puanın sahibi Jabulani'nin katkısıyla turuncular oldular. Maça daha atak başlayan taraf Hollanda'ydı ve oyunu Japonya yarı alanına yıkmak derdindeydiler ve sürekli sağa sola pas yaparak topu kendi hakimiyetlerinde tutmak istiyorlardı. Japonlar ise meşin yuvarlağı rakiplerine vermiş ama onlara kendi ceza sahalarını göstermiyorlardı. İlk on dakikası hareketli geçen karşılaşmanın kalan dakikalarında iyice tempo düştü, düştü, düştü ve gittikçe sıkıcı bir hal aldı mücadele, bereket ki meze sağlamdı, şalgam soğuktu, buz vardı rakıda da gözler kapanmadı, oyundan ziyade içkiye verdik dikkatimizi... Oyunu eleştirirken hakkını yemeyelim, Kuyt'un rövaşatası ağlarla buluşsaydı, turnuvanın en güzel golüne de şahit olacaktık...

İkinci yarıya, Danimarka maçında olduğu gibi daha arzulu başlayan Hollanda, sağlı sollu bir kaç kez yokladıktan sonra Kawashima'nın kalesini, Sneijder'in ceza sahasından vuruşunda Jabulani ve Kawashima ortaklığıyla arzuladığı golü bulunca 53. dakikada takımların sahadaki rolleri de değişti: Japonlar saldırmaya, Hollandalılar ise savunmaya başladılar kalelerini... Gol arayan Japon teknik adam, sahaya kenarda beklettiği "teknik" oyuncu Nakamura'yı yeteneklerini göstermesi adına oyuna aldı lakin bizim "Tusubasa" kendisinden beklenileni veremedi. Uzak doğulular adına Nakamura hayal kırıklığı yaratırken, Okubo ve Tanaka sivrilen oyunculardı mücadelede...

"Takımda bir çok oyuncu sushi yemekten hoşlanıyor ve umuyorum ki Japonları da bu gece çiğ çiğ yiyeceğiz" demişti Kuyt mücadele öncesi, söyledikleri gerçekleşti ama 90 artılarda maçın Arjantinli hakeminin çaldığı düdük yediklerini boğazlarında bırakacaktı ki hakem Japonların beklentilerinin aksine penaltı değil de aut atışını gösteriyormuş...

Kendilerinden beklenilen oyunu yansıtmadan Hollanda iki maçta iki galibiyet aldı ama bu oyunla üst turlarda turnuvaya devam etmeleri oldukça zor gözüküyor...

No Vuvuzela


"Saha içinde birbirimizle konuşmamız imkansız hale geliyor. Sağır olmak gibi bir şey"

Lionel Messi
Arjantin'li Futbolcu

Vuvuzela'dan şikayet ederken

EASY mi?


İngiltere:1 ABD:1
İngiltere:0 Cezayir:0
İngiltere:? Slovenya:?

Gerçekten de "easy" mi?

18 Haziran 2010 Cuma

Lakers Şampiyon

Amerikalılar da bize benzemeye başladılar, "Her horoz kendi çöplüğünde öter" misali, iç sahada kazanıyorlar, dışarda ise kaybediyorlar... Lakers-Celtic serisi de böyle oldu ve son iki maç Lakers'ın sahasında olunca, bir de Kobe faktörü devreye girince vermezler şampiyonluğu Celtic'e dedim... Gürkan, maçın heyecanı uyutmaz Sabri abiyi demiş ama geçen 2-3 günün yorgunluğu sonrası hiç kalkamadım çalan saate... Blogta basketbol pek yazmıyorduk, Gürkan'dan sonra basketbolseverleri de yorumlarımızla doyurmuş olduk... Artık Beko basketbol ligi başladığında Gürkan, Galatasaray maçlarını da yorumlar, devam ederiz serilere...

Beklediğimiz gün sonunda geldi çattı. Gün boyu içim içime sığmadı. Sürekli şu maç başlasa da içimiz biraz rahatlasa diye takıldık durduk. Çünkü bu bir 7. maç. Koskoca bir sezon bitmiş, yüz bilmem kaçıncı maçını oynayan 2 takım finalde 6 maç oynayıp hala yenişememiş, artık "şu kazanan belli olsun" denilen son maça gelinmiş. Düellonun yapıldığı platform da NBA olunca tadından yenmedi gerçekten. İki takım da 3’er kez galibiyetin ve mağlubiyetin tadını aldı. Yenişemediler son maça kaldı. Her şartta savaştılar. Farklı skorlar oldu, sürpriz isimler seride ön plana çıktı, yıldızlar maça damga vurdu, sakatlıklar, atışmalar vs vs vs… Bu 2 takımı 6 maçtır değerlendiriyorum sizlere 15 gündür neler yorumladım, neler anlattım ama hepsinin anlam kazanmadığı bir yere geldi seri, son maç belirledi yine her şeyi. Takımların birbirlerini ne kadar iyi tanıdığını tekrar söylememize gerek yok aslında ama öyle ki adeta oyuncular birbirlerinin en çok sevdikleri tişörte varana kadar tanıyorlar birbirlerini. Bu atmosferde birçok noktaya değindik ve final serisi geldi çattı.

Maç gece sabaha karşı 4’teydi her zamanki gibi. Yorgun ve sıcak geçen bir günün üstüne 3 tane de dünya kupası maçı ekledik. Her ne kadar Lakers kadar yetenekli bir kadrosu olmasına rağmen yenilen Fransa bizi dellendirse de maç biter bitmez hemen uykuya daldım. Yatmadan öğrendim ki gece NBA Stüdyo da varmış 3 saat uyuduktan sonra son dedikoduları da kaçırmayayım diye onu da izledim ve maç saati geldi. İçim içime sığmıyor ama yorgunluktan kalan bir miskinlik de var. Dedim "bari 1 kahve yapayım kendime de açılayım biraz". Fakat kahveye gerek yokmuş. Öyle bir başladı ki maç üç maçtır yorgunluktan uyuyan Sabri abi’ye bir adrenalin etkisi yaratmıştır diye düşünüyorum. Karşılıklı sayılar, inanılmaz bir boğucu savunma anlayışı, finale yakışır bir mücadele, üzerine atlanılan toplar, bizi hayretler içinde bırakan Lakers seyircisi de buna eklenince bir anda adrenalinim tavan yaptı. İki takım da öyle bir savunma ile başladı ki sayı bulmak hayal oldu sanki. İlk bölümden sonra Celtics farkı açtı, Lakers kovaladı. Sonra 3 çeyrek boyunca böyle geçti karşılaşma. Ancak arada yaşananlar gerçekten muazzam. Lakers’ın hücum ribaundu partisi, Celtics’in akıl almaz savunması, üst üste boş hücumlar, bir top için tribüne uçan oyuncular, ilk maçtaki Artest-Pierce atışmasının 2. randevusu, bloklar, ekmeğini taştan çıkaran oyuncular ve en önemlisi serinin yıldızı Kobe’nin çok kötü oyunu… Hala maçın etkisindeyim gerçekten. Fazla uzatmadan değerlendirmeye geçmek daha faydalı olacak sanırım.

NBA final serisi 7. maçını 83-79 kazandı Los Angeles Lakers ve 2009-2010 sezonunun şampiyonu oldu. Son 3 yılda 2. kez finallerde karşılaşan iki ekibin 7. ve son buluşmasının ardından Los Angeles Lakers tarihinin 16. şampiyonluğunu ilan ederken, Boston Celtics ise şampiyonluk sayısını 18'e taşıyamadı. 1978'den beri “7. maça taşınan hiçbir final serisini misafir takımın kazanamaması geleneği” bu yıl da bozulmazken, Lakers rakibiyle girdiği 12. final serisi mücadelesinden 3. kez galip ayrıldı. Galatasaray-Fenerbahçe maçları gibi tarihi bir rekabet bu. Bir derbi maçı. Bu maç serisinden galip çıkan Lakers oldu. Seri boyunca her maçın hikayesi farklı oldu. Ancak bir unsur ön plana çıktı ki o da maçta ribaund üstünlüğünü ele geçiren takımın kazanması idi. Bundan önceki altı maçta kim ribaundları domine ettiyse maçı o takım kazandı. Bunlara takımların istek ve arzuları da eklendi ve seri bu maça taşındı. Bu maçı da kesinlikle ribauntlar belirledi. Hatta en belirleyici olduğu maç bu maçtı kesinlikle. Şöyle düşünelim: Final maçında 27-83 isabetle %32,5 oran yakalayabilmiş bir takımdan söz ediyoruz. Üstelik 6 maç boyunca seriyi domine eden oyuncusu ilk 3 çeyrekte hiçbir şey verememiş ve açık ara çok kötü bir maç çıkarıyorken. Kullandığı 20 üçlükten 4’ünde başarı sağlamış ve 12 serbest atış kaçırmış (7-8 tanesi en kritik anlarda) bir takımdan bahsediyoruz. Bu felaket yüzdelerde maç nasıl kazanılır. Tabi ki ribauntlarla. Ev sahibi takım bu maçta tam 53 ribaunt aldı ama özellikle altını çizmemiz gereken durum bunun 23’ünün hücum ribaundu olmasıydı. Daha ilk periyotta Lakers’ın 8 hücum ribaundu vardı ki bu rakam kötü hücum etmelerine rağmen onları skorda tuttu. Boston’un 14 top kaybını da eklersek toplamda 37 defa 2. şans elde etmiş oldu ki Lakers, zaten maça ortak olmalarının yolu da buradan geçti. Buna karşılık Boston takım halinde 8 hücum ribaundu aldı ki bu rakam’ı Gasol tek başına geçmeyi başardı(9 h.reb) Toplamda da 40 ribaunt alabildiler. Sonuç olarak şampiyonluğun yolunun ribauntlardan geçtiğini söyleyebiliriz.

Savunma anlamında iki takımında oldukça başarılı olduğunu söylemiştik. Zaten bu final serisinin toplamda en az sayı atılan maçı oldu ki skorda onu gösteriyor. Bir ara "70 i bulan kazanır" dedim içimden ama son periyotta Lakers 30, Boston 22 sayı atınca bu durum ortadan kalkmış oldu. Lakers ilk yarıda 34 sayı bulmuşken son periyotta 34’ü gördü. Celtics’de ilk yarıyı 40 sayı ile tamamladı ancak ikinci yarı anca 39 sayı atabildi. NBA’in en elit ve sayı gücü yüksek oyuncularıyla kurulu bu iki takımın bu skoru yansıtmaları savunmaların ne derece üst düzeyde olduğunu anlatmaya yeter de artar bile. İlk üç periyot Celtics cidden muazzam bir savunma yaptı ancak bunu final periyoduna taşıyamadı. Her ne kadar ribauntları toplayamasalar da akıllı hücum etmeleri ve agresif savunmaları onları hep kovalanan olarak gösterdi. Kobe’yi de devreden çıkardıklarını unutmamak gerek. Her zaman oyunun hücum yönüyle ön plana çıkan Ray Allen’ın bu sefer savunması ile ön plana çıkması beni çok şaşırttı. Kobe’yi 6-24 isabette tutmak gerçekten alkışı hak ediyor ama bunu takım halinde yaptıklarını unutmamak gerek. Kobe’ye üçlü sıkıştırma bile geldiğini gördük. Celtics adına bir diğer olumlu savunma yönü ise ilk yarıda rakibini %26,5 gibi felaket bir yüzdede tutmasıydı. İlk yarıdaki görüntü kutlamaları Boston’un yapacağına işaret ediyordu. İlk yarıda Kobe-Gasol ikilisinin kullandıkları 26 şutun 20’sini kaçırmalarında Celtics savunmasının büyük payı olduğunu da ekleyelim.

Lakers cephesinde savunmayı aslında ribauntlardaki katkısı açısından ele almıştım. Takım savunması anlamında da harika bir iş başardı Los Angeles ekibi. Artest bu maçtaki iki yönlü katkısıyla övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Savunmadaki gayretini ise devam ettirdi tecrübeli oyuncu ve Pierce’ı yine çok iyi savundu. Hatta Pierce bir ara o kadar bunalmış olacak ki yine bir kavgaya tutuştular. Pierce, bizdeki güreş deyimiyle bir “paça-kasnak” yapmaya çalıştı ama hemen ayırdılar tabi. Ben ilk maçta aynı olayı yaşadıklarında kapattılar olayı demiştim ancak son maça bırakmışlar rövanşı. Buradan da karlı çıkan yine Artest oldu ve 5-15 isabette tuttu Pierce’ı. Maçın kötü isimlerinden bir diğeri de Ray Allen’dı. Onun da böyle bir performans sergilemesinde baş aktörün Fisher ve Kobe olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Perkins’in sakatlığı maça etki oldu mu derseniz cevap zor ama bu denli bir hücum ribaundu ezici üstünlüğü oluşmayabilirdi diye düşünüyorum. Her ne kadar onun yerine oynayan Rasheed Wallace çok iyi bir maç çıkarmış olsa da ribauntlarda o da sıkıntı yaşadı. Kobe 15, Gasol 18 ribaunt topladı ki ikisinin toplamı neredeyse Boston’un takım toplam ribaunduna eşit. Bir gerçek var ki hem Kobe hem de Gasol(aslında takım olarak) ribauntlara ve savunmaya çok konsantre olmuşlardı. Lakers’ın 3. çeyrekte 13 sayı geriye düşmesine rağmen direncini hiç kaybetmemesi çok önemli. O süre zarfında Boston bir boksör edasıyla indiriyordu darbeleri ancak maçın sonunda ayakta kalan Lakers oldu.

Hücum anlamında kısır bir maç olduğunu söylemiştik ve aslan payını da savunmaya vermiştik. Ancak bir faktör vardı ki topun el yakması… Kobe’nin seri boyunca, seriyi bırakın yıllardır bu kadar kötü başladığı ve devam ettirdiği maç görmedim açıkçası. Çok iyi savunulmasının da faydası var ancak hiçbir şey üretemedi ilk yarıda süper yıldız. Sabri abi “Kobe bir yolunu bulur şampiyonluğu getirir” demişti. Kobe o yolu bu maçta savunmada ve serbest atışlarda buldu. Kritik dakikalarda 4 serbest atış kaçırmasına rağmen son periyotta 10 sayılık katkı yaptı. Serbest atışa değinmişken Lakers’ın Kobe’nin başlattığı bu yolda son periyotta 20 serbest atış kullandığını da belirtmekte fayda var.

Kobe Bryant bu kadar sıkıntı çekerken ona en büyük katkı seri boyunca çok eleştirdiğimiz diğer takım arkadaşlarından geldi. Kobe’nin hücumda katkı vermediği bölümde öyle katkı verdiler ki Kobe’yi de son periyoda hazırladılar. Kobe’ye bizi 6 maç taşıdın biz de sana şimdi yardımcı oluyoruz mesajı verdiler adeta. Odom’un hücum ribauntları ve kritik basketleri, savunmadaki katkısıyla seri boyunca ilk defa bu kadar hazır göründü. Fisher’ın son periyotta Boston 64-61 öndeyken attığı el üstü üçlük kıvılcımı yaktı, Lakers bir anda açıldı. Fisher burada adeta “Mr.June” lakaplı eski takım arkadaşı Robert Horry’den bir sekans sundu bize. Gasol de bu seride 5. maç dışında hiç geri adım atmayarak ne kadar olgunlaştığını kanıtladı biz izleyenlere. Hem savunmada hem hücumda çok iyi performans sergiledi İspanyol Pivot. Maçın son 2 dakikası içinde 1 basket, 1 hücum ribaundu ve Pierce’a yaptığı blok gerçekten muazzamdı. Pierce da o pozisyon öncesi “Açın önümü durduramazsınız ben geliyorum, ey IMF sen kim oluyorsun” tarzı bir hareketle, basketbol dilindeki karşılığı “Isolation” olan bir oyun istedi takım arkadaşlarından ancak Gasol “buranın efendisi benim” deyip bloklayarak onu geri yolladı.

Son sözü ise serinin en deli adamına ayırdım. Tabi ki Ron Artest… Savunmasına yukarıda değindim ancak maç öncesi hücumda bu kadar etkili olup maça damga vuracağını söyleseler, dalga geçmeyin derdim herhalde. Sahada herkesin eli titrerken Artest’in sıradan bir maçmış gibi davranması gerçekten takdire şayan. 20 sayı attı ki bu 20 sayının tamamı çok değerli ve kritik dakikalardaydı. Özellikle son dakikalarda Pierce’ın üçlüğüne hiç terddüt etmeden karşılık vermesi çok etkileyiciydi. Ardından “Darius Vasell” öpücüğünü yolladı tanrıya. Beni bu dakikalar için takımda tutuyorlar der gibi bir hali vardı. Ne kadar deli olduğunu meç sonu yapılan röportajda maçın seyri ile ilgili sorulan soruya “yakında Single’ımı çıkaracağım” diyerek bir kez daha kanıtlamış oldu.

Lakers'a şampiyonluğu getiren bu maçta uzun süre tutuk oynamasına karşın son çeyrekte açılan Kobe Bryant, mücadeleyi 23 sayı-15 ribaundla sahanın en skoreri olarak tamamlayan süper yıldız, 2009'dan sonra 2010'da da 'final serisinin en değerli oyuncusu' seçildi. Kobe Bryant 5'nci kez şampiyonluk görerek kulüpte bu başarıyı en fazla gören efsane oyuncu Magic Johnson'ı yakaladı. Lakers'ta Pau Gasol 19 sayı, 18 ribaund, 4 asist, Ron Artest da 20 sayı-5 ribaundla başrolü paylaştı. Lakers üst üste 2 şampiyonluğunu kazanırken efsane koç Phil Jackson da 11 şampiyonluğunu kazandı. Koç Jackson’ın başında bulunduğu bir takım 48. kez ilk maçı kazandıktan sonra seriyi kazanmış oldu.

Son yılların en harika maçlarından birini geride bırakarak bir sezonu daha noktalamış olduk. Her ne kadar sezonun ilk ayları dışında kalan maçları ve Play-off’ları askerde olmam sebebiyle kaçırmış olsam da Sabri Abi’nin verdiği güvenle final serisini değerlendirmeğe çalıştım. Huzurunuzda kendisine tekrar çok teşekkür ediyorum. İyi tatiller ve iyi seyirler ;)

Taraftar İçin


"Cumartesi - Pazar maça gelmek için paralarını biriktiren taraftara layık olmaya çalışacağım"
Federico Insua
Bursaspor'lu Futbolcu

Taraftarı "yok" görenlerin aksine taraftara değer verdiğini belirtirken

17 Haziran 2010 Perşembe

Lakers Takım Olduğunu Hatırlayınca

Seri bu geceye uzamış, maç saat dörtte, izlemek istiyorum, iki gün boyunca harika işler çıkardık okul adına ama ben de iyice bittim, Fransa maçının ikinci yarısında uyuyakalmışım, izleyemedim "benim horozları", bakalım bu enerji takviyesi bu gece beni Lakers-Boston maçında ayakta tutacak mı, Gürkan bir önceki maçı yazmış, geç yayınlıyoruz, kusura bakmasın...


5. maç ile ilgili yazıma bir hikaye ile başlamış ve aynı hikaye ile ilgili bir soru ile yazımı bitirmiştim. O soru aslında şaka yollu sorduğum bir soruydu. Ancak bu maçın seyrini görünce gördük ki Kobe gerçekten fırlatmış o topu arkadaşlarının suratına. Tabi anlattığım o hikaye bazı şeyleri anlatmak içindi. Lakers gibi büyük bir takımın 6. maçtaki oyunu zaten oynaması gerekiyordu. Büyük takımların büyük sorumlulukları vardır. Serinin başından beri söylüyoruz NBA tarihinin en ezeli rekabeti bu diye. O yüzden Kobe’yi katmasam da Gasol dışında katkı beklemiyordum bu kadar. Bu kadar konuşmaya gerek yok aslında, skor her şeyi anlatıyor. Lakers ev sahibi avantajını çok iyi kullanarak maçı 89-67’lik skorla Boston’u adeta yıktı geçti. Maç sonundaki fark 22 sayı ancak bir ara 27 sayıyı gördük. İlk yarı skoru da 51-31 bitti zaten. Yani maç ilk yarıda kopmuştu.
İnanılmaz mücadeleyle geçen tam 5 maç seyrettik. Son ana kadar iki tarafta da mücadele bazı maçlarda düşük olsa da yine son düdük çalmadan kazanan belli olmamıştı. Fakat bu maç gerçekten farklı oldu. “Peki ne oldu da bu skor oluştu” sorusu tabiî ki aklınıza gelecektir. Öncelikle Lakers oyuncularında kendi sahalarında olmanın kararlılığı ve güveni vardı. Maçın başında karşılıklı basketlerden sonra vitesi bir anda yükseltmeye başladılar. İnanılmaz bir güven vardı oyuncularda. 4 maçtır yatan Artest göz açtırmadı Pierce’a. Ayrıca o kadar çok boş alan buldu ki kendine, bir anda 8 sayı buluverdi ki attığı 2 üçlüğü bomboş kullandı. Gasol ve serinin kilit ismi Bynum adeta “Çanakkale geçilmez”i oynadılar. Ön alanda Kobe ve Fisher’ın yaptığı baskı, Artes’in Pierce’ı devreden çıkarması sonucu bir anda fark açılmaya başladı. Lakers’ın bu çok agresif oyununa miskinliği ile bildiğimiz Lakers taraftarının da tam tersi aktif olmasının rüzgarıyla takımın maestrosu Kobe sazı eline aldı. Aslına sazı elinden bırakmamış kaldığı yerden devam ediyordu. İlk altı dakika da 8 sayı atan Kobe’nin sayılarına diğer tüm oyunculardan destek geldi ve inanılmaz savunma anlayışıyla fark açılmaya başladı. Tam bu sırada Celtic’ın pivotu ve anahtar ismi Perkins’in sakatlığı da eklenince Boston’un havası iyice kaçmaya başladı. Kritik bir nokta olsa bile Lakers’ın sakatlığa rağmen maçı kazanacağını düşünüyorum. Perkins’in sakatlığı sadece Boston’un gardının çabuk düşmesine neden oldu diyebiliriz. Lakers ribauntlarda her topa atlıyordu ve en önemlisi daha hücum ribaundu bile vermemişlerdi. Bu şekilde periyot devam etti ve ilk periyot 28-18 ikinci periyot da 51-31 sonuçlandı.
Koca ilk yarıda Boston’un 31 sayı atması ne kadar kötü oynadıklarını anlatmamıza yeter de artar bile aslında ama kötü savunma yapmaları ve mental olarak maça hiç hazır olmamaları çok dikkat çekiciydi. Buna bilinen savunmalarını da ekleyemeyince maçtan yenik ayrıldılar. Hazır savunmaya değinmişken devam edelim. Boston’da savunmanın ne kadar kötü olduğuna en önemli örnek ribauntlardı. Maçta ilk 18 dakika geçmişken yani daha maçın başındayken Lakers ribauntlarda rakibini üçe katladı.(21-7). Ayrıca ilk yarı sonunda toplamda Lakers 30 ribaunt almışken Boston’un hanesinde 13 yazıyordu ki bu rakam Kobe ve Gasol’un toplam ribaunt rakamına eşitti. Bir diğer nokta ise hücum ribauntlarıydı. Lakers ilk yarıda 9 hücum ribaundu toplamıştı ve bunların 7’si Gasol-Bynum ikilisinden geldi. Bu ikinci şans toplarını da Lakers olağanüstü kullandı. Maç sonunda da 52-39’luk bir skor oluştu ribauntlarda. Ribaunt farkı daha da fazlaydı aslında da Boston oyuncuları maçın son periyodunda Lakers’ın rahatlığından yararlanarak farkı biraz kapadılar. Boston’da takım olarak bir ruhsuzluk vardı. O övdüğümüz savunmalarından gayretlerinden, isteklerinden eser yoktu. Adeta hem hücum da hem de savunmada yokları oynadılar.

Sabri abi 5. maçın başlığını “Bir tek Kobe yetmiyor” diye koyarak çok önemli bir noktaya değinmişti. Hücumda bir şekilde Lakers sayı üretiyordu ancak hem savunmada hem hücumda ona takım arkadaşlarının yardımcı olması gerekiyordu. Lakers bu maçta savunmada muazzam bir oyun sergiledi takım olarak. Maça mental olarak hazır gelmeleri, seyirci desteği ve en önemlisi maçı istemeleri onları savunmada çok agresif hale getirdi. Bunun karşılığı olarak ise rakiplerini %33,3 gibi kötü bir yüzdede tuttular ve 67 sayı attırdılar.(Finaller tarihinin en düşük skoru) Tabi bu 67 sayıyı sadece Lakers savunmasına bağlamamak lazım. Yeşil-Beyazlı oyuncuların kötü performansı da bunda etkiliydi bence. Artest’in iyi oyununa değinmiştik. Özellikle savunmada gerçekten üst düzey bir oyun çıkardı. Aklını burada bırakmıştı zaten. Deplasmandaki 3 maçta kayıp olmasına rağmen aklını tekrar başına toplamış olacak ki Pierce’a ilk yarıda nefes aldırmadı. Ayrıca ön alanda yaptıkları baskı ile uzunlara inecek topların kanallarını da tıkadılar. Böylece Garnet ve diğer uzunlar ekmeğini taştan çıkarmak zorunda kaldılar. Bynum’un da gerçekten varlığı yetiyor. İri cüssesi, yaşına ve sakatlığına rağmen olgun oyunu, maçın koptuğu ilk yarıda savunma anlamında çok katkı vermesini sağladı. Sağlıklı bir Bynum’u düşünemiyorum zaten. Bir diğer unsurda Kobe’nin Rondo’yu devreden çıkarmasıydı. Kobe süper oyununa muazzam savunmasını ekledi. Rondo da çok kötü bir maç çıkardı gerçekten. İlk yarıda 1-8 ile 2 sayı 4 asist’lik bir katkı verebildi. Rondo’yu seri boyunca ilk defa bu kadar kötü gördüm. Sanırım o da aklını Boston’da unutmuş. Gasol’un Garnett’i iyi savunması, Artest’in agresifliği ve takım olarak süper bir savunma da eklenince fark doğdu doğal olarak.

Hücum anlamında ise Lakers seri boyunca ilk defa bu kadar etkili bir oyun ortaya koydu. Kobe’nin kaldığı yerden devam etmesi ile başlayan alev gittikçe büyüdü. Erken faul sorunuyla boğuşan Fisher dışında süper bir oyun çıkardı Lakers takım olarak. Bench katkısına hep değiniyorum. Sanırım bu katkı hep ev sahibi takım lehine olumlu oluyor. Bu sefer de Lakers oyuncuları harika bir maç çıkardı. Maçın ilk yarısında Lakers yedekleri-Boston yedekleri arasındaki skor 13-0’dı. Hatta ilk Boston sayısı son periyotta Nate Robinson tarafından geldi. Maç sonunda da 25-13’lük bir fark oluştu. Boston yedeklerinin 13 sayısının da maçın o kopmuş olan bölümünde geldiğini hatırlatmakta fayda var. Farmar’ın 2. periyotta bir pozisyonda yere atlayıp takımına kazandırdığı top yedek oyuncuların bu maça ne kadar hazır olduklarını gösterdi bize. Buna Vujacic’in can yakıcı üçlükleri ve Brown’un agresif oyunu da eklenince takımına süper katkı sağlamış oldular. Bir parantez de çok eleştirdiğimiz Odom’a açmak lazım. Odom ilk defa seride bu kadar olumlu ve yararlı bir oyun sergiledi. Savunmada Bynum’un olmadığı dakikalarda çok iyi savundu karşısındaki oyuncuları. Üstüne hücumdaki çok yönlülüğünü de ekleyince 8 sayı 10 ribauntluk bir katkı vermiş oldu. Gasol’u unutmayalım. Lakers’ın hücumunun ne kadar yolunda ve tıkır tıkır işlediğinin en çarpıcı örneği aslında Gasol’ün yaptığı 9 asist. Buna oyuncuların istek ve arzularının da eklenmesi sonucu aldılar bu maçı ve seriyi 7. maça taşıdılar. Gasol yine standardını devam ettirdi. Maçı da 17 sayı, 13 ribaunt(8’i ilk yarıda), 9 asist,3 blokluk muazzam bir istatistikle tamamlayarak triple-double’ı bir asist ile kaçırdı. Son söz ise yine Kobe’nin savunmasına ve hücumuna değindik. Sabri abi’nin değindiği bir diğer konuydu Kobe’nin bir yolunu bulup şampiyonluğu getireceği. Şimdilik son maça taşınması işi lokomotif görevini gördü ve maçı 26 sayı, 11 ribaunt, 3 asist, 4 top çalmayla tamamladı. Lakers’ın maç sonunda %41 şut isabeti ile oynadığı görülürken ilk yarıda %47.7 ile oynadığını da hatırlatalım.

Boston’da ayakta kalan tek oyuncu ise Ray Allen’dı. 19 sayı kaydeden oyuncunun Boston’daki 3 maçta yani kendi evinde 16-0 üçlükle oynaması da ayrı bir durum gerçekten. Staples Center’da ilk üçlük denemesinde isabet buldu şutör oyuncu. Gerçekten bu da ilginç bir durum. Bu örnekler aslında bizi yanıltmamalı. Hep değindik bu seri ilginç bir şekilde gelişiyor diye. Lakers bu maçı kazanarak durumu 3-3 e getirdi ve her şey son maça kaldı. Son maç üzerine söylenecek çok bir şey yok aslında daha ne olsun bir yedinci maç bu. Nefeslerimizi tutarak izleyeceğimizden eminim. Ayrıca bu maçtaki fark bizi yanıltmamalı. Boston da son maçın hakkını verecektir. İki takım da birbirini çok iyi tanıyor. Harika bir maç bizi bekliyor bizi perşembeyi cumaya bağlayan gece saat 04,00’da. Dünya kupasının yoğun maç trafiği ve aşırı sıcaklar bizi yorabilir. Bu yüzden kaçırmamaya dikkat etmek gerek. Herkese iyi seyirler.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Brezilya:2-1:Kuzey Kore

Okulun son haftası ve yapılacak bir sürü iş arasında, bir de mezuniyet töreni düzenleme organizasyonunu alınca, Dünya Kupası maçlarının gündüz oynananları dün ve bugün izleme şansımız olmadı. Pazartesi gecesi İtalyanlar oynuyordu ki onları da Ezel'e kurban ettik( Yarım yamalak izlenilen maçı izlenmemiş sayarım kendim adıma) ama bu gece Brezilya'nın Kuzey Kore karşılaşmasıyla tekrar dönebildik turnuva maçlarına. İşin kötüsü de yarın maalesef yine kaçıracağım gündüz maçlarını tören telaşında...
Afrika'daki maçlar başlamadan televizyonlarda yorum yapanlar, Kuzey Kore için hem "kapalı kutu" diyorlar, hem de söyledikleri tabirden dolayı pek bilgi sahibi olmamaları gereken takımı uzun uzun anlatıp, turnuvanın en güçsüzü ve en sevimsiz futbol oynayanı "ahkamları" kesiyorlardı... Kuzey Kore'nin Dünya Kupası eleme maçlarında savunma yapmasını beğenmeyenler, aynı zamanda da Mourinho'yu dahi ilan ediyorlardı, ne tuhaf ki... Barcelona ve Bayern Münih maçlarında topu rakibine verip, Eto'o dahil geriye yaslanan İnter maçlarını kazanınca Portekizli hoca "dahi" oluyor ama Kim Jong Hun "sevimsiz" takımın çalıştırıcısı diye anlatılıyordu ekran başındakilere. Oysa ölçü başarıysa, biri şampiyonlar ligini kazanırken, diğeri de Afrika 2010 biletini kazanmış, güzel oyundan yana isek biri "uzay futbolu" oynayan Barcelona'ya karşı kora kor oynamayıp, "Çanakkale geçilmez" oynarken, diğeri de 5 savunmacıyla çıkmaktaydı maçlara...
Bu gece de Kuzey Kore takımı 5 savunmacı ve onların önünde de iki ön libero ile koruyacaktı kalesini sambacılara karşı. "Kağıt üstünde" Brezilyanın fark atacağı maç gibi düşünülen karşılaşmaya, gol atıp rakibi açmak taktiği ile başladı Dunga'nın topçuları ve Kaka, Elano ve Dunga ile pozisyonlar yakaladılar ama soğuktan donan taraftarlarını ve kalın kalın montlar içindeki yedek kulübesinde bekleyen arkadaşlarını ısıtamadılar. Sıcaklıktan konuyu açmışken devam edelim, sanki Brezilya, coğrafi konum olarak dünyanın en sıcak ülkesi, orada asla yağmur dahi yağmıyor, sürekli güneş var imajı yaratılarak Brezilya'lı topçuların soğuklarda iyi performans gösteremedikleri yazılıyor, söyleniyor. Lakin, aynı bahaneler Brezilya'nın komşuları Arjantin, Kolombiya, Peru, Bolivya için söylenmiyor...
Defansı sağlam tutan Kuzey Kore, Lucio ve Juan'ın kucağına 9 numaralı Jong Tae Se'yi vermişti. Koreli oyuncu ulusal marşlar çalınırken göz yaşlarınına boğulurken, Dünya kamuoyunu da kendi tarafına çekiyordu.
İlk devre golsüz bitince tribünlerdeki taraftarda olduğu kadarıyla sarı formalı oyuncularda da bir şaşkınlık seziliyordu, gol çoktan gelmesi gerekti, oysa içeriye rakibe santra yaptırmadan gidiliyordu...
Devre başladığında Brezilya işi daha ciddiye alıp sağlı sollu gelirken Kore kalesine, Kaka'nın pasında Maicon kaleci Ri Myong Guk'un acemiliğinden yararlanıp Brezilyaseverleri rahatlatıyordu. Golün şaşkınlığı ile dağılan Koreliler önünde biraz yetenekli olsalar farkı Fabiano ve Bastos açacaktı ama Robinho'nun "milimetrik" pasında Jabulani'yi ağlarla buluşturmak "bizim" Elano'ya nasip oldu. Elano Blumer'in golüne en çok Dunga sevinmiş olacak ki, 7 numaralı golcüyü hemen yanına aldı, yerine Alves'i sokarak.
Yenilecek kaza golü riskini de yok eden Brezilyalılar, "üçlemek" için rakiplerini Kore yarı alanında tutarken topu, korktukları kaza golü 89'da Ji Yu Nam'dan geldi ama ondan öncesi Juan son anda aynı pozisyonda topu kornere atmıştı. Kuzey Korelilere Brezilya'ya gol atma sevinci yaşarken, Hasan Şaş'ı hatırlayan bir tek ben değildim herhalde...
Kupanın favorisi Brezilya, sahaya çıkmadan kolay kazanacağını düşündüğü maçı, son iki dakikada ecel terleri dökerek kazandı lakin futbolseverlerin beğenisini pek az bir şey bildikleri Kuzey Kore takımı çoktan çelmişti bile... Kuzey Kore'yi haritada bile bulamayacak olan bizler gibi bir çok dünya vatandaşı bu maçı seyrederken, Kuzey Korelilerin seyredememesi ise mağlubiyetten daha da acı aslında...

Tüm Dünya 10'ları İzliyor


Başlık da fotoğraf da deligomlegi.blogspot.com'dan Özgür'e ait...
Güzel bir çalışma, u/M arşivine de ekledik...

15 Haziran 2010 Salı

"Bir Tek Kobe Yetmiyor"

Ben iki gecedir niyetleniyorum seriyi izlemeye ama daha ikinci çeyreğe başlayamadım bile, Gürkan ise inatla takip ediyor Lakers'ı ve Kobe'yi... Seride geriye düştük ama Kobe bir yolunu bulup, getirir şampiyonluğu...

1996-1997 NBA sezonu öncesi Chicago Bulls takımına katılan Scott Burrel isimli bir oyuncu vardır. Burrel o zamana kadar yetenekli ancak vasatı aşamayan bir oyuncu olarak lanse edilmektedir. Her sene sezon öncesi kampları tüm sporlarda asıl yüklemenin yapıldığı, stratejilerin belirlendiği, oyuncuların birbirini tanıdığı bir okul gibidir. Bulls takımının sezon öncesi kampını Burrel şöyle anlatıyor :
"Sezon öncesi kamplarda yazılı olmayan bir kural vardır. Herkes üç aylık bir tatilden geldiği için ilk günler 1-2 gün sıkı çalışır, sonrasında ise biraz arazi vitesinde takılır. Kaytarmalar, rahat takılmalar, şakalaşmalar vb… Yaz döneminin miskinliği çöker belli bir süre üstünüze. Bu her takımda böyledir ve ben de böyle olduğunu düşünüyordum. İlk 2 gün ben de iyi çalıştım ama üçüncü gün rahatlattım kendimi. Alışkanlıktan olsa gerek işleri ağırdan alıyorum. Tek potada üçe üç maç yapıyoruz. Ben Michael’i tutuyorum. Bir pozisyonda topu aldı, sağa feyk verip sol taraftan bir şut attı. Bir sonraki hücumda basit bir dripling numarası ile yanımdan geçip turnike attı. Üçüncü pozisyonda da şut atacakmış gibi yaptı ve ben hamlemi yapınca da sağdan süzüldü gitti. Aslında tam kapasite savunsam bile kendisini durdurabileceğimi sanmıyordum. Ancak dediğim gibi işleri ağırdan alıyordum. Tam arkamı döndüm ki o anda suratımda bir top patladı. Michael 'Eğer eğlenmek istiyorsan Disneyland’e git. Biz burada çalışıyoruz'diye bağırdı ve fırlattığı topu alıp tekrar oyuna döndü."
Burrel, Jordan’ın iş ahlakını ve çalışmasını bu çarpıcı örnekle anlatırken bizlere bazılarına ders olsun diye de düşünmüştür sanırım. Bu sabaha karşı oynanan serinin 5. maçında da Kobe herhalde takım arkadaşlarının hepsinin yüzüne birer top fırlatmak istemiştir. Adam daha ne yapsın savunma yapıyor, tek başına hücum ediyor belki de istediği gayret ama o da yok kim olsa çıldırırdı ve oyunu bırakırdı. Ama o kadar azimli ve disiplinli bir oyuncu ki sona na kadar maçı kovaladı. Aklında da büyük ihtimalle “son düdük çalmadan maç bitmez” felsefesi yatıyordu. Ancak o da olmadı. Takım sporlarında başarı, adı üstünde takım halinde kazanılıyor. Kobe de tanrı değil ki skoru değiştirsin. Karşısında tam anlamıyla oturmuş, mücadele düzeyi hat safhada bir takım var. Boston’un zaten inanılmaz bir savunma anlayışı var. Yıldızı fazla ve diğer parçalar yapbozu tamamlayan cinsten. Rakibi evlerinde boğmak için her şeyi yapabilirler. Buna seyircilerin “Beat LA!” tezahüratları da eklenince maç başka bir seyir almaya başlıyor. Zaten ilk yazımda da değinmiştim yedek oyuncu katkısına. O da zaten Lakers adına ilk maç için olumluydu. Sonrasında ise hepsi kayıptı. İşte elinizde Kobe Bryant gibi bir oyuncunuz olunca tutunuyorsunuz kupanın bir kulbuna. Bir sporcunun büyüklüğünü tanımlamak için değişik değerlendirme kriterleri vardır. Bryant’ı tanımlamak için her şey söylenebilir. Hatta o lige ilk girdiğin Jordan olabilir mi tartışmaları vardı. Jordan başka bir boyutta oynuyordu bu oyunu. Hala da onun gibisinin gelebileceğini düşünmüyorum. Bildiğim bir şey varsa o da Kobe’nin, Jordan’ın bir seviye(level de diyebiliriz) altında olduğudur.

Boston Celtics'in Los Angeles Lakers'ı konuk ettiği NBA final serisi 5'inci maçında zafer Celtics'in oldu. Lakers'ı 92-86 yenen Celtics, bu seride peş peşe 2 maç kazanan ilk takım olarak durumu 3-2 yaptı. Neredeyse bütün yazılarımda bahsettiğim bazı anekdotlar var ki hala onlar kendilerini tekrarlamakta devam ediyorlar. Şöyle ki iki takımda kendini o kadar iyi tanıyor ki adeta atacakları her adımı biliyorlar. Hani bizde “ciğerini bilirim ben onun” diye bir deyim vardır ya iki takımda o derece tanıyorlar birbirlerini. Bundan dolayı da maçların sonucunu küçük detaylar, sürpriz isimler belirliyor.( Bu maç hariç tabi) Son maçta bazı detaylara değinmiştim. Özellikle Bynum’un durumu, Odom’un isteksizliği, Lakers’ın kötü savunması bunlardan bazılarıydı. Öncelikle Bynum bu serini kilidi olmaya devam ediyor. O olmadığı zaman pota altı adeta istiklal caddesine dönüyor. Ellerinden gelse Celtics’in dansçı kızları bile girip birkaç turnike atabilirler. Bynum bu maçta 31 dk süre aldı ve en azından ribaund dengesini yakalamasını sağladı takımı adına. 4. maçta 16 hücum ribaundu yapan Yoncalar bu maçta 7 tane toplayabildi. Bu tabi ki Bynum’un orada durmasının bir artısı. Ancak onun da yapabileceği bu kadar çünkü sakat dizi anca o kadar ona izin verebiliyor. 5. maç öncesi dizinden sıvı alınmış ve kendini hazır hissettiğini söylemişti genç oyuncu. Ancak fazla mücadele etmesine yardımcı olmadı yine dizi. Kısıtlı uzun rotasyonunda en güvendiğiniz oyuncunuz sakat. Diğeri yani Gasol, 4 maçtır 40 dakikanın üzerinde oynuyor zaten. Geriye Odom kaldı. Herkes ondan en azından aktif olmasını bekliyor ama aklı sanki başka yerde. Odom’un sahada yok gibi bir tavrı var. Aslında iyi diyebileceğimiz seviyede bir savunma yapabildiğini biliyoruz. Hücumda çeşitlilik yaratan ciddi bir silah olsa da savunmada feci oynuyor.
4. maçta hücum ribauntlarının Lakers’ın yumuşak karnı olduğuna değinmiştim. Bu maçta az ribaunt verdiler ve ev sahibi ekipten 2 kat fazla hücum ribaundu aldılar. Hatta bunların 7 si Gasol’un hanesinde yazılı. Ancak bunları sayıya çevirmekte ciddi sıkıntı yaşadı Lakers oyuncuları. Bu gruba Gasol de eklenince Kobe haliyle tek kaldı. Hücumda takımına 12 sayılık katkı verirken savunmada da ilk 4 maçtaki oyunundan çok uzak bir görüntü sergiledi. Bu onun isteksizliği olarak görmemek lazım. Savunmada tek başına kaldığı için yorulduğunu düşünüyorum İspanyol pivotun.
2-3-2 sisteminin ev sahibine avantaj sağladığını söylemiştik. Gerçekten ciddi bir avantaj sağlıyor ev sahibi ekibe. Çünkü ilk iki maçı kazanan ekip deplasmandaki maçlardan bir maç ve daha fazlasını kazanabiliyor. Çünkü 3 maç üst üste evinde kazanan sayısı da bu sitemde biraz zor oluyor. Bu seri de bu konuda bizi biraz yanılttı. Çünkü en önemli maçı Boston kendi sahasında oynamış oldu ve seri 2-2’ydi. Boston da bu avantajı muazzam kullandı diyebiliriz. Gerçekten Kobe hariç bütün Lakers oyuncularını sindirdi Boston takımı. Boston ilk yarı sonunda %66’larda bir şut isabetinde geziniyordu. Hatta öyle bir görüntüleri vardı ki final serilerinin rekoru olan %61’i kırabilirler mi diye düşünmeye başlamadık değil.
Buna karşılık Lakers ise yarısındaydı bu yüzdenin.(%33) İkinci yarıda Yoncalar yüzdelerini düşürseler de maçı %56,3 gibi muazzam bir ortalamayla tamamladılar. Bu yüzdeyi sağlayan oyuncular içinde de maça damgasını vuran Garnett ve Pierce’tı. Pierce 12-21 isabetle maçı 27 sayı ile tamamladı. Artest’e takım olarak çare bulmuşlardı bir önceki maçta ama bu maçta Artest tembel bir oyun sergileyince Pierce elini kolunu sallaya sallaya şutlarında isabeti sağladı. Artest cidden çok kötü bir maç çıkardı. Özellikle maçın son anlarında 4 serbest atıştan bir isabet bulması( iyi bir atıcı olmasına rağmen) onun aklının başka yerlerde olduğunu gösterdi bize. Garnett ise olağanüstü oynadı gerçekten. Çok faydalı bir görüntü sergiledi biz izleyenlere. 6-11 isabetle 18 sayı buldu ve buna 10 ribaunt 5 top çalma 2 blok ekledi. Bloktan söz açmışken Celtics’in toplamda 7 blok yaptığına ve buna karşlık olarak Lakers hanesinde 1 yazmış olmasına dikkat etmekte fayda var. Zaten o bloğu da maçın yıldızı Kobe yaptı. Ayrıca Lakers’ın pota altını hiç zorlamadığını de eklemekte fayda var.
Bench katkısı ilk maçtan beri felaket boyutunda Lakers adına aslında çok da tekrarlamanın anlamı da yok Odom dışında katkı neredeyse hiç gelmiyor ki Odom da aslında bir altıncı adam. Diğer yedek oyunculardan katkı hiç gelmiyor ne savunmada ne de hücumda. Gasol’un kötü günü, Fisher’ın bence biraz tembelliği, Artest ve Odom’un sahada sadece bedenen bulunmaları, olmayan bench katkısı her şeyi yine Kobe’nin üzerine yıktı.Ev sahibi ekip zaten ligin en iyi yedek oyuncularına sahip. Bu maçta aslında iki takımın bench katkısı eşit ancak bu sadece hücum anlamında. Savunmada Boston tarafında giren her oyuncu inanılmaz katkı verdi. Özellikle de Rasheed Wallece.
Son sözü maçın yıldızına ayırdım. Evet ben de bir Kobe sevgisi var.(Bundan 5 sene önce de kendisinden nefret ettiğimi hatırlıyorum) O da bu sevgiye değecek kadar hatta fazlasıyla oynuyor. Bu sabah da inanılmaz oynadı hatta serinin en iyi maçıydı onun için. Her maç üstüne hem skor olarak hem de yaratıcılık olarak daha fazlasını koyuyor. Maçın ilk yarısında 10 sayısı vardı “Kara Mamba” lakaplı oyuncunun. İlk yarıda maç az çok dengedeydi zaten. Ancak öyle bir üçünü çeyrek oynadı ki. Yorgunluktan sürekli kapanan gözlerimi adeta fal taşı gibi açtı. Kobe böyle oynamasa sızabilirdim bizim üçlü koltuğun üzerinde. Maça damgasını vurduğu bu çeyrekte Kobe tam 19 sayıya imza attı. Ard arda attığı üçlükler ,(ki biri 9 metredendi) penetre üzeri sayıları, muazzam savunulmasına rağmen durdurulamaz şutları adeta büyüledi bizi. Kendimden geçtim desem yeridir. Bu çeyrekte Lakers’ın bulduğu 26 sayının 19’unda onun imzası vardı. Hatta Lakers’ın attığı son 23 sayıda onun imzası vardı. Son 2 dakikayı dinlenerek geçirmese belki rekora bile gidebilirdi. Ama işte ne yapsın adam tek başına anca maçın 6 sayı farkla bitmesini sağlayabildi. Maçın sonunda attığı birkaç çok zor şut dışında çok iyi şut attı yıldız oyuncu. Maçı da 13-27 isabetle 38 sayı,5 ribaunt 4 asistle tamamladı. Kobe bu kadar iyi oynayıp mücadele ederken serinin en kritik maçında Lakers takımının bu kadar kötü mücadele etmesi gerçekten inanılmaz!
Serinin kalan maçları Steples Center’da yani Lakers’ın evinde oynanacak. Bu maçı kazanan Boston çok büyük bir avantaj sağladı şampiyonluk adına. Lakers cephesi de bu maçtan gerekli dersleri çıkarmıştır(öyle umuyorum). Ayrıca Lakers kenar yönetimi Jack Nicholson’u aramıyor da değil!?...İşin şakası bir yana Boston artık seriyi ve şampiyonluğu kazanacak görünüyor. Bu savunma ve disiplin anlayışıyla olmaması da mümkün değil zaten. Dileğimiz tabiî ki serinin 7. ve son maça uzaması… Ne dersiniz Kobe birer top fırlatmış mıdır takım arkadaşlarının suratına?

14 Haziran 2010 Pazartesi

Quaresma Beşiktaş'ta


Ricardo Quaresma hakkında uzun uzun uzadıya yazmayacağım, o işi Beşiktaşlı arkadaşlar yapıyordur, zaten anlatmaya da gerek yok Portekizli'yi ama Beşiktaş son yılların en heyecan verici transferini gerçekleştirdi. Cristiano Ronaldo şimdi Real Madrid'te oynuyorsa ve dünyanın en pahalısı diye adlediliyorsa, doğru zamanda doğru yerde bulunduğundandır, tam tersi de Quaresma için geçerli... Ronaldo kadar yetenekli olmasına rağmen bir türlü gösteremedi kendisini Ricardo, Beşiktaş onun için vakit çok geç olmadan tekrar Avrupa'nın önde gelen kulüplerine sıçramak için son şans olacaktır. Bakalım bunu becerebilecek mi?

Almanya:4-0:Avustralya

Kanguruları ve timsah avcılarıyla tanıdığım Avustralya'ya karşı Harry Kewell'in Galatasaray'a gelmesi sonrası sempatim başlamışken, bir de Lucas Neill'in kaptan olarak sahaya çıkması pazar gününün son maçını başka anlamlı kılıyordu. Öbür tarafta ise turnuva sonrası Avrupa Şampiyonası eleme grubu maçlarında rakibimiz olacak Almanya'da bizim çocuklar Mesut ile Serdar vardı, onlar da kazansalar fena olmazdı... Kısaca kısır ve zaman zaman "bayıcı" geçen iki günün ardından artık "Ne maçtı be" dedirtecek bir oyun izlemek istiyordum...
İki hoca da talebelerine aynı hisleri iletmişler olacak ki, maç da karşılıklı ataklarla başladı, Almanlar gittiler, Avustralyalılar geldiler, hatta defansatki Neill gol bile yapıyordu erken dakikalarda ama karşılarında açılış maçlarını kazanmasıyla ünlü ( Altı kez arka arkaya açılış maçlarını kazanıyorlar) Alman milli takımı vardı ve bizim Lucas Neill'in ofsaytı bozduğu pozisyonda Podolski takımını öne geçiriyordu. Alman futbolcu altı pasın hemen dışından topa vurmuştu ama yeni top o kadar yakın mesafeden bile kalecinin eline gelmeden yön değiştiriyor, Jabulani'yi eleştirenleri haklı çıkarıyordu. Fiziken ağır ve yaşça "olgun" Avustralya savunmacılarına ofsayt taktiği yaptırmak Hollandalı hocanın aklına kim soktuysa kendisini fena halde faka bastırmış zira genç Almanlar maç boyu defansın arkasına top atıp durdular, Avustralyalılar onları kovalamak yerine sadece el kaldırmakla yetindiler. Bu ataklarda Klose biraz becerikli, biraz da şanslı olsa 2006'daki Dünya Kupasında kazandığı Gol Krallığı tacının yanına koyacağı ikinci tacın yerini eşiyle konuşuyor olacaktı bu gece, zira geçen turnuvada 5 golle kral olmuşken, Alman golcü bir tane attı, 3 tane kaçırdı, oyunda kalsa belki daha da atacaktı... Miroslav Klose çıktı ama yerine giren Cacau ilk topla buluştuğunda golünü de yazıverdi, az futbolcuya nasip olacaktı böyle bir turnuvada gol atmak, Cacau'ya kısmet oldu... Siyahi futbolcudan iki dakika önce de rakip fileleri sarsan Müller'di, klas bir gol atmıştı Bayern Münih'li oyuncu, daha kolayını kaçırdığı Şampiyonlar Ligi finalindeki "tadsız tuzsuz" oyununu belki de unutturmuştur Alman futbolseverlere... Löw'ün takımı dört gol atıp, bir de o kadarını kaçırınca, genç hoca da "Bu kadar yeter" diyerek asları yanına alıp, hazırlık maçı tadına dönüştürüverdi oyunu...
"Sahanın tek hakimi benim" diye bağırmasa da duruşu ve çıkardığı kartlarla bunu gösteren Meksikalı hakem Marco Rodriguez, rakibin müdahalesi olmadan kendini bırakan Mesut ve Cacau'ya sarı kart göstermekle bir çok hakeme de ders veriyordu. Sadece ceza sahası içinde değil, bir oyuncu hakemi nerede kandırmaya teşebbüs ederse, orada da sarı kartı görecektir. Bu uygulamasını alkışlarken Meksikalının, Cahill'i oyundan atmasını da kendisine yakıştıramadık doğrusu...
Kewell'ı maç eksiği nedeniyle oynatmadı Pim Verbeek ve "büyücüyü" izleyemedik ama Mehmet Topal'ın gidişi sonrası bir Grella ismi yayılmıştı medyada, kimdir nedir diye top Avustralyalılara geldiğinde alıcı gözle seyrettik 13 numarayı ama topla buluştuğu pozisyonlar sayılıydı, meşin yuvarlağı Almanlardan çaldığını ise hiç hatırlamıyorum, klasik deyimle "Bunun gibi topçular bizim memlekette çok ama çok var."
Böyle bir kadroyla Almanların karşısına çıkarsan da başlıktaki skor kaçınılmaz olur tabii.

13 Haziran 2010 Pazar

Sırbistan:0-1:Gana

Rengarenk tribünlerinin aksine bembeyaz bir formayla çıkmıştı Gana takımı sahaya, oysa hep onları cıvıl cıvıl renklerle görmeyi arzulamışımdır ama Puma imalatı ekipmanın sağ göğsündeki yıldız da ayrı bir zerafet katmıştı beyaz formaya. Ganalıların tersine Sırlar ise kendi bayraklarını andıran kırmızı zemine beyaz haçlı "üst-başla" Afrika'daki ilk maçlarında boy gösteriyorlardı. Sırp çalıştırıcı Antiç, defansa Premier Ligin iki sağlam savunmacısı Vidic ile İvanovic'i yerleştirmiş, hızlı Afrikalılara karşı "duvar" gibi savunmayı tercih edip, forvet hattında ise Zigiç, Pantelic ve Krasic ile gol arıyordu. Özellikle, transfer sezonunda bizim memlekette ismi en fazla geçen oyuncuydu Krasic, izlenmeye değerdi, dikkatli izledik ama bizlere pek bir şey gösteremedi o Rusya'daki oyunundan...
Diğer tarafta ise tanıdık bir isim koruyordu Gana kalesini: Faruk Gürsoy ya da Kingson. Çocuk yaşta memleketinden koparılıp İstanbul'a getirilmiş, bilmediği memlekette dikiş tutturmak adına Türk vatandaşı dahi olmuş ama bizim acımasız futbol kültürümüzün içinde yok olup gitmişti... Kingson dışında, bir de Appiah'ı izlemeye beklerdim ama Sırp hoca Milovan Rajevac onu ancak 73. dakikada oyuna aldı ki o anda vuvuzelalar desibel rekoru kırdılar...
Önceki turnuvalarda saha içinde göstermiş oldukları mücadeleci oyunla beğeni toplayan Gana, bu akşam yine aynı azmi ve direnci sergiledi Sırbistan karşısında. Her topa "deli danalar" gibi koşmaları coştururken tribünleri, bir ara seyirciler sahaya bile girmiş, yöresel danslarını taç çizgisi kenarında icra ediyorlardı kameraların bizlere gösterdiği kadarıyla. Hatta turnuvanın bir ilki de gerçekleşmiş, bir seyirci penaltı golü sonrası sahaya dalmış, ardından güvenlik görevlileri koşturmuş, yakalayamamış coşkulu Ganalıyı, falan filan, maçı anlatan spikerin yalancısıyım...

İlk yarıda bütün enerjilerini harcayıp, gol kaydetme başarısı gösteremeyen Ganalılar, ikinci devrenin ortalarında oyundan düştüler ve dizginleri Sırplar aldı ellerine ama onlar da Lukovic'in çift sarısı sonrası bir eksik oynamaları neticesinde egemenliği kuramadılar Kingson'ın kalesinde.
62. dakikada oyuna adım atarken formasının göğsündeki Sırp bayrağını öperek oyuna giren Kuzmanovic, heyecanının bedelini maçın son dakikalarında gereksiz yere topu elle keserek ödüyor, Gana takımına penaltı armağan ediyordu. takım arkadaşı hakeme yalvarır gözlerle bakaduruken, Sırp file bekçisinin bakışlarında ise "O top benim arkamdaki filelerle buluşmayacak" cümlesi okunuyordu ama maç boyu golü en fazla isteyen, bir topu da direkten dönen Asamoah Gyan, Kuzmanovic'in hediyesini geri çevirmiyor ve takımına 3 puan kazandırıyordu...

Cezayir:0-1:Slovenya


İkinci yarısından itibaren izlemeye başladığım maçta Cezayirli bir taraftarın stad ışıklandırmasının tepesine çıkması, ilk devrenin bitiminde oyuna giren Cezayirli Ghezzal'ın kırmızı kart görmesi ve Adidas'ın Jabulani'sinin Green'e yaptığı sürprizden sonra Cezayirli Faouzi Chaouchi'yi de kandırması dışında maça dair akılda kalan pek bir şey yok. Varsa söylenilecekler buyurun yorumlara...

Panel: Başka Bir Futbol Mümkün

n128331680520209_4003[1].jpg

Endüstriyel Futbola Karşı Panel düzenlemiş Refleks Kültürevi. Dünya kupası esnasında bu tip organizasyonları bekliyordum. Beşiktaş bana uzak ama hafta sonuna geliyor, bir günü bu panel için harcayabiliriz, konuklara bakınca değer de zaten...


Konuklar:

Ali Ece
Kenan Başaran
Cem Dizdar

Yer:
Refleks Kültür Evi
Tarih:
20.06.2010 Pazar
Saat:
13:00
Adres:
Türkali mh. Ihlamurdere cd. İmamzade sk. No:10 Beşiktaş/İstanbul
İrtibat:05355036373

İngiltere:1-1:ABD


Arjantin'li taraftarlar da süslemişlerdi tribünleri pankartlarla ama İngilizlerin milli maçlarda yaptıkları bambaşka, dolduruyorlar her tarafı beyaz üzerine kırmızı haçlı bayraklarıyla, çalıyorlar kalplerini yeşil sahadan önce tribüne bakan benim gibi taraftarların... Vuvuzelalar gene tırmalıyordu kulakları ama tribünler güzeldi, kaptan Gerrard'tı, Galatasaray'a istediğim Donovan orkestra şefliği yapacaktı Amerikalılara, günün son maçı da beklendiği gibi iyi başlamıştı... Hele hele daha dördüncü dakikada "güzel insan" Gerrard, ayağının dışıyla İngiliz zerafetine yakışır bir şekilde topu ağlara bıraktı mı, "Bu kadeh senin şerefine Emmoğlu" deyip, fondipleyiverdik kadehi... Golden sonra yayıncı kuruluş kaç kere gösterdi saymadım golü lakin doyamadık izlemeye "süper slow motion"da... Yeri gelmişken belirtelim, bu yavaş çekim görüntüleri biz futbol severlere mi hizmet ediyor, yoksa ayakkabı üreticilerinin reklamlarını mı yapıyor emin değilim...
Erken golü bulan İngiltere, dağılmasını beklediğimiz Amerikalıların üstüne geliyordu ama bu kez "Coniler" sert ceviz çıktılar. Bugüne kadar oynadıkları Dünya Kupası maçlarında golü kalelerinde görene kadar direnirler, sonrasında salıverirlerdi kendilerini ama dün gece gol sonrası blogların moda deyimiyle "karakter" gösterdiler ve pes etmediler, üstelik her geçen dakika hapsettiler İngiltere'yi kendi sahalarına ama yetenekleri sınırlıydı ve gol atmayı Donovan'ın ortasında Onyewu ve Altidore'un kafa vuruşlarına bırakmışlardı. Bunu çok denediler, başarılı olamadılar ama Capello'nun "içindeki korku" başına geliverdi ilk devre biterken. Dünya Kupalarında genelde İngilizlerin attığından çok yediği goller konuşulur, dün gece Green sayesinde bu listeye bir gol daha eklenmiş oluyoyordu... Dempsey, takım arkadaşından topu aldığında karşısındaki defans oyuncularını görenler, Amerikalının topu oyalayıp ve pas vereceğini beklerken, Clint Dempsey belki de toptan kurtulmacasına meşin yuvarlağı Green'in kalesine yolladığında, İngiliz kaleci belki de bir sonraki hamleyi düşünüyordu ama aklından geçmeyeni gözleri görüverdi: Top beyaz çizgiyi geçmişti. Adidas'ın yeni topu turnuva öncesi pek çok tepki almıştı kalecilerden ve Jabulani'nin ilk kurban da o günlerde pek sesi çıkmayan Green oldu... Top filelerle buluşurken kalecinin arkasındaki reklam ise oldukça manidardı: Uyanık Ol, Hayatta Kal!

İkinci yarı başlarken bir başka Liverpool'lu Carragher'ı takıma monte eden Capello, belli ki İngiliz defansını rahatsız eden Altidore'u durdurmak istiyordu ama siyahi oyuncu durmayı bırakın, az kalsın İngiltere'ye ummadık bir yenilgi yaşatıyordu ki vurduğu top direkten döndü... İngilizler ise ilerde Heskey'in indireceği toplarla Rooney'in gollerini bekliyor, Crouch'un girmesi de 3 puan almaya yetmiyordu. The Sun kuralar çekildiğinde England, Algeria, Yankee, Slovenia'nın baş harflerinden EASY (kolay) demişti grup için ama dün gece hiç de o kadar "çocuk oyuncağı" olmadığı anlaşıldı Dünya Kupası maçlarının...

Arjantin:1-0:Nijerya


Maradona'yı yeşil sahalarda en son bir Nijerya maçıyla izlemiştim Dünya Kupasında, sonrasında doping kullandığı gerekçesiyle cezalandırılmış, Bulgaristan maçında takımındaki yerini alamamış ve Arjantin de zorla çıktığı üst turda Romanya'ya elenip evine dönmüştü. İşte o yıldan düne aradan geçen 16 sene sonra "Tanrının Eli" kendisini görmeye alışık olmadığımız takım elbise içinde yine bir Dünya Kupası maçında arz-ı endam etmişti futbolseverlerin karşısına. Rakibi yine Nijerya'ydı, hatta Yunanistan ile beraber 94'teki grubun Bulgaristan hariç bir benzeriydi ve bıraktığı yerden başlamak için bundan iyi bir fırsat olamazdı Maradona için...
Tribünde Arjantinliler olunca vuvuzelaların yerine davul ve insan seslerinin yoğunlukta olacağı belliydi, hatta Nijeryalılar da "davulcudur" onlar da kullanmaz vuvuzela dedik, öyle de oldu ama meraklısı çokmuş bu "aletin" gene de sürdürenler oldu "arı vızıltısını" az da olsa.
Nasıl ki Afrika'ya getireceği oyuncuları seçerken iki İnter'li Zanetti ve Cambiasso'yu kadro dışı bırakmıştı Maradona, Nijerya maçın ilk on birinde de yine bir İnter'li Milito kesik yedi hocadan. Şampiyonlar Liginin yıldızı hocasının arkasında kulübede otururken Tevez ve Higuain, Messi'nin önünde gol arayacaklardı. Barcelona yaptıklarını milli takımda yapmıyor diye eleştirilen Messi, Katalan diyarlarında kaldığı yerden devam etti oyununa, yanındakiler de kendisine ayak uydurunca günün ikinci maçında "yağmur gibi gol" izleriz diye düşünürken Heinze de daha altıncı dakikada kafayı çakınca, biz futbol dilencilerinin iyice ağzı sulandı. "Pire" Messi her topu ayağına aldığında kalbimiz daha hızlı atıyordu lakin Nijerya kalecisi Enyeama, bir oraya atlayıp, bir buraya zıplayıp meşin yuvarlağın ağlarla buluşmasına izin vermiyordu. Siyahi kaleci kurtardıkça, mahalle köşelerinde elde tesbih racon kesen "kabadayı" görünümündeki Maradona da "kuduruyordu", hani bıraksalar sahaya dalacak, o pozisyonlardan birini gol yapacaktı. Arjantin farkı arttıracak sayıyı bulamazken, savunmada da boşluklar veriyor ama Nijerya'nın bir Amokachi'si bulunmuyordu...


İkinci yarıya yine aynı kadroyla sahaya çıkan Arjantin, Messi oynadıkça oynuyor, o durdukça da Nijerya'ya veriyordu oyunun iplerini. Hatta yeşil-beyazlılar bir kaç pozisyon yakaladı ki, futbol tanrıları yine Maradona'ya beraberlerdi... Higuain'e 79'a kadar sabreden hoca, son 10 dakikada Milito'ya şans verdi, o kadar kısa sürede ne olacaksa... İkinci maçta Milito başlar ilk onbirde, Madrid'li oturu kulübede. Aslında kulübede oturması gereken bir diğer oyuncu ise Tevez, istatsitik tutmadım ama Messi'ye verdiği paslar bir elin parmaklarını geçmez, "Messi kadar ben de yıldızım bu takımda" der gibi bir ruh hali var Apachinin, bu da Arjantin için pek hayra alamet değil ilerki maçlar adına...
Nijerya kalecisini bir defadan fazla geçemeyen Arjantin oynadığı ilk maçı kazanarak, 3 puanı da cebe indirdi ama "Messi olmazsa bu takımı sadece saha dışındaki Maradona için seyredilir" cümleleri sarf ettirdi bizlere, bu kadar da acı durumları...

Güney Kore:2-0:Yunanistan

Cumartesi günü bizim okulun mezuniyet töreni için meşale, konfeti, yıldız yağmuru almak için Eminönü taraflarına işim çıkınca Dünya Kupasında ilk fireyi vereceğimden dolayı üzülmüştüm fakat fikstüre bakıp maçın adının Güney Kore-Yunanistan olduğunu görünce de meltem yeli misali bir rahatlama hissettim. Evdeki hesap yine çarşıya uymadı ve işim erken bitip, saat 14.30da televizyon karşısına kurulduğumda "vay be Koreliler akın etmiş Afrika'ya" diye heyecanlanmama vakit kalmadan kırmızı renk gördüğüm tribünlerin aslında boş koltuklar olduğunu fark ediverdim, demek ki turnuvanın ev sahipleri de maçı benim gibi "zayıf" görmüşler...
Sıkıcı ve golsüz geçmesini beklediğim mücadele tahminimin dışında hareketli başladı, Yunanlılar Celtic'li Samaras ile sol kanattan akmaya çabalarken, Uzak Doğulu rakipleri de kontralarla Yunanlıları "gafil avlamak" niyeti güdüyorlardı ki bu atakların birinde oluşan "tartışmalı" bir faul kararı sonrası da daha 7. dakikada öne geçiverdi Kore takımı. Cuma ve cumartesi olmak üzere turnuvada 5 maç izledim, hakeme tek itiraz eden takım Yunanistan, tarafsız gözle de bakılınca karşılaşmalara çok sevimsiz duruyor, biz gelebilseydik Afrika'ya aynısını yapacaktık, bu karakterde oyunculara sahibiz, acaba Akdeniz ülkesi olmanın karakteristiği mi diye düşünüyorum, İtalya ve İspanya'yı maçlarda geri düştükleri zaman daha dikkatli izleyeceğim...
Skorda geri düşen Yunan takımının bir şekilde gol atması gerekiyordu, siz ister beraberliği sağlamak için deyin, ben Dünya Kupası tarihlerinde bir ilki başarmak için diyeyim, ama bu işi becerecek adamları yoktu sahada. Ayağına tek top yakışan adamları Karagounis ilerdeki Charisteas ve Gekas'ı beslemeye çalışıyordu ama onlar Koreliler arasında kaybolup gitmişti bile. Aslında, Yunanlılar erkenden havlu atacaktı maça bereket ki hakem Koreli oyuncunun ceza sahasındaki "açık" düşürülmesine gözlerini "kapadı"...
70 yaşlardaki Alman hoca devre dönüşü Karagounis'i oyundan çıkarınca, "kafası koparılmış tavuk" misali sahada dolaşmaya başladı komşu Yunanistan. Oysa Güney Kore dersine iyi çalışmıştı, Jung Moo Huh mavi-beyazlı savunmanın "yumuşak karnını" bulmuş, topçularına ani presler yapmaları talimatı vermişti. Yunan savunmacıların topu iletecekleri orta sahadaki "play maker"i arama işini ağırdan alınca Korelilerin baskınına uğruyorlar ve Manchester'lı Park farkı ikiye çıkarıyordu.
2-0 geriye düşen takımı toparlamak adına Rehhagel arka arkaya iki değişiklik daha yapıyor lakin girenlerin çıkanlardan pek bir farkı olmayınca turnuvanın da ilk galibiyetini Güney Koreliler alıyordu... Özellikle maçın son dakikalarında önde olmalarına rağmen oyunu kendi yarısında kabullenmeyip, Yunan kaleci Tzorvas'a yakın bölgede pres yapan Korelileri görünce, Fatih Terim'in 2000 yıllarındaki Galatasaray'ı gözümde canlandı... O takım UEFA kupasını kazanmıştı, Güney Kore de gruplardan çıkmak adına büyük bir avantaj yakaladı. Cha ve iki Park maçta beğendiğim Koreli topçulardı, turnuvanın devamında kendilerini özel olarak takip edeceğim... Yunanistan kadrosunda "fark yaratacak" oyuncu olmayınca, onlar için en büyük başarı geriye kalan 2 maçta tarihlerindeki ilk golü atıp Akdeniz kıyılarına güneşlenmeye dönmek olacaktır...

12 Haziran 2010 Cumartesi

Uruguay:0-0:Fransa


Çocukluğuma geri dönüp, futbola dair ilk hatırladığım nedir diye kendi kendimi hesaba çektiğimde hep gözümün önüne gelen babamın arkadaşlarıyla beraber siyah beyaz ekrana izlediğim bir Fransa maçı, muhtemeldir ki Dünya Kupası karşılaşması ama rakibi asla anımsayamıyorum. Fransa'nın aklımda kalma sebebi ise horoz lakaplarının dikkatimi çekmiş olması, çocukluk işte, algıda seçicilik... İşte o günden bugüne "horozlara" hep sempatiyle bakmışımdır, gecenin son maçında da gönlüm Fransa'dan yanaydı. Evet, Henry'nin ele topu düzeltip İrlanda'yı saf dışı bırakmaları sonrası bir dönem "nefret" de ettim horozlardan lakin ilk aşk gibi unutamıyor kalp ilk sevdiğini...
Grubun birinci maçında puanlar paylaşılınca, ikinci kapışmada galip olan Dünya Kupası 2010'un "siftah" gününü lider kapama şansı yakalamıştı. Takımlar seremoniye çıkarken, oyunculardan çok Japon hakemin heyecanlı hareketleri dikkatimi çekti ki, yönettiği maçı hotele gidip seyrettiğinde kendisi de bu hareketlerini maç içinde de devam ettirdiğini fark edecektir. Milli marşlar çalınırken ise Uruguay'lılar Alpay Özalan misali gırtlakları yırtarcasına eşlik ederlerken ulusal marşlarına, Fransa'dan Abidal el sallıyordu kameralara Fransa marşı yankılanırken Green Point stadında. Bu arada Uruguay takımının giydiği eşofman üstleri de pek şık olmuş, belirtmeden geçmeyelim, bizim memlekete bulunur mu, zor...
Oyuna hazırlık karşılaşmalarının kötüsü Fransa, ironik bir şekilde iyi başladı. Özelikle Ribery ile kanatan zorlarken, Lugano yönetimindeki rakiplerini, Govou ile de öne geçme fırsatını ilk dakikalarda harcıyorlardı. Uruguay ise Avrupa liglerinin başarılı forvetleri Forlan ve Suarez ile mağlup etmek niyetindeydi Lloris'i ama bir büyük bir sorun vardı, kulüp takımlarında kendilerine aisit yapan arkadaşlarına denk topçular bulunmuyordu ulusal takımda... Lloris'ten söz açılmışken, kupaya damga vuracağını beklediğim kalecidir kendisi, maçın başlarında çok rahat pozisyonda topu elinden kaçırarak "nazar boncuğunu" da taktı, bundan sonra hata da yapmaz, "gol de yemez", çok iddialı oldu ama beğeniyoruz işte, ne yapalım...
Oyun bir yerde heyecanını yitirdiğinde, kameralar tribünlere yöneldiler ve vuvuzela gerçeği ortaya çıktı: Nasıl ki bizler Galatasaray'ın peşinden iç saha yahut deplasman yaparken, maç izlemekten ziyade tezahürat yapmak için kilometrelerce yol tepiyorsak, Afrikalı futbolseverler de vuvuzela üflemek maksadıyla dolduruyorlar stadı. Kameralara yakalana arkadaşın maçla alakası yok, sıkmış kendini, kıpkırımızı yanaklar üflüyor da üflüyor... Kolay gelsin...
Bir diğer ayrıntı da saha kenarındaki reklamlarda gizliydi. Kupanın klasik sponsorlarına ait reklamların arasında " Stay Alert, Stay Safe" yazan bir uyarı gördüm ki, "Uyanık Ol, Ayakta Kal" şeklinde bizim dile çevirebiliriz ve Güney Afrika'daki güvenlik sorununu dile getiriyordu. Kupa başlayalı çok az zaman oldu ama gazetecilerin bilgisayarları çalınmış, Yunanistan milli takım oyuncularının odalarına girilmiş, kişisel eşyalar "araklanmış" haberleri şimdiden yayılmaya başlamıştı...
Futbol adına Gourcuff'un bir kaç şutu, Anelka'nın Lugano'yu zorlaması, Forlan'ın Llloris rahatsız etmeyecek derecedeki gol denemeleri dışında akılda kalan pek olay olmayan ilk kırk beş dakika bitiminde, 15 dakika kestirmek adına üçlü koltuğa uzanınca, TRT'deki bir Amerikan dizinin gürültüsüyle uyandım...
Tanıl Bora, Dünya Kupasını futbolun ramazanı olarak nitelendirmişti ve biz de günün ikinci maçında "orucu erken açmış olduk", artık TRT3'te filan bir tekrar yakalarsak "kaza etmiş" oluruz...
Neler kaçırdığımızı anlatacak olanlar varsa da buyursunlar yorumlar bölümüne...

Blog Widget by LinkWithin