8 Eylül 2011 Perşembe

Fransa, Almanya ve Diğerleri


Polonya maçı ile dip yapıp İspanya'ya kök söktürünce işler biraz değişir diye ummuştum. İspanya maçındaki son periyot algısı, uzun yıllar hafızalarda kalacaktır. Garip bir takımız ve garipliğimiz şuradan geliyor ki, ne zaman ne yapacağımız hiç belli olmuyor. Marca gazatesi, ülkesinin takımı olan İspanya'ya ilk 2 maç sonrası "Olağan Şüpheliler" başlığını uygun görmüştü. Turnuva ilerledikçe onların algısı değişti belki ama başlığı tekrar bizim adımıza atmaları konusunda hiçbir sakınca yok. Çünkü başlığa uygun turnuvadaki tek takım biziz. Polonya yenilgisinden sonra 24 saat içinde dip-zirve eğrisi arasında gidip gel, sonra İspanya gibi bir takıma son çeyreğin başında yediğin sayıdan sonra, potayı inişe ve kalkışa kapat, kamerayı Vilnius'a çevirdikten sonra her şey yeniden başladı de ve oraya giderken Panevezys hediyesi olarak bir galibiyet ve bilumum iyi-kötü tecrübeler götür, sonra da Fransa'ya 3. çeyrekte teslim olacak bir oyun oyna. İnişler çıkışlar böyle kalsa iyi. Son periyot Fransa 3'lüğü bulup farkı 15 yapınca, yine kimliğe dön ve yine farkı kapatıp son topa getir maçı... İp üstünde yürüyen cambaz misali bir yalpalıyoruz bir toparlıyoruz ancak şu gerçek ki maç sonlarını felaket oynuyoruz. Son topu 5 saniyede oyuna sokamamak bir gevşekliğin göstergesi her açıdan. Maç içinde zaman zaman harika oynayıp ritim buluyoruz sonra da ritim bir anda bizimle olan ilişkisini kesip uçup gidiyor ve dağılıyoruz. Ayrıca bana göre araya boş gün girmesi hiç bir şekilde bize yaramıyor ve zaten bu turnuvada alarm seviyesinde olan hücumumuz da ritim kaybı yaşıyor. Bunları da geçtim de bu kadar dip yapılan bir turnuvada böyle geri dönüşler göstermek de akıl karı değil. Bizim seviyemizdeki kaç takım Fransa gibi takıma fark 15 iken dönebilir. Bence hiç. İşte anlamlandıramadığım ve "mental" olarak empati yapamadığım tek konu bu. Abiyane tabirle "o gazla" maçları süpürme ihtimalimiz de fazlasıyla var. Ancak bir yerde basiretimiz mi bağlanıyor, yoksa gazın getirdiği rahatlıkla biz nasıl olsa alırız buradan deyip fazla mı esnek davranıyoruz son toplarda bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa sonraki iki maçı kimliğimiz olan savunmamızla kazanabileceğimiz ya da bu turnuvada edindiğimiz "rahatlık psikolojisi" ile kaybedebileceğimizdir. İkisini de çok kolay yapabiliriz gerçekten ama ben birincinin gerçekleşeceğini ve Almanları rahat geçip, Sırplarla gerçek anlamda bir final maçı oynayacağımızı düşünüyorum.( Sırpların geçen seneden kalan çizgfi muhabbetini unutmadıklarını da hatırlatalım) Neyse yarın olsun, totemleri yapalım ben yanılayım, ritim bulalım ve kazanalım. İnancım tam, ama kredileri tükettik. Yarın, fotoğraftaki enerjiyi yakalamak ümüdiyle...

Engel Değil Mesafeler Aşkı Yaşamaya


Twitter'dan Bank Asya 1. Ligi'nin paylaştığı taraftar deplasman mesafe cetveli yukarda...
Mesafeler engel olmasın aşkınızın peşinden koşmaya...
Kazasız belasız bir sezon olması dileklerimle...


5 Eylül 2011 Pazartesi

Sercan Yıldırım Galatasaray'da (2)


Tanju Çolak'ın hikayesinden yola çıkarak Sercan Yıldırım'ın Galatasaray'a transfer olacağını yazmıştık 23 Şubat 2010 salı günü. Bu gece resmi sitede yer alan transfer haberi sonrası sizi o gün yazdığım yazıya götürmek istedim... Ne kadar da benziyor kaderleri değil mi?

***
Samsunspor alt yapısından yetişmişti Tanju, Karadeniz çoçuydu öz ve öz. Anadolu'dan çıkıp, İstanbul'a gelmekti hayali, bir de o zamanların meşhur "artisti" Hülya Avşar ile tanışmak. Tabii, Mercedes'e binmek ve benzin istasyonu açmak da bunun arkasından geliyordu... Bu düşlerle atıyordu gollerini kırmızı-beyaz formayla, attıkça attı, sonra da kapağı Galatasaray'a attı. Şimdilerin bir Ronaldo'su, bir Kaka'sı tipi yoktu Tanju'da, daha ağırdı ama golü koklardı, topun geleceği yeri bilirdi, meşin yuvarlak ayağına geldi mi de affetmezdi. Gollerini sıraladıkça İstanbul'da, gazetelere de manşet oluyor, posterleri duvarlarını süslüyordu Galatasaray'a gönül verenlerin. Sadece sarı-kırmızılı taraftarların değil, bir de Beşiktaşlı Hülya Avşar'ın gönlüne düşmüştü "kral" Tanju, artık iki meşhurun resimleri yer alıyordu Fotospor gazetesinde... Bir ailesi vardı Kralın ama bir de hayali Samsun'dan gelirken İstanbul'a, güzellik kraliçesiyle yan yana olmak, o düşü gerçekleşince Mercedes işine girdi ama girdi ve çıkamadı, krallığının bittiği yer oldu orası... Öncesi ve sonrası zaten herkesin malumu ama niye bu hikayeyi anlattık derseniz, yeni kralın yaşamının Tanju'yla olan benzerlikleri hafızamızı o geçmiş günlere götürdü... Bursa'lı Sercan'dan bahsediyoruz, öz ve öz Bursa çocuğu olan Sercan... Yeşil-beyazlıların alt yapısından yetişip, iki sezondur Bursa'da attığı gollerle İstanbul'luların dikkatini çekmişti Sercan Yıldırım, hemen transfer haberleri baş göstermişti basında. Ama Sercan, bırakmamıştı memleketini, hemen gidip, yok olmak istemiyordu İstanbul'da... Belki de menajerlik şirketinin ortaklarından Tanju Çolak'ın tavsiyesini dinlemişti... Biraz daha beklemeliydi ama sonrasını genç golcünün hayaline yerleştirmişti belli ki eski Kral: İstanbul'da bir takıma transfer, gol krallığı, Avrupa kupaları, ün ve şöhret... Zaten stili de benziyordu Tanju'ya, fiziki yapısı da... Özel yaşantısı benzemese olur muydu, bize göre olurdu ama tesadüf bu ya, Tanju'nun yasak aşkının kardeşi Helin Avşar'a aşık olmuştu Sercan Yıldırım... Eskiden gazeteciler kovalardı aşıkları bir kare fotoğraf çekebilmek için, günümüzün modern "kuşu" twitter, uçurmuş Sercan-Helin aşkını cümle aleme, zaten "kuşum" dememiş miydi genç açıklar birbirlerine... Eski kral ile yeni kral abla-kardeşe aşık olurken, Sercan'ın araba merakı ve hız tutkusu da benzemiyor muydu bu uğurda cezaevine düşen Tanju'ya... Peki bu kadar tesadüften sonra, biz her ne kadar Sercan Bursa'da kalıp, "bayrak adam" olsun desek de, başlıktaki cümle yabana atılacak cinsten mi, siz söyleyin bana?
***

Deng'den Hido'ya: "Maddi- Manevi" Hacı...


Dünkü garip yenilgimiz sonrası durumumuz "horoz-yumurta" polemiği kıvamında bir hal almıştı. Deng ve Freeland bir düşünelim demişler sanırım. Bütün totemlerimi yapıp maçı bekledim ve Britanya'lılar da büyük oyuncu olduklarını gösterip, yatmadılar. En önemlisi "büyük sporcu ve profesyonel nasıl olunur"u bir kere daha dünyaya ve özellikle Polonya'yı küçümseyen bizim takıma göstermiş oldular. Maçın sonunda Deng, Sine Büyüka ile röportajında asıl "maddi-manevi"nin ne olduğunu hatırlattı. "Hido ve Ömer aşık bana çok büyük bir iyilik borçlular." dedi. Sonuna kadar haklı da. Böyle bir şans bir daha yüz yıl beklesen gelmez. İyi kullanma ve bu gazla rahatlamış İspanya'yı yenme zamanı.Hayırlı olsun 2. tur...

4 Eylül 2011 Pazar

Hain Değilim

"İnsanlar benim para için Liverpool'a hainlik ettiğimi söylüyorlar ama gerçek bu değil, ben hala Liverpool'u seviyorum ve orada çok iyi arkadaşlarım var. Transferimle ilgili benim dışımda gelişmeler oldu ama bunları daha sonra açıklayacağım."
Raul Meireles
Chelsea'li Futbolcu
Liverpool'dan Chelsea'ye transferi sonrası "hain" suçlamalarına cevap verirken
"her kim ihanet ederse her zaman yalnız yürüyecektir"

It's The Football

Kendilerine "Küf" adını veren ve soayal konularla ilgili eylemleriyle adlarını duyuran bir grup Ankara'lı gencin Türk milli takımının Dünya Kupasına katılamaması sonrası Kavaklıdere'deki trafik levhaları üzerine takımın Bosna-Hersek maç kadrosunu yapıştırmaları eylemi... Fonda da Fatih Terim'in İngilizce açıklamaları...


Spas Delev Mersin İdman Yurdu'nda

Bulgaristan milli takımının ve CSKA Sofya'nın genç yıldızı Spas Delev'in bütün yaz hangi takıma gideceği merak konusu olmuşken, bir çok takımın ismi Delev ile anılmasına rağmen transfer sezonu bitmesine rağmen, genç oyuncu kırmızı-beyazlı takımdan ayrılmamıştı. Aslında, UEFA Avrupa Liginde gruplara kalmaları halinde, CSKA'lı yöneticiler de oyuncularını satmayı pek istemiyorlardı lakin Steaua Bükreş'e elenmeleri sonrası, UEFA'dan gelecek parayı da kaybedince, eldeki "değerleri" satma yoluna giriştiler ve Delev'i Mersin'e yollama kararı aldılar. CSKA'nın Metalurg Skopje'yı 3-0 yendiği maçın ilk golünü atan ve karşılaşmanın 66.dakikasında oyundan alınan Spas Delev, maçın bitmesini beklemeden soyunma odasına gitti ve yaptığı açıklamada takımının kendisinin transferi ile ilgili girişimlerde bulunduğunu ve büyük ihtimal Mersin yolunu tutacağını söyledi. Bulgaristan'ın İsviçre ile oynayacağı milli maç kadrosundan da çıkarılan Delev'in, bugün Türkiye'ye gelip, transferi sonlandırması bekleniyor. CSKA Sofya teknik direktörü Radukanov da Türkiye'de transfer pazartesi gününe kadar devam ediyor ve Delev de Mersin ile anlaşırsa transfer gerçekleşebilir şeklinde konuştu. Bulgar basınında yazılanlara göre Delev, devre arasına kadar kiralık olarak oynayacak Mersin İdman Yurdu takımında ve beğenilirse CSKA genç oyuncunun bonservisini verecek Mersin'e...
Bu transferin önünde son anda bir engel çıkmaz ve transfer gerçekleşirse, Mersin İdman Yurdu oldukça değerli bir topçuyu transfer etmiş olur...

3 Eylül 2011 Cumartesi

Litvanya Yenilgisi Üzerine...


Çok iyi oynayıp, çok da üst düzey mücadele ettiğimiz bir maçtan, malesef sonunu iyi getiremeyerek mağlup ayrıldık. Bu mağlubiyetle ilgili söyleceklerimiz var elbet. Ancak işi krize sokmanın ve dünyanın sonu gelmiş gibi davranmanın bir anlamı yok. Ev sahibi olan, ekol bir takıma son 2 dakikaya kadar adeta kök söktürdük. Litvanya taraftarı belki de uzun yıllardır böyle stresli bir maç yaşamamışlardı. Boğucu savunmamızla 38 dakika iyi mücadele ettik. Son iki dakikada ise en güvendiğimiz yerlerden, yani savunma ve tecrübeden darbeyi yemiş olduk. Ersan'ın kendisine gelip muazzam bir maç çıkarması hoşumuza giderken, tecrübeli oyuncularımızın basit hatalarına takılmak zorunda kaldık. Takım halinde attığımız 3/18 üçlük isabeti oranı ise belki de en çok belimizi büken olgu olarak karşımızda duruyor. Bu şartlar altında kabul edilemeyecek bir durum açıkçası. Ayrıca ikili oyun savunmasında da yine kötü olduğumuzu gösterdik. Saras'ın yaptığı 7 asistin 5'inin ikili oyunlar üzerinden gerçekleştiği ortada. Geçtiğimiz yıl dünya şampiyonasında bu konuda iyice uzmanlaşmıştık ama daha doktora seviyesine gelebilmiş olmadığımız ortaya çıktı.

Şans faktörü her zaman ev sahibinin yanındadır. Litvanya'da bunu çok iyi kullandı ve farkın açıldığı bölümlerde son saniyede basketbol tabiri ile "elde patladı" dediğimiz topları hep sayıya çevirmeyi başardılar. Bunların dışında ise Ömer Aşık'ın oyunda olmadığı dakikalarda sıkıntı yaşadığımızı, Hidayet'e daha fazla pozisyon hazırlamak zorunluluğunu ortaya çıktığını, her zaman çok iyi oynadığımız maç ve periyot sonlarını berbat oynadığımızı dile getirmemiz lazım. Hücumda bizim her zaman sabırla ve inatla uyguladığımız top paylaşımı ve penetre üzerine dayalı oyunumuzu, yine son periyotta unuttuğumuzu hatırlatalım. Kerem'in yaşadığı talihsiz pozisyonun takımı etkilediğini de düşünmüyor değilim. Kerem'in hali, dün gece bizleri inanılmaz derecede üzdü ve korkuttu. Neyse ki durumu gayet iyiymiş ve bugünkü antrenmana tedbir amaçlı çıkarılmamış.

Tüm bunlar işin kötü tarafı olarak görülebilir. İyi tarafının ise bana göre kötülerden daha fazla olduğunu belirtmekte fayda var. İkinci periyotta baskıyı artırdığımız dakikada 5,30 dakika sayı şansı vermedik Lİtvanya'ya. Ayrıca Litvanya gibi şutör ve her maçı ortalama 80'li sayılarla kazanmaya alışmış bir takıma 3 çeyrekte 51 sayıya izin vermemiz başlı başına meziyet. Ribauntlarda Ömer'in faul problemine ve Litvanya uzunlarına rağmen başa baş olmamız, verdiğimiz 10 hücum ribauntlarının 6-7 tanesinin hep en uzak noktaya sekmesi, yani Litvanyalılara gitmesine rağmen ikinci hücumları da iyi savunmamız, yay içerisinde %59 gibi bir ortalama ile oynayıp faul yüzdemizi de düzeltmemiz çok önemli artılar. Tüm bunlar bize gösteriyor ki maçın sonucunu belirleyenin yine bizim olduğumuz. Yukarıda değindiğim gibi; Litvanya gibi ekol olan, yüksek egolara rağmen ev sahibi avantajıyla açıklarını şimdilik ortaya çıkarmayan ve tüm şansın kendilerinden yana olan bir takıma karşı galibiyetin bizim hatalarımızla belirlenmesi bizim adımıza sevindirici. Bu hatalardan ders mutlaka çıkarılmıştır ve nazar boncuğu olarak bu yenilgiyi bir kenara koyarak ilerlemek gerekmektedir. Ayrıca bir gurup maçı olması dolasıyla kaybın çok az, kazancın çok fazla olacağını da unutmamak lazım. Biz üst düzey bir takımız ve her takımın böyle tecrübelere ihtiyacı vardır. Bir de Ömer Aşık'ın Javtokas'a yaptığı bloktaki gibi bloklara. Turnuva adeta yeniden başladı.

Haçlılar


Bulgaristan-İngiltere maçında İngiliz taraftarlar...

Ben Futboldan Fena Halde Soğudum

Maç izlemeden geçen koca bir yazdaki açlığımızı dindiren ulusal düzeyde iki mücadelenin olduğu Cuma gününde, bir de Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç ile Spor Toto Süper Ligte mücadele edecek olan kulüplerin başkanları ve yöneticilerinin bir araya geldiği bir toplantı yapıldı İstanbul'da. Basket ve futbol maçları sonrası yapılan yorumları okurken, gazetelerin alt satırlarına düşen toplantı notlarına bir göz attığımda, yazılanlar eğer doğruysa, bu memlekette futbol sever olduğumdan utandım, nefret ettim, soğudum...
İşte Milliyet gazetesinin internet sitesinde toplantıda konuşulanlar ile ilgili yer alan bilgiler:

Toplantıda kulüplerin ikinci gündemi 14 Nisan 2011 tarihinde yürürlüğe giren şiddet yasası oldu. Şike ve teşvik soruşturması nedeniyle yasa gereği tutuklanarak cezaevine konan kulüp başkanı ve yöneticilerine öngörülen hapis cezalarının hafifletilmesi ya da kaldırılması talebinde bulunan kulüpler, konunun yeni yasama döneminde ele alınmasını talep etti. Kulüp temsilcilerinin, “Evet bu yasanın çıkmasını biz istedik ancak ciddi hatalar yapıldığını görüyoruz. Bu böyle devam ederse ileride kulüplere yöneticilik yapacak kişi bulamayız” dedikleri öğrenildi.

Sporda Şiddet Yasası çıktığından beri, tribünde, sokakta, maç içi ya da maç sonu meydana gelen olaylarla ilgili bir çok taraftar göz altına alınmışken, bu renk sevdalılarının durumu gündeme gelmezken, kulüp başkanları kendilerine dokunan bir ceza ortaya çıktığında, yasanın değişmesi teklifinde "oldukça rahat bir şekilde" bulunabiliyorlar. Ortada bir yasa bulunmakta ve herkes adımlarını ona göre atması gerekirken, yöneticilerin isteklerine bakar mısınız? Bu ne demek oluyor :"Bizim yine teşvik primi verme, şike yapma ihtimalimiz var ama bundan sonra cezamız bu kadar ağır olmasın." Benim anladığım bu... Yoksa zaten, şike ve teşvik işlerinden uzak duran, tertemiz olan bir kişi, neden bu suçların cezasının düşünsün ki... Lafa gelince "Taraftar bizim her şeyimiz" diyenler, "her şeylerini" ağzılarına bile almazken, benim "saf" taraftarım kulüp başkanlarına toz kondurmaz, onlar için arkadaşlarıyla kavga eder, laf dalaşına girer, sokakta yürüyüş yapar... Bu isteği okuduktan sonra, Türk futbol maçlarını izlemek benim hiç içimden gelmiyor, sizi bilemiyorum...

Bu şoku yaşarken, Hürriyet gazetesinin web sitesinde yazılanlar, okuduklarımın üzerine tuz biber oluverdi:

HÜRRİYET’in geçtiğimiz gün duyurduğu, “Lig’de kalma zirvesi”İstanbul'da Four Seasons Otel’de yapıldı. Saatler 14.00’ü gösterirken, Bakan Kılıç, Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, Başkanvekilleri Lutfi Arıboğan ve Göksel Gümüşdağ ile kulüp başkanları bir araya geldi. Toplantıda öncelikli konu Fenerbahçe'nin küme düşme tehlikesiydi. Kulüp başkanları ortak kararlarını Bakan Kılıç’a aktardı:

“Gerekli kolaylığı sağlarız” dediler

Sayın Bakan, Fenerbahçe küme düşürülmesin. Eğer küme düşürülürse bu sadece F.Bahçe'ye değil, Türk futboluna büyük zarar verir. Futbol ekonomisi olumsuz etkilenir ve bunun zararları hepimize yansır. Biz federasyonun bu yönde alacağı kararı saygıyla karşılayacağımızı ve gerekli kolaylığı sağlayacağımızı taahhüt ediyoruz.
Kulüp başkanlarının talebini dinleyen Bakan Kılıç şu soruyu yöneltti:
Bu formülü tüm kulüpler kabul ediyor mu?
Herkes “Evet” yanıtı verirken, Galatasaray'ı temsilen toplantıya katılan Başkan Yardımcısı Adnan Öztürk’ün tepkisi herkesi şaşkına çevirdi:
Hayır.


Fenerbahçe küme düşürülmesin!!! Bunu isteyen kimler, Galatasaray dışında diğer 17 futbol kulübünün yöneticileri. Yani, elinden şampiyonluğu alındığını iddia eden Trabzonspor ve UEFA ve TFF'ye ligde daha yukarıda olmaları gerektiği hakkında dilekçeler yazan Bursaspor. Hatta, ligin sıralamasından dolayı Avrupa'ya gitme yolunda etkilenen Gaziantepspor, Kayserispor, Beşiktaş... Gerekçeleri ise daha da ilginç: Fenerbahçe düşerse, Türk futbol ekonomisi olumsuz yönde etkilenir... Peki, bu istekten benim anladığım şu: Türkiye futbol liginde Üç Büyük ve diğerleri şeklinde "yazılı olmayan" bir uygulama var(mış). (Bu blog yazarlarının gönlünün Galatasaray'dan yana olduğunu bilmeyen yoktur ama bizler Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe'den bahsederken, diğer takımları rencide etmemek adına "Üç Büyük" klişe tamlamasını kullanmaktan sakındık, kulüp başkanları kabul ediyor "Üç Büyük" tamlamasını.) Demek ki, kimse bu "Üç Büyüklerin" düşmesini istemiyor, onlar düşünce ekonomileri sarsılacakmış!!! Peki, her sezon ligler neden oynanıyor ki, eğer Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe "düşmeme garantisi" altındaysa? Bucaspor, Kasımpaşa, Konyaspor, Bursaspor, Karşıyaka, Göztepe, Sakaryaspor, Kocaelispor, kısaca taraftarı olsun olmasın, herkes bir alt lige düşerken, bu "Üç Büyük" düşmemeli, bunu isteyen de kendileriyle yarışan diğer takımlar. Bu sene sonu 3 takım bir alt lige giderken, taraftarları son haftalar kendilerini üzecekler, totemler yapacaklar, takıma destek adına gırtlak patlacaklar ama onların "başkanları" şimdiden düşmeyi kabul etmiş durumda, yeter ki Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş düşmesin...
İşin benim için daha vahim tarafı da, futbol zevk ve heyecanımın elimden alınmış olmasıdır. Geçen yıl, Galatasaray tarihinin en kötü dönemlerini yaşarken, takıma ne kadar güvensek de ister istemez aklımızın bir yanında "acaba" sorusu vardı, oysa heyecanımız, kaygımız, tasamış nafileymiş, bizim düşmemizi isteyen yokmuş ki!
Şimdi de gel, futbol maçı izlerken heyecan duy, takımının logosuna koluna dövme yaptır, okul harçlığını maç biletine harca, maçtan evvelki gece uyumadan Allah'a bin bir dua et, son dakikalar tırnaklarını kemir, atılan golde çılgınca sevin...
Ne gerek varmış... Bizim bildiğimiz o futbol artık başka futbolmuş ve biz de bu "danışıklı dövüşün" gözleri kör piyonlarıymışız...

Ben bu sene bu futboldan fena halde soğudum arkadaşlar, hem de öyle böyle değil...

2 Eylül 2011 Cuma

Britanya Galibiyeti ve Litvanya Maçı Üzerine...


İlk günkü antrenman maçından sonra, Britanya maçının biraz daha sert geçeceğini ummuştum. Ancak Britanya tabiri caizse elindeki mazotu idareli kullanmayıp bizim karşımıza tüm depoyu boşaltmış oalrak çıktı. Orhun Ene ve ekibi Britanya'nın ilk gün oynadıkları Litvanya maçını iyi analiz edip rakibin açıklarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyacak bir anlayışla hazırladı devleri. Bunun sonucunda da maç daha 2. periyot itibari ile bitip kalan bölüm eğlence havasında geçti. Tüm bu doneler gösteriyor ki bizim milli takımımız gerçekten üst düzey konsabtrasyona sahip ve hazırlık maçlarında onların üzerine biraz fazla gitmişiz. Ancak hazırlık dönemindeki Yunanistan maçını ayrı tutuyorum. O maçtaki görüntülerinin mazereti olamaz.

Milli takımımız Britanya'yı farklı bir şeklide geçerken, gözümüze bir çok güzellik de çarptı haliyle. Öncelikle Emir... Devşirdik ancak bir oyuncu bu kadar bir takıma uyumlu olabilir. Dün Hido'nun erkenden 2 faul alması sonrası sahneye çıktı ve olağan üstü saha görüşü ve oyun anlayışıyla maça damga vurmayı başardı. İlk defa bir Avrupa şampiyonasında oynayan bir oyuncunun, çoğu maçın koparılmaya çalışıldığı bölümde çift haneli skor ve skordan öncelikle sisteme ayak uydurmak için çabalaması sonucu yaptığı 6 asist sanırım herkesin kafasındaki soru işaretini kaldırmıştır. Emir'in attığı sayıların tamamının sistem gereği oluştuğu ve hiçbir zorlama atışa gitmediğini belirtmekte de fayda var. Şu meşhur abilik sistemi ve uzun kamp döneminin yansıması mı bilinmez ama Emir oyunuyla hem kendini büyütüyor hem de beraberinde ter akıtan arkadaşlarının işini kolaylaştırıp takımı için önemli bir opsiyon olma yoluna giriyor. Emir'le birlikte ismini zikretmemiz gereken bir diğer oyuncu da kesinlikle Enes. 19 yaşında ve 2 yıldır resmi maç oynamamış bir gencin bu kadar çabuk takıma ayak uydurması, onun ne kadar büyük bir karakter olacağının en önemli göstergesi. 2 yıldır oynamamasını geçtim, daha yaşı 19. Bu yaştaki bir çocuğun ne kadar maç tecrübesi olabilir ki zaten. Hele ki hayatı boyunca en önemli maçlarına Fenerbehçe forması giyerken 16 yaşında Tanjevic tarafından çıkan bir gençten bahsediyor ve Fenerbahçe'den sonra oynadığı remi maçın toplamı iki elin toplamını anca bulduğunu görüyorsak. Enes'in Nba kamp döneminde fazla ego yüklü olduğunu düşünüyordum. Ancak bu yapının sihri de burada sanırım. Takımdaki üst düzey oyuncuların takıma kattığı sinerji... Dün Ömer Onan'la Kerem Tunçeri arasındaki "sen at - yok vallahi olmaz sen at" tadındaki pozisyon, aslında bu takımın kimliğini özetliyor. Dün İtalya-Almanya maçını izledikten ve İtalyan sözde yıldızlarının girdiği ego yarışını gördükten sonra bir kez daha inandım ki ego denen olgu bizim takımda bir semt adından ibaret. Sözün özü; bu takım bir arada olmaktan, paylaşmaktan, dostukluktan, antrenman yapmaktan, basketbol tabiriyle pis işleri yapmaktan, birbirinin açığını zevkle kapatmaktan ve tüm bunları yaparken keyif almaktan haz ediyor. Geçtiğimiz yıl Dünya 2.si boşuna olmamışız dedirtiyor.

Tüm bu söylediklerim için erken olabilir, ancak 2. günü sonunda favori adı altında mücadele eden takımları da izledikten sonra edindiğim izlenim; şu anda turnuvadaki en hazır, en güler yüzlü, en oldun oyunu ortaya koyan, en mücadeleci ve kağıt üstünde olmasa da mental olarak en iyi kadro olduğumuzdur. Bugünkü Litvanya maçına da bu niteliklerle çıkacağız. Litvanya'nın da bizi hedef olarak görmesinde aslında bu neden yatmıyor mu?

Litvanya demişken konuyu artık bugünkü maça bağlayalım. Ev sahibi ile oynamak her turnuvada zordur. Bu ülke, Litvanya gibi basketbolu bilen, nerede olursa olsun takımını destekleyen ve basketbolu ülkenin en önemli spor dalı haline getirmiş bir ülkeyse bir kat daha zorlaşır galibiyet. Ancak burada bir nefes alıp Litvanya'nın bu argümanlar dışında aslında pek de iyi olmadığını söylemekte yarar var. Geçtiğimiz yıl Dünya 3.sü olan kadrolarına aşağı yukarı benzer bir kadro ile turnuvaya başladı ev sahibi. Geçtiğimz yılki kadroya ek olarak Lavrinovic'lerin Ksistof'u, büyük ego ve büyük oyun kurucu Saras'ı - namı diğer Jasikevicius- Bizim yeni transfer Songaila'yı ve Valenciunas'ı eklediler. Eksiğim varsa affola; karşılaştırmadım kadroları ancak bu saydığım oyuncular sisteme direk adepte edilmesi beklenilen, kariyerleri ve nitelikleri düşünüldüğünde kesinlikle yer verilmesi gereken oyuncular. Kağıt üstünde düşünüldüğünde ise bu takımı 1 değil, 2-3 seviye üste çıkarması beklenen isimler.

Böyle garip bir giriş yapmamın nedeni ise geçen yılki, Kleiza etrafında şekillenen mücadeleci takım ile bu seneki kendini şampiyon olma zorunluluğunda hisseden, bu yüzden kendisini fazlasıyla kasan ve egoların ön plana çıktığı bir takım olgusu. Lavrinovic ve Songaila ne kadar sorun ediyordur bilinmez ama Saras bir takım için büyük sorun olabilir.(ki oluyor da) Bu olguların en büyük getirisi ise savunma zaafiyeti ve skorun krize girdiği dönemde egoların oyunu yönetmeye çalışması olarak karşımıza çıkıyor. Kalnietis'le başladığında hücum gücü düşük oluyor Litvanya'nın. Saras oyuna girdiğinde Mr. Muscle rolüne hemen bürünerek hücumda tüm tıkanıklıkları çözerken, işin savunma kısmına geçildiğinde savunmayı bir göz egzersizi olarak görüyor. Bu da, rakiplere - özellikle bizim tarzımıdaki rakiplerine- yol, su, elektrik olarak geri dönüyor. Yani aşağı tükürsen sakal, yukaru tükürsen bıyık durumu... Takımdaki görev adamları da bu sistem içinde kaybolup gidiyor haliyle... Tüm bu söylediklerimizi maddeleyecek olursak:

* Sert savunma mutlaka bir yerde Litvanya'yı yıldıracaktır. Ön alanda yapılan baskıyı, bizim gibi üst düzey yapan başka bir takım belki de dünya üzerinde yok. Dolayısıyla savunmanın hücum tarafındaki getirilerini, her zamanki paylaşımcı hücum anlayışıyla artıya çevirmek, bu maçın en önemli kilit noktası olacaktır. Yani, hiçbir şekilde seyircinin gazına, skorun durumuna, rakibin tiyatral gösterilerine ve hakemlerin ev sahibi koruma stratejisine aldanmadan, 40 dakika, hatta sahaya çıktığımız ilk andan itibaren konsantrasyonu düşürmemek en önemlisi olacak

* Bizim için kritik nokta olan uzunlarımızı, gerçek anlamda test edebileceğimiz bir maç olacağı kesin. Dolayısıyla Enes'in ilk 2 maçtaki performansının üstüne çıkması, Oğuz'un mücadeleci ve zeka dolu pota altı oyunu ve en önemlisi Ersan'ın kötü görüntüsüne artıya çevirmesi için daha önemli bir maç olmayacağını düşünüyorum. Çünkü kendilerini bu maça iyi hazırlayıp iyi bir performans ortaya koyarlarsa turnuvanın geri kalanında da o özgüvenle daha rahat oynayıp herkese bir mesaj vermiş olacaklardır. Ayrıca şampiyonluk adayı takımların hiç birinde bu kadar hareketli, şutör ve aynı zamanda defosu bol başka bir kadro yok. Litvanya hücumda fazlasıyla can yakabilir ancak savunmada can suyu Javtokas'ın elinde bulunuyor. Hem Litvanya potasını delmeye çalışacak kısalarımızın hem de uzunlarımızın her iki pota altındaki performansı bu açıdan çok önemli. Özellikle Ömer'in serbest atışları...

* Ön alanda baskı sonrası Litvanya guardlarının sıkıntı yaşaması kuvvetle ihtimal. Kalnietis, Kaukenas ve Saras iyi bir savunmaya karşı daha oynamdı ancak Kaukenas'ın çok soğuk kanlı, Saras'ın da belki de Avrupanın en kurt oyuncusu olduğunu unutmamak lazım.(papalukas olmadığı için saha ona kaldı) Sinan formsuz olduğu için Saras, oyuna girdiğinde karşısında yine Ömer'i görecektir. Ömer bu coğrafyanın, belki de bu turnuvanın en iyi savunmacısı. Sezon içinde beraber oynadıkları için Saras'ın tüm numaralarını bildiğini ve üstün savunma zekasıyla Saras'ı devreden çıkarmak içinelinde bol malzeme olduğunu söylemek gerek. Bu arada, hakemlerin tutumu Ömer'in performansını belirleyecektir. Dolayısıyla Sinan'a ise bugün bayağı bir ihtiyacımız olacak.

* Litvanya'nın alameti farikası bilindiği gibi ikili oyunlar. Tamamı şutör bir takım ve uzun kadrosuna da sahip olunca bizim için yeri geldiğinde elzem olan ikili oyun savunmasının, negatif yönde ön plana çıkması ihtimal dahilinde. O yüzden bizim uzunlara yine büyük bir iş ve yüksek konsantrasyon gücü düşüyor. Ayrıca 3 numara pozisyonunda oynayan oyuncuların Jasaitis'e dikkat etmeleri gerek. Turnuvaya iyi başladı ve nereden olursa olsun şut sokma özelliği var. Kalibresi de oldukça geniş.

*En önemlisi ise takım oyununa fazlasıyla ihtiyaç var. Litvanya bize bilenmiş durumda. Sadece takım olarak olsa iyi; organizason, seyirci gibi faktörler de devrede. Bu yüzden çok dikkatli olmalı ve sakin kalmalıyız. İşi şut yarışına dökmek ve erken davranmak, Litvanyanın temposuna ayak uydurmak, harakiri yapmak olur. Hücumda bol bol penetre edip, sabırla topu dolaştırıp, en doğru kişiyle topu buluşturmalıyız. Sakin kalanın, işini yapmaya çalışanın kazanacağı bir maç olacağı kesin. Bunları yaptığımız sürece maç bizim lahimize çok rahat dönecek. Saydığımız bir çok nokta zaten, bizi takım olarak yansıtan özellikler. Dolayısıyla da içimiz rahat olmalı. Onlar düşünsünler bu saatten sonra... Başarılar 12 dev adam...

1 Eylül 2011 Perşembe

Türkiye:79 - Portekiz: 56


Şampiyonanın ilk günü için daha güzel bir maç olamazdı herhalde. Maç içinde her şey beklediğimiz gibi gelişti. İlk maçlar zordur demiştik. Bunun getirisiyle biraz tutk başladı devlerimiz maça. 3-4 pozisyon sonra bu tututkluk atılır üzerlerinden derken baktık ki 4 dakika da tek basket atabilmişiz. Tam kafamızda soru işaretleri belirmeye başlarken, Hido sahneye çıkıp onun soru işaretinin altındaki noktadan ibaret olduğunu gösterdi bize ve hücumdaki tıkanıklık bu yolla çözülmüş oldu. Sonrasında savunmasını oturtan oyuncularımız, baskıyı artırdı ve kaptığı toplarla hızlı hücumu çıkarak sayılar buldu. İlk periyotta özellikle Enes'in oyuna girdikten sonra ikli oyunlarda gösterdiği performans alkışlanacak cinstendi. 2 yıldır resmi maça çıkmamış bir oyuncunun, bu derece konsantre bir oyun oynaması bizim için, "acaba" ile başlayan soruları rafa kaldırmamız açısından kolaylık oldu. Tabi bu performansta, onu oyuna sokmaya çalışan Kerem, Emir hatta Ömer Aşık'ın çok büyük payı var.

15-9 biten 1. periyot sonrası, 2. periyot itibari ile baskıyı iyice artırdı takımımız. Rakip zaten zayıf olduğu için dış şutlarla bizi avlamayı düşündü ancak baskı sonrası yaptıkları kötü tercihler bize ribaunt olarak geri döndü ve hücumda Oğuz odaklı oynadığımız oyunlar sonrası Ender, Cenk ve Emir'den sayılar bulduk. Oğuz'un pota altındaki tehdidini ilk günden yansıtması da sevindiriciydi. Ayrıca yine Emir-Enes odaklı sayılar ve oyuna giren 2. beşin ilk beşi aratmaması ise gayet mutlu etti bizleri. Enes'in aldığı her topu olumlu değerlendirmesi sonrası daha ilk periyotta 12 sayıya ulaşması gerçekten yüzümüzü güldürdü. Fırkın 17'ye çıktığı 2. bölümde periyot sonuna doğru konsantrasyon biraz düşünce 5 sayı yedik üst üste. Sonrasında alınan molayla oyun toparlandı ve periyot 39-27 lehimize sonuçlandı.

3. periyoda tam anlamıyla geçen sene bu zamanlarda bıraktığı yerden başlamayı tercih etti oyuncularımız. İlk 5 dakikada rakibine basket imkanı tanımayan takımımız 14-1 gibi süper bir seri yakaldı ve maçı o anda koparmayı başardı. Ömer'in bu noktada yaptıpı savunma ve attığı 8 sayı dikizlenecek bir peroformanstı. Bu noktadan sonra, şampiyonada pek süre almasını beklemediğimiz İzzet'de oyuna dahil olup, iyi de bir performans ortaya koydu. Fark son periyotta 31'e dayandı ancak yine konsantrasyon düşüklüğü nedeniyle 10-0'lık seriye engel olamadık. Yine mola ile toprlanıp maçı, 79-56 lehimize sonuçlandırdık.

12 oyuncumuzun da süre aldığı galibiyetimizde, tüm oyuncular sayı ile tanıştı. Dün de söylediğimiz gibi (ve olması gerektiği gibi) 3. periyot itibari ile şarteli indiren milli takımımızda geniş rotasyon sonrası tüm oyuncularımız 20 dakika civarında süre aldı. Portekiz gibi takımlarla ilk maçı oynamak, hem ilk günün azizliğine uğramamak için önemlidir hem de moral açısından takımın performansını artıtır. Ancak şunu unutmamalıyız ki biz bu maçı ölçü almamalıyız. Hazırlık dönemindeki kötü etkilerden kurtulunduğunun görülmesi hoş, ancak Portekiz takımı, kıyas yapabileceğimiz bir rakip değil. Bizim için asıl test maçı, dün Litvanya karşısında izlediğimiz, bugünkü rakibimizBüyük Britanya olacak. Ev sahibinin her ne kadar bazı noktalarda sorunu olsa da sonuçta üst düzey bir takım ve adı üstünde ev sahibi. Litvanya'ya bazı noktalarda fazlasıyla direnen Britanya karşısında kendimizi gerçek anlamda test etmiş olacağız. Dün ön alanda baskı sonrası kötü şut tercihlerine ittiğimiz Portekiz'e nazaran Britanya iyi şut atan bir ekip. Ayrıca 3'lüklerde can yakabilecek kalibreye sahip oyuncuları da mevcut. (bkz: Dünkü litvanya maçı) Deng dün 40 dakika sahadaydı ve muhtemel bugün de aynısı olacaktır. Deng gibi üst düzey bir oyuncuya 40 dakika konsantre olmamız gerekiyor. Ayrıca Britanya takımının mücadeleci yapısı ve ribauntları çok zorlamaları da bir önemli detay olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bir defoları var ki ilk 5 dışında kenardan katkı alma durumları çok kısıtlı. Dolayısıyla biz maçı belki ilk etapta koparmakta sıkıntı çeksek de 3. periyodun sonuna doğru ya da 4. periyodun başında bu amacıma ulaşmamız kuvvetle ihtimal görünüyor. Portekiz maçında ön plana çıkan Enes, Cenk, Emir gibi oyuncuların da asıl vitrin maçı bu maç olacaktır. Takımın geri kalanı ise zaten gayet iyi göründü.

Dün, üzerinde durduğumuz gibi; bizim için bu maçlar kazanılması gereken ve olabildiğince kayıpsız ve yara almadan geçilmesi gereken engeller. Yarın oynanacak Litvanya maçı bizim en önemli test maçımız olacak, ancak ilk turda tek rakibimiz stratejik ve mental açıdan İspanya olacak görünüyor. İspanya maçına kadar kayıpsız ilerlediğimiz takdirde yükselen bir mental ve fiziksel oyun anlayışıyla ilk maç olmasına rağmen kötü görünen ve çok övdüğümüz İspanya'yı geçip büyük avantajla asıl maçlara yani 2. tura rahat geçebiliriz. Çünkü bizim için en önemli mücadeleler İspanya maçı ve sonrasındaki 2.tur mücadeleleri olacak.

TÜRKİYE (79): Cenk Akyol 8 (5 ribaund), Sinan Güler 1 (4 ribaund- 1 asist), Emir Preldzic 9 (1 ribaund- 2 asist), Ömer Onan 10 (1 ribaund- 1 asist), Ersan İlyasova 6 (8 ribaund- 1 asist), İzzet Türkyılmaz 2 (4 ribaund- 1 asist), Kerem Tunçeri 2 (6 asist), Oğuz Savaş 5 (1 ribaund), Ömer Aşık 4 (3 ribaund), Ender Arslan 4 (1 ribaund- 2 asist), Enes Kanter 14 (7 ribaund), Hidayet Türkoğlu 14 (3 ribaund- 1 asist),

PORTEKİZ (56): Antonio Tavares 5 (1 asist), Miguel Minhava 3 (2 ribaund- 3 asist), Fernando Sousa (1 ribaund), Claudio Fonseca 4 (4 ribaund), Felipe da Silva 9 (4 ribaund- 2 asist), Carlos Andrade 5 (5 ribaund- 1 asist), Jose Silva 3, Elvis Evora 12 (12 ribaund- 1 asist), Marco Goncalves 2 (2 ribaund), Miguel Miranda 8 (2 ribaund- 3 asist), Joao Santos 5 (3 ribaund)

1.PERİYOT: 15- 9
2.PERİYOT: 24-18
3.PERİYOT: 25-11
4.PERİYOT: 15-18
(fotoğraflar ntvspor.net'ten)

Cuma Günü Derbi Mi Olur?


Geçtiğimiz sezon Türkiye Futbol Federasyonu Galatasaray-Fenerbahçe derbisini cuma günü oynatmaya karar verdiğinde, bir çok kişi bu programlamaya isyan etmiş ama değiştirememişti Federasyonun kararını. Aynı tehlike şimdi de Bulgaristan'da yaşanmakta, Bulgar Futbol Federasyonunun CSKA Sofya-Levski Sofya derbisini cuma günü oynanacağını açıklamasından sonra. Üstelik komşudaki taraftarlar sadece cuma günü sıkıntısı yaşamayacak, bir de maç gece değil de öğleden sonra saat 14.30da. Bu durumda maça gidecek adamı bul bulabilirsen... Levski Sofya taraftarı gelecek sıkıntıyı görerek şimdiden başlamış yetkileri maç tarihini değiştirmeleri için uyarmaya ve diyor ki taraftarlar: "Bu kararın değişmesi için elimizden gelen her tür eylemi yapacağız ve bize rağmen hala maç Cuma günü oynanacaksa, o gün bizim tribünde bir tek taraftar görmeyeceksiniz." Boykot kozunu ortaya atmış mavi-beyazlılar, umarım CSKA taraftarı da onlara "el verir" de son yılarda moda haline gelen derbilerin hafta içi günlerde oynanması uygulaması son bulur. Derbi dediğin pazar günü olur, öyle değil mi?

Paranın Satın Alamadıkları

"Aşağıya düştüğünde neyin önemli olduğunu öğreniyorsun. Ben ortadaydım, sonra dibe düştüm. Yiyecek bir şeyim yoktu. Sonra çok fazla şeyim oldu ama hiçbir şey değişmedi. Ailenin, arkadaşların en önemli şey olduğunu anlıyorsun. Kaybolan çocukluğumu, küçüklüğümün evimi, arkadaşlarımı ve akrabalarımı parayla satın alamam. Her şeyi alabilirsin ama onları alamazsın. Bütün çocukluğum gitti ve bunu satın alamam. Ben en şanslılarından birisiydim, bu yüzden hiçbir şeyden şikayet etmemeyi öğrendim."
Ivan Ergiç
Bursasporlu Eski Futbolcu

Neydim Ne Oldum#26

Andrei Arshavin

Brigitte Bardot ve Zaratte

Bizim nesil Brigitte Bardot'u pek tanımaz lakin benim gibi doğumu 70li yıllara denk gelenler büyüklerinden bu ismi çok çok duymuşlardır, sinema ve kadın kelimeleri yan yana geldiğinde. Fransız sinemasının baş döndürücü güzellerinden Bardot'un fotoğrafını Zaratte'nin t-shirtünde görünce eski günlere döndük birden. Fransız aktrist hakkında uzun uzun yazmayacağım ama "ve Tanrı Kadını Yarattı" filmini şiddetle tavsiye ederim...

Di Canio Yumruk Yumruğa

Lazio tribünlerinin efsanesi Paolo Di Canio, İngiltere'de çalıştırdığı Swindon Town'ın Carling Cup'tan elenmesi sonrası soyunma odasına giderken takımın golcülerinden Leon Clarke ile futbolculuk günlerinde görmeye alışık olduğum şekilde yumruk yumruğa girmişler birbirlerine. Video yukarda. Bu görüntülere geçmişi hatırlayıp "bıyık altından" pis pis sırıtan ise Totti olmuştur Roma'nın öbür tarafından...

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Şenlik Başlıyor


Bizim gibi basketbolla yatıp kalkan, hasbelkader bu spor dalı hakkında fikri olanlar için bulunmaz bir nimet Avrupa şampiyonaları. 2 senede bir yapılan bu turnuva bizim neredeyse her yaz ayımızın basketbolla geçmesini sağlıyor. Hele ki araya dünya şampiyonası ve olimpiyatlar da girdiğinde tadından yenmiyor. O yüzden son 3 yıldır her yaz "12 dev" ismi ile lanse ettiğimiz şirin adamları izlemenin, bu ülkenin çocukları olarak ne kadar güzel bir duygu olduğu tarif edilemez. Hele ki Nba'de krize giren bir sezon vuku bulmuşken, Avrupa kıtasından turnuvaya katılan ülkelerin Nba'de oynayan oyuncuları yoğun bakımda geçecek sezonları öncesi, bu turnuvaya adeta "zor bulunan bir hastalık vakası" gözüyle yaklaştılar.( itiraf ediyorum, istemeden de olsa ramazanda doktorlara göz attım. günde 20 saat yayınlanınca!) Hatta, benim gibi birçok basketbolseverin de favori olan İspanya elindeki kadronun kalitesi yetmezmiş gibi, Oklahama City Thunder'ın Kongo'lu Pivotu Serge İbaka'yı İspanyol vatandaşı yaparak spor haberi söylemiyle devam edecek olursak "gücüne güç kattı." İsmini değiştirmeye gerek kalmaz sanırım, zaten ismini duyan İspanyol zannedebilir. Bu arada takımdaki tek siyahi olduğunu da hatırlatalım.

Biz son dünya ikincisi olarak "herkesin bilendiği takım" hüviyetinde görünüyoruz ki bu durum aslında dünya ikincisi olmasak da deşişmeyecekti. Ev sahibi Litvanya'da bildiğiniz gibi Dünya 3.sü sıfatıyla konuklarını ağırlayacak. Litvanya'lılar maç esnasında bizim gibi iyi ev sahibi değillerdir. Şeker, çikolata ikramında pek bulunmazlar ki bu 3 takımla aynı gurupta olduğumuz için özellikle bizi gözlerine kestirmiş durumdalar. Çünkü kendileri de biliyorlar ki İspanya'yı yenebilecek tek takım Türkiye. O yüzden yıpratma politikasına bizimle başlamış durumdalar. Bizim maça, ulusal görev gözüyle baktıkları için üst düzey alarm seviyesine geçmişler. Daha ilk günden aşçımıza izin vermeyip soluğu pizzacıda almamızı sağladırlar bile. Ayrıca antrenmanları da en dandik saatlere koydurup keyif kaçırma stratejisi uygulamaya çalışmışlar. Tabi bunların bizi hırslandıracağını bilmiyorlar.

Bunların dışında, organizasyonda büyük aksaklıkların olduğu söyleniyor. Kalınan oteller, antrenman yapılan salonlar, akreditasyon işlemleri, takım kadroları, yemekler vs. bir çoğunda hep sorunla karşılaşıldığı, takımlar ve meyda tarafından dile getiriliyor. Hatta hemen üstte Marc Gasol'un twitter hesabından paylaştığı, kaldıkları otel odasının fotoğrafı, tüm bu söylentileri gerçeğe çevirmiş durumda. Fotoğrafta gördüğünüz üzre, O yatağa 2.10'luk Marc Gasol'u sığdırmaya çalışmak ve böylesi büyük bir organizasyon için sıvası dökük otel odasında misafir ağırlamak da sanırım yıldırma politikasının bir parçası. Fiba organizasyon komitesi bu fotoğraf üzerine Marc Gasol'e kızmış ve ceza verilebileceği söylentileri ayyuka çıkmış durumda. Adam ne yapsın, paylaşacak tabi. Gasol'e kızmak yerine Litvanya Federasyonunu fırçalasınlar. Keşke geçen sene İzmir'de ve İstanbul'da kaldıkları otel odalarının fotoğrafını koyup öncesi-sonrası yapsaydı da kıymetimiz bir kez daha ortaya çıksaydı. İşin özü İspanya'da böyle ali-cengiz oyunlarına gelecek takım değil. Marc Gasol'ün yüzündeki gülümseme de bunu ifade ediyor sanırım.

Bize tekrar dönecek olursak; turnuva'da ilk günkü rakibimiz Portekiz... Kendilerini daha çok futbol'da ön plana çıkan bir spor piyasasına sahip olmasıyla biliyoruz. Ancak Futbol'da ne kadar ön plandaysalar, basketbolda da o kadar gerideler. Pek bilinmeyen, yıldız veya tanınmış oyuncusu pek olmayan, kendine bir yer edinmeye çalışan bir takım görüntüsü var. Bizim kendilerinden, fazlasıyla üst düzey bir takım olduğumuz ortada. Ancak Şampiyonaların ilk maçları her zaman zorlu geçer. Maçı 3. periyot itibari ile koparıp ilk çiziği organizasyon duvarına atmamız kuvvetle ihtimal. Bizim de içinde bulunduğumuz A grubu maçları, Litvanya'nın 5. büyük şehri olan ve Seramik sanatıyla ilgili yapılan çalışmalarla ünlü olan Panevezys'deki Cido Arena'da oynanacak. Türkiye-Portekiz maçı saat 17:45'de başlayacak ve Şampiyona boyunca olacağı gibi Ntvspor'dan naklen yayınlanacak.

Emir, Enes ve tam anlamıyla hazır olmayan Sinan için bu maç ve yarınki Büyük Biritanya maçı önem arz edecek havaya girebilmeleri için. Bu paragrafın da özeti; bu maçı rahat kazanırız(kazanmalıyız). Turnuvaya güzel bir başlangıç yapıp, adım adım ilerleyip bence asıl hedef olan 2. tura, yani ölüm gurubu maçlarına sağlam ve sistemli bir şekilde ulaşmak en doğrusu. Bir turnuva atasözü olan "Nasıl başladığınız değil, bitirdiğiniz önemlidir"i hatırlatır, Dünya Şampiyonasındaki Savunma ve takım anlayışının bu turnuvada da katlanarak artmasını diler, sakat oyuncuların takım içindeki rolleri gereği önemine rağmen, 8-10 şampiyonluk adayından biri olduğumuzu hatırlatır ve başarılı olacağımızı umut ederim. Yarı Finalin altındaki her derece başarısızlıktır ve o dereceler bizim karşımızda artık yazmamalıdır. Umarım şampiyonlukla süslü bir turnuva ve şenlik olur.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Sakin Ol Şampiyon!



Biz senin fiziksel özelliklerinden bile olsa, geç kalkıp önde bitirmeni sevdik. 9.58'in bakidir. İnsanlığın geldiği son nokta olman da öyle ama bizi de kendini de üzme. Geçmiş olsun...



28 Ağustos 2011 Pazar

EuroBasket 2011 İlk Tur Yayın Akışı


Şampiyonanın başlamasına an itibari ile 3 gün var. Futbol milli takım ile maçların aynı zamana gelmesi de ayrı bir güzellik ve aynı zamanda bahtsızlık. Çünkü maçlar çakışıyor. Çarşamba günü ise biz basketbolseverler için asıl bayram başlıyor. Maçlar Ntvspor'dan canlı yayınlanacak. Ayrıca görülüyor ki ntvspor bizim maçların dışındaki diğer maçlar içinde de güzel seçimler yapmış. Güzel günler görmek ve geçirmek dileğiyle...

EUROBASKET 2011 YAYIN AKIŞI

31 AĞUSTOS ÇARŞAMBA
15:15 İSPANYA - POLONYA CANLI
17:45 TÜRKİYE - PORTEKİZ CANLI
21:00 LİTVANYA - BRİTANYA CANLI

1 EYLÜL PERŞEMBE
15:15 PORTEKİZ – İSPANYA CANLI
17:45 BRİTANYA - TÜRKİYE CANLI
21:00 ALMANYA - İTALYA CANLI

2 EYLÜL CUMA
15:15 İSPANYA - BRİTANYA CANLI
21:00 TÜRKİYE - LİTVANYA CANLI

3 EYLÜL CUMARTESİ
18:00 YUNANİSTAN - MAKEDONYA CANLI
21:00 RUSYA - BELÇİA CANLI

4 EYLÜL PAZAR
17:45 POLONYA - TÜRKİYE CANLI
21:00 LİTVANYA - İSPANYA CANLI veya BANT
21:00 ALMANYA - SIRBİSTAN CANLI veya BANT

5 EYLÜL PAZARTESİ
17:45 İSPANYA - TÜRKİYE CANLI
21:00 SIRBİSTAN - FRANSA CANLI

26 Ağustos 2011 Cuma

Steaua Bükreş Taraftarı

İlk maçta deplasmanda CSKA taraftarı gövde gösterisi yapmıştı Romanya'da, dün gece de takımlarının oynadığı "sıkıcı" futbol sonrası, maçın 60. dakikasında Bulgarska Armia stadına gelen Steaua Bükreş taraftarı, ellerindeki meşaleler ve ses bombaları ile maçın durmasına neden oldular. O anlar yukarıdaki videoda, arka fonda da CSKA taraftarının da "Tsigani"(Çingeneler) diye bağırması yer alıyor...

Umbro A.R.P. Jacket

Umbro'nun ünlü dizayner Aitor Throup ile birlikte geliştirdiği yeni ürünler, geçmişle geleceği bir araya getirirken, topçuların idmanlarında kullanmalarından ziyade taraftarların ilgisini çekeceğe benziyor, malum zordur Türk tribünlerinde maç izlemek, yağmur altlarında kuyrukla beklersin, bilet bulmak adına teller çitler atlarsın, düşersin-kalkarsın ve boyle esnek giysiler, sana mutlaka lazım olur...
Bizim memlekette satılır mı bilmem ama bulursam hemen alırım...

Protesto

İtalya'da teknik direktörlük yapmak için seritifika ve lisans gerekmediği kararının alınması sonrası, bu durumu protesto etmek adına İtalyan Teknik Direktörler Birliği Başkanı Renzo Ulivieri, kendisini federasyon binasına zincirleyip, "Medya futbolcuların greviyle ilgileniyor ama bizim durumumuz görmezden geliniyor, belki bu şekilde dikkat çekip, aç kalacak binlerce hoca için birşeyler yapabilirim" diye konuşmuş...

Altın Kramponlar

Bu akşam oynanacak olan Barcelona-Porto Süper Kupa maçında Porto'lu Hulk için Mizuno firması tarafından yapılmış özel altın kramponlar. "Bir futbolcu için en önemlisi hafif, esnek ve rahat kramponlarla top oynamak ve Mizuno da bu benim için sağlıyor" diyerek Hulk, ayakkabı tedarikçisine teşekkür etmiş. Bakalım bu gece özel kramponları Valdez'i mağlup etmeye yardımcı olacak mı?

25 Ağustos 2011 Perşembe

İntihar Komandosu

CSKA Sofya'nın Steaua Bükreş ile oynayacağı UEFA Avrupa Ligi Play-Off rövanş karşılaşması öncesi son idmanını yaptığı Bulgarska Armia stadında, kırmızı-beyazlı taraftarlar takımlarını yaktıkları meşaleler ve sis bombaları ile desteklerken, karşı kale arkasında bir taraftarın el kol hareketleri ile beraber küfürleri duyulunca, mevzu orada "kopmuş". Olay yerine "intikal" eden iki taraftardan birinin salladığı tokadı yiyen taraftar yere yığılırken, diğer taraftarların olayı fark etmemesi ve güvenlik güçlerinin olaya müdahalesi sonrası işin büyümesi önlenmiş oldu. Bulgar polisinin göz altına aldığı taraftar, satad çeversinden uzaklaştırılırken, gazetecilerin bu eylemi neden yaptığı sorusuna:"CSKA'ya ölüm, sadece Levski" şeklinde isyanını belirtmiş Levski'li "intihar komandosu"

Aaa, Bak Kuş Geçiyor!

Çocukluk yıllarımın başına dair hatırladığım nadir anlardandır, annemin bana zorla mama yedirmeye çalışma uğraş ve gayretleri. İçinde ne olduğunu bilmiyorum, bazen süt, bazen hazır mama, bazen de çeşitli meyve-sebze püresi karışımları lakin o kaşık ve kaseyi gördükçe, basardım feryat figanı. Ve bu sevimsiz zamanlarda annemin geliştirmiş olduğu ve benim de manasızca her seferinde tuzağına düştüğüm taktik sorunu çözüverirdi: "Aaa bak, kuş geçiyor!" Ağzı açık bir şekilde, aval aval kuş ararken, o mama bizim ağzımıza giriveriyordu yıldırım hızıyla...

"Genç!" Semih'in "Biraz mamalansalar yenerler" sözüyle dahil olduğu ve Temmuz ayının başından beri futbol kamuoyunu meşgul eden şike ve teşvik soruşturması sona ermemiş, şampiyonun adı değişecek mi, kaç takım küme düşecek, yoksa ligler aynen oynanmaya devam edecek mi soruları muhataplarını memnun edecek cevaplar alamamış, UEFA ülkemize bir gözlemci göndermişken birden "Aaa bak, kuş geçiyor" taktiği ile Play-Off denilen sistem memleket futbol gündemine oturtuluverdi...

Öncelikle, şu Play-Off'un ne olduğuna kısaca bir bakalım derim. Normal lig 34 hafta üzerinden oynanacak ve sene sonunda ligi ilk dört arasında bitiren takımlar kendi aralarında ekstra maçlar yapacaklar ve kupayı kaldıracak takım ancak o zaman belli olacak. Futbolun lokomotifi olan İspanya, İngiltere, Almanya, İtalya'nın burun kıvırdığı bu sistem, Belçika, Yunanistan gibi ülkelerde uygulanmaya devam ediyor. "Biz de deneyelim, bakalım ve görelim. Olmzsa seneye değiştiririz" diyen futbolun ileri gelenlerine, ultras/Movement olarak denemeden, beyin jimnastiği yaparak yardımcı olmak istedik, bu satırları karalarken...

Bu senenin başında astronomik rakamlar vererek ligin yayın haklarını alan Digitürk, Galatasaray'ın ligde gösterdiği başarısız performans sonrası "şanssız" bir giriş yapmıştı 4 yıllık serüvene. Takımım kötü gitmesi sonrası sarı-kırmızılılar "Bu takımın neyini izleyeceğim ya" diyerek kutuları geri verirken, yeni müşteriler ise hiç de yanaşmamışlardı abonelik işine. İkinci sezonda bu zararı telafi etmeyi düşlerken, şike "bombası" ile soğuk duş alan yayıncı kuruluş, "amiral gemilerinden" olan Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalıverdi birden bire. Peki, bulunan çözüm neydi? Play-Off sistemi. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz zira, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören'in "Taraftarlarımızdan ricamız decoder alsınlar" sözü kaçıverdi ağzından Play-Off'u açıklarken... Oysa ki bu talep, Digitürk'e kardan çok zarar vereceği alenen açık seçik ortada. Öncelikle Play-Off sistemini istemeyen taraftarların tepkisi çığ gibi büyüyüyor ve sanal ortamda "Lig TV iptal" kampanyaları başlamış durumda. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligine alınmaması sonrası, onlar da Federasyonu boykot etmeye hazırlanıyorlar, belki de lige katılmayacaklar... Kısaca bu şartlar altında kimse saha içindeki karşılaşmaları merak etmiyor, futbol memlekette yeşil alanı çoktan terketti. Ayrıca, yeni sistem sonrası, lig maçlarının önemi azalacak, zira Play-Off maçlarını kazanan şampiyon olacak, normal ligi önde bitirsen kaç yazar! Bunu anlamak için de Belçika'ymış, Yunanistan'mış, Andora'ymış gitmeye gerek, Digitürk kendi yayınladığı Beko Basketbol Ligine bir baksa yeter. Normal sezonda basketbol sahaları bomboş, televizyondan yayın olup olmadığını bilen ise 3-5 kişiyken, Play-Offa maçlarına geldiğinde sıra, heyecan artmakta. İşte futbolu da bu bahsettiğimiz acı son beklemekte, normal sezon taraftar ortalaması diplere düşecek ve heyecan son maçlara sarkacak. Peki, 5-6 maç için kim kutu satın alacak? Kahvehaneler daha cazip değil mi?

Yayıncı kuruluş bizden farklı düşünmüş olmalı ki, yeni sistemi desteklerken, futbol takımlarının bu işin arkasında durmasını anlamakta zorluk çekmekteyim, özellikle Anadolu kulüplerinin. Dünya ekonomisinin pek de iyi gitmedi bir dönemde, yöneticiler bir liranın dahi hesabını yapar olmuşken, Play-Off sisteminin kabulü sonrası oynanmak durumda kalacak ekstra maçlar neticesinde, topçularına ödeyecekleri ücret ve primleri hiç mi düşünmezler? Belki, İddaa'dan ve yayıncı kuruluştan bu maçlar karşılığında gelir beklemekteler ama sezon içi taraftarın boş bıraktığı stadyumlardan alamadıkları hasılatların eksi bakiyesini kapamaya dahi yetecek mi bu gelir, merak ediyorum doğrusu. Hem normal lig maçlarının öneminin azalmasından dolayı seyirciye cazip gelmeyecek lig karşılaşmaları, hem de bir çok maçın hafta içi günleri oynanma mecburiryeti neticesinde "iş çıkışı-ertesi gun iş olması" sebeplerle taraftar stadlardan uzak kalacak, kulüplerin kasası da "tam takır kuru bakır" kalacak. Tabii, işin sadece maddi boyutu yok, son senelerde ligin üst sıralarına yerleşmeye başlayan Anadolu kulüpleri ki, Bursaspor şampiyon dahi olmuştu, bu sistem sonrası böyle mutluluk tadacaklarını düşünüyorlarsa, hayal kırıklığına uğrayacaklardır, zira yapılacak dörtlü gruba kalma şansları oldukça az, kaldıkları zaman da İstanbul'un "büyükleri" arasından çıkmaları imkansız... Koca lig boyunca en yakın rakibine 10 puan atmış olan bir takımda , Play-Off'un ardından lig dördüncüsüne kaptırdığı şampiyonluk sonrası ortaya çıkacak travmayı ise düşünmek bile istemiyorum...

İşin kulüpler ve yayıncı kuruluş pencerelerinden baktığımızda, hava sisli ve bulutluyken, taraftar penceresinden bakacak olursak, ufukta gök gürültülü ve şimşekli bir gökyüzü görülmekte. 24 maçlık uzun maratonun belli haftaları arasına serpişen derbilerde tansiyon zirve yaparken, ertesi hafta oynanan daha zayif bir karşılaşmada ateş düşmeye ve kül olmaya yol alırken, normal sezonun bitip, Play-Off maçlarının başlaması ve arka arkaya derbilerin oynanması sonrası, etrafın güllük gülüstanlık olmasını beklemek saflık olmaz mı? Yine basketbola dönersek, bu sene Galatasaray-Fenerbahçe maçlarındaki tansiyon, üstelik rakip taraftar yokken, ne çabuk unutuluyor. Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz ama, memleket ahalisinin eğitim durumu göz önüne alındığında, son çıkan Sporda Şiddet yasası ile PlayOff maçları öncesi ve sonrası olay çıkaran yüzlerce taraftarın göz altına alınacağını söylemek kahinlik midir?

Yaşımızın 30lara geldiği bu günlerde, "Aaa bak, kuş geçiyor" tuzağına düşmemek adına, Play-Off'u blogta yazmayı düşünmezken, dün UEFA'dan Türkiye Futbol Federasyonuna gelen "Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligine katılmaktan men edin" ihtarı sonrası, Göksel'in "Baba gündem böyle değiştirilir" kapağı ardından bu satırları karalayıverdik bloga...

23 Ağustos 2011 Salı

Bu Nasıl Gaftır Böyle?

"Olumsuz tarafları yaşanacaktır ama futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır, herkesin decoder alarak kulüplerine sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz''

Yıldırım Demirören
Beşiktaş JK Kulüp Başkanı
Play-Off sistemini savunurken

Biz seni Beşiktaş'ın başkanı sanırdık, sen Digitürk'ün pazarlama müdür gibi konuşmuşsun be başkan...
Eskiden "herkes kombine alarak kulüplerine sahip çıksın" derlerdi başkanlar, şimdi sarf ettikleri cümlere bakın...
Futbolumuzu kim yönetiyor sorusunu bilmeyen kaldı mı?

Galatasaray! O Daha Vefalı!


Bizler izleme şansına ulaşamadık, geçmişe dönme şansımız olsa, en önde isteyeceğim dileklerden biri olurdu Metin Oktay'ı Galatasaray forması ile Sami Yen'de seyretmek...
Onu seyretmeye kimse doyamamıştır ama her şeyin bir sonu olduğu gibi, Taçsız Kral da yeşil sahalara veda etme tarihini belirlemiş ve bir 23 Ağustos 1969 günü Fenerbahçe maçıyla o çok sevdiği meşin yuvarlağa güle güle demiş...

Ve bundan 42 sene önce yeşil sahalara veda eden Metin Oktay, bugünlerde dahi özleniyor, yeni yetişen gençlere örnek gösteriliyor. Peki, neden? Buyurun bir örnek:

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Kaliakra:1-2:CSKA Sofya


A Grupanın üçüncü haftasında CSKA Sofya, Kaliakra Kavarna'yı kartların havada uçuştuğu maçta 2-1 ile mağlup ederken, üçte üç yaparak ligde Cherno More'nin ardından averajla ikinci sıraya yükseldi. Hafta içi Romanya'da Steaua Bükreş'e 2-0 mağlup olduktan sonra, Kavarna Şehir Stadındaki maça iyi başlayan kırmızı-beyazlılar, Bandalovski'nin sağ kanattan ortasına kaptan Yanchev'in mükemmel volesiyle öne geçerken, sekiz dakika sonra Nelson'ın seri çalımlarla ceza sahasına girip kalecini uzanamayacağı köşeye topu yuvarlaması, bu haftanın jenerikleri arasına girerken, Radukanov'un takımı da deplasmanda 2-0 öne geçiyordu. Erken gelen goller CSKA'yı rahatlatacaken, ev sahibi orta sahasından atılan ve Zakov'u M'Bolhi ile karşı karşıya bırakan topa müdahale yerine, Ademar rakibine "dalınca" kartın rengi de kırmızı oluyordu. 10 kişi kalan CSKA, yine de rakibinin üzerine giderken, devrenin sonlarına doğru Delev, karşı karşıya olduğu pozisyonu çömertçe harcıyordu.

İkinci yarıya daha istekli başlayan Kaliakra, çok geçmeden de kornerden yarattığı karambolde Dimitrov ile farkı 1e indirirken, beraberlik için daha da arzulu bir oyun sergiliyorlardı. Rakip üzerlerine gelirken, CSKA'lı topçular da kontraya kalkarken, bu ataklardan birinde top boyunu aşınca, Delev "Tanrının eli"ne özenip elle kontrol etmeye çalışınca meşin yuvarlağı, hakem Stanislav Todorov elini cebine atıp, Delev'e ikinci sarıyı çıkarıp, kırmızı ile oyun dışına yolluyordu. Son 5 dakikayı 9 kişi oynamak zorunda kalan deplasman takımı, kalesinde gol görmeyip, skoru korumayı biliyor ve üçüncü galibiyetini alıyordu.
CSKA, maçı kazandı lakin önümüzdeki haftaki Montana maçı öncesi iki önemli yıldızını da kaybetmesinin yanında, kaptan Yanchev'in sakatlanıp devre sonunda oyundan çıkması, perşembe günkü Steaua karşılaşması için Radukanov'u kara kara düşündüren başka bir gelişme...

Калиакра - ЦСКА 1:2

0:1 Янчев - 23' 0:2 Нелсън - 31' 1:2 Д. Димитров - 65'

Директен червен картон: Адемар - 36'

Втори жълт (червен) картон: Делев - 85'

Калиакра: Димитров, Петров, Д. Димитров, Яшар, Раденцов, Байчев, Райчев (А. Димитров - 52'), Ковачев, Петков, Цв. Филипов (Г. Филипов - 57'), Заков (Чавдаров - 79')

ЦСКА: Мболи, Халилович, Бандаловски, Адемар, К. Стоянов, Трифонов, Янчев (П. Стоянов - 46'), Галчев, Делев, Нелсън (Крачунов - 92'), Зику (Дечев - 83')

21 Ağustos 2011 Pazar

LeBron James de Barca'lı


NBA yıldızlarından Kobe'nin "sağlam" bir Barcelona taraftarı olduğunu biliyorduk ama bugün LeBron'ın da Katalanlara sempati duyduğunu öğrenmiş olduk. Barcelona'da bir dizi reklam çekimi ve tanıtım organizasyonu için bulunan LeBron, işi biter bitmez soluğu Barcelona'nın Ciudad Deportiva Joan Gamper tesisilerinde almış. Ünlü basketbolcu özellikle Messi ve Guardiola ile fotoğraf çektirmeden tesislerden ayrılmamış...

Blog Widget by LinkWithin