3 Temmuz 2022 Pazar

Forma Değişim Ritüeli


Hakem maçın son düdüğünü çalar, taraftarlar çoşkun ya da üzgün koltuklarından ayrılıp, çıkışa yönelirken, saha içindeki topçular ise o değişmez ritüele başlarlar: birbirini tebrik edip, el sıkıştıktan sonra formalarını değişirler...

Neredeyse her maç, asla aksatılmayan bu forma değiştirme ritüeli nasıl ortaya çıktı? 

The Athletic'ten Rob Tanner bu "yazılı olmayan maç sonu kuralını" araştırmış, ben de ultras/Movement blog okurları için tercüme edeyim dedim...

Buyurun bakalım...

Tarihe kayıtlarına geçen ilk forma değişimi Fransa ile İngiltere arasında 1931'de oynanan müsabakada, Fransızlar tarihlerinde ilk defa İngilizleri yenince, hatıra olması için rakip formalarını isteyince gerçekleşmiş.

O tarihten sonra da her maç olmasa da özel anları ölümsüzleştirmek ve çoğunlukla milli maçlar sonrası futbolcular dayanışma, arkadaşlık ve bu güzel oyuna duyulan saygıdan dolayı forma değiştirmeye devam etmişler.

Lakin, Sir Alf Ramsey ve Alex Ferguson gibi hocalar kulüp renklerinin kutsallığından ve o forma için akıtılan kan ve terin değerinden dolayı oyuncularına maç bitiminde rakipleriyle forma değişimini yasaklamışlar.

Hocaların forma değiş tokuşu ile ilgili talebelerine gösterdiği tepkilerinden birini Martin O'Neill'in 1996 yılında malzeme sorumlusu olarak atadığı Leicester City çalışanı Paul McAndrew'den dinleyelim: "Forma değişimi ile ilgili hatırladığım ilk örnekler 97 ya da 98 yılında Martin dönemindeydi. Steve Walsh, Arsenal maçından sonra Dennis Bergkamp'ın formasını aldı. Maçı kaybetmiştik ve Steve soyunma odasına koridorunda formayı bana fırlatıp 'Patron bunu görmesin' dedi ama hoca görmüştü. Martin oyuncularla konuşmadan önce bana geldi ve kimin forması olduğunu sordu, Bergkamp cevabını verdim. Sonra soyunma odasına gidip, Bergkamp'a en yakın olduğu dakikanın bu formayı aldığı an olduğunu anlatıp, Steve'i kelimenin tam manasıyla paramparça etti."

Yıllar geçtikçe maç bitiminde oyuncuların rakipleriyle forma değişmesi o kadar yaygınlaştı ki, sadece maç sonu topçular üzerlerindeki formalarını rakiplerine vermekle yetinmiyor, devre arası da forma değişimi yapılırken, maç öncesi yapılan "rezervasyonla" soyunma odalarından da karşılıklı olarak hatıra formalar takas ediliyor. Premier Lig takımlarının malzeme sorumluları oluşturdukları WhatsApp grubundan maç öncesi birbirleriyle iletişime geçip, forma siparişi alıyorlar.

Devre arasında terden ıslanmış formayı yenisiyle değiştirmek ya da yırtılma veya yaralanıp formanın kanlanma ihtimaline karşılık her oyuncuya maçtan önce genellikle iki adet forma veriliyor. Eğer topçular isterse bu formaları arkadaşlarına ya da ailelerine hediye etmek için, yardım kuruluşuna bağışlamak ya da maçtan sonra değiştirmek için alabilirler ama her birinin parasını da ödemek zorundalar.

Çoğu futbolcu kendisine verilen bu formaları alıyor ama hayatında forma istediği tek kişinin Zinedine Zidane olduğunu söyleyen Messi gibi bazıları da değiş tokuşu pek sevmiyorlar. Messi forma değiş tokuşunu umursamadığını belirtiyor ama kendisine rakip oyuncular tarafından yapılan teklifleri de geri çevirmiyor ve sonuç olarak devasa bir forma kolleksiyonuna sahip. Belki, 2016 Uluslararası Şampiyonlar Kupası maçından sonra Leicester City'li Marc Albrighton'dan aldığı forma da Zidane'nın formasının yanında asılıdır. O maçta sadece Albrighton almadı Messi'nin formasını, Jamie Vardy ve bir kaç oyuncu için daha maç öncesi Messi forması ayarlandı.

Messi gibi efsaneler her zaman da bonkör olmuyor. Genellikle forma istemek görevi malzemecilerin olurken  Atalanta-Juventus maçından sonra, Alman savunma oyuncusu Robin Gosens Ronaldo'dan forma istemek için herkesten önce kendisi yanaştı ünlü topçuya. "Maçın bitiş düdüğünden sonra forma için ona gittim ama Ronaldo kabul etmedi. " diye yazıyor otobiyografisinde Alman topçu. "Cristiano, formanı alabilir miyim? diye sordum ama o bana bile bakmadan cevapladı: Hayır!" "Fena halde utandım. Oradan uzaklaşırken, kendimi ezilmiş hissettim. Bilirsiniz, başınıza utanılacak bir durum gelir ve birinin görüp görmediğini öğrenmek için etrafa bakarsınız. Bu durumdaydım ve bunu gizlemeye çalıştım."

Ama Gosens en sonunda Ronaldo formasına kavuşur. Nasıl mı? Takım arkadaşı Hans Hateboer bir gün bir mağazadan Ronaldo forması satın alır ve takım arkadaşına Atalanta soyunma odasında hediye eder.

Sadece futbolcuların formaları talep görmüyor yeşil sahalarda, West Bromwich Albion'ın yardımcı antrenörü olan Sammy Lee'nin 2020-21 sezonunun son maçı bitiminde Marcelo Bielsa'yı yakalayıp, ceketini istediği de biliniyor. Daha önce küme düşmesi kesinleşen West Brom'un, Leeds'e de 3-1 kaybettiği maçın bitiş düdüğüyle Lee'nin bu isteği karşısında şaşıran Bielsa, önce ceplerini yoklar ve içerde değiş tokuş yapacağını işaret eder meslektaşına.

Bazen takas tek yönlü olurken, çoğu zaman da maçın anlam ve önemine binaen iki taraf da oldukça istekli oluyor. "Micky Adams bizim hocamızdı ve Premier Ligden düştüğümüz gün Manchester United ile oynuyorduk" diye hatırlıyor McAndrew. "Fransa milli takım kaptanı Laurent Blanc onlarda oynuyordu ve bizde de John Ashton adında genç bir oyuncu vardı. Maçtan sonra John, Blanc'tan formasını istedi, Blanc üstündekini çıkarıp verdi ve 'Şimdi sıra sende" dercesine John'a baktı. John utanarak 'Ne, benim formamı mı istiyorsun?' diye sorunca Blanc 'Tabii ki' cevabını verdi. Laurent Blanc'ın evinde John Ashton'ın formasının olması fikri beni sevindiriyor."

Bazı futbolcular aynı formaları sezon boyunca elinde tutarlar. Leicester'lı Youri Tielemans çok nadir forma değiştirmekte, çoğunlukla kendisine verilen formaları geri çevirirken, takıma kiralık gelen bir genç oyuncu forma ücretini duyana kadar formaları kendisine alıyormuş, sonra geri vermeye başlamış.

 Premier Ligde forma giyen oyuncuların bazıları forma değiş tokuşunu çok önemsemeseler de eğer daha alt ligden bir takımla maça çıkarlarsa ya da yurt dışında oynarlarsa, forma istekleri çok fazla olmakta ve bu talepleri geri çevirmek de pek karşılaşılan bir durum olmamakta.

Leicester, bir vakit FA Cup için daha alt ligden bir takımla karşılaşmaya deplasmana gittiğinde forma talepleri o kadar aşırı olmuş ki, rakip takımın hocası formaları kendisi almış ve maç bitimi takımın en iyi performans gösteren topçusundan başlayarak hatıra formaları oyuncularına vermiş. Maçın adamı, istediği formaya sahip olabilmiş böylece. Hocanın bunu yapma nedenlerinden biri de yedeklerin maçın bitimiyle birlikte sahaya koşup, popüler oyuncuların etrafında forma isteme sırasına girme görüntüsünü engellemekmiş.  

"Hereford United ile deplasmanda oynadığımız bir FA Cup maçını hatırlıyorum" diyor McAndrew "Maç 0-0 bitti ve turu geçecek takım tekrar maçına kaldı. Maç sonu tüm formalar gitmişti. İkinci maçta onları yendik ve karşılaşma sonunda yine kapımız çalındı. Tekrar forma istiyorlardı. O yıllarda forma bulmak zordu, kendi forma üreticimiz Fox Leisure vardı ama onlardan da yeni forma almak zordu. Forma üreticileri yeni formaları stada maç günü getireceklerini söylerlerdi ve saat 12 olmuş ama benim elimde forma yoktu! Formaları getiren elemanı gördüğümde duyduğum rahatlama inanılmazdı."

Alt lig takımlarının forma istekleri o kadar fazla ki, Premier Lig takımları sezon öncesi hazırlık maçlarında giydikleri formalara futbolcu ismi yazmıyorlar uzun zamandır.

Forma takası genellikle malzeme sorumluları tarafından yapılıyor ama futbolcular rakip takımdan birini önceden tanıyorsa, eski takım ya da milli takım arkadaşıysa maç sonunda ya sahaya çıkış tünelinde ya da soyunma odasında bireysel de takas işini gerçekleştirebiliyorlar.


2014 yılı Liverpool-Real Madrid Şampiyonlar Ligi maçının devre arasında, Liverpool 3-0 mağlupken Balotelli ve Pepe forma değiştirmiş, ikinci yarı başlarken Brendon Rodgers Balotelli'yi çıkarıp, Lallana'yı oyuna alır ama maçtan sonra Rodgers bunun taktiksel bir değişik olduğunu, forma değişimine tepki olmadığını söyler."Forma değişme olayını sizden duydum, ama böyle bir durum varsa ben bundan hoşlanmam. Bu tip olayların başka ligler ve başka ülkelerde olduğunu görüyorum ama burada kesinlikle olmaz ve olmamalı. Geçen yıl burada bir topçuyla sorun yaşadım ve eğer bu da bir sorun olacaksa, bununla da uğraşırım." diye açıklamalarda bulunmuş Liverpool hocası maçtan sonra.

Eski Arsenalli Andre Santos'un da 2012 kasımında takımının Manchester United'a 2-1 kaybettiği maçın devre arasında eski takım arkadaşı Robin van Persie ile forma değişmesi oldukça konuşulmuş ve eleştirilmişti.

Maradona'nın Tanrının Eli adını verdiği golle Arjantin'in İngitere'yi Dünya Kupasından saf dışı ettiği maçtan sonra İngiliz oyuncular için rakipten forma istemek pek hoş olmasa da, o gün Maradona'nın formasını alan Steve Hodge geçen aylarda bu formayı 7 milyon sterlinden daha yüksek bir fiyata açık arttırmada sattı.


Bazen formalar değiştikten sonra geri de istenebiliyor. Leeds'in efsanevi kanat oyuncusu Eddie Gray, 1970 FA Cup finalini Chelsea'ye 2-1 kaybettikten sonra David Webb'in formasını almış. Sonraki yıllarda kulüp tarihinin ilk FA Cup'ı olduğu için, Londra kulübü Gray'e ulaşmış ve ondan Webb'in formasını Stamford Bridge'deki kulüp müzesine koymak için kendilerine satmasını istemiş.

"Forma biriktirme pek bana göre değil ama gelecekte bunların ne kadar değerli olacaklarını düşünürsek, her maç sonrası takas yaparız." diye açıklamış görüşlerini Eddie Gray. "Bu forma benim için çok önemli değildi ama Chelsea David'in formasını müze için isteyince, sorun etmedim. Steve Hodge gibi bir şey yapmadım. Ama onun için de mutluyum, Maradona'nın formasına sahip ve ona iyi şanslar diliyorum."

İngiltere'nin Almanya karşısındaki meşhur 5-1lik galibiyeti sonrası yaptığı hatrickin ve takımının farklı galibiyetinin rakip üzerindeki etkisini görmek için Michael Owen forma değiştirmek için Almanya soyunma odasına girmiş ve Jorge Bohme'den giyilmemiş bir forma almış. Owen'ın bu takasından 21 yıl sonra İngiltere ile Almanya'nın 1-1 sonuçlanan Uluslar Ligi maçı bitimi kameralar Antonio Rudiger'i Harry Kane'den forma isterken yakaladı.

Euro 96'da da Wembley'de unutulmaz bir forma takası gerçekleşti. İngiltere-İskoçya maçının devre arasında oyuncular soyunma odalarına doğru yürürken, Paul Gascoigne formasını çıkarıp daha önce kızının büyük bir Gascoigne hayranı olduğunu açıklayan Rangers'tan takım arkadaşı İskoçyalı Stuart McCall'a uzattı. "Formayı bana verdi ve bu kızın için hediye dedi. Çok cömert ve düşünceli biriydi" diye açıklamış görüşlerini McCall.

Diğer takımların formaların biriktirenler için bu formalar çok önemli, kariyerlerinin önemli anılarını hatırlıyorlar onlara baktıkça. Eski Leicester'lı savunma oyuncusu Christian Fuchs'un da New York'taki evinde Avusturya, Bochum, Schalke ve Leicester günlerinden Raul, Rooney ve diğer takım arkadaşlarından 200den fazla forma var. Ama onun için en önemlileri kendi kariyerinden mihenk taşı olan maçlar ve sezonlara ait olanlar, özellikle 2016'daki Premier Lig şampiyonluğu gibi.


Leicester City
'nin formaları takımın 2015-16 sezonunda şampiyonluğa koşarken ve sonrasında rakipler için çok arzu edilir olmuştu.

Forma değişimi bugünlerde öyle bir hal aldı ki Leicester gibi takımlar 1990'larda hem as takım hem de rezerv takım için sezonu 100 formayla kapatırken, şimdi 1200den fazla forma kullanıyorlar bir sezonda. McAndrew bugünlerde formasız kalmadığını belirtiyor ama 2015-16 sezonunda forma yetistirmkte çok zorlandığını da belirtmeden geçmiyor. "Bazı maçlarda mavi formaları saklamak için zorunlu olmadığımız halde deplasman formalarını giyiyorduk. Hiç başıma gelmese de elinde forma kalmadığında, bazen kulüp mağazasından istemek zorundasındır. Ama o sene onlar da yılbaşında tüm formaları satmışlardı."

"Çocuklar bana forma konusunda yardımcı oldu. Ama, iç sahada şampiyonluğu kutladığımız Everton maçında 2016-17 sezonu giyilecek yeni formaları giymeseydik, çok zorlanacağımı biliyordum, çünkü biri formasını yırtsa ya da kanlasaydı, çok sıkıntı olacaktı. Sadece bir set forma vardı ve onu da seremonide giyecektik. Yeni forma benim için kurtarıcı oldu."

Covid-19 protokolleri forma değiş tokuş kültürüne sekte vursa da, bugünlerde eski kültür tekrar geri gelmekte.

20 Nisan 2022 Çarşamba

İki Farklı Simeone



"Onu hem bir insan hem de teknik direktör olarak tanıma şansına eriştim. Diego Pablo iyi kalpli, neşeli ve her zaman yanınızda olan bir adam, oldukça dürüst ve duygusal. Ama, tanıdığım Cholo'yu sorarsanız, o ise talepkar, sert, acımasız, kalpsiz ve de tek amacı kazanmak olan biri."

Sebastian Abreu
River Plate'li Eski Futbolcu

Diego Simeone'yı anlatırken


17 Nisan 2022 Pazar

Allah Bana Sahip Olabileceğim Tüm Başarıları Verdi


 "Bir futbol adamı olarak, Allah bana sahip olabileceğim tüm başarıları verdi"

Fatih Terim

İmparatorun sarayı, İstanbul'un kuzeyinde boğazı gören bir tepenin üzerinde bulunuyor. Fatih Terim, Türk futboludur. İngilizlerin icat ettiği bu güzel oyunda onunla eş değer bir kişilik bulmak zor zira öyle biri de zaten yok. Özellikle son 30 yılda Türkiye'de futbolu o biçimlendiriyor, başka bir ülkede örneği bile yok.

Türkiye Milli Takımının üç defa hocalığını yaptı. 1954'ten beri ilk önemli turnuva olan Euro 96'ya kımızı-beyazlıları o taşıdı, ayrıca Euro 2008'de de yarı final gören takımın başında yine Fatih Terim vardı.

Türkiye'nin en büyük ve en başarılı takımı olan Galatasaray'ı dört kere çalıştırdı. Bu süre içinde Süper Ligi sekiz defa kazandı ki bu bir rekor, üç defa Türkiye Kupası sevinci yaşadı ve 2000 yılı UEFA Kupasında Arsenal'i yenip kupayı kaldırdığında da Avrupa'da kupa kazanan ilk Türk teknik adam olarak adını tarihe yazdırdı.

30 sene boyunca Fatih Terim, Türk futbolunun üzerinde parlıyor. 1997 ile 2000 yılları arasında müthiş bir şekilde kazandığı dört şampiyonluk sonrası Galatasaray taraftarı ona İmparator lakabını taktı. Ama, buna rağmen tüm itibarı üzerine almıyor. "Bir futbol adamı olarak, Allah bana sahip olabileceğim tüm başarıları verdi" diyor.

İmparator ile buluşmaya giderken, The Athletic ekibi olarak İstanbul'un "ölümcül" trafiğini hafife alınca, taksiden bir ön özür olarak kendisini aradığımızda, telefonun karşı tarafından gelen cevabı aktarıyoruz: "Şöföre Terim'in evine gittiğinizi söyleyin, kesinlikle geç kalmazsınız"

68 yaşında olan Terim'in krallığını yaşatmak için bu günlerde bolca zamanı var. Yeni başkan Burak Elmas'ın "Fatih Terim takımın başında üç yıl kalacak" sözünden sonra sezona felaket kötü bir başlangıç yaptıktan sonra ocak ayında dördüncü Fatih Terim dönemi sona erdi. Türk futbolunun öncüsü olan üç İstanbullu takımın finansal olarak zayıflamaya başlaması herkesin dilindeyken, Terim'e kulübün işleyişinde devrim yapacak zamanın verileceği bir proje sözü verilmişti kulüp yöneticileri tarafından.

Her şey bir yana, Terim 2019-20'de takıma 22. şampiyonluğu kazandırmış, 2020-21'de de bir golle Beşiktaş'a şampiyonluğu kaybetmişti. Galatasaray, ocak ayında 9 maçta tek galibiyet almış olarak 12. sıradaydı ve bu durum, takımın başında İmparator olsa da Galatasaray için kabul edilemezdi. Ayrıca, kulüp içinde ve taraftarlar arasında da Terim'in takımın başında kalıp kalması konusunda tartışmalar başlamıştı.

Terim kulüpteki güncel gelişmelerle ilgili konuşurken ihtiyatlı davranırken, öneride de bulunuyor: "Bu sezonun başında Galatasaray'da bir devrimin olması gerektiğine karar verdim. Kolay olmayacağını da söyledim. Benim beklediğim bir karar değildi. Şimdi fikren dinlenmek için zamana ihtiyacım var."

Oldukça dinlenmiş gözüküyor. Eski bir söz vardır, "İmparatorla bir kere karşılaşırsan, onu unutamazsın" diye, kulübün son genel kurulunda Burak Elmas yönetimi ibra edilmedi ve Nisan ayı sonunda yapılacak seçimle yeni başkan göreve gelecek. Onu görevden alan kişinin başkanlığını düşürmek için Fatih Terim'in çalıştığına dair herhangi bir söylem yok ama kulübün efsanesi ile yolları ayırmanın başkan Elmas'ın ibra edilmeme nedenleri arsında yer aldığı da şüphe götürmez bir gerçek.


Fatih Terim'den kısa cevaplar almayı beklemeyin, uzun uzun anlatma kapasitesine sahip ama kısa ve öz cevapladığı bir soru var: Galatasaray dışında başka bir Türk takımı çalıştırır mısınız?

 "İmkansız"

Terim, "ne olursa olsun geriye dönme" fikrinin savunucusu değil. Bir çok kişi için bu görüş yaşam felsefesi olarak benimsenirken, Terim için öyle değil. Peki neden sürekli Galatasaray'a dönüyor?

"Galatasaray tek yönlü bilettir. Başka bir Türk takımında çalıştığımı hayal bile edemiyorum. Aileye dönüş gibidir. Kulübüm beni ne zaman istediyse, asla hayır diyemedim. Galatasaray benim evimdir, benim ailemdir. Aileme ve evime geri döndüm."

"Geçmişte Galatasaray'a dönmeden önce yaptığım bütün görüşmeler çok kısaydı. Onlar "Hocam, sana ihtiyacımız var" derlerdi, ben de üzerinde yazan miktara bakmadan sözleşmeyi imzalardım. Top oynarken de bir çok takım beni istedi, hatta beş kat fazla ücret teklif etti ama ben Galatasaray'a imza attım."

"Bir kulübe ait olmak insana böyle hissettirmeli. Ben Galatasaray'a aitim ve bunu böyle gösteriyorum."


Fatih Terim, gerçek evi olan Adana'dan hayalindeki evine 1974'te göç etti. O senelerde lakabı İmparator değildi, tersi kulağa daha az maço gelen o yılların popüler televizyon karakteri olan Samantha'ydı. Bu da onun saha içinde yaptığı bir çok hareketin seyirciler gözünde sihre benzetilmesinden gelmekteydi.

Kariyerine iz bırakan çabuk öfkelenen karakteri ile sert bir orta saha topçusuydu ki bir maçta rakibine kafa atarken, başka bir müsabakada da hakeme tükürmüşlüğü vardı. "Kafadan ilk o dalardı, eğer bir arkadaşının kavgada yardıma ihtiyacı varsa, Fatih orada olurdu" diye anlatıyor çocukluk arkadaşı Ahmet Yaşar, Welcome to Hell (Cehenneme Hoş Geldiniz) kitabında.

Bir iş tartışması nedeniyle bir restoran sahibiyle damadı arasında çıkan kavgada yer aldıktan sonra 2017 senesinde Milli Takımdaki görevinden azledildi. Terim, damadına sorun çıkaran restoran sahibini telefonda aradı, karşılıklı görüşmeden memnun kalmayınca arabasına atlayıp, damatlarıyla birlikte 500 km yol yapıp, sorunu yüz yüze çözmeye gitti.

"O herifle telefonda konuştum ve yakışız bir cevap aldım" diyen Terim "Telefonu kapadım, pantolonumu giydim ve arabaya bindim" diye anlatmaya devam eder o mevzuyu. Türkiye Futbol Federasyonunda o günlerde basına gönderilen yazı ise şöyleydi: "Bazı futbol dışı olaylar Fatih Terim'i etkiledi. İki tarafın ortak görüşü yolları ayırmanın daha sağlıklı olacağı yönünde."


Terim, erkeklik kelimesinin açık ve öz bir örneği: saldırgan, otoriter, baskın, göğsünü göstermek için gömleğin düğmesi açık. The Athletic onunla buluştuğunda da iki düğme açıktı...

Welcome to Hell kitabının yazarı McManus'a göre Fatih Terim  saldırgan bir şekilde himayeci ve onuru için yaşayan bir "kabadayı" örneği olarak görülüyor. Terim bunu kabul etmese de restoran sahibiyle yaptığı kavga bu tanımı yapanları haklı çıkarıyor.

"Asla karakterimi değiştirmedim. Fatih Terim 50 sene önce Galatasaray'a geldiğinde neyse, şimdi de odur."

Fatih Terim Galatasaray'a orta saha oyuncusu olarak imza attı ama kısa zamanda defansif bir oyuncuya evrildi. Mevki değişiminin sorumlusunu açıklaması da oldukça şaşırtıcı bir gerçek: "Don Howe yüzünden mevkiimi değiştirdim." Terim Galatasaray'a geldikten kısa bir zaman sonra dönemin bir çok İngiliz futbolcusuna göre "en iyi teknik adam" olarak anlatılan Don Howe da İstanbul takımını çalıştırmaya başlar. "Ben orta saha oynuyordum ama Rapid Vien'le oynayacağımız bir Avrupa Kupası maçı öncesi Don bana geldi ve 'Fatih, libero oynuyorsun' dedi. O günden sonra futbola veda edene kadar libero oynadım."

Howe ve yönetiminde çalıştığı bir çok İngiliz teknik adamdan etkilenen Terim, bir bakıma bir İngiliz hayranı. "Howe, Malcolm Allison, Arthur Cox, Brian Birch: Bir çok İngiliz hocayla çalıştım."

Kendisini anlatırken kullandığı sevgi ve şefkat kelimelerine bakılırsa, Terim en fazla Allison'dan etkilenmiş. Röportajımız tercüman aracılığı ile yapıldı ama Türkçe konuşmasına rağmen "Big Mal (Malcolm Allison) dan alıntılar yapması oldukça tuhaftı.

Türkiye'nin Euro 96'daki maçlarından birinde iki elinde bastonla zor yürüyen Allison tarafından ziyaret edilmesi ile ilgili etkileyici bir hikaye anlattı. "Onun içeri girmesine izin vermediler, ben dışarı çıktım ve Allison'u soyunma odasına getirdim ve takıma dedim ki: 'Çocuklar bu benim hocam.' Çok duygulandı, neredeyse ağlayacaktı. 'Fatih seninle gurur duyuyorum' dedi, harika bir anıydı."

Allison'ın kız arkadaşıyla ilgili başka bir anıyı da hatırlıyor. "Adı Serena'ydı, bir Playboy yıldızıydı. Bay Allison, bir gece beni de kendisiyle beraber dışarı davet etti ama sabah kendimize gelmek için ekstra antrenman yapmak zorunda kaldık."

İngiliz hocalarından en çok ne öğrendi sorusuna cevabı netti: Disiplin. "Antrenman ve maçlarda öğrendiğim en önemli disiplin ve ciddiyetti. Ama saha dışında onlar oyuncularının rahat olmalarını isterlerdi."

"İster kar yağsın, ister hava dondurucu soğuk olsun onlar hep şort giyerdi. Soğuktan etkilenmezlerdi, başkaları çift eşofman, şapka, eldiven giyerken onlar şort giyerdi."

Terim'in çalışma odasında duvar boyunca yer alan devasa kitaplıkta bir çok ödül, fotoğraf, Euro 2008'deki Türkiye milli takımı otobüsünün replikası yanında Sir Alex Ferguson'un ilk otobiyografisinin iki örneği de yer alıyor.

"En önemli futbol adamlarından biri o, bir çok şey başardıktan sonra tabii ki onun hocalığı ve işleri ele alış şeklinden etkilendim."

Devamlılık ve büyük takımları çalıştırmanın gereklilikleri tartışması akla geliyor. Ferguson, United'ı 27 sene çalıştırırken, Terim hiç bir takımda bu kadar uzun süre kalmadı. "Türkiye'de bu imkansız, bu süre 50 seneye bedel burada"

Teknik direktörlük kariyerine Galatasaray'dan daha alt takımlarda başladı, önce Ankaragücü, sonra Göztepe. Daha sonra Sepp Piontek'in yardımcısı olarak milli takıma gelirken, aynı zamanda da u-21 takımını çalıştırdı. "Gazetelerde aktrislerle gördüklerinden farklı olarak yepyeni bir Türk futbolcu tipi yaratmak istiyorduk" diye açıklamıştı Piontek o günleri Guardian'a bir kaç sene evvel verdiği röportajda.

Piontek Türk Milli Takımından ayrıldıktan sonra u-21 ile yeni bir futbolcu nesli oluşturan Fatih Terim, A Milli Takımın başına geçti. Onun yönetiminde Türkiye Milli Takımı Euro 96'ya katıldı, her ne kadar oradaki üç maçını kaybetse de, Türk futbolunun yapısı değişti ve Şenol Güneş yönetiminde 2002 Dünya Kupasında yarı final gören takımın temeli atıldı.

Terim, Galatasaray'a döndü ve hemen tanrı oldu- dört şampiyonluk, üç kupa finali, UEFA Kupası zaferi. "O kulübün ruhu, o bazen baba, bazen de kardeş gibi bizim için" diye anlatıyordu hocasını Arif Erdem finalden önce.

O günlerde Fatih Terim yenilikçiydi- Galatasaray'ın oynadığı çılgın ve inatçı baskı oyunu bugün örneklerine sıkça rastladığımızdan farklı değildi. "Her zaman hücum etme anlayışına sahiptik ve rakibe onların sahasında basıyorduk. Maçlar esnasında bazen rakipler benim oyuncularıma '14 kişiyle mi oynuyorsunuz, bu baskıyı, bu gücü anlayamıyoruz" diyorlardı. Bu anlayışı sahaya koyan çok az takım vardı. Şimdi bir çok hoca bu oyunu istiyor oyuncularından." 

"Bu büyük kulüplerin ihtiyaçları çok farklı." diye devam eder Terim sözlerine "Euro 96'dan sonra Galatasaray'a geldim. Bazı yerlerde Şampiyonlar Ligine katılmak bir başarıdır, ya da ligi ikinci bitirmek başarıdır. Ama Galatasaray'da tek başarı birinciliktir."

"Bir kere şampiyon olduktan sonra işler daha da zor. Büyük kulüpte çalıştığın her gün, işler daha da zorlaşıyor. Asla maç kaybetmemelisin, her zaman gelişmelisin, başarıyı sürdürmek çok daha zordur. Aynı şeyleri yapmayı sürdüremezsin, bazı şeyleri değiştirmelisin."


The Athletic, Terim'e Davor Suker ve Patrick Vieira'nın Arsenal adına penaltı kaçırıp Popescu'nun penaltısı ile kazandıkları UEFA Kupası finalini sordu ama Terim'in hatırladığı başka bir şey vardı: 

"Arsenal'den önce Leeds hakkında konuşmak istiyorum." Yarı finaldeki Leeds United maçından bir gece önce Chris Loftus ve Kevin Speight adlı iki Leeds taraftarı İstanbul'da bıçaklanarak hayata gözlerini yummuşlardı. Olayın neden olduğu asla tam olarak açıklanmasa da Terim üzerinde psikolojik izlerinin kaldığı ve onu etkilediği hala gözükmekte.

"Maçı kaybetmiş olmak ve bu iki taraftarın yaşaması benim için daha iyi olacaktı. Her zaman bu iki Leeds taraftarını düşünüyorum. Umarım huzur içinde uyurlar."

2000 yılında İtalya'ya gitti, önce Fiorentina sonra da Milan'da görev aldı. Serie A'da çalışan ilk Türk teknik adam oldu ama işler istediği gibi gitmedi: Fiorentina'da popülerdi ama başkan Cecchi Gori ile anlaşamadı, Milan'da da sadece 15 maç takımın başında kaldı. "Kurallara takmayan, oldukça ilginç bir kişilikti" diye yazar Andrea Pirlo kitabında. "Öğle yemeklerine geç kalır, resmi toplantılara kravatsız katılır ve Biri Bizi Gözetliyor'u izlemek için işleri erken bitirir."

İngiltere'ye gelmesi için olanaklar vardı. Bobby Robson Newcastle'ı bıraktıktan sonra Fatih Terim'i önerdi. Diğer kulüpler de onunla iletişime geçti ama tekliflerin hiç biri olgunlaşmadı. Luis Felipe Scolari'nin Chelsea günleri de son bulurken, şöyle bir başlık vardı gazetelerde: "Sen tam bize göresin, Fatih"

Eve geri döndüğünde, çok az kişi onu sorguladı. Sadece tek bir takımı çalıştırmış hoca olarak popülerliği kimseyi şaşırtmazken, onu sevmeyenlerin bile ona saygı göstermeleri de dikkatlerden kaçmıyor.

İtalya'dan döndükten sonra, sadece Galatasaray ve Türkiye milli takımını çalıştırdı, ikisi arasında 20 yıl boyunca mekik dokudu, 2013'te kısa bir süre iki takımda aynı anda görev yaptı.

Peki hangisi daha zor? "Milli takım tabii ki, zira bütün bir ulusa karşı sorumlusun. Senin renklerin kırmızı-beyaz, sarı-kırmızı değil. Herkes seni eleştirecektir, zaten bunu da doğal olarak hissediyorsun."

"Galatasaray'da sadece Galatasaray taraftarına karşı sorumlusun. Her zaman bu sorumluluğu hissediyorum ama baskıdan etkilenmiyorum. Baskıdan dolayı asla omuzlarımı yere eğmiyorum."

Terim'in günümüz futboluna ayak uyduramadığı, onun zamanının geçtiği yönünde algılar var. Terim'in sadece teknik direktör olmak yerine takımın herşeyiyle ilgilenmek istemesi gibi modası geçmiş düşüncesini ele aldığımızda bundan haklılık payı da görebiliriz. Ama, Terim sürekli kendini geliştirdiği konusunda ısrarcı ve ortaya koyduğu fikirlerle ( ki bu yüzden kulüpten gönderilmemesi gerektiğini düşünüyor) yenilikçiliğe ne kadar açık olduğu konusunda ısrarcı.

"Teknik direktörlüğe ilk başladığımda benden daha yaşlı oyuncuları çalıştırdım. Şimdi oyuncularım benim çocuklarımdan daha genç. Futbol asla yerinde saymıyor, her gün değişiyor, özellikle de yoğunluğu ve ritmi. Bir çok takım savunmadan oyunu kurmayı denerken, pas oyunu da gittikçe önem kazanıyor."

"Oynamak isteyen takımların çağı şimdi. Eskiden, rakibi durdurmak çok populerdi ama şimdi seyirci böyle maçları seyretmek istemiyor. İnsanlar topun oyunda olduğu kafa kafaya oynanan sert maçlar seyretmek istiyor. Rakibini oyun tarzınla yok etmelisin."

Her ne kadar şimdi oyunun yenilikçi tarafının ön planında olmasa da, onun Türk futbolunu nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir grafik var: Süper Ligde görev alan yirmi teknik adamdan onu ya Terim'in futbolcusuydu ya da yardımcılığını yaptı. Ayrıca görevini bırakan 7 hocayı da bunlara ekleyebiliriz, ya da onunla beraber oynayan Mustafa Denizli, milli takımda öğrencisi olan Hamit Altıntop, u-21 takımının hocası Tolunay Kafkas... Listeyi uzatabiliriz de...

Peki bundan sonrası İmparatoru ne bekliyor? "Açıkça söylemek gerekirse karar vermedim. " diye cevaplıyor Fatih Terim. "Yakında bileceğim ama şimdilik bilmiyorum." Galatasaray değişiyor ve söylenilenlere göre başkan adaylarından hiç biri onu geri getirmek istemiyor. Onu yabancı bir ülkede bile olsa, başka bir takımda düşünmek çok zor. Milli Takımın hocası Stefan Kuntz ve her ne kadar Dünya Kupasına katılamasa da görevinde kalacağı düşünülüyor.

Galatasaray kulübü başkanlığı konusunda sık sık adı geçiyor ama Terim bu göreve pek sıcak bakmıyor. Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığına adaylığını koyacağı konusunda görüşler var ama The Athletic'e göre bu haberler de doğru değil.

O geri dönecek mi? The Athletic bu soruyu bir Türk gazeteciye sordu ve cevap vurgulayıcıydı: "O her zaman geri döner."

Evinin arkasında bir ödül odası var, daha düzgün bir müze yapılırken oraya yığılmış bir çok kupalar, madalyalar, ödüller ve hatıralar. Kolleksiyonerleri ağlatacak kadar fazla forma göze çarpıyor. Tarihi bir çift sarı-kırmızı ayakkabı bile var. Ayrıca Fiorentina günlerinden Francesco Toldo'nun hediye ettiği The Godfather filminin bir DVD'si de dikkatimizi çekiyor.

Bunlar büyük bir kariyerin fiziksel kanıtları ama nesnelerden de öte, eğer bundan sonra takım çalıştırmasa da, Terim arkasında çok daha büyük izler bıraktı.

"Benim için kazanmış olduğum kupalar ve başarılardan daha önemlisi Türk futbolu için bir miras bırakmış olmaktır. Oyun, oyuna bakış açısı, teknik direktör olarak bir hayat. Bu benim en gurur duyduğum an olacaktır. İnsanların bana duyduğu sevgi paha biçilmez."

Bu makale The Athletic'ten tercüme edilmiştir.


19 Mart 2022 Cumartesi

Maracana'nın Ürpertici Tüneli


Gladyatörlerin kendilerine ait odalardan çıkıp, kan ve vahşete susamış seyircilerin çığlıklarını dinleye dinleye arenaya doğru yürüdükleri uzun tünellerin geçmişte kaldığını düşünüyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz zira Kızılyıldız'ın taraftarlar arasındaki deyimiyle Maracana'sı ya da resmi adıyla Rajko Mitic Stadına gelmeden futbolcular da eski çağ savaşçıları gibi 2 dakikalık tüneli geçerek seyircilerin karşısına çıkmak durumundalar.

Kızılyıldız'ın stadı UEFA'nın belirlediği kuralları yerine getirmek için son yıllarda oldukça fazla "modernleşti" ama tek değişmeyen şey futbolcuları yeşil zeminle buluşturan 1963 yılında yapılan tünel kaldı. 

Peki bu tüneli eşsiz kılan nedir? Rajko Mitic stadının soyunma odaları diğer stadyumlardan farklı olarak stadyumun dışında bulunuyor ve oradan yeşil sahaya yürümek oldukça zaman alıyor ve hakemin ilk devreyi bitiren düdüğü ile ikinci yarıyı başlatan düdüğü arasında geçen 15 dakikalık zamanın sadece 11 dakikası soyunma odasında geçirilebiliyor, kalan süre tünel içinde yürümek için harcanıyor.


Stadın dışındaki binada formalarını üstlerine geçiren topçular, Avrupa'nın en uzun yolu kabul edilen 240 metrelik yolu yaklaşık olarak 2 dakikada yürüyerek koşu pistini geçip, stadın yarısını da geride bırakıp, maç önü seremonide taraftarla buluşabiliyorlar.

Tabii, Maracana'nın tünelinde yürümek pek de konforlu olmasa gerek zira, sıvasız beton duvarlardan oluşan tüp şeklindeki tünelde yol boyu etrafta yer alan kırmızı-beyaz grafittiler, zaten daracık yolu daha da sıklaştıran sıra halindeki polisler, uzun boylu topçuların başlarını çarpmamak için eğilmek zorunda kalacak kadar alçak tavanı ve tribünlerden gelen tezahüratlar ile ses bombalarının patlama sesleri maç başlamadan ev sahibi Kızılyıldız'ı psikolojik olarak da öne geçiriyor. Tünelin karanlığına alışan futbolcuların gözleri stadın ışıklarına açılan kapıdan çıkınca, seyirciler arasında yürüyüp, ringin ışıklı ortamına ayak basan boksörler gibi kamaşmakta...

Maçın stresi bir yana, kafalardaki düşüncelerle de baş başa tek sıra halinde bu bitmez yolda iki dakika yürümek de hiç bir rakibin istemeyeceği durumdur. 

Mevzuyu daha da zorlaştıralım mı? Tünelin çatısı ile üstünde bulunan ultraların bağırmaları ve zıplamaları ile titreyen beton sadece 15 cm kalınlığında...


Ev sahibi Kızılyıldız stada ana tünelden giriş yaparken, deplasman takımları farklı bir taraftan giden sol tünelden maça çıkmaktadırlar ki orada üstlerinde iki sıra halinde tribün ve üzerinde kırmızı-beyazlı taraftarların tepiştikleri kapı yer almakta. Tünelin iki ucunda yer alan özel polis kuvvetleri, futbolcular ile taraftarlar arasında tampon görevi görürken, önemli maçlarda rakip takım oyuncuları tünelin bitiminde bir müddet daha koruma altında yürümek zorunda, zira sahaya çıktıkları yer ev sahibinin meşhur Delije grubunun adının yazılı olan kalenin arkası...

Arkalarındaki duvarlarda da hayatını kaybeden taraftar, futbolcu ve ünlü Sırp kahramanların adları yazılı bulunmakta. 

Bu "ürpertici" tüneldeki yolculuğu nihayete erdirip, reklam panolarına ulaşan futbolcuların derin bir nefes çekmesi pek olağandışı olmasa gerek...


Rajko Mitic stadı eski bir yapı olmasına rağmen, önümüzdeki sezona yetişmek üzere çatısının yapımı için de proje hazırlanmış bile. Kapılarını taraftara ilk açtığı yıl 8 bin koltuk ve 20 bine yakın taraftara ev sahipliği yapan bu "arena"nın 110 bin taraftarı da barındırdığı rivayet edilmektedir ki bu yüzden dünyanın en büyük stadı olarak görülen Brezilya'daki Maracana'nın adını kullanıyor kırmızı-beyazlı taraftarlar mabedlerinden söz ederken.

Uzun yıllar UEFA'nın stadyum denetçisi olarak çalışan Scott Struthers için bu "ilginç" stadyum özel anlam ifade etmekte. "Stadı kendi haline bıraktıkları oldukça açık. 1991'de Marsilya karşısında Şampiyon Kulupler Kupasını kazandıktan sonra 110 bin kapasiteli tribünü koltuklaştırmaya başlamışlardı ama o günden bugüne değişen pek bir şey olmamış..."derken,  10 sene arka arkaya UEFA'nın müsabakalarına katılmadıkları için UEFA'nın radarından kaçabilmişler. UEFA stadın belli bölümlerini geliştirmeleri için yazılar yollamış ama Avrupa Kupalarına katılmadıkları için kimse de denetim yapmamış.

"Zemin fena değil ama tuvaletler, kameralar, kontrol odaları, tribünler, ikaz levhaları gibi bir çok alan UEFA'nın gereksinimlerini karşılamıyor. Kırılan koltuk kırılmış olarak kalıyor, sahaya atıldıysa da artık orada eksik bir koltuk göze çarpıyor. Kale arkasındaki tribünlerde koltuk kırmaya alışık olan ultralara neden stadın koltuklandırıldığını anlatılması gerekir" diyor Struthers. 








Bu yazı The Athletic'ten çevirilmiştir.

11 Mart 2022 Cuma

Barcelona:0-0:Galatasaray


Gen sözcüğünün biyoloji biliminde uzun ve kafamızın almadığı bir tanımı mutlaka vardır ama halk dilinde gen dendiğinde akla anne-babadan çocuklarına geçen belirli karakteristik özellikler gelmektedir. Kimisi babasından saç rengini alır, kimisi annesinden göz rengini, kimisi de dayısına benzer boy olarak. Tabii şimdi burada uzun uzun insan doğasını incelemek değil amacımız da, spor kulüplerinin de genleri vardır, tarihleri boyunca maç ve maç oluşturdukları kültürleri vardır ki, bu özellikleri onları "gerçek" büyük kulüp yapar, yoksa üç-beş Arap şeyhin ya da Amerikalı "paragöz" iş adamının para yatırdığı kulüp, kupalar alsa da taraftar gözünde "büyük" sıfatını alamaz...

Dün gece Nou Camp'ta iki "büyük" kulübün mücadelesi vardı... ""Mes que un club" ( Bir kulüpten daha fazlası) sloganı ile İspanya içinde kurulduğu Katolonya bölgesinin sesi olan Barcelona ile "Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmek" şiarı ile Ali Sami Yen'in bir edebiyat dersinde temellerini attığı Galatasaray. Karşılaşma alışılageldiği üzere "salı ya da çarşamba" gecesi değil de takımların son yıllardaki "sancılı" ve "yeniden kurulma" çabalarından dolayı UEFA Avrupa Ligi günü olan perşembe oynandı. Lakin, maçı yayınlayan yüzü aşkın televizyon kanalı karşılaşmanın önemini gösteriyordu...


Kulübün geleceğini kurtarmak adına "kariyerini ortaya" koyan Fatih Terim önceliğinde oluşan "yeni" takım ulusal ligde "organize kötülüğün" etkisiyle puanları kaybederken, Şampiyonlar Ligi ayarında rakiplerin olduğu Avrupa Ligini de deplasmanda gol yemeden, yenilgisiz lider tamamlamıştı ve kurada kimsenin istemediği Barcelona ile eşlemişti. Rakip hocaların önünde eğildiği Fatih Terim yoktu artık "evlatların" başında ama rakibin bağrından bir hoca ve yardımcıları ile çıkıyordu Nou Camp'a...

Bahis siteleri neredeyse Barcelona galibiyeti oranlarını bahislerden çıkarıp, beraberliği ise çift haneli rakamlarla yansıtırken, "Galatasaray varsa umut vardır"ın peşinden koşan Galatasaray taraftarı "We are the best" sloganı ile Barcelona sokaklarını inletiyordu. 100 bin kapasiteli stadın gökyüzüne en yakın tarafına yerleştirilen deplasman taraftarları, şanlarına yaraşır şekilde maçın ilk düdüğüyle beraber başladıkları tezahüratları maç boyu sürdürmüştü...

"Galatasaray'ın puan durumundaki yerine bakıp, aldanmayın, onlar çok güçlü bir ekip" diyen Barcelona teknik direktörü Xavi'nin dediği ile sahaya çıkardığı kadro çelişiyordu, zira Pique, Busquets, Dembele, Abumeyang gibi topçular kenarda oturuyordu. Galatasaray'da ise sosyal medyanın Fatih Terim'in çöpleri (!?) ilan ettiği, Galatasaray formasını yakıştıramadıkları Berkan ve Taylan, küfürlerden sosyal medya hesabını kapatan Nelsson, müzmin sakat(!?) Boey, tic-tocçu Babel, emekli(!?) Feghouli oynuyordu.


Ev sahibinin baskı yapacağı, savunmadan paslasarak çıkmayı engelleyeceğini düşünen teknik ekip, Fatih Terim'in de sıkça yaptığı gibi kalecinin Babel'e atacağı uzun toplarla oyun başlatmayı ikinci alternatif olarak düşünmüştü, bir çok defa bunu da yaptılar. Hollanda'lı tecrübesi ve fizik gücüyle çoğu hava topunu aldı da, Mohammed Mostafa ile aynı frekansta değildi bir çok defa. Takımın oyun aklı Feghouli'nin de sinyaller karışınca, 8 ve 9. dakikalarda Mostafa'yı kaleciyle karşı karşıya buluşturamadı.


Ev sahibinde ise "kas yığını" bir dev vardı: Adama Traore. "Bu kadar iri adam, bu kadar hızlı olamaz" diye aklında geçirmiş olmalı ki van Aanholt, rakibini biraz hafife alınca, hayatının en berbat anlarını yaşıyordu ilk dakikalarda. Sonrasında ise tecrübesini konuşturup, rakibinin taç çizgisi cıvarında topla buluşmasına müsaade edip, "tekte dalmayıp", kontrollü bir şekilde önünde durunca, aklın fiziki gücü yenebileceğini gösteriyordu Hollandalı sol bek. Traore ise o kadar güçlüydü ki, 80. dakikada yedek kulübelerinin karşı taç çizgisinden oyunu terk ettikten sonra bütün sahayı koşarak hocasının yanına gelmişti.


Kiralık giden topçunun, "tapusunun olduğu" takıma karşı oynadığı maçta yapacağı hata "komplosever" taraftarın bayıldığı andır, zira bunun üzerine atacağı tweetler ile müthiş etkileşim kasabilir. Ama İnaki Pena gibi geldiği takımı değil de "ekmeğini yediği" yeri düşünen topçular onlara pek malzeme vermez. 13 yaşından beri formasını terlettiği Barcelona karşısında 40 yıllık Galatasaraylı gibi bir maç çıkaran genç file bekçisi, 26. dakikada Depay'ın serbest vuruşunda bir kedi çevikliğinde kalesini kapatırken, yine Hollandalı oyuncunun plase vuruşunu uzanarak kornere çelip Xavi'ye seneye bu takımın kalesine adayım mesajı yolluyordu. İkinci devre Busquets'in iki adımdan kafasını da kornere atan Pena'ya futbol tanrılarının hediyesi bitime çeyrek kala de Jong'un topu direğe nişanlamasıydı. 

Traore'nin arkadaşını zorladığını gören Kerem, savunmaya desteğe gelip, esas işini unutunca, Torrent'in de hatırlatmasıyla biraz daha kanada çekilip, topla buluşup, o çok sevdiği dikine "slalomları" hatırlayınca, yıllarca bu stadyumda Messi'yi seyretmiş Katalanlara Arjantinliyi hatırlatıverdi 35 dakikada. Bir sağ, bir sola önüne gelenleri peşinde bırakan Kerem'in kariyer golünü atmasına Eric Garcia'nın son anda uzattığı ayak engel oluyordu. Kerem o dakika fileleri havalandırmadı lakin maç boyu ev sahibi bekleri de hep tedirgin etti.


Saatin ilerlemesiyle pabucun pahalı olduğunu anlayan Xavi, İstanbul cehennemine avantajlı gitmek için elde avuçta hangi silahı varsa sahaya sürdü ama Galatasaray'ın genleri çoktan devreye girmişti: "Avrupalılar gibi oynamak, Avrupalıları yenmek"... Marcao ve Nelsson ikilisi bonservislerine bolca sıfır eklerken, Berkan ve Taylan da onların önünde yaptıkları mücadele ile "Biz eleştirdiğiniz kadar kötü topçu değiliz" mesajı yolluyordu televizyon başındaki Galatasaraylılara. Mostafa'nın yerine Gomis'in girmesi de ev sahibi beklerin rahatını bozmuş, tecrübeli golcü attığı golle o koca stadı susturmuştu da VAR kontrolü Katalanlara çölde bir bardak su gibi yardıma yetişmişti...


Ve maçın dördüncü hakeminin göstermiş olduğu +4 dakika uzatmayla birlikte Nef Arena'da yaşanılacakların bir fragmanını sahneye koyuyordu Galatasaray taraftarı bulunduğu tribünlerden. Gök gürültüsü gibi gelen tezahurat, maçı anlatan Ertem Şener'i de coşturmuş, tecrübeli spiker şiirler okumaya başlamıştı hakemin son düdüğünü beklerken...

İki köklü kulübün karşılaşmasında ilk ayak gol sesi duyulmadan biterken, şimdi dünyaca meşhur taraftarını arkasını alarak sahaya çıkacak Galatasaray'da olacak gözler. Geçmişinden alacakları güçle, bugüne gelene kadar yaptıklarını hatırlayıp, hocalarının vereceği talimatları eksiksiz uygularsa sarı-kırmızılı futbolcular, koca bir sezon kendilerini en acımasız şekilde eleştirenlerin yüzlerini kızartabilirler... Umarım da bunu yaparlar... Hem kendileri için, hem de kendilerine inanan eski hocaları Fatih Terim için...



19 Şubat 2022 Cumartesi

R.I.P. Alkis Kampanos

 


Şubat ayının ilk günüydü ve üniversiteli Alkis Kampanos "Gece geç kalmam, döndüğümde sınavlara çalışacağım" diyerek babasına güle güle demiş, arkadaşlarıyla takılmak için Selanik sokaklarına doğru yol almıştı. Keyifli bir gecenin ardından, evlerine dağılmadan karşılarına çıkan bir grubun "Hangi takımlısınız?" sorusuna "Aris" cevabı verince bıçaklı ve sopalı "hooliganlar"ın saldırısına uğramışlardı, zira saldırganlara göre doğru yanıt: PAOK'tu...

Aris'in Kleanthis Vikelidis Stadyumuna çok yakın bir bölgede saldırıya uğrayan Aris'lilerden ikisi ağır yaralarla hastaneye kaldırılırken, Alkis vücudunun çeşitli bölgelerine aldığı yaralar ve ayağına gelen bıçak darbeleriyle kan kaybı yaşayıp, hayatını kaybeder.  "Vurmayın, daha fazla vurmayın" yakarışları hala olay yerine yakın oturanların kulaklarında yankılanmakta...

Alkis'in hayatını kaybettiği yerde bugün Aris'in renkleri olan siyah-sarı bir çok atkıyla birlikte, mumlar yanmakta. Sadece Aris taraftarları yas tutmuyor 19 yaşındaki genç için, Barcelona ve Liverpool gibi dünyanın bir çok taraftar grubu baş sağlığı mesajlarını yollamış. "Rekabet sahada olur, sokakta değil" diyerek de bir çok PAOK taraftarı üzüntülerini bildirmiş.

Olayın adli boyutuna gelirsek, cinayete karışan 11 kişi yakalanıp, göz altına alınırken, bir kişinin daha mahkemeye çıkması bekleniyor. Ayrıca, cinayetin baş sorumlularından olan ve PAOK taraftar grubu üyesi olan baş zanlının Arnavutluk'a kaçtıktan sonra emniyet güçlerine teslim olduğu belirtiliyor.

"Ateş düştüğü yeri yakar" derler, Alkis'in vefatı elbette bir çok kişinin canını yaktı ama düne kadar sıradan bir hayat yaşayan baba Aristides ve anne Melina, televizyon ekranlarına çıkarken, acılarını kalplerine gömüp, vakur bir ifade sergilemekteler. Her ikisi de futbol şiddetinin sona ermesi için çağrı yaparken, onlara katılan bir çok anne baba Selanik sokaklarında yürüyüp, "Artık bu son olsun" diye bağırmaktalar...

Alkis'in herhangi bir taraftar organizasyonuna dahil olmaması ve ülke genelindeki şiddet ve öfkenin masum bir üniversite öğrencisinin hayatını alması acıyı daha da derinleştiriyor. Ayrıca, bu cinayetin maç günü olmaması ve bir kaç güne Aris'in kendi sahasında PAOK'u konuk edecek olması gelebilecek daha başka felaketler için insanları ve yetkilileri endişelendiriyor.

Alkis'e saygısını gösteren, iki çocuk babası George, oğluna dışarda Aris forması giymemesini tembihlediğini belirtirken, bir çok babanın da aynı düşüncede olduğunu anlatıyor. Genç üniversitelinin katledildiği yere çiçekler bırakan bir kız " Sebepsiz yere hayatını kaybettin arkadaşım ama senin ölümün dünyada futbol kavgalarını bitirecek" yazılı notu da iliştirmiş bukete.

Bir çok kişi bu cinayetlerin sebebi olarak kötü ebeveynliği gösterirken, Yunanistan'daki kötü ekonomik yapı ve işsizlik oranlarının artması da şiddeti tetikleyen etmenler. Bazı insanlar, fakirliğin arttığı bu günlerde onlara zenginlik getireceği düşüncesi ile gençlerin çetelerle takıldığını söylüyorlar.

Gençken, futbol maçlarında kavga etmekten hoşlandığını ama yıllar önce bunu bıraktığını belirten bir inşaat işçisi Alkis'in anısına mum yakarken "Futbol için olmasa da bu kişiler adam öldürmek için başka bahaneler de bulacaktı. Bu sadece bir bahane. Bunlar aşırılar, fanatikler, rakip taraftarlar olarak biz yıllarca kavga ediyoruz ama kimse hayatını kaybetmedi" diye başka bir gerçekten bahsediyor.

Bu hafta Yunan hükümeti, futboldaki şiddetin sona ermesi için bir dizi ceza tasarısını parlamentoya sundu. "Topluma ve genç nesle görevimiz olduğu kadar, ülke çapındaki iyi taraftarlara karşı sorumluluğumuz var" diye görüşlerini açıkladı hükümet sözcüsü Giannis Oikonomou.

Yeni Covid-19 tedbirleri nedeniyle stadyumlara sadece 1.000 taraftarın girmesine izin verildiğinden dolayı son iki haftada çok az taraftar olayı meydana gelirken, "taraftar kulüpleri" Yunanistan'da problem olarak görülmekte, zira maç günleri "şiddet yanlısı" taraftarlar dışları grafitilerle boyanmış ve terkedilmiş binalarda toplanıp, suç teşkil edecek olaylar planlamaktalar. Bu tür yerlerin "holiganlar" için oldukça uygun "sığınaklar" olduğunu düşünen Yunan emniyeti de ülke boyunca eş zamanlı yaptığı baskınlarla bugüne kadar bir kaç yer kapatırken, bıçaklar, meşaleler, çekiçler ve daha nice suç unsuruna el koymuş. Yeni çıkacak yasalarla birlikte, eğer bu tarz kulüpler suç teşvik ederse, ivedilikle kapatılabilecek.

Bir çok taraftar ise bütün taraftar kulüplerin anlatıldığı kadar "kötü" olmadığını ve taraftarların kimseye zarar vermeden takımlarını tutkuyla destekleyebileceklerini belirtiyor. Hatta bu gibi organizasyonların yaptıkları sosyal projeler ile toplumdaki yardıma muhtaç bireylere sayısız yardımda bulunduğunun da unutulmamasını umuyorlar. Alkis'in ölümü sonrası bir PAOK taraftar grubu kendi facebook sayfasında şu ifadelere yer vermiş: "Bu futbol şiddeti şimdiye kadar son bulmalıydı. Biz üzerimize düşen sorumluluğu alıyoruz. Takımlarımıza aynı tutkuyla bağlıyız, günlük hayatta aynı sıkıntıları yaşıyoruz ve taktığımız atkıların renkleri farklı diye insan hayatını hiçe sayamayız. Bir çok takım taraftarı ile bir araya gelip, futboldaki rekabeti bir daha başka annelerin ağlamaması için değiştirmeliyiz."

Alkis'in anısına PAOK ile Aris arasında bir dostluk maçı önerilmekte ama gerçek şu ki Yunanistan'da dostluk maçı diye bir şey yok.

Şiddet olaylarının artarak devam etmesi nedeniyle 2015 yılında Yunanistan'da Süper Lig'e ara verildi. Başkent Atina'nın iki takımı Olympiakos ve Panathinaikos sosyal, kültürel ve bölgesel farklılıklar nedeniyle çatışırken, Selanik'te 1926'da İstanbul'dan göçenlerin kurduğu PAOK ile 1914'te kurulan Aris rekabeti var. Ayrıca Atina ile Selanik arasında da rekabet bulunmakta. 


Mart 2018'de PAOK başkanı Savvidis, AEK maçında hakem yönetimini beğenmediği için belinde silahla sahaya dalmış ve maç tatil edilmişti. Bu olaylardan sonra lige tekrar ara verilirken, Savvidis ruhsatsız silah bulundurmaktan değil de sahaya girmekten dolayı ceza almıştı.

O günden beri Yunanistan'da büyük maçlar problem olmaya başladı.

2018'de PAOK ile AEK arasında oynanan Yunanistan Kupası finalinde her yedi taraftara bir polis memuru düşecek şekilde 35 bin taraftarın olduğu maça 5 bin polis görevlendirilmişti. Buna rağmen maç öncesi yine taraftarlar birbirlerine taşlar ve meşalelerle saldırmış, maç esnasında tribünler de karışmıştı.

Ertesi sene yine iki takım aynı yerde finalde karşılaşınca, bin taraftara bilet satılmış, polis sayısı arttırılmış ama yine de şiddet eylemleri haber yapılmıştı.

Kasım 2021'de oynanan PAOK-Aris maçının sonlarında taraftarlar sahaya girmiş, hakemleri ve rakip takımı soyunma odasına kadar kovalamış, bir çok taraftar tutuklanmıştı. Tamamen dolu olduğunda PAOK'un Toumba stadı Avrupa'nın en göz korkutucu stadyumları arasında yer almakta. PAOK'un en ateşli taraftarlarının olduğu "Gate Four"un dışında duvar grafitilerle doluyken, kuru kafalar ve ölüm meleği şekillerinin yanında "Fuck Athens" yazmakta.


Yunanistan hükümeti boş stadyumlar istemiyor, futbola odaklanmış "normal" taraftarların tutkusunu yok etmek istemiyor. Kulüplerin maça girecek taraftarları kayıt altına alması gibi bir düşünce ortalıkta dolaşıyor ama bunun gerçekçi olması pek de olası değil. Ayrıca, bu kulüpler sadece futbol kulübü de değil, basketbol, voleybol gibi şubeleri de var ve taraftarlar bu müsabakalarda da kavga ediyor.

"Su topu maçında bile kavga gördüm" derken bir AEK taraftarı, Aris'li bir diğer taraftar şöyle ekliyor: "Her iki takımdan 250şer taraftarın olduğu basketbol maçındaydım, sadece bir halat ayırıyordu iki tribünü birbirinden. Tabii ki kavga çıktı ama cinayet, asla."

Stadların etrafında güreş, judo, kickboks ve yüzme gibi kulübün diğer branşlarının reklamları var ve bir spor branşına girmek Yunanistan'da topluma karışmak manasına geliyor. Alkis'in öldürülmesi yetkilileri başka trajediler konusunda endişelendiriyor zira maalesef sadece arkadaşlarıyla yemek yemeğe giden masum bir genç "taraftar çetesi" olarak adlandırılan kişiler tarafından katledildi.



Bu makale The Athletic dergisinden tercüme edilmiştir.

26 Ocak 2022 Çarşamba

Lanetlenmiş Takım Torino


Italya Serie A'yı yakından takip edenler için aşağıda yazacaklarım pek yeni bilgiler olmayacaktır ama sadece ateşli derbiler olduğunda İtalya'ya göz atanlar ve Torino'yu Hakan Şükür transferi sonrası "Torinolu Şaban"la tanıyanlar için Torino kulübünün başına gelenler oldukça ilginç gelecektir. Bugün Romanya basınını gezerken karşıma çıkan bu derleme haberi ultras/Movement blog okurları ile de paylaşmak istedim.

Yaklaşık 116 yıllık tarihinde Torino taraftarları "altın jenerasyonun" uçak kazasında yitip gittiğine, takımın yıldız topçusunun gelecekteki kulüp başkanı tarafından araba kazasında öldürülmesine, takım kaptanının 37 yaşında hayata gözlerini yummasına ve takımın iflas etmesine şahitlik ederken, bütün bu felaketlere rağmen kulüp her seferinde küllerinden doğmasını bilmiştir. Bu sebeple kendi taraftarları arasında "boğalar" diye anılan Torino'ya bir çok futbolseverin ise "lanetlenmiş" takım lakabı takması boşuna değildir.


1940ların ortasında, 1943 ile 1949 seneleri arasında kazandığı beş şampiyonlukla Torino, İtalya futbolunu domine ederken, Valentino Mazzola da "Grande Torino"nun sahadaki lideriydi. Güzel bir hikayeye başlanmış ve büyüleyici bir sonla bitmesi beklenirken, mayısın dördü, 1949'da Altın Jenerasyon için kitabın sayfası açılmamak üzere kapanır. Portekizli Xico Ferreira'nın jubilesi için Benfica ile oynadıkları dostluk maçından eve dönen Torino takımını da taşıyan Fiat G212 uçağı şiddetli fırtınanın da etkisiyle Torino yakınlarındaki Superga tepesinde bulunan basilikanın duvarlarından birine çarpar ve düşer.  İçlerinde 18 futbolcunun da olduğu 27 yolcu, uçak pilotlarıyla birlikte hayatlarını kaybeder. Il Grande Torino takımı devlet töreni ile uğurlanırken, o efsanevi takımdan geriye sakatlığı nedeniyle Portekiz'e götürülmeyen Sauro Toma kalır. Bu feci kazanın iki gün sonrasında İtalya Futbol Federasyonu Torino'yu şampiyon ilan ederken, ligin geri kalan haftalarında en iyi oyuncularını kaybetmiş Torino'ya karşı rakipler genç oyuncularıyla sahaya çıkarlar...

Bu trajedi bir dönemin kapanması anlamına gelirken, uçak kazasından 10 yıl sonra Torino tarihinde ilk defa Serie B'ye düşer ama oradaki misafirliği kısa sürer ve ertesi sene tekrar Serie A'ya döner. Takım geçen yıllarla birlikte yaralarını sarar ve Gigi Meroni'yi transfer etmeyi başarır.

Gigi Meroni sergilediği performansla takımın yıldızı olur ve taraftarına önceki şampiyonluklara ek olarak yeni bir "scudetto" hayal ettirir. 12 Mart 1967'de Boğalar, son üç sene kendi evinde kaybetmeyen Inter'i Giuseppe Meazza'da mağlup ederler ve 24 yaşındaki futbolcu galibiyet golüne imza atar.

Çok konuşulan Inter galibiyetinden yedi ay sonra takımın yıldızı "La Farfalla Granata" (Bordo Kelebek) diye çağrılan Gigi Meroni, Torino'nun iç sahada kazanırken kırmızı kart gördüğü Sampdoria maçından sonra takım arkadaşı Fabrizio Poletti ile şehir merkezinde bir şeyler yemeye giderken, Fiat 124 Coupe'nin altında kalır. Fabrizo Poletti kazayı hafif atlatırken, Gigi Meroni çarpmanın etkisiyle başka bir araca da çarpar ve kazadan saatler sonrası hastanede hayatını kaybeder. Torinolu futbolculara çarpan aracın sürücüsü 19 yaşında Torino taraftarı ve Meroni'nin büyük bir hayranı olan Attilio Romero'dur. Polisin olay yerinde yaptığı inceler sonrası genç taraftar hatasızdır zira iki futbolcu gerekli önlemleri almadan karşı karşıya geçtikleri için suçlu bulunurlar. Attilo kazanın şokunu zor atlatır ama bu onun Torino tarihi ile ilk kesişmesi olmayacaktır. Rastlantının böylesi, 1949'daki kazadaki uçak pilotunun adı da Pierluigi Meroni...


Gigi Meroni, takım kaptanı Giorgio Ferrini'nin yedeğiydi ve kaptanın da gayretleriyle Torino bu "kabusu" da atlatır ve 1968 ile 1971 yıllarında iki defa İtalya Kupasını kazanır. 1974-75 sezonun bitiminde Ferrini futbolu bırakır ve takımın teknik kadrosuna katılır. Ertesi sene Torino ezeli rakipleri Juventus'un önünde Seria A'yı kazanırken, taraftarlarının sevinci pek uzun sürmez zira 27 Ağustos 1976'da Giorgio Ferrini beyin kanaması geçirir. Bir sürü ameliyat sonrası eski kaptan 37 yaşında hayata gözlerini yumar.


1990ların ilk dönemlerinde, Torino alt yapısından pırıl pırıl bir genç çıkar: Gianluigi Lentini. Bu yetenekli topçunun katkılarıyla Torino, 1992'de UEFA Kupasında finale kalır ama Ajax'a kaybeder. Böyle bir genç futbol simsarlarının radarından kaçmaz ve 92 yazında  14 milyon dolar gibi rekor bir ücretle San Siro yolunu tutar. Lentini de Torino'nun havasını koklamış, suyundan içmiştir de "lanetli" şehrin talihsizlikleri onu da bulur: 1993 senesinde 24 yaşındayken ciddi bir trafik kazası geçirir. Kaza sonrası komaya girer, İtalyan basını futbol hayatının bittiğini yazar da Tanrı Lentini'ye bir şans daha verir, iyileşir, hastaneden çıkar, futbol sahalarına bile döner ama hafıza ve görme sıkıntıları peşini bırakmaz, eski "çalımlarını" atamaz ve sırasıyla önce Milan'dan Atalanta'ya, oradan da evine Torino'ya döner ve 2000-2001 sezonunda takımının tekrar Serie A'ya çıkmasına yardım eder.


Gigi Meroni'ye çarpan arabayı kullanan Attilio Romero ile Torino'nun yollarının bir kez daha kesişeceğini belirtmiştik. Yapmış olduğu kazanın travmasını zorlukla atlatan Romero, üniversiteyi bitirdikten sonra Fiat'ın basın ofisinde işe girer, bir bakıma Gianni Agnelli'nin sözcüsü olur. 2000 yılında şirketteki görevinden ayrılan Attilio Romero Torino kulübünün başkanı olur. Kulübün sahibi Francesco Cimminelli'nin biriken borçlarıyla boğuşan kulüp, 2002-2003 sezonunda Serie B'ye düşer. İki yıllık çaba sonrası Torino tekrar Serie A'ya çıkma hakkı kazanır ama borçlardan dolayı bu hak ellerinden alınır ve Romero 9 Ağustos 2005'te kulübün iflasını ilan eder ve "Il Toro" hikayesi sona erer.

İflasın ardından bir hafta sonra 16 Ağustos 2005'te yeni bir yönetimle FC Torino kulübü doğar ve 2005-2006 sezonu bitiminde Serie A'ya yükselir.

25 Ocak 2022 Salı

Sol Bekten Kaleci Mi


Futbol hikayeleriyle güzeldir. Hikayeler olmasa, Kamerun'un Komorlar'ı 2-1le geçip, Afrika Uluslar Kupasında çeyrek finale yükseldiği maçı bu satırlara hiç dökmezdik, belki böyle bir maçın olduğundan da haberimiz olmazdı. Peki bu karşılaşmayı özel kılan nedir?

Komorlar'ın Gana ile oynadığı ve son 16ya kaldığı maçta takımın kalecisi Salim Ben Boina sakatlanır. Öncelikle hangi yedek kaleciye şans vereceğini düşünen takımın hocası Younes Zerdouk'a esas şok maç öncesi yapılan PCR testlerinin sonuçları açıklanınca gelir: İki yedek kaleci de dahil olmak üzere 12 oyuncusunun sonucu pozitiftir. Her mevki bir şekilde dolacaktır da peki kaleye kim geçecektir? Eldeki kısıtlı kadro içinde hoca kararını verir: 1.70 boyu ile takımın en kısa oyuncularından olan 30 yaşındaki sol bek Chaker Alhadhur üç direk arasında oynayacaktır...

Alhadhur bir bant alır, yedek kalecinin 16 numarasının üzerine kendi forma numarası olan 3ü yazar, eldivenleri giyer ve kaleye geçer. Talihsizlikler orada da bitmez, maçın daha on dakikası dolmadan hakemin verdiği "acımasız" bir kırmızı kart sonrası Komorlar 10 kişi kalır. Eksik oyuncu, kalede devşirme kaleci herkes ev sahibinin farklı kazanacağını beklerken, Kamerunlular beceriksizleşir, Komorlar'lı topçular "canla dişle savaşır " ve Alhadhur da kalesinde devleşince maç ancak 2-1 sona erer...

Chaker Alhadhur için hikayenin sonu peri masalı gibi bitmez ama Ajjacio takımı hocasının "ihtiyaç anında imdat kolunu" çekecek bir oyuncusu vardır...



Karalama Defteri #86

Çok uzun süre olmuş bloga yazı yazmayalı...

Blog işini bırakmam asla derken, her maç seyredişim sonrası aklımda olsa da, ev hayatı, iş hayatı derken, aksattık da aksattık bu platformu...

Konuşmak da yazmaktan kolay gelmiş olsa gerek, podcastleri "öyle böyle" sürdük de, blog bir kenarda yalnızlığa mahkum edildi...

Sömestr tatilinde kendime zaman ayırınca, tekrar "Bloga geri döndüm" ve umarım ki eskisi gibi yazmaya, hiç olmasa maç sonları buraya hislerimi karalamaya devam ederim...

Peki, "top çevirmeyi" bir kenara bırakalım da bu yazıyı yazma amacımıza gelelim...

Bildiğiniz üzere podcastler devam ediyor ve 86. bölüme geldik. yakında umarım 100 diyeceğiz.

Bu bölümde takipçilerimizden bir sosyal sorumluluk projesi için destek istiyoruz. Memlekette kitap okuma oranları düşük, futbol kitabı hiç okunmuyor ama herkes futbolu bildiğini iddia edip, yorum yapabiliyor. Bizler de "hali-vakti" yerinde blog okurlarımız ya da podcast dinleyicilerimizden destek alıp, o ücretlerle futbol kitabı satın alıp dağıtmak istiyoruz. Kısa sizden gelen sizlere, aile içi hediyeleşme...

Fatih Terim gitti, "yeni bir soluk, yeni nefes" dediler ama taze hocayla 7 günde üç maç oynadık, cebe konulan puan sıfır... Hele ki Kasımpaşa maçı hafızalardan silinmesi gereken bir sahne gibi ara ara beynimi yokluyor...

Hatay ve Trabzon maçları geleceğe dair biraz ümit verdi, umarım 15 gün sonraki Alanya maçında çok başka bir Galatasaray izleriz...

Tabii, bu sene sadece rakip takımlara karşı savaş vermiyoruz, bir de hakemler var ki, onların Galatasaray aleyhine hata yapmaları klasik oldu... Her maç daha kötü ne olabilir diyoruz ama daha da kötüsünü bize seyrettiriyorlar, ne yazık ki...

Bir de "Futbol Emre Akbaba'yı bırakmış", "Okan da kaleci mi?", "Yunus da kim ki" diyerek "hiçlediğimiz" ve başka takımlara "postaladığımız" eski oyuncularımızın yükselen formları var ki? Biz onların başarılarıyla guru duyarken, dün kendilerine küferedenlerin şimdi en büyük hayranları olması ağımızı açık bırakmıyor desek yalan olur...

Yazı yazmayı özlemişim, yazdıkça yazıyorum da bundan çok daha fazlası Karalama Defteri 86. bölüm podcastte...

Dinlemek için bir çok platform var:

Spotify: https://spoti.fi/3FUneiV

Apple Podcast: https://apple.co/3KKAYQU

ya da blog sayfasından hiç çıkmadan sağ taraftan dinleyebilirsiniz...




25 Ekim 2021 Pazartesi

Galatasaray:0-1:Alanyaspor

 


Maçtan dakikalar (İlk yarı)


4’ Sol kanatta Morutan kaleye paralel topla kat ederken, kısa paslaşmalar sonunda Patrick van Aanholt, kaleyi cepheden gören yerde topla buluştu. Onun sert şutu üstten auta çıktı. 


13’ Sağ kanattan akın eden Alanyaspor, Juanfran ile çizgiye indi. Ortasında Efecan Karaca kafa vuruşu yaptı. Etkisiz giden top yandan auta çıkıt. 


22’ Sol köşe gönderinden ceza sahasına gönderdiğimiz orta, Alanya savunmasından ceza alanı dışına sekti. Ceza alanı çizgisine yakın bir bölgede bulunan Berkan Kutlu, topu sağına çekerek şutunu gönderdi. Top direğin üzerinden auta çıktı.  


35’ Kısa paslarla rakip kaleye yüklendiğimiz bölümde Kerem Aktürkoğlu kaleyi merkezden gören yerde topla buluştu. Uzak köşeye ayağının içiyle etkili bir plase çıkaran Kerem’in vuruşu tam köşeye giderken kaleci Serkan son anda topu kornere çeldi. 


38’ Sol kanadımızdan Diedhiou ile etkili gelen Alanyaspor’un içeriye gönderdiği ortaya Fernando Muslera dokundu. Ters bir şekilde kaleye yönelen top üst direğe değerek kornere çıktı. 


40’ Yedlin’in uzun topunda Cicaldau, göğsüyle mükemmel kontrol ederek rakibi karşısına aldı ve içeriye kart ederek merkezdeki Kerem’e verdi. Kerem bekletmeden vuruşunu yapsa da top Alanya savunmasına takıldı.


41’ Alanyaspor’da Emre Akbaba sarı kart gördü.


43’ Sağ köşe gönderinden ceza sahasına gönderdiğimiz korner atışı savunmadan sekerek yay üzerindeki Aanholt ‘a geldi. Onun sert şutu direk üstünden auta çıktı.   


45’ İlk yarının sonuna en az bir dakika ekstra zaman eklendi.


45+1’ Alanya yarı sahasında baskı sonucu kaptığımız top sonrasında Berkan Kutlu topla birlikte kaleye yöneldi. Açıyı bularak vuruşunu yapan Berkan’ın şutu Serkan’ın üzerine geldi ve iki hamlede kontrolü sağladı.


İlk yarı 0-0 eşitlikle sona erdi. 


Maçtan dakikalar (İkinci yarı)


İkinci yarıda Morutan, Talyan ve Halil Dervişoğlu oyundan çıktı. Yerlerine Sofiane Feghouli, Emre Kılınç ve Mostafa Mohamed girdi.


46’ Maça hızlı başlayan taraf takımımız oldu. Mostafa Mohamed sol çaprazdan etkili bir şekilde kaleye yönelirken vuruşu üstten auta çıktı. 


47’ Diedhiou, Berkan Kutlu’ya yaptığı hareket sonrasında sarı kart gördü. 


49’ Alanyaspor Diedhiou ile kalemize etkili geldi. Ceza sahası çizgisi üzerinde çalımlarla kaleye yönelen oyuncu, solundaki Davidson’a verdi. Onun sert şutu yandan auta çıktı. 


56’ Berkan’ı koşarken formasından çeken Fatih Aksoy sarı kart gördü. 


57’ Serbest vuruşta topun başına geçen Cicaldau, sol çaprazda barajın üzerinden köşeye vurdu. Serkan Kırıntılı topu köşeden çıkardı.


59’ Van Aanholt, sağ köşe gönderinden ön direğe ortaladı. Yakın mesafede Mostafa Mohamed’in kafa vuruşu üstten auta çıktı. 


63’ Sağ kanattan tehlikeli gelen Alanyaspor’da Juanfran’ın ortasına Milunovic kafa vurdu. Top direğin bir karış üzerinden auta çıktı.  


71’ Alanyaspor’da Diedhiou yerine Babacar, Davidson yerine Candeias oyuna girdi.


72’ Kontraatakla kalemize sağ kanattan gelen Alanyaspor’da Juanfran ceza sahasına ortaladı. Emre Akbaba’nın etkili kafa vuruşunu Muslera mükemmel bir şekilde kornere tokatladı. 


77’ Sakatlanan Kerem Aktürkoğlu yerine Ryan Babel oyunda. 


83’ Oyunu soğutmaya çalışan kaleci Serkan Kırıntılı sarı kart gördü.


85’ Alanyaspor’da Emre Akbaba yerine Efkan oyuna girdi.


87’ Borja sol kanattan ortayı yaptı, arka direkt Candeias tek vuruş yaptı, kalci Muslera topu çıkardı. Dönen topa bir kez daha vuran Candeias topu ağlara gönderdi: 0-1.


88’ Emre Kılınç sağ çaprazdan içeriye çalımlarla girdi. Onun ayağından çıkan top tehlikeli bölgede Mostafa Mohamed’e geldi. Mısırlı oyuncunun sert şutu direğin üstünden az farkla auta çıktı.


90+3’ Alanyaspor’da Efecan Karaca yerine Wilson Eduardo girdi.


Alanyaspor maçı 1-0 kazandı.


STAT: Türk Telekom

HAKEMLER: Abdulkadir Bitigen, Esat Sancaktar, Mustafa Savranlar

GALATASARAY: Muslera - Yedlin (Dk. 73 Ömer Bayram), Nelsson, Luyindama, Van Aanholt, Taylan Antalyalı (Dk 46 Emre Kılınç), Berkan Kutlu, Cicaldau, Morutan (Dk. 46 Feghouli), Kerem Aktürkoğlu (Dk. 77 Babel), Halil Dervişoğlu (Dk. 46 Mustafa Muhammed)

AYTEMİZ ALANYASPOR: Serkan Kırıntılı - Juanfran, Awaziem, Milunovic, Borja, Fatih Aktoy, Umut Güneş, Efecan Karaca (Dk. 90+3 Eduardo), Emre Akbaba (Dk. 85 Efkan Bekiroğlu), Davidson (Dk. 71 Candeias), Diedhiou (Dk. 71 Babacar)

GOL: Dk. 87 Candeias (Aytemiz Alanyaspor)

SARI KARTLAR: Emre Akbaba, Diedhiou, Fatih Aksoy, Serkan Kırıntılı, Efecan Karaca (Aytemiz Alanyaspor) 

18 Eylül 2021 Cumartesi

Galatasaray:1-0:Lazio



Baş koymuşuz Cim bom senin yoluna 

Sarı kirmizı rengine ölurum Cim bomum 

Avrupa'da destan yazdı aslanlar

Fatih'in Aslanlarıyla kükresin Cim bomum, kükresin Cim bomum, kükresin Cim bomum...


Çocukluk yıllarımı hatırlayınca nedense hep bu tezahürat aklıma geliyor. Ülkece "annemizin liginde" mücadele edip, Avrupa'dan "şerefli" mağlubiyetler aldığımız dönemde bir güneş gibi ortaya çıkan Fatih Terim kurduğu"yepyeni" takımla Avrupalılara Sami Yen cehennemini yaşatırken, bizim de gururumuz oluyordu...

Perşembe gecesi çimleri yenilenmiş Ali Sami Yen'de Galatasaray'ı Lazio karşısına seyrederken birden kendimi "Fatih'in aslanlarıyla kükresin Cim Bomum" tezahuratını söyler buldum...

Pazar günü Trabzonspor karşısında özellikle ilk yarıda sergilediği oyunla gelecek adına ümitleri yeşertmişti genç aslanlar ve tecrübeli ve kalbur üstü oyunculardan kurulu Lazio karşısında da aynı azim ve coşkuyla başladılar maça. Deplasman ekibi de Galatasaray'ın önceki maçlarını analiz edip, savunma oyuncularına baskı yapıp, kapacağı toplarla soğuk bir duş aldırmayı planlıyordu ev sahibine ama Galatasaray savunmasında uzun bir aradan sonra Marcao vardı. Kerem'le yaşadığı talihsiz kavga sonrası Türkiye liginde 8 maç ceza almış, Randers maçında da sarı kart cezalı olunca kadroda yer bulamamıştı kendisine ama bu takımın değişmez dişlilerinden biriydi Brezilyalı. Marcao sola, Nelsson da sağa konuşlanınca, Galatasaray da o çok arzuladığı savunmadan paslarla oyun kurma işini başarıyla yürütüyordu. Sadece oyun kurmuyor, rakip ataklarda da zamanında müdahaleler ile arkadaşlarına da güven veriyordu.


Maçın Galatasaray adına ilk iki atağının da Marcao'nun başlattığı akınlarla olması pek şaşırtıcı gelmese gerek. İlkinde Berkan arkadaşına pas atmakta gecikirken, ikincisinde Cicaldau'nun şutu auta gitmişti. Ve yine savunmadan başlayan ve neredeyse her sarı-kırmızılı futbolcunun topa değdiği bir atakta, Kerem'in pasıyla ceza sahasında topu alan Halil'in gol sevincini son anda Luis Alberto engelliyordu.


Galatasaray daha çok topa sahip olup, paslarla atak ararken, Lazio ise savunma arkasına attığı uzun paslarla sarı-kırmızılı stoperleri gafil avlamanın niyetindeydi ki, bu akınların birinde Muslera kalesini zamanında terk edip uzaklaştırdığı topta, hakeme göre ceza sahası önünde rakibini düşürdüğü için sarı kart görüyordu. Sonraki dakikalarda da kalesinde güven veriyordu Fernando Muslera, deplasman ekibinin her iki yarıda da geldiği anlarda, uzaktan çektiği şutlarda iyi yer tutması ve Milinkoviç-Saviç'in 69. dakikada karşı karşıya aşırtmasındaki tecrübesi ile "Ben buradayım" diyordu. Oysa ki rakip kaleci Strakosha'nın hem seyircinin etkisi hem de Galatasaraylı oyuncuların baskısı ile tereddütlü davranışları gözden kaçmıyordu ki, yediği talihsiz gol de pek sürpriz olmasa gerekti.

Yine bu savunma arkasına atılan topların birinde Yedlin, bir diğerinde Marcao Immobile'den topu "tereyağından kıl çeker" gibi alınca, Italyan topçu hakeme penaltı için baktı ama Slovak hakem devam kararı verdi. 


Galatasaray'ın her oyuncusu bir makine düzeni içinde çalışırken göze iki eksiklik çarpıyordu: Bunlardan biri Kerem'in top kontrollerindeki "sakarlıklar" ve top kayıpları ile van Aanholt'un Babel misali topla fazla oynama sevdası. Bu iki topçunun hataları da arkadaşları tarafından tolere edilince, Lazio aradığı golü bulamıyordu. Bir de hatasız oynamasına rağmen Taylan'ın pas tercihlerinde "ürkek" davranıp garantiye kaçması, Kasımpaşa maçı sonrası taraftarın gösterdiği tepkiden olsa gerek...

Galatasaray'ın yine paslarla geliştirdiği bir akından Kerem'in Berkan'a attığı pasta, Berkan topun üstünden atlayınca, Morutan Galatasaray forması ile ilk golüne çok yaklaştı ama direk maalesef izin vermedi onun sevinmesine. 

İkinci yarıya da Galatasaray iyi başladı, hatta Kerem'in savunmanın hatasıyla kaptığı topla gole çok yaklaştı ama kaleci zamanında kalesini terk edince bu atağı savuşturunca, Lazio hocası Sarri oyuncu değişikliklerine baş vurdu: Milinkoviç-Saviç ile Muriç oyuna girdi de Galatasaray taraftarının desteğini arkasına almış, tribünde "Dağ başını duman almış" marşı başlamış, Fatih'in aslanları akın akın geliyordu. Önce Morutan'ın pasında Kerem penaltı noktası üzerinden çerçeveyi bulamadı, sonrasında Kerem'in pasında Cicaldau topu auta attı. 

Peşi sıra gelen bu ataklar sonrası kameralar Fatih Terim' dönmüş ve tecrübeli teknik adam UEFA kupası finalinde Hagi'nin kırmızı kart görmesi sonrası uzatma dakikalarında yaptığı gibi oyuncularına savunmaya değil de hücuma gitmeleri talimatı veriyordu.

Ve bu akınlardan Lazio savunması o kadar bunalmıştı ki, Morutan'ın ceza sahasına yolladığı topta hiç bir Galatasaraylı oyuncu olmamasına rağmen Lazzari topu havalandırdı, kaleci Strakosha da kornere atmak yerine topu tutmayı deneyince elinden kaçan meşin yuvarlak ağlarla buluşuyordu...


Yenik duruma düşen Lazio, eşitlik için Galatasaray kalesine doğru akınlarını yoğunlaştırırken, gözlerim saha kenarındaki Fatih Terim'e odaklandı. Maça başlarken üzerinde olan hırkayı atan hoca, beyaz gömleğini ter su içinde bırakmış, bir basket koçu misali kendisine ayrılan bölgede oyuncularıyla birlikte sağ sola koşarak savunma yapıyordu. Taraftardaki bu isteği, hocalarındaki bu hırsı gören gencecik çocukların saha içinde yürümesi beklenemezdi ki takımın 118 km (Berkan 13, Cicaldau 12)  koşması tuhaf gelmemesi gerekir.


Grubun bir diğer maçında Moskova'da Lokomotiv ile Marsilya berabere kalınca, Galatasaray, Şampiyonlar Ligi olan UEFA Avrupa Ligi E grubu ilk haftasını zirvede tamamladı. Liderlik tabii ki güzel de, genç aslanların sergilediği mücadele hepsinden daha önemli. Kazanırken övdüğümüz bu çocukları, yenildikleri zamanlarda da desteklersek, çok ama çok başarılı olacaklar ve bize tekrar marşlar söyletecekler:

Baş koymuşuz Cim bom senin yoluna 

Sarı kirmizı rengine ölurum Cim bomum 

Avrupa'da destan yazdı aslanlar

Fatih'in Aslanlarıyla kükresin Cim bomum, kükresin Cim bomum, kükresin Cim bomum...



Stat: Türk Telekom 

Hakemler: Matej Jug, Matej Zunic, Manuel Vidali (Slovenya)

Galatasaray: Muslera, Yedlin, Marcao, Nelsson, Van Aanholt, Berkan Kutlu, Taylan Antalyalı (Dk. 78 Emre Kılınç), Morutan (Dk. 85 Feghouli), Cicaldau (Dk. 90 Luyindama), Kerem Aktürkoğlu (Dk. 79 Babel), Halil Dervişoğlu (Dk. 90 Mustafa Muhammed)  

Lazio: Strakosha, Lazzari, Luis Felipe, Acerbi, Hysaj, Akpa-Akpro (Dk. 56 Milinkovic-Savic), Lucas Leiva (Dk. 83 Cataldi), Luis Alberto (Dk. 66 Basic), Felipe Anderson (Dk. 66 Rodriguez), Zaccagni, Immobile (Dk. 56 Vedat Muric) 

Gol: Dk. 67 Strakosha (Kendi kalesine) (Galatasaray) 

Sarı kartlar: Dk. 8 Muslera (Galatasaray), Dk. 42 Akpa-Akpro, Dk. 88 Vedat Muric, Dk. 90 4 Zaccagni (Lazio)

Blog Widget by LinkWithin